Moskova

Moskova

7 Ekim 2018 Pazar

Sovyetler Birliği eğleniyor!



Sovyetler Birliği gibi bir deneyimde, sıradan insanlar boş zamanlarını nasıl geçiriyordu? Nasıl eğleniyordu? Cevap, belki biraz da günümüz dünyasında çalışanların giderek mahrum kaldığı 'boş zaman'da saklı...

Kavel Alpaslan




DUVAR – Sovyetler Birliği, uzun zamandır ‘her şeyin sansürlendiği ve yasaklandığı karanlık bir distopya’ olarak anlatılıyor. Bunlar o kadar fazla tekrar ediliyor ki doğru ile yanlış birbirine karışıyor, yanlışa meşru bir kılıf yaratılıyor! Bu durumda böylesi ‘kasvetli’ bir dünyada nasıl olur da insanların ‘eğlendiği’ düşünülebilir? Sorunun cevabı, belki biraz da günümüz dünyasında çalışanların gittikçe mahrum kaldığı boş zamanlarda saklı…

Fazla mesailer, yatmayan maaşlar, yoğun çalışma temposu, angarya işler, depresyon… Tüm bunlara gün geçtikçe kaybedilen sosyal haklar da eklendi mi, işte karşınızda 21’inci asrın çalışma hayatı! Peki bunca insan bu kâbusu nasıl göze alabiliyor? Elbette geçim derdi, hayatta kalma çabası, rıza üretimi diye sayabiliriz. Fakat hepsi bu mu? İmkânlar yaratıldığında hem kendimizi yenileyip hem de üretebileceğimiz bu boş zamanımızı neden en büyük zenginliklerimizden biri olarak görmeyelim?

BOŞ ZAMAN, EĞLENCE VE ÜRETİM

Hiçbir kapitalist örnek yok ki kesin bir şekilde kâr hırsını dizginleyip, yalnızca emeğin çıkarları gözetsin. Böylece bu gözü kararan hırs karşısında ‘refah devleti’ modelini diriltmek için yapılan büyülerin aslında hepsi biraz havada kalıyor. Bir başka açıdan baktığımızda emeğin sömürülmesi, boş zamanların sömürülmesi anlamına geliyor ki böylece eğlenceye ne güç, ne maddi imkân ne de zaman kalıyor.

Düşünün, artı değer üretilmeyen bir dünyada, temel ihtiyaçlar kolektif bir şekilde karşılanabiliyor. Böylesi bir toplumda, başkasının zenginliğine zenginlik katmak yerine, kendine kalan boş zamanları ilgilendiği şey her ne ise onunla uğraşmaya ayırmayı kim istemez? Hem böylece büyük bir kültür sanat birikimi de doğmaz mı? Peki bu mümkün mü?


Sınıflı toplumlardan önce farklı bir gerçeklikte gayet mümkündü. Aslında işin daha şaşırtıcı tarafı, bunun bugün her zamankinden daha çok mümkün olması. Robotlaşma, yapay zekâ derken aslında bu boş zamanların uzun ve verimli kullanıldığı, artı değerin satılmadığı bir dünya modelinin fiziki koşullarında bir sorun olmadığını söyleyebiliriz. Fakat konumuz bunun mümkün olup olmaması ya da nasıl olacağı değil.

Kapitalizmin kâr virüsünün sıçramadığı bir yakın tarih örneği aradığımızda, artısıyla eksisiyle hep başvurduğumuz bir kaynak var: Sovyetler Birliği! Buradaki işçilerin boş zamanlarını nasıl değerlendirdiğine değinmek belki daha sağlıklı karşılaştırmalar yapmayı olanaklı kılabilir. Sovyetler üzerinde yürütülen bitmek tükenmek bilmeyen tartışmalar tufanında kendimize yol açmak için önce şunu belirtelim: Uzun zamandır komünist düşüncenin günahı da sevabı da Sovyetler Birliği’nin boynuna yükleniyor. Bu deneyim, ne komünizmin yegâne ve son temsilcisidir ne de bu düşünceden azade değerlendirilebilecek, nevi şahsına münhasır bir örnektir.

Şu açık ki Sovyetler’in karşılaştığı korkunç büyüklükteki savaşlar, kapitalizmi üretimde yarışarak yenme çabası vb. tüm sorunlar bir yerde bu sosyalizm deneyiminin, ‘çalışma odaklı’ algılanması sonucunu verdi. Ancak yine de işçilerin bir şekilde yoğun çalışma ile yaratılan bu hayatta dahi, diğer kapitalist toplumlarla karşılaştırılamayacak kadar değerli haklara sahip olduğunu da eklemek gerekir. Lafı fazla uzattık, şimdi işin ‘eğlenceli’ kısmına geçelim ve başta sorduğumuz soruyu tekrarlayalım: Sovyetler gibi bir deneyimde, insanlar boş zamanlarını nasıl geçiriyordu? Nasıl eğleniyordu, neler yapabiliyordu?

AVANGART BİR MACERA: İŞÇİ KULÜBÜ

Önce 1925 yılında Paris’te düzenlenen Uluslararası Dekoratif ve Endüstriyel Sanatlar Fuarı’ndaki Sovyet pavyonuna gidelim. Zamanında bu fuarın en ilgi çekici bölümü olarak değerlendirilen bu pavyon, işçilerin film izlediği, kitap okuduğu, satranç oynadığı bir ‘İşçi Kulübü’ olarak tasarlanmıştı.

Pavyonun iç tasarımı ünlü konstrüktivist Sovyet sanatçısı Aleksandr Rodçenko’ya ait. Sovyet avangardının önemli eserlerinden biri olarak görülen tasarımı tanıtan katalogda, sanat tarihçisi ve edebiyat eleştirmeni Petr Kogan şöyle yazıyor:

“Sergimizin lüks mobilyaları veya değerli mefruşatları yoktur. Grand Palace’daki ziyaretçiler burada kürk ve elmas bulamayacaklar. Ama yaratıcı sınıfların yükselişini hissedebilenler, işçi kulübü ve kırsal okuma odasının kasıtlı sadeliğini ve sert tarzını takdir edebilecekler. Biz, yeni inşaacılarımızın dünyaya söyleyecek çok şeyleri olduğuna inanıyoruz. Ve insanlığın en büyük coşkunluğuyla dolan her şeyin, mücadelemizin gerçek anlamı olan sanatımızı bilmemeyi ve onu ele geçirmemeyi erteleyemeyeceği konusunda ikna olduk.”

İşçi kulübünün ‘avangart’ yanını biraz daha anlamak istersek, biraz da Rodçenko’ya kulak vermek gerekiyor:

“Sadece işçi sınıfının kurtuluşu değil, ışık da Doğu’dandır. Işık, Doğu’dandır – erkek, kadın ve nesnelerle yeni bir ilişki içindedir. Elimizdeki nesneler de eşit olmalı, aynı zamanda yoldaş olmalı, burada oldukları gibi siyah ve kasvetli köleler değil. Doğu’nun sanatı kamulaştırılmalı ve rasyonelleştirilmelidir. Nesneler anlaşılacak, insanların arkadaşı, yoldaşı haline gelecek ve insanlar, şeylerle nasıl gülüp nasıl iletişim kurulacağını öğrenmeye başlayacak.”

BİR ‘KÜLTÜR OKULU’ OLARAK KULÜP

O halde şu ana kadar aklımıza, bir ‘işçi kulübü’ mekânı ve bunun oluşumundaki kimi düşünsel arka planları koyduk. Peki bu, sergilere sıkışmış ‘ütopik’ bir fikrin, bir o kadar ‘ütopik’ olan tasarımı mı? 1920’lerdeki, hatta bir parça da 1930’lardaki Sovyetler’in kültür sanat açısından en olumlu yanı, pratiğe dökülmedeki heves olsa gerek. Sovyetler’de ülke genelinde pek çok İşçi Kulübü inşa edilmişti. Bu yapıların mimarisindeki yenilikçilik bir tarafa işçilere sağladığı imkânlar oldukça dikkat çekici. Sinema, kulüplerdeki en popüler faaliyetlerdendi. Bunun yanı sıra spor salonları, kütüphaneler, sanat kursları… Hepsi işten çıkan işçilerin boş zamanlarını kültürel üretimle değerlendirmesini ve bunu topluca yapmasını olanaklı kılıyordu.

Bu kulüpler hakkında mimar Anatole Kopp şunları söylüyor:

“Kulüp hakkındaki önemli nokta, üye kitlesinin doğrudan dahil olma gerekliliğidir. Kulüplere yaklaşırken dışarıdan yalnızca ‘eğlence’ olarak kanalize edilmemelidir. (…) Kulüp, bir nevi ‘kültür okulu’ olarak hizmet etmektir. Duvarları içinde her yaştan işçinin gün sonunda dinlenme, rahatlama ve yenilenen enerjiyi bulması gerekir. Orada, ailenin dışında, çocuklar, ergenler, yetişkinler ve yaşlılar kendilerini bir kolektifin üyeleri gibi hissetmeliler. İlgi alanları genişletilmeli. Kulübün rolü, insanları kilisenin ve devletin eski baskısından kurtarmaktır.”

Tüm bu ihtiyaçları karşılamak için Soyvetlerin kuruluşundan sonra, sayısız kulüp oluşturuldu. 1939 yılında, 65 bini kırsalda olmak üzere ülke genelinde 96 bin kulüp bulunuyordu. Başlangıçta kullanılan yapıların, eski ve büyük özel mülkler olduğunu görüyoruz. Kulüpleri sendikalar ve diğer kimi siyasi örgütlenmeler yönetiyordu. Daha sonraki yıllarda inşa edilen yapıların, daha kapsamlı bir kültürel faaliyet alanı sağladığını söyleyebiliriz. Bu binaların mimarisiyse görülmeye değer…



EĞLENCELERİN EN GÖZDESİ: DANS

Şimdi biraz da günlük hayatta tercih edilen diğer alternatiflerden bahsedelim. Elbette işçi kulüpleri de bu günlük hayatın bir parçasıydı fakat boş zamanları değerlendirmek için tek alternatif  değildi. Yaş grupları üzerinden gidecek olursak gençlerin eğlence anlayışından başlamak, şüphesiz en renkli tercih olacaktır.

Dans etmek, çok eskiden beri insanların en büyük eğlencelerinden. Gençlik ve eğlence dendiğinde de ister istemez gözümüzde bir disko -ya da daha 21. yüzyıllı bir deyişle ‘club’- canlanıyor. Bu anlamda disko kültürü Sovyetler’de özellikle 1980’lerde hâkim oldu. Hatta bir söylentiye göre ilk disko Letonya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nde kuruldu. Baltık cumhuriyetlerinin Batı Avrupa’ya coğrafi ve kültürel yakınlığı da düşünüldüğünde, bunun Batılı anlamına yakın bir ‘dans kültürü’ olduğu daha kolay anlaşılabilir.

Oysa disko yerine ‘dans edilen açık ya da kapalı mekân’ adlandırmasını yapacak olursak, bu kültür Sovyetler’in kuruluşundan yıkılışına kadar pratikte mevcuttu. Öyle ki, sadece şehirli bir aktivite de değildi, kimi zaman mekâna dahi ihtiyaç duyulmuyordu. Kolektif çiftliklerin birinde, çekilmiş aşağıdaki fotoğraf, 1920 ya da 1930’lara ait…

Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin gençlik örgütlenmesi olan Komsomol da özellikle kimi siyasi toplantıların ardından dans partileri düzenliyordu. Bunun dışında da Komsomol’un sorumlu olduğu ‘diskolar’ vardı. Elbette burada hâkim olan havanın 1980 sonlarındaki ‘diskolarla’ aynı olmadığını tahmin edebiliriz. “Yahu partinin düzenlediği dans etkinliğinde eğlence mi olur” diyecek olursanız, aslında bu, biraz da geçmişe hangi yıldan ve hangi konjonktürden baktığınızla ilgili… Burada bilinen anlamda bir ‘disko’ ortamı yaratılmasa da üyelerin sevdiği, bildiği, dans edebildiği şarkılar çaldığı için onlar için o kadar da ‘sıkıcı’ algılanmıyor olmasa gerek.



Sovyet gençliği dediysek yalnızca 1980’lerdeki gençleri düşünmemek lazım. Ne de olsa her neslin kendi gençlik kültürü var. Sovyetler’de özellikle akordeon, eğlencelerin olmazsa olmazıydı. Bu enstrüman girdiği herhangi bir ortamı dans pistine çevirebiliyordu.

Fakat özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren parklarda dans pistlerine daha sık rastlanmaya başlanır. 1970 yılında çekilmiş ‘Başlangıç’ (The Beginning/Naçalo) isimli filme ait aşağıdaki sahne böylesi bir pistte geçiyor olsa gerek.

Günümüzde bu dans pistlerinin aynı derecede kullanıldığını söylemek oldukça güç. Elbette değişen kültürün bunda etkisi çok büyük ancak kimileri tasarım harikası olan bu dans pistlerin bugün kaderlerine terk edilmiş durumda…



AİLELERDEN NE HABER?

Dans konusuna fazlaca yer verdiğimize göre son olarak biraz da ailelerin ‘eğlence’ hayatından bahsedelim. Biletlerin sendikalarca dağıtıldığı ve hem ücret hem zaman olarak çoğunluğun katılması mümkün olan kültürel faaliyetler ya da dans pistleri gençler gibi ailelerin de tercih ettiği etkinliklerdi. Fakat ailelerin en gözde eğlence anlayışlarından birisi, meşhur daçalarda vakit geçirmekti.

Şehirlerin biraz uzağındaki yeşil alanlara inşa edilen ve bir nevi ‘yazlık’ olan bu binalar, aslında Sovyetler’den önce de mevcuttu. Fakat nüfusun ayrıcalıklı küçük bir kısmı dışında, işçilerin böylesi evlere sahip olması oldukça güçtü. Ekim Devrimi’yle birlikte hali hazırdaki daçalar kamulaştırıldı, takip eden yıllarda da daha fazla kişinin erişebilmesi için sayıları artırıldı. Ailelerin boş zamanlarda kullandığı bu konutların geniş bahçeleri, burada küçük çaplı tarımsal üretimi de mümkün kıldı. Böylece Sovyet aileleri için tatilleri ve boş zamanları burada geçirmek, yaygın bir eğlence anlayışına dönüştü.

Verimli bir üretimin sağlanması için en büyük temel ihtiyaçların biri de üreticilerin kendini yenilemeye, yani dinlenmeye, eğlenmeye yeterli vakit ayırabilmesidir. Böyle bir olanak sağlandığı takdirde, bu sürenin toplum için de verimli değerlendirilmesinin önünde hiçbir engel yoktur.

Sovyetler günümüzün ya da dünün kapitalist toplumlarından daha mı fazla eğleniyordu? Eğer azınlıktaki bir varlıklı sınıfın eğlencesinden bahsedeceksek elbette hayır, yanına bile yaklaşamazdı! Ancak asıl mesele eğlencenin büyüklüğü ya da çeşitliliği mi; yoksa bu ayrıcalığı elde edebilen kitlenin genişliği mi?

Zorlukların yıkıcı yönünü unutmadan ancak eksiklikleri de görmezden gelmeden baktığımız zaman, gerçek Sovyet deneyimini anlayabiliriz. Bu nedenle belki Sovyetler’de bulabileceğimiz en değerli öz, kusursuz bir ‘resmin’ kısıtlı imkânlarla çizilen eskizidir. Ama bu eskizin daha güzel günlere gebe oluşu, onu pek çok tamamlanmış ‘resim’den daha değerli kılıyor.

Kaynaklar ve daha detaylı bilgilerin yer aldığı linkler:



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder