Moskova

31 Mart 2020 Salı
29 Mart 2020 Pazar
Rus lokantasında bir grand düşes
Ali
Rıza Sığırcı
Kaynak:
http://medyagunlugu.com/
93 yaşında olduğunu çok sonra öğrendiğimiz hanımefendi,
akşamın erken saatlerinde
içeriye şapkası ve destek almadığı süslü asası ile girdi.
Yanında,
maiyetindeki biri kendi yaşlarında
diğeri henüz geçkin orta yaşlı Larissa ve Vassiliska gibi
eski aristokrat adları olan hanımlar,
salonu hakim bakışlarla kontrole başladılar..
Tüm yemek yiyenlerin dikkati kadının üzerine çevrildi.
Zarafetini belirten zayıf bedeni,
rüküş olmayan pahalı ama sade giysisi ile uyum içinde-
aşırıya kaçmayan ruj ile makyajı ve güzeller güzeli masmavi
gözleri eşliğinde..
ve "ve-l fecrî okuyan" kaprisli bakışları ile
masaları ve mekânın
Salvador Dali bıyıklı sahibi Serkan'ı süzdü..
Davetli olduğu masamızda
kadın erkek herkes ayakta ve heyecanla
efsanevî misafiri bekliyordu.
Ölçüsünce ama klası ile orantılı, yardımsız ve hafif
kırıtarak masamıza geldi
Masadaki kadınlar bu heyecan verici konuğun elini sıkıp
yanaklarından öperken,
erkekler başlarını saygıyla eğerek, büyük bir heyecanla
grand düşesin sağ elinin 2. ve 3. parmağının bitişme
noktasının orta elle birleştiği noktaya
buselerini ve saygılarını arz ediyorlardı...
Grand düşes "Madame Rocka"
sandalyesine oturunca, maiyeti ve masa mevcudu da oturdu...
Ve orkestranın nağmeleri eşliğinde, Ayaspaşa Rus
lokantasında suare başladı.
24 Mart 2020 Salı
Koronavirüs günlerinde ev sineması: Rus ruhunu anlamak için 7 film
Kaynak:
http://www.turkrus.com/
Koronavirüs yüzünden pek çoğumuzun eve hapsolduğu şu
günlerde, zamanınızı verimli kullanmak için Rusya'yı size daha iyi anlatacak
unutulmaz filmleri bir kez daha derledik. Bu filmlerin hepsini internette, en
kötü ihtimal Yandex Video'da ya da Youtube'da isimlerini yazarak kolayca
bulabilirsiniz. SSCB'nin unutulmaz filmlere imza atan parlak sinema
yıllarının ardından, çöküş sonrası ilk yıllarda bocalayan Rus sineması yeniden
başarılı yapımlara imza atıyor. Filmlerin gişe gelirlerinde rekorlar
kırılıyor. Ancak yine de mevzu, "bu ülkenin milli karakterini, başka bir
deyişle "ruhunu" parlak biçimde betimleyen filmler" olunca gene
eskilere dönülüyor. .Rus ruhunu anlamak için muhakkak izlenmesi gereken,
yandex.ru videoları arasında kolayca bulabileceğiniz 7 tanesini sizler için
seçtik.
1.
Turnalar uçuyor (Letyat juravli, 1957). Sevdiği adamı II. Dünya
Savaşı'nda kurban veren Veronika'nın trajik hikayesi. Ünlü sinemacı Emir
Kusturica'nın sözleriyle "Turnalar uçuyor insanın ruhuna işleyen gerçek
bir üç boyutlu film".
2. Aşk
ve güvercinler (Lyubof i golubi, 1984). Son Sovyet döneminin en
muhteşem melodramlarından. Taşra-şehir ikilemi üzerine kurulan dokunaklı bir
komedi-aşk hikayesi. Taşrada hayatı anlamak için mu-hak-kak seyretmeli!
(Fotoğraf: Filmden bir kare)
3.
Gelene barış (Mir vhodyaşemu, 1961). II. Dünya Savaşı'nın
travmatize ettiği Sovyet toplumunu rehabilite eden sanat eserlerinden parlak
bir örnek. Savaşın son günleri, hamile bir Alman kadını ve kadını hastaneye
yetiştirmeye çalışan Sovyet askerleri.
4.
Acımasız aşk hikayesi (Jestokiy romans, 1984). Ünlü
oyun yazarı Aleksandr Ostrovski'den uyarlanan, esas itibariyle yabancısı
olmadığımız trajik bir aşk ve seçim hikayesi. Bir yanda yoksul bir genç kadın,
diğer yanda zengin bir kadınla evlenmeyi tercih eden bir adam. Usta yönetmen
Nikita Mihalkov'un başrolde döktürdüğü film. Andrey Petrov imzalı müzikleri de
unutulmaz.
5.
Benim şefkatli ve nazik canavarım (Moy laskovıy i neşnıy zver, 1978). Bu
kez 3 erkek arasında karmaşık bir tercih yapmak zorunda kalan bir kadının
hikayesi var karşımızda. Hikayenin aslı ise Anton Çehov'un bir oyununa
dayanıyor.
6.
Moskova göz yaşlarına inanmaz (Moskva slezam ne verit, 1980). Çekildiği
yıl en iyi yabancı film Oskarını kucaklayan film, ABD başkanı Ronald Reagan'ın
da favorilerinden. Söylediğine göre, Reagan Gorbaçovla buluşmadan önce filmi
"Rus ruhunu anlamak amacıyla" birkaç kere izlemiş. Her devirde
yeniden izlenecek bir 'Rus toplumuna derin bakış' filmi.
7.
Kardeş (Brat, 1997). Son dönemde Rusyalı sinemaseverlerin
gönlünde en çok yer eden film Aleksey Balabanov'un Brat'ı. Artık kült
statüsünde görülen film iki kardeşi ve aralarındaki ilişkiyi suç dünyası
çerçevesine görüntülüyor. Başroldeki Sergey Bedrov, genç yaşında bir film
setini basan selde hayatını kaybetmişti. Türk sinemasının James Dean'ı olarak
anılır. 90 sonrası kaotik Rusyasını anlamak için muazzam bir film.
Etiketler:
Rus insanı,
Rus Sineması,
Sağlık,
Sinema
Koronavirüs günlerinde İosif Brodski'nin unutulmaz şiiri: "Odadan çıkma sakın!.."
Mustafa
Kemal Yılmaz
Kaynak:
http://www.turkrus.com/
Bir çevirmen arkadaşın şöyle bir sözü aklımda kalmış: İyi
şiir doğru zamanda hatırlanan şiirdir.
Rusça konuşulan coğrafyalarda şu sıralar
(ironiyle de olsa) en sık hatırlanan şiirin İosif Brodski’nin Odadan çıkma
sakın‘ı olduğu söylenebilir. Ben de Dünya Şiir Günü’nü (21 Mart) bu şiirin
çevirisiyle kutlamak istedim.
İki küçük not: Şıpka ve Güneş sigara markası.
Evden kasıt, komünal apartmanda küçük bir oda.
Odadan çıkma sakın, kulak kesil sesime.
Şıpka içen adamın, Güneş falan nesine.
Her şey boş dışarda, saadetin sesi yok mu
hele.
Gideceksen de yalnız helaya, sonra doğru
eve.
Odadan çıkma sakın, taksi çağırma ordan.
Çünkü mekan dediğin ibaret bir koridordan,
sonunda da bir sayaç. Gelirse sevgilin şen
şakrak,
daha montunu çıkarmadan kapat yüzüne
şakkadak.
Odadan çıkma sakın, farzet soğuk aldın bir
anda.
Daha enteresan ne var iskemle ve duvardan
cihanda?
Neyin nesi akşam döneceğin yerden çıkma
çabası,
değişeceğin yok nasılsa, tek parça
dönmemek de cabası.
Odadan çıkma. Burada göster marifetini
bossa novada.
Çıplak sırtına bir palto, ayağına da
pabuç, bir elin havada.
Lahana kokusu karışıyor girişte kokusuna
kayak cilasının.
Yazacağını yazdın zaten; gereği yok bir
harf bile fazlasının.
Odadan çıkma sakın. Varsın yalnız oda
bilsin,
bugün yakışıklı mı, yoksa hırpani misin.
“İncognito ergo sum” demesi gibi kabuğa
çekirdeğin.
Çıkma sakın! Dışarısı, belli ki,
hayalindeki şehir değil.
Aptallık etme! Başkası edebilir, olunmaz
mani.
Ama sen çıkma sakın! Eşyaya bırak işleri
yani,
duvar kağıdına saklan. Kapıya bir dolap
daya,
dur desin virüse, aşka, zamana, bir de
uzaya.
Şiirin orijinali:
Şiirin orijinali:
Не выходи из комнаты, не совершай ошибку.
Зачем тебе Солнце, если ты куришь Шипку?
За дверью бессмысленно все, особенно —
возглас счастья.
Только в уборную — и сразу же возвращайся.
О, не выходи из комнаты, не вызывай
мотора.
Потому что пространство сделано из
коридора
и кончается счетчиком. А если войдет живая
милка, пасть разевая, выгони не раздевая.
Не выходи из комнаты; считай, что тебя
продуло.
Что интересней на свете стены и стула?
Зачем выходить оттуда, куда вернешься
вечером
таким же, каким ты был, тем более —
изувеченным?
О, не выходи из комнаты. Танцуй, поймав,
боссанову
в пальто на голое тело, в туфлях на босу
ногу.
В прихожей пахнет капустой и мазью лыжной.
Ты написал много букв; еще одна будет
лишней.
Не выходи из комнаты. О, пускай только
комната
догадывается, как ты выглядишь. И вообще
инкогнито
эрго сум, как заметила форме в сердцах
субстанция.
Не выходи из комнаты! На улице, чай, не
Франция.
Не будь дураком! Будь тем, чем другие не
были.
Не выходи из комнаты! То есть дай волю
мебели,
слейся лицом с обоями. Запрись и
забаррикадируйся
шкафом от хроноса, космоса, эроса, расы,
вируса.
***
İosif Brodski ya da ABD'deki adıyla Joseph Brodsky kimdir?
Vikipedia'daki portresi:
Josef Brodski (d. 24 Mayıs 1940, Leningrad (günümüz Sankt-Peterburg - ö. 28 Ocak 1996, New York), Rus asıllı Amerikalı şair.
1940 yılında doğan Brodsky yazmaya henüz 18 yaşında
başlamıştır. 1964 yılı Mart ayında Arkhangelsk'e çalışmaları anti-Sovyet
bulunduğu için 5 yıllığına sürgüne gönderilmiştir ancak kasım 1965 yılına kadar
burada kalmıştır. 1972 yılında sınır dışı edilip, kısa bir süre Viyana ve
Londra'da kaldıktan sonra ABD'ye yerleşmiş ve 1977 yılında Amerikan vatandaşı
olmuştur. 1987 yılında Nobel Edebiyat Ödülü kazanmıştır. 1996 yılında 55
yaşında ölmüştür.
Brodsky günümüz St. Petersburg şehrinde dünyaya gelmiştir.
Annesi çevirmenlik babası ise Sovyet donanmasında fotografçılık yapmaktaydı.
Leningrad kuşatması Brodsky çocukken meydana gelmiş, kuşatmanın zorlu
koşullarından kaynaklı ileriki yaşlarında çeşitli şağlık problemleri çekmiştir.
15 yaşında okulu bırakmış ve denizaltı akademisine girmeye çalışmış fakat
başarısız olmuştur. Bu başarısız denemesinden sonra hekim olmaya karar vermiş
bir süre bir morgta ve çeşitli görevlerle bir hastanede çalışmıştır. Eş zamanlı
kendini eğitmeye başlamış, İngilizce ve Lehçe öğrenmiştir. Şiirlerine olan
ilgisinden dolayı daha sonra arkadaş olacağı Czesław Miłosz'un şiirlerini
çevirmiş, yine aynı dönemde klasik felsefe, din, mitoloji ve anglo-amerikan
şiirine ilgi göstermiştir. 1960'ların başlarında Sovyet karşıtı Leningradlı
nostaljik yazarlar bir altkültür oluşturmuşlardı. Brodsky de bu düşünsel
gruplara katılmıştır.[3] Daha sonra Brodsky hakkında sovyetler birliği karşıtı
olduğuna dair Leningrad gazetelerinde suçlayıcı yazılar yazılmıştır. Sonrasında
1963 yılında aynı şuçlamayala hakkında mahkeme açılmıştır.
Sürgün
edilmesi
1963 yılında Brodsky 23 yaşındayken hakkında açılan dava
özellikle gazeteci ve insan hakları savunucusu Frida Vigdorova'nın çabaları
sayesinde Batı'da büyük yankı uyandırmıştır. Brodsky'yi desteklemek amacıyla Rusya'da
ve Batı'da kampanyalar düzenlenmiştir. Dönemin yazarları tarafından Brodsky
hakkında açılan bu dava kişi ve devlet arasındaki mücadele olarak
yorumlanmıştır. Leningrad mahkemesinin Brodsky hakkında Vatan haini olarak
değil fakat Parazit (topluma katkı sağlamayan, elinden geldiği halde iş sahibi
olmayan) olarak hüküm vermesiyle sonuçlanan süreç sonunda Brodsky 5 yıl süreyle
ağır çalışma kampına sürülmüştür. Sürgüne gönderilmesinin öncesinde çeşitli
Leningrad gazete ve dergilerine yazılar yazmakta, serbest yazar olarak
çalışmaktaydı. Buna rağmen mahkemenin hakkında Parazit olarak hüküm vermesi
çalışmamasından değil yazarlar sendikasından bağımsız olarak çalışmasına
dolayısıyla atanmamış olmasına yorulmuştur.[5] 1965 yılında 5 yıl olarak
verilen cezanın 18 ayını tamamladıktan sonra Leningrad'a dönmesine izin
verilmiştir.
Amerika'ya
Yerleşmesi ve Sonrası
1972 yılında Sovyetler Birliği'nden sınır dışı edilmiştir.
Bir süre sonra ABD'ye yerleşmiştir. Önce Michigan Üniversitesi'nde daha sonra
New York'ta çeşitli üniversitelerde çalışmıştır. 1977 yılında ABD vatandaşı
olmuştur. Aynı dönemde şiirleri, yazıları, ve eleştirileri New Yorker ve New
York Book Reviews başta olmak üzere çeşitli dergi ve gazetelerde
yayınlanmıştır. 1981 yılında MacArthur Ödülü, 1986 yılında Oxford
Üniversitesi'nden onursal doktora ve 1987 yılında Nobel Edebiyat Ödülü
almıştır.
22 Mart 2020 Pazar
Türkiye-Rusya dostluğu ve tarihi kökleri
Çanakkale’den
bu yana milli çıkarları çok sık örtüşen iki ülke:
Alev
Coşkun
Kaynak:
http://www.cumhuriyet.com.tr/
Ortadoğu’da son on yıldır Suriye konusu ciddi bir sorun,
uluslararası bir odak noktası oldu. 6 Mart’ta gerçekleşen Moskova zirvesinde
Türkiye için epeyce baş ağrıtıcı İdlib konusu bir derece çözüme kavuşturuldu.
Bu uzlaşma bir yandan Türk şehitlerinin cepheden gelişini durdururken öte
yandan iki devletin ilişkilerinde de yeni bir aşama yarattı. Suriye’de iki
devletin birlikte yürüttükleri devriye görevi de sürüyor. Aslında Türkiye-Rusya
dostluk ilişkilerinin tarihi kökleri eskidir.
Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde Çanakkale
Savaşları, 20. asırda Türkiye-Rusya ilişkilerinin yeni döneminde çok önemli bir
sınır taşıdır. Bu tarihten sonra her iki ülkenin milli çıkarları zaman zaman
çok sıkı bir biçimde örtüşür.
Bu yazımızda Çanakkale’den başlayarak bu ilişkilerin önemli
noktalarını ortaya koymaya çalışacağız.
Çanakkale
Birinci Dünya Savaşı aslında, Ortadoğu’nun paylaşımı
savaşıydı. Ortadoğu’nın doğal kaynaklarını o günün emperyalist devletleri
aralarında paylaşmak istiyorlardı. Başat güç İngiltere, Fransa ve Çarlık
Rusyası bir araya gelip Osmanlı Devleti’ne saldırdılar. İngiltere, 1915 yılında
Çanakkale’yi zorlarken, Çarlık Rusyası Kars ve Ardahan’a girdi. Erzurum,
Erzincan, Van, Bitlis ve Muş’u işgal etti. Rus askeri birlikleri, Diyarbakır
önlerine kadar geldiler.
İngiltere ve Fransa, Batı’dan Çanakkale’den, Çarlık Rusyası
da Doğu’dan saldırarak Osmanlı Devleti’ni iki yönden baskı altına almışlardı.
Çanakkale’de direnen Türk askeri İngiltere’nin İstanbul’u
işgal etmesini önlerken aynı zamanda, o sırada etkin olan Moskova’daki
ihtilalcilere de stratejik olarak destek vermiş oluyorlardı. Çanakkale’nin geçilememesi,
1917 Ekim İhtilali’nin lideri Lenin ve arkadaşlarının başarısında etkin
oldu.
Bu konuyu, Milli Mücadele’nin iki önemli yazarı Yunus Nadi
ve Falih Rıfkı Atay şöyle belirtiyorlar:
“Türkün Çanakkale’de dayanan süngüsü dünyayı değiştiren bir
manivela olmuştur. Böylece Çarlık Rusyası yıkıldı, Rus Devrimi mümkün kılındı.
Biraz da bizim etkimizle gerçekleşen Rus Devrimi’nin büyük sonuçları içinde
bizi memnun eden büyük olaylar olmaktadır.”
“Eğer Lenin, Çarlığı yıkmasaydı ve Rusya zafer gününe
erişmeseydi, İstanbul Rus olacaktı. İnsanın acaba bir İstanbul köşesine
Lenin’in büstünü koysak mı diyeceği gelir.”
Rusya
Anadolu’dan Çekiliyor
1917 Ekim İhtilali’nden sonra, iktidara gelen Bolşevikler,
bu sömürge savaşından vazgeçtiler. İngiltere ile yollarını ayırdılar ve
Anadolu’da işgal ettikleri toprakları kendiliğinden terk ettiler.
Milli
Mücadele ve Kafkas Seddi
Sivas Kongresi’nden sonra Ankara’ya gelen Mustafa Kemal, 5
Şubat 1920’de ünlü “Kafkas Seddi Durum Değerlendirmesi” adını taşıyan stratejik
durum değerlendirmesini bütün komutanlara gönderdi. (Bu konuda bkz: Cumhuriyet,
5 Şubat 2020)
Birinci Dünya Savaşı’nın galibi başta İngiltere,
Kafkaslar’da Bakû petrollerini elinde tutmak, Anadolu hareketinin Sovyetler’le
ilişkisini önlemek amacıyla.
Kafkaslar’dan Ermenistan, Gürcistan ve Azerbaycan
ilişkilerini artırıyor, orada ortaya çıkan devletleri tanıyor, destekliyordu.
Amaç, Kafkaslar’da bir set oluşturarak, İngiltere’nin Anadolu hareketinin Rusya’dan
yardım almasını önlemekti.
Atatürk, sözü edilen “Kafkas Seddi Durum
Değerlendirmesi”nde , İngiltere’nin Kafkas Seddi başarılı olursa Türkiye’nin
bir çembere alınacağını ve bağımsızlığını kazanmasının çok güç olacağını
belirtiyor, gerekirse Moskova hareketi ile birleşerek bu seddin yıkılmasını
ortaya atıyordu.
Atatürk’ün bu durum değerlendirmesinde ortaya koyduğu
olgular, bir bir gerçekleşti.
Nitekim, Meclis açılmadan önce, komutanlara gönderdiği
durum değerlendirmesine uyarak, Meclis’in açıldığı gün, Erzurum’da Kolordu
Komutanı Karabekir’in o gün Atatürk’e gönderdiği telgrafında Karabekir şöyle
diyordu:
“Bugün Anadolu’nın kurtuluşu için Bolşevik ordularıyla el
ele vererek hareket etmekten başka çaremiz kalmamıştır.” (Karabekir, İstiklal
Harbimiz, C.1, s.665)
Lenin’e
yazılan mektup
23 Nisan 1920’de Meclis açılınca Mustafa Kemal, Sovyet
Rusya ile daha somut ilişkiye geçti. Nitekim Meclis’in açılışından 3 gün sonra
26 Nisan 1920’de Mustafa Kemal, Lenin’e tarihi mektubunu yazdı. Bu mektupta
Atatürk,
“Emperyalist hükümetlere karşı bütün ezilen dünyanın
kurtuluşu için askeri güçlerin birleştirilmesini” istiyordu.
Bir süre sonra o günlerde İngiliz yanlısı olan Azerbaycan
ve Gürcistan hükümetleri yıkılarak, Kuvayi Milliyecilere ve Moskova’ya yakın
hükümetler işbaşına geçtiler.
Meclis’in Gönderdiği
Kurul
23 Nisan 1920’de TBMM, çalışmalarına başlayınca, Meclis’ten
seçilen bir kurul, 11 Mayıs 1920’de Moskova’ya hareket etti. Bu kurul,
Dışişleri Bakanı Bekir Sami (Kunduh), İktisat Bakanı Yusuf Kemal Tengirşenk, Lazistan
milletvekili Osman Bey ve Yarbay Seyfi Düzgören’den oluşuyordu.
İlk
Büyükelçi
Atatürk, Meclis’in açılışının altıncı ayında, 8 Kasım
1920’de yakın arkadaşı Ali Fuat Cebesoy Paşa’yı Moskova’ya büyükelçi olarak
gönderdi. TBMM, ilk temsilciliğini Moskova’da açıyordu.
Bu yakın ilişkilerin sonunda, Moskova-Ankara ilişkileri çok
üst düzeye ulaştı. O sıralarda Rusya’da gıda sıkıntısı başlamıştı. Atatürk,
Karadeniz bölgesinden elde edilen buğday ürününden bir bölümünü dostluk
hareketi olarak Rusya’ya gönderdi.
Milli
Mücadele’de Rus Yardımları
Milli Mücadele döneminde, Rusya’dan gelen yardımlar son
derece önemliydi. Yandaki kutuda* belirtildiği gibi, Milli Mücadele’ye yardım
amacıyla, 10 milyon Rus altını, 37 bin 812 tüfek, 324 makineli tüfek, 45
bin sandık cephane, 60 adet top, 142 bin top mermisi gelmiştir.
Sakarya Savaşı zaferinden sonra bu yardımlar daha da
artmıştır. Zaferden hemen sonra 26 Eylül 1921’de Kars Konferansı toplandı. 13
Ekim 1921’de Kars Anlaşması imzalandı. Böylece Doğu sınırımız güvenceye
kavuştu.
Sovyet Rusya’nın kararı ile 13 Aralık 1921’de General
Frunze başkanlığındaki kurul Ankara’ya geldi.
Büyük Taarruz öncesi, 1922 Mart ayında Mustafa Kemal,
Sovyet Büyükelçisi Aralov, Azerbaycan Büyükelçisi Ahilov ve Rus askeri ateşesi
K. Zvonaryev’i cepheye davet etti. Bu kurul cephe de resmi geçitlerde hazır
bulundu.
Türk ordusunun ihtiyaçlarını tespit ettiler. Lenin’in
Mustafa Kemal’e gönderdiği 3.5 milyon altın ruble de cephede Atatürk’e teslim
edildi. (O. Koloğlu, “Mustafa Kemal’e Lenin Nasıl Bakıyordu?”, Popüler Tarih,
Şubat 2001)
Bu ziyaret, Milli Mücadele’nin Batı cephesindeki askeri
işbirliğinin çok önemli ve stratejik bir kanıtıdır.
Lozan’da
Rusya’nın Desteği
Milli Mücadele kazanıldıktan sonra başlayan Lozan Barış
Konferansı görüşmeleri çok çetin geçmişti. Başta İngiltere, Fransa, İtalya, ABD
ve bütün dünya yeni Türkiye’ye kök söktürüyordu. Savaş meydanlarında kazanılan
zaferi, diplomasi masasında bize kaybettirmek için zorluyorlardı. İnönü,
hayatının en zor günlerini yaşıyordu.
Bilindiği gibi, Lozan Konferansı sürerken Boğazlar ve
İstanbul işgal altındaydı.
Boğazlar konusunun Lozan’da görüşüleceği günlerde, Kasım
1922 sonunda Sovyet Rusya da konferansa davet edildi. Dışişleri Bakanı Georgy
Çiçerin başkanlığındaki Sovyet delegeleri Lozan’a geldi.
Günün Avrupa basını, “Rusların gelişi, Türklerin direncini
artırdı” yorumu yapıyordu. 4 Aralık 1922’de Çiçerin söz alarak Sovyetler
Birliği’nin Boğazlar konusundaki görüşlerini anlattı.
Çiçerin uzun konuşmasında, Türk tezine çok yakın olan
görüşünü ileriye sürdü.
Rusya’nın
tezi
Rusya öncelikle Boğazların Türkiye’nin egemenlik hakları
alanında bulunduğunu ve Türkiye’nin kendi toprakları ve karasuları üzerinde
tartışılamaz ve bölünemez hakları olduğunu savundu. Ardından, “ticaret gemileri
ile savaşa dönük olmayan deniz ulaşım araçlarının, hiçbir kısıtlamaya
bağlanmadan Boğazlardan geçişinin sağlanmasını” ve “Barış ve savaş zamanında,
Boğazların Türkiye dışında, tüm diğer ülkelerin savaş gemilerine sürekli olarak
kapalı tutulmasını” istedi.
Bu öneriler Türkiye’nin çıkarlarıyla örtüşüyordu. Lord
Curzon hiç duraksamadan bu önerilere şiddetle karşı çıtı. Curzon, “Çiçerin
başına Türklerin giydiği kalpağı giymiştir” diyordu. Ona göre, Sovyetler
Birliği Karadeniz’de Türklerin isteklerini destekliyordu. (Alev Coşkun, Lozan,
s.116-117)
Ekonomik
Konular
Konuya ekonomik ilişkiler yönünden de bakmalıyız. 1929’da
dünya ekonomik krizi patlayınca, Türkiye ciddi ekonomik önlemler aldı. Atatürk,
Başbakan İsmet İnönü’yü Moskova’ya gönderdi.
İnönü, 16 Nisan-10 Mayıs 1932 tarihleri arasında 15 gün
Rusya’da incelemede bulundu. Bu süre içerisinde fabrikaları ziyaret etti,
Stalin ile görüştü ve ekonomik konularda önemli bir anlaşma imzalandı. Bu
ekonomik anlaşma, her iki ülkenin dostluk ilişkisinin ekonomik düzeyde zirve
dönemi sayılmalıdır.
İnönü, bu anlaşmayı şöyle anlatıyor: “Kremlin’de yaptığımız
ilk toplantıda bize ekonomik açıdan yardım etmek imkânı olduğunu söylediler.
Azami kolaylığı gösterecekleri anlaşılıyordu. Daha evvel görüşmeler yapılmıştı.
Sekiz milyon dolarlık altın değerinde bir borç vermeyi kabul ediyorlardı.
Stalin ayakta dolaşarak müzakerelerin seyrini takip ediyor. Lüzum gördükçe
müdahalede bulunuyordu. Evvela faiz meselesi açıldı. Faiz istemiyorlar. Sıra
vadenin tayinine geldi. 20 sene vade ile eşit taksitler halinde ödeyeceğiz. Bu
karara bağlandı. Borcun ödenmesinin para olarak değil, mal olarak
karşılanmasında mutabık kaldık. Bu tarzda bir dostluk havası içinde ayrıldık.”
(İsmet İnönü, Hatıralar)
Tam
Bir Dostluk Gördük
İnönü, “Hatıralar”ında şöyle diyor: “Tam bir dostluk gördük
ve birbirimize tam güven veren bir hava içinde ayrıldık.”
Stalin, İnönü’ye 6 Mayıs 1932 günü yaptığı görüşmede
şunları söyledi: “Eğer kendi sanayinizi kurmazsanız, sizi yeryüzünden
silerler.” (Mehmet Perinçek, Atatürk’ün Sovyetler’le Görüşmeleri, Kaynak
Yayınları, İstanbul, 2005, s.415.)
İşin özeti şuydu: Rusya, Türkiye’ye 8 milyon altın
tutarında kredi veriyordu. Kredi, faizsiz olarak 20 yıl içinde eşit taksitlerle
ve mal karşılığı tarım ürünleriyle ödenecekti. Rusya, Türkiye’nin sanayi
planının çalışmaları için teknik yardım yapmayı da kabul ediyordu. (Alev
Coşkun, Liberal Ekonomi’nin Çöküşü, Ulusal Ekonominin Yükselişi, Cumhuriyet
Kitapları, s.343.)
Olağanüstü
Bir Anlaşma
Başbakan İnönü’nün Sovyet Rusya dönüşü, İngiltere’nin
Ankara Büyükelçisi, İnönü ile görüşmek istedi. Batılı devletler, Türkiye-Rusya
ekonomik anlaşmasını merak ediyorlardı. Görüşme sonrası Rusya ile yapılan
faizsiz ve tarım ürünleri ile ödenecek kredi anlaşması için “olağanüstü” bir
anlaşma olduğunu ifade etti. İngiliz Büyükelçisi bu anlaşmanın yararları
konusunda hayretini gizleyememişti. (Alev Coşkun, age, s.345)
Rusya ile ekonomik yöndeki ilişkiler, daha sonra Demirel
zamanında da sürdü. Rusya’nın Seydişehir, Alüminyum ve İskenderun Demir ve
Çelik tesislerinin kuruluşundaki katkıları önemlidir ve ayrı bir yazı
konusudur. Rusya, Türkiye’nin en sıkışık dönemlerinde daima yardım elini
uzatmış bir komşu, bir dosttur.
Yazımızı Atatürk’ün Türkiye-Rusya ilişkileri üzerindeki
sözleri ile bağlamak istiyoruz. İsmet İnönü, Atatürk’ün Türkiye-Rusya
dostluğunu vasiyet ettiğini belirtiyor. Atatürk, ölüm döşeğinde Başbakan Celal
Bayar ve Dışişleri Bakanı Dr.Tevfik Rüştü Aras’a şunları söylemişti: “Rusya’ya
karşı asla bir saldırı politikası gütmeyeceksiniz. Doğrudan doğruya ya da
dolaylı olarak Rusya’ya yöneltilmiş herhangi bir anlaşmaya girmeyecek ve böyle
bir anlaşmaya imza koymayacaksınız. ( Mehmet Perinçek, Atatürk’ün Sovyetler’le
Görüşmeleri, s.435.)
Kaynaklar:
İsmet İnönü, Hatıralar, Bilgi Yayınevi, 2006.
Mehmet Perinçek, Türk-Rus Diplomasisinin Gizli Sayfaları,
Kaynak Yayınları, 2010.
Mehmet Perinçek, Atatürk’ün Sovyetlerle Görüşmeleri, Kaynak
Yayınları, 2014.
Yunus Nadi, Anadolu’da Yenigün, 1999.
Falih Rıfkı Atay, Çankaya, 1969.
Alev Coşkun, Asker İnönü, Kımızı Kedi Yayınevi, 2018.
Alev Coşkun, Diplomat İnönü Lozan, Kırmızı Kedi Yayınevi,
2019.
Alev Coşkun, Liberal Ekonominin Çöküşü, Cumhuriyet
Kitapları.
20 Mart 2020 Cuma
Koronavirüs insanlığı öldüremez! Komşular babuşkalara sahip çıkıyor
Kaynak:
http://www.turkrus.com/
"Koronavirüs belki insanları öldürebilir, ama
insanlığı öldüremez!"
İşte bu sloganla herkesin katılması gereken, Rusya'dan Türkiye'ye de yayılması umut edilen bir kampanya başlatıldı: Babuşkalar ve deduşkalar… Yani nineler ve dedeler. Koronavirüs yüzünden insanların evlerine hapsolduğu, karantina günlerinin yaşandığı sırada en büyük sıkıntıyı çekenlerin başında onlar geliyor. Çünkü sınırlı ekonomik imkanları ile çoğunluğu genelde her gün marketten, o güne yetecek kadar az miktarda gıda ürünü alarak yaşamaya çalışan bu yaşlı insanlar için hayat daha da zorlaştı. Özellikle Moskova’da yalnız başlarına yaşayan on binlerce babauşka ve deduşka olduğu biliniyor. İşte bu insanların hayatını bir nebze de olsa kolaylaştırmak için bir kampanya başlatıldı:
İşte bu sloganla herkesin katılması gereken, Rusya'dan Türkiye'ye de yayılması umut edilen bir kampanya başlatıldı: Babuşkalar ve deduşkalar… Yani nineler ve dedeler. Koronavirüs yüzünden insanların evlerine hapsolduğu, karantina günlerinin yaşandığı sırada en büyük sıkıntıyı çekenlerin başında onlar geliyor. Çünkü sınırlı ekonomik imkanları ile çoğunluğu genelde her gün marketten, o güne yetecek kadar az miktarda gıda ürünü alarak yaşamaya çalışan bu yaşlı insanlar için hayat daha da zorlaştı. Özellikle Moskova’da yalnız başlarına yaşayan on binlerce babauşka ve deduşka olduğu biliniyor. İşte bu insanların hayatını bir nebze de olsa kolaylaştırmak için bir kampanya başlatıldı:
Hedef, evde yalnız kalan, sokağa çıkamayan yaşlı ve ihtiyaç sahibi insanlara yardım eli uzatmak.
İlk etapta Moskova'da başlayan kampanya şöyle işleyecek:
Apartman girişlerine (podyezd) bir liste ve kalem konulacak.
Kampanyaya katılarak destek olmak isteyen apartman sakinleri isimlerini ve daire numaralarını yazacak.
Aynı apartmandaki ihtiyac sahibi yaşlı ve hasta insanlar, böylece ihtiyaç listelerini gönüllülerin posta kutularına atacak ve temel gıda, ilaç vb. ihtiyaçlarının karşılanması için destek alacak.
Bu kampanyaya katılan gönüllüler, aldıkları ürünlerden para almayacak.
Ürünleri, ihtiyaç sahibinin kapısına bırakacak. Yani ihtiyaç sahiplerine, sadece alan ile verenin bileceği bir sistemde, karşılıksız bir yardım yapılacak.
Birkaç komşu listeye adını yazdırıp, bir komşunun masraflarını ortak üstlenebilecek.
Apartman girişlerine (podyezd) bir liste ve kalem konulacak.
Kampanyaya katılarak destek olmak isteyen apartman sakinleri isimlerini ve daire numaralarını yazacak.
Aynı apartmandaki ihtiyac sahibi yaşlı ve hasta insanlar, böylece ihtiyaç listelerini gönüllülerin posta kutularına atacak ve temel gıda, ilaç vb. ihtiyaçlarının karşılanması için destek alacak.
Bu kampanyaya katılan gönüllüler, aldıkları ürünlerden para almayacak.
Ürünleri, ihtiyaç sahibinin kapısına bırakacak. Yani ihtiyaç sahiplerine, sadece alan ile verenin bileceği bir sistemde, karşılıksız bir yardım yapılacak.
Birkaç komşu listeye adını yazdırıp, bir komşunun masraflarını ortak üstlenebilecek.
Bazı apartmanlarda ise, ihtiyaç sahipleri isimlerini listeye açıkça yazarak mahçup omasın diye, kapalı zarf içinde isim ve daire numarası yazılarak belli bir posta kutusuna atılması isteniyor.
Koronavirüsten en çok ve en kolay yaşlı insanlar etkilenip,
sık sık evden çıkan yaşlılar hastalık riskini arttırdığı için bu kampanya büyük
önem taşıyor.
15 Mart 2020 Pazar
Rusya ekonomisinde durum
Samih
Güven
Kaynak:
https://samihguven.blogspot.com/
Malum Rusya 1,7 milyon kilometre kare ile dünyanın en büyük
ülkesi ve nüfusu da 144 milyon civarında. 2013 yılında Rusya’ya ilk gittiğim
zaman Gayri Safi Milli Hasıla büyüklüğü 2,1 trilyon dolardı civarındaydı. O
zaman bugünlere benzer şekilde büyüme oranı yüzde 1,3 seviyesindeydi ve
yetkililer büyüme oranının nasıl daha fazla artırabileceğini ve yapısal
reformların nasıl hayata geçirebileceğini tartışıyordu.
Yapısal reform olarak Rusya'da gündeme getirilen temel
konular usun zamandır enerji ağırlıklı endüstrinin çeşitlendirilmesi,
KOBİ'lerin güçlendirilmesi, yatırım iklimine ilişkin algının güçlendirilmesi,
idari engellerin azaltılması ve hukuk sisteminin geliştirilmesi gibi konulardan
oluşuyor.
Fakat bu hususlar tam konuşulurken 2014 yılında Ukrayna ile
başlayan kriz sonrasında Batı ülkeleri ile karşılıklı yaptırımlar gündeme geldi
ve bu arada petrol fiyatlarında da önemli düşüşler gerçekleşti. Rusya için
büyük önemi olan petrol fiyatlarının 100 dolarlardan 30 dolarlara kadar inmesi
ve yaptırım uygulamaları sonucunda Rusya'da önemli ekonomik sorunlar baş
göstermişti. 2015 ve 2016 yıllarında ekonomide küçülme yaşanmıştı.
Neticede gerek Merkez Bankası'nın ve gerekse ekonomi ile
ilgili diğer kurumların yerinde politikaları ile kriz yönetimi doğru yapıldı ve
2017-2018 yıllarında pozitif büyümeye geçildi. En göze çarpan politikalar sıkı
para ve maliye politikaları ile ithal ikameci politikalar idi. Buna rağmen
dolar bazında bakıldığında 2013 yılındaki 2,1 trilyon dolarlık GSMH büyüklüğü
bugünlerde 1,5 trilyon dolar seviyesinde bulunuyor.
Peki bugün, yani 2020 itibarıyla baktığımız zaman ne
görüyoruz? Öncelikle makroekonomik dengeleri sağlanmış, enflasyonun yüzde
2’lerde olduğu, işsizlik oranının yüzde 5’in altında seyrettiği, bütçenin fazla
verdiği ve döviz rezervlerinin 500 milyar doların üzerinde olduğu bir ekonomi
görüyoruz. Fakat sorun yine aynı, yani düşük büyüme. Gündem ise benzer şekilde
yapısal reformlar. Ancak 2020 yılındaki sürpriz virüs nedeniyle petrol
fiyatlarındaki düşüş denklemi biraz değiştirdi.
Öncelikle değinmek gerekir ki petrol fiyatları bazen
60'larda, bazen 50'lerde, bazen de 50’nin ve hatta 40’ın altında seyrediyor ve
Rusya bütün bu farklı fiyatlara yönelik senaryolar hazırlıyor. Ama düşük
fiyatların ekonomiye ve topluma önemli maliyeti oluyor.
2019 yılında yüzde 1’in biraz üzerinde bir büyüme olunca
özellikle kamu harcamalarının artırılması, ulusal projelerin hayata geçirilmesi
yönünde bir beklenti vardı. Ama 2020 yılında coronavirüs meselesi ve yine
petrol fiyatlarındaki düşüş belki Rusların istediği gibi sonuçlar almasını
biraz güçleştirecek gibi görünüyor.
Yapısal reformlar meselesine tekrar gelirsek, Rusya
ekonomisinde her şeye rağmen komünist sistemden kapitalist sisteme geçilmesinin
henüz 30 yıl olduğu ve dolayısıyla geçiş ekonomisi özelliklerinin söz konusu
olduğunu görmek gerekiyor.
Genel olarak doğal kaynakların zenginliği, yüksek iş gücü
katılım oranı, yüksek eğitim seviyesi, kamu borçlarının düşüklüğü, uzay,
telekomünikasyon, bilişim ve askeri teknolojiler ve bunların yarattığı
dışsallıklar önemli avantajlar yaratıyor.
Rusya'da önemli sorunlardan biri örneğin Türkiye ve OECD
ülkelerinde genelde yüzde 70- 80 bandında olan KOBİ’lerin üretime ve istihdama
katkısının Rusya’da genelde yüzde 20-30 bandında olması. Dolayısıyla gündemin
bir maddesi bu.
Bir diğer husus elbette daha fazla yatırım yapılmasının
sağlanması ve yatırımcı çekilmesi hususu. Yatırımcılar açısından güçlü bir
hukuksal zemin, rahat edecekleri bir atmosfer, öngörülebilirlik ve her şeyden
önce eşit mücadele edecekleri şartların oluşturulması çok önemli.
Fakat Rusya için aslında en önemli konulardan biri nüfus
meselesi. Yani Rusya'da nüfus artmadığı gibi, aktif nüfusta azalmalar oluyor.
İşsizlik seviyesinin düşük seyretmesinin bir nedeni de bu. Önümüzdeki yıllardaki
projeksiyonlara bakıldığında da nüfusun azalışa geçeceği anlaşılıyor.
Dolayısıyla nüfus dinamizmini sağlamadan Rusya nasıl daha fazla kalkınacak bu
önemli bir soru. Daha fazla yabancı istihdamına, daha fazla uzman istihdamına
önem vermek gerekiyor belki. Ama şu andaki ücretler yabancılar için o kadar
cazip değil. Dolayısıyla verimliğin ve ücretlerin artırılması önemli. Diğer
yandan teknolojik dönüşümün hızlandırılması da katkı sağlayabilir elbette.
Tabii petrol fiyatları Rusya için her zaman önemli bir
konu. Petrol fiyatlarının yüksek seyretmesi her zaman kamunun elini güçlendiren
bir husus. Çünkü bütçenin yarı gelirleri buradan geliyor ve ihracatın yarıdan
fazlasını enerji ürünleri oluşturuyor. Dolayısıyla petrol fiyatlarına
duyarlılık var ve bu konunun çözümü o kadar kolay değil.
Toparlamak gerekirse Rusya büyük ve önemli bir ekonomi.
Ancak daha fazla kalkınması daha çok yatırıma ve daha fazla teknolojik dönüşüme
bağlı. Bu ise herkesin daha eşit mücadele edeceği bir yatırım zeminine,
hukuksal güvencelerin olmasına ve istihdam dinamizminin sağlanmasına bağlı
kanımca.
Türkiye Rusya ilişkilerinin iktisadi boyutu
Samih
Güven
Kaynak:
https://samihguven.blogspot.com/
Ülkeler arasındaki ekonomik ve ticari ilişkilerin önemi
değerlendirilirken genelde ilk akla gelen dış ticaret hacmine bakmak elbette.
Bu çerçevede, iki ülke arasındaki ticaret hacminin 2019
yılında 26,3 milyar dolar olarak gerçekleştiği görülüyor. Bunun 3,9 milyar
dolarlık bölümünü ihracat, 22,4 milyar dolarlık bölümünü ise ithalat
oluşturuyor. Rusya en çok ithalat yaptığımız ülke konumunda.
2019 yılında Rusya’ya en çok ihraç ettiğimiz ürünlerin
başında mandalina, üzüm, domates, şeftali ve limon gibi tarım ürünleri geliyor.
Genelde ana ihraç grupları gıda, tekstil, makinalar ve elektronik ürünlerden
oluşuyor. Diğer taraftan aynı yıl Rusya’dan yaklaşık 13 milyar dolar tutarında
petrol, gaz ve yağ ithalatı yaptığımız, diğer önemli ithalat ürünlerinin ise
buğday, taş kömürü, alüminyum, demir ve çelik gibi ürünler olduğu görülüyor.
Örneğin buğday ve mahlut ithalatımız yaklaşık 1,5 milyar dolar olmuş.
İki ülke arasındaki dış ticaret hacmine son on yıl
açısından bakıldığında ise örneğin 2012 yılında 33,3 milyar dolara ulaşıldığı
anlaşılıyor. İhracat ise 2013 yılında 6,9 milyar dolara kadar
yükselmişti.
Tabii bu rakamlardan geriye gidilmesinin en önemli
sebeplerinden biri Ukrayna Krizi ve petrol fiyatlarındaki gerileme nedeniyle
2014 yılından itibaren Rusya ekonomisinde yaşanan sorunlar ve Rusya’nın genel
ithalatının azalması. Bir diğeri sebep de 2015 yılında yaşadığımız Uçak Krizi
sonrası özellikle Türk tarım ürünlerine getirilen kısıtlamalar ve diğer
engeller. Sonrasında bu yasaklar kalksa da eski müşteri ilişkilerinin ve
dinamizmin yakalanması zaman alıyor elbette.
Hizmetler bölümüne bakıldığında ise, Türk müteahhitlerinin
Rusya’da bugüne kadar yaklaşık 80 milyar dolara varan iş hacmine ulaştıkları
görülüyor. Müteahhitlik hizmetleri geçmişteki karlılığını ve dinamizmini
yitirse de Rusya bu açıdan önemli bir ülke olmaya devam ediyor.
Turizm meselesi ise malum. Geçen sene gelen turist
sayısının 7 milyonu aştığı ve son yıllarda Rus turistlerin kişi başı ortalama
600-700 dolar civarında harcama yaptığı dikkate alınırsa yaklaşık 4-5 milyar
dolarlık bir turizm geliri söz konusu.
İki ülke arasındaki doğrudan yatırım değerlerine
bakıldığında ise yıllardır her iki ülkenin birbirlerinde yaklaşık 10-12 milyar
dolarlık bir yatırımı olduğu gündeme getiriliyor. Ancak bu rakamların özellikle
OECD metodolojisi dikkate alınarak daha sağlıklı bir güncellemeye tabi
tutulması gerektiği kanısındayım. Rusya’da Türklerin kurduğu firma sayısının da
genelde tartışmalı olmakla birlikte 1300 civarında olduğu söyleniyor.
Tabi ekonomik ve ticari ilişkilerde en göze çarpan konu
enerji meselesi. Rusya’dan ithal ettiğimiz doğal gazın payı uzun zamandır yüzde
ellinin üzerinde iken son dönemde bu payda azalma görülüyor. Örneğin 2018
yılında yüzde 50’nin, 2019 yılında ise yüzde 40’ın altına indiği anlaşılıyor.
Yine petrol ithalatımız açısından Rusya önemli bir ülke. Daha önce belirttiğim
gibi 2019 yılında Rusya’dan yaklaşık 13 milyar dolar tutarında petrol, gaz ve
yağ ithalatı yaptığımız anlaşılıyor.
Son dönemde özellikle Türk Akımı boru hattının devreye
girmesi ve Akkuyu'daki nükleer santral yatırımı da ekonomik ilişkilerde iki
yeni unsur olarak devreye girmiş durumda.
Tabi Türkiye yurt dışı finansman ihtiyaçlarını ağırlıklı
olarak ABD, Avrupa ve Asya piyasalarından temin ediyor ve Rusya ile bu açıdan
önemli bir etkileşimimiz bulunmuyor. Zaten Rus finansal piyasaları bu
ihtiyacımızı karşılayacak durumda değil.
Konunun rakamsal boyutunu bu şekilde özetledikten sonra
asıl değinmek istediğim konu iki ülke arasındaki ekonomik ve ticari ilişkilerin
önümüzdeki dönem açısından ne vaat ettiği hususu.
Rusya ve Türkiye ekonomik ilişkileri siyasi ilişkilere
oldukça duyarlı durumda malum. Enerji boyutu büyük ölçüde çeşitli anlaşmalara
tabi tutulduğundan bir ölçüde dışarıda bırakılırsa özellikle kriz dönemlerinde
ihracat, ithalat ve yatırım rakamlarının önemli ölçüde değişebildiğini
görüyoruz. Özellikle yatırımcılar açısından çok elverişli olmayan koşullar
ortaya çıkabiliyor. Dolayısıyla iki ülke yatırımcılarını ve ticaret erbabını
siyasi ilişkilerdeki istikrarsızlıktan koruyabilecek mekanizmalar önem taşıyor.
Bir diğer husus da elbette Rusya ve Türkiye ilişkilerinin
her iki ülke açısından da daha gerçekçi ve samimi bir yapıya kavuşturulması
gereği. Kırılganlık hissiyatı iş dünyası açısından arzu edilir bir durum değil.
Tabii bir de bu 100 milyar dolar meselesine değinmeden
geçmek olmaz. Çünkü bir hedef olarak sakıncası yok denebilir ama birçok şeyde
olduğu gibi gerçekçi temellerden yoksun hedef koymak ne kadar anlamlı sormak
gerekiyor.
Bizim Rusya'ya ihracatımızı nasıl daha fazla
arttırabileceğimiz ise önemli bir soru. Bu konuyla ilgili gerek Rusya'da görev
yaptığım dönemde gerekse daha sonra özel sektörde çalıştığım dönemde
gözlemlerim oldu. Ancak bunlar üzerinde uzunca durulması gereken konular. Ama
kısa olarak şunu söylemek gerekir ki Türkiye'nin Rusya’ya ihracatının
artmasının bir koşulu Türkiye'deki genel koşullarla yani Türkiye'nin genel
olarak ihracatını bütün ülkelere arttıracak koşulların yaratılması ile ilgili.
Finansal maliyetlerdeki, kur maliyetlerindeki, girdi maliyetlerindeki istikrarı
sağlayacak, nitelikli eğitimi kuracak, teknolojik dönüşümü gerçekleştirecek,
ayrıca istikrarlı dış politika temin edecek adımlar olmadan hiçbir ülkeye hızlı
bir ihracat artışı sağlamak olası değil zaten. Rusya özelinde ise üzerinde
durulması gereken önemli hususlar var ama başka bir yazıda değinmek istiyorum
bunlara.
Genel olarak bakıldığında, Türkiye ve Rusya arasındaki
ekonomik ilişkiler açısından özellikle Cumhuriyetin ilk yıllarında ve 60'lı
yıllardaki Rusya’nın ekonomik yardımları Türkiye açısından önemli oldu
muhakkak. Komünist dönemde genelde devlet kararıyla başta gıda ve tarım
ürünleri olmak üzere Türkiye’den çeşitli malların ithalatı yapılıyordu.
Fakat Türkiye ve Rusya arasında 1984'te imzalanan ve 1987'de yürürlüğe
giren gaz anlaşmasının önemli sonuçları oldu kanımca. Bu anlaşmaya göre Türkiye
25 yıl boyunca Rusya'dan gaz satın almayı taahhüt etmiş, buna karşılık verilen
paranın yüzde 70'inin Rusya tarafından Türk şirketlerinin mal ve hizmetlerine
ödenmesi öngörülmüştü. Bu kapsamda birçok Türk müteahhitlik firmasının önü
açılmış oldu ve Rusya’da önemli işler başardı. Diğer firmalar bunları takip
etti. Özel sektörün kendi başarısı ile bugünkü noktalara gelinmiş oldu. Ancak
bundan sonrası için yeni yaklaşım ve değişimlere ihtiyaç duyulduğu açık.
Türkiye ve Rusya ekonomik ilişkileri diğer komşu ülkelerle
olduğu gibi daha fazla gelişmeye müsait kanımca. Ancak bu konular bizim
kurduğumuz genel ekonomik politikalar ile dış politikanın başarısına da bağlı
bir konu. Her iki ülke açısından da ilişkilerin daha samimi ve gerçekçi bir
zemine oturtulması gerekiyor kanımca.
Sovyetler İspanyol Gribi'ne karşı

Sovyetler'in
1918 İspanyol Gribi'yle mücadelesi bugün fazla hatırlanan bir gündem değil.
Oysa bugün kan kaybetse dahi ücretsiz sağlık sisteminin doğuşu, tam olarak
İspanyol Gribi ve Sovyetler'in bu alanda attığı adımlara çok şey borçlu...
Kavel
Alpaslan
Kaynak:
https://www.gazeteduvar.com.tr/
“Öpüşme!” Sovyetler Birliği’nde yayınlanan köklü
dergilerden Ogoniok, 1928 yılında kapağına bu sözleri taşır. Dergi kullandığı
fotoğrafla gribe karşı önlem olarak ‘öpüşmeme’ çağrısı yapmaktadır. Yıllar
içinde iki kadının öpüştüğü bu fotoğraf, ikonik bir hal alır, Rusların
selamlaşırken nasıl öpüştüklerine yabancı olanların da dikkatini çeker. Tıpkı
Brejnev’in Honecker’e verdiği meşhur öpücük gibi. Bu fotoğrafın alt metniyse
göründüğünden biraz daha farklı. Nitekim ülkenin 1918 İspanyol Gribi’yle
mücadelesi bugün fazla hatırlanan bir gündem değil. Oysa bugün kan kaybetse
dahi ücretsiz sağlık sisteminin doğuşu, tam olarak İspanyol Gribi ve
Sovyetler’in bu alanda attığı adımlara çok şey borçlu.
Tarihe en büyük salgın hastalık olarak geçen İspanyol Gribi
sonucunda 50 ile 100 milyon insanın hayatını kaybettiği belirtiliyor. Genç
Sovyet iktidarının sancılı dönemlerinin yaşandığı Rusya’da bu kayıpların
toplamda 3 milyon civarında olduğu düşünülüyor. Dünya nüfusunun neredeyse yüzde
15’i yaşamını yitirirken ilk başta bu kayıplar az görülebilir. Fakat Birinci
Paylaşım Savaşı’nın yarattığı yıkım, ardından yaşanan kanlı iç savaş ve
doğurduğu kıtlık düşünüldüğünde, salgının insanlar üzerindeki etkisi
‘rakamlardan’ daha fazla olabiliyor.
Bolşeviklerin en üst kademe yöneticilerine kadar bu
hastalıktan dolayı yaşamını yitirenler vardır. Sovyetler Birliği’nin ilk
başkanı sayabileceğimiz Yakov Sverdlov, 1919 Mart’ında yakalandığı İspanyol
Gribi sonucunda yaşamını yitirdi. Üstelik henüz 33 yaşındaydı. Buna rağmen
Lenin’in Sverdlov anısına yaptığı konuşma, onun Bolşevikler için ne denli
önemli olduğunu, sade bir ‘başkan’ unvanından çok daha iyi açıklıyor:
“İllegal çevrelerin, gizli devrimci çalışmanın, gizli parti
çalışmasının özelliklerini hiç kimse Sverdlov kadar bütünlüklü biçimde
cisimleştirip ifadeye kavuşturamadı. İçinden geçtiği bu pratik okul sayesinde
ve sadece bu sayede Sverdlov ilk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin en ön
sıradaki kişiliği mevkiine ulaşabildi; yani geniş proleter yığınlarının en önde
gelen örgütçülerinin başında yer aldı. (…) Yakov Mihayiloviç’i yakından tanıyan
hiç kimse, onun bitmek bilmeyen çalışmasını gözlemiş olanlardan hiç biri bu
konuda tereddüt etmeyecektir: Yakov Mihayiloviç’in yeri doldurulamaz.”
Sverdlov’un ne denli kilit bir isim olduğunu sadece Lenin
dile getirmez. Hiç de Sovyet dostu sayılmayacak bir ABD’li antropolog olan
Jeanne Guillemin, ‘Anthrax’ isimli kitabında ‘Lenin’in bulaşıcı hastalıklardan
korkmasına karşın, ne olursa olsun Sverdlov’u hasta yatağında ziyaret ettiğini’
ve Sverdlov’u ölüm döşeğinde olmasına karşın çalışırken bulduğunu belirtiyor.
Lenin’in bulaşıcı hastalıklardan ne derece çekindiği bugün artık hem üzerine
tartışması gereksiz hem sağlaması yapılması oldukça zor bir konu. Burada kesin
olan şey, Sverdlov’un yıllarca zindanlarda, sürgünlerde, çalışmalarda harap
olmuş bedeni solarken Lenin’in ona verdiği önem. Dolayısıyla da kayıbın getirdiği
yıkım…
Fakat Sverdlov, hayatını kaybedenlerden sadece biri.
Üstelik tek sorun İspanyol Gribi’yle de sınırlı değildir. 1918-1920 arasında
tifüsten ölenlerin sayısı 1 milyon 600 bin, erken doğumda ölen bebeklerin
sayısı 7 milyon, kıtlığın ve bulaşıcı hastalıklar sonucunda ölenlerinse 15
milyonu geçtiği tahmin ediliyor. Kıtlık yıllarında şöyle diyor Lenin, “Bir
kırbaç sallanıyor üstümüze, bit ve tifüs ordularımıza doğru yayılıyor.
Yoldaşlar, nüfusun kırıldığı, maddi herhangi bir kaynağın olmadığı, bütün hayatın,
bütün halkın hayatının durduğu tifüs bölgelerindeki korkunç durumu hayal
edebilmeniz mümkün değil. Bu nedenle biz diyoruz ki, ‘Yoldaşlar, bütün
dikkatlerimizi bu sorun üzerine yoğunlaştırmalıyız. Ya bit sosyalizmi mağlup
edecek, ya da sosyalizm biti!’”
Ülkenin bu yıkımla karşı karşıya kalması dünyada ilk defa
sağlık sisteminin ücretsiz ve merkezi bir hale getirilmesine de ön ayak olur. O
günlerde merkezileşmiş bir ücretsiz sağlık sistemi, devletler tarafından
benimsenen bir yöntem değildir. Bunun yerine dini ya da özel kuruluşların
yaygın olduğunu görüyoruz. Sovyetler Birliği, Ekim Devrimi ve kanlı iç savaşın
ardından ilk kez modern kamu sağlık hizmetini hayata geçirir. İlk yıllarda bu
haktan faydalananlar doğal olarak merkezi bölgelerdeki yurttaşlar olsa da kısa
zamanda yayılır. Lenin görevli hekimlere verdiği talimatlarda önceliklerinin
salgın hastalıklar ve açlığın kırdığı bölgeler olması gerektiğini belirtir.
Sovyetler’in merkezi kamu sağlık sistemini yürürlüğe
koymasının ardından kimi Batı Avrupa devletleri de bu modelin benzerini izler.
ABD işveren merkezli bir sigorta yöntemini benimsese de salgından sonra kimi
önlemler alır. 1920’lerin ortasına gelindiğindeyse Sovyetler, geleceğin
doktorluk anlayışına dair şöyle bir görüş ortaya koyar: “Sadece iyileştirmek
için değil, aynı zamanda önlem yollarını önermek için hastalığı şiddetlendiren
mesleki ve toplumsal nedenleri de inceleme yeteneği.” Bir hastalığa yalnızca
biyolojik olarak değil, aynı zamanda da sosyolojik olarak yaklaşılması
gerektiğini öğreten bu anlayış daha sonra dünyada da yankı buldu.
Elbette modern sağlık sisteminde atılan adımları başlı
başına Sovyetler Birliği’ndeki gelişmelerle ilişkilendiremeyiz. Bununla
birlikte bugün eğitimden kültüre, çalışma koşullarından sağlık sektörüne… Ücretsiz,
toplumsal ve insani hakların birer birer sermaye tarafından gasp edilmesi nasıl
neoliberal kuşatmayla ilişkiliyse, Sovyetler’in hatta Sovyetler’den de öte
sosyalist düşüncenin yarattığı rüzgarı da görmezden gelemeyiz. Tıpkı Birinci
Paylaşım Savaşı’ndan sonra yaşanan salgınlarda olduğu gibi, bazen en korkunç
zamanlar, böylesi insani eksikliklerin fark edilmesi için vesile olabiliyor.
Kaynaklar
ve daha detaylı bilgilerin yer aldığı adresler
https://www.smithsonianmag.com/history/how-1918-flu-pandemic-revolutionized-public-health-180965025/
Anthrax: The Investigation of a Deadly Outbreak – Jeanne
Guillemin
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)