Moskova

Moskova

25 Eylül 2019 Çarşamba

Çevirmen Nuri Yıldırım: Çevirdiğim Rus klasiklerine birer dini metinmiş gibi yaklaşıyorum


Soner Sert 

DUVAR





Rus klasiklerinden çeviriler yapan Nuri Yıldırım 4-5 yıldır tam zamanlı olarak çeviri yapıyor. "Çevirmen eseri gerçekten anlamak istiyorsa tembelliği bırakıp elindeki eserin yazıldığı tarihi ve toplumsal ortamla ilgili asgari bilgileri öğrenmelidir" diyen Yıldırım'la çeviriyi, çeviride uyarlamayı ve Rusya’da yaşamanın çevirmenliğe etkisini konuştuk.


1969’da Mülkiye’den mezun olduktan sonra, aynı fakültede asistan olarak çalışmaya başlayan Nuri Yıldırım, 12 Eylül faşist darbesi sonrası, 1983’te, akademiden ayrılmak zorunda kalır. Mülkiye’de doçent iken 1979 yılında resmi görevlendirme ile Moskova Devlet Üniversitesi’ne iki yıllığına misafir öğretim elemanı olarak gitmiştir. Bu sebeple, akademiden ayrıldıktan sonra 1988-2000 yılları arası Moskova’da yaşar. Geçimini Türkiye menşeili banka ve firmaların temsilciliğini yaparak sağlar. 2001 yılında yeniden üniversiteye dönerek, Yıldız Teknik Üniversitesi’nde iktisat öğretim üyesi olarak göreve başlar. 2010 yılında emekli olur.

“Son 4-5 yıldan beri tam zamanlı olarak Rus klasiklerinden çeviri yapıyorum. Gerçi 1983’de ilk Çehov seçkim Cem Yayınevi’nden çıkmıştı fakat ara vermek zorunda kalmıştım. Şu anda 5-6 kitabım oldu: İki cilt Çehov seçkisi (hikâyelerin bir kısmı 2016’da Cem Yayınevi’nden çıkmıştı), Oblomov ve Yeraltından Notlar Yordam Kitap tarafından basıldı. Yine 2018’de Cem Yayınevi tarafından yayınlanan Zamanımızın Kahramanı çevirim bulunmaktadır. İkinci baskısı yakında yine Yordam Kitap tarafından yayınlanacaktır.”


Nuri Yıldırım ile çeviri ile kurduğu ilişkiyi, bu mefhumu yorumlayışını ve yaklaşımını konuştuk.

Çeviri konusunda hemen herkesin bir fikri var. Siz, bir çevirmen olarak çeviriyi nasıl tanımlıyorsunuz?

Çeviri aslında matematiksel tanımıyla bir çeşit eşleme, haritalama (mapping) işidir. Bir kümeyi, yani kaynak metni, ögelerinin esas özelliklerini bozmadan başka türlü (başka uzayda) tanımlanmış yeni bir kümeye, yani hedef metne taşıyorsunuz. Daha doğrusu taşımaya çalışıyorsunuz, taşırken kaynak kümedeki ögelerin özelliklerini zedeleme olasılığınız çok yüksek. Çünkü soyut bir matematik modelle değil, iki ayrı dil, iki ayrı kültürel ve sosyolojik yapı ve iki farklı zamanla uğraşıyorsunuz. Çevirmen okurla yazar arasına ne kadar girmeli, ortada gözüksün mü, gözükmesin mi diye çok tartışıldı, çeviri üzerine oluşan literatürde her iki görüşü de savunanlar var. Bence yersiz bir tartışma, edebiyat çevirisi mekanik bir iş değil, çevirmen sık sık yorum yapmak, kaynak metindeki bir sözcüğün hedef dildeki alternatif karşılıkları arasından birini tercih etmek zorunda kalmakta, zorunlu olarak aktif bir rol üstlenmektedir. Bir örnek vereyim. Yeraltından Notlar’da sık sık geçen, kilit sözcüklerden biri “zloy” sözcüğüdür. Türkçede kötü, kötücül, kötü kalpli, kindar, kızgın, hırçın anlamlarına gelmektedir. Hangisini kullanacağınızı, Yeraltı adamı daldan dala atladığı için bağlamdan da çıkaramıyorsunuz. Dolayısıyla çevirmenin yorumu doğrudan işin içine giriyor. Ben romanın genel havasından Dostoyevski’nin “zloy”u “iyi”nin karşıtı olan “kötü” anlamında kullandığına karar verip öyle çevirdim. Yine, kaynak kümeyi hedef kümeye taşırken küme ögelerini, yani, yazarın kastettiği anlamı, metnin üslubunu, lirizmini, dil zenginliğini vs. bozacak şeylerden mümkün olduğu kadar kaçınmaya çalışıyorum. Bunların en başında kaynak metne ve yazarına sadakat gelmektedir. Çevirdiğim Rus klasiklerine âdeta birer dini metinmiş gibi yaklaşıyorum. Dünya kültürünün bu dev ustalarına söylemedikleri bir şeyi söyletmek ya da söylediklerini bariz bir şekilde hatalı çevirmek en büyük kâbusumdur. Yine, çevirmen, yazarın anlamının muğlak kalmasını istediği bir cümleyi ya da paragrafı çevirirken aynı muğlaklığı korumaya, orijinal metinde olmayan tumturaklı sözcükler kullanmamaya, halk deyişleri ve atasözleri için uygun karşılıklar bulmaya çalışmalıdır. Yazarın iç içe geçmiş karmaşık, zengin cümle yapısını hız uğruna düzleştirmeye, tekdüze hale getirmeye yeltenmemeli, bu yapıyı korumaya çalışmalıdır. Akıcılık konusunda da şunu düşünüyorum: Hedef metin kesinlikle çeviri kokmamalıdır, bu konuda herkes aynı görüşte, fakat çeviri kokmama ile akıcılık farklı şeylerdir. Eğer kaynak metin akıcı değilse, yazarın stili öyleyse ya da o eserin o kısmında kasten öyle yazmayı tercih etmişse çevirmen metne ekstra bir akıcılık vermeye çalışmamalıdır. Örneğin, Yeraltından Notlar’ın ilk bölümü oldukça zor okunan, hiç de akıcı olmayan, felsefe yönü yoğun bir metindir. Çevirmen aynı havayı hedef metinde korumak zorundadır.

‘UYARLAMA DEĞİL RUS KLASİĞİNİ TÜRKÇE OKURU İÇİN ANLAŞILIR KILMAK’

Bir kültür aktarımı yolu olan çeviri, uyarlamaya ne derecede dâhil edilebilir? Kültür karşılıklarının bağlayıcı yönünü nasıl açıklarsınız?

Bence uyarlama, yani adaptasyon sözcüğü klasik Rus romanlarının çevirileri için uygun bir terim değil. Burada uygun sözcük uyarlama değil, o Rus klasiğini Türkçe okuru için anlaşılır kılmak olmalı. Çevirmen bu konuda okura rehber olmalı. Kendi deneyimimden örnekler vereyim. Bol dipnot vererek, ciddi araştırma niteliğinde sunuş yazıları yazarak, Rus kültürü ve Rusya coğrafyasının sembolü niteliğindeki sözcükleri (step, beryoza, daça, kaşa, smetana, briçka, kaleska, borşç, şçi, piroşki, peç, knyaz gibi) çevirmeyip başta ayrı bir sözlük halinde vererek okuru romanın 19. yüzyıl Rusya’sı atmosferine sokmaya, onu alıp o dönemin Rusya’sına götürmeye çalışıyorum. Yerelleştirme yapmıyor, tersine kaynak metnin ambiyansını olduğu gibi muhafaza etmeye gayret ediyorum. Step’e bozkır, Daça’ya yazlık, şçi’ye lahana çorbası, kaşa’ya lapa, peç’e soba, pirojki’ye poğaça diyen bir Rus klasiği çevirisi benim için cinayetten farksızdır. Esere ambiyansını veren bu sözcükleri atarak yerlerine bizim okurda tamamen farklı çağrışımlar yapan Türkçe kelimeler koymak romanı öldürür. Bir Orhan Kemal romanının simit, dolmuş, gecekondu gibi sözcükleri okuyucuya anlatmadan yerlerine rastgele karşılıklar koyarak herhangi bir yabancı dile çevrildiğini düşünün. O çeviriden bir şey anlaşılır mı? Özellikle genç okurların o dönemin Rus toplumuyla ilgili bilgi eksiklerini gidermeye gayret ediyorum. Belli bir bilgi altyapısı olmadan genç okurun Rus klasiklerini anlaması ve tadına varması çok düşük bir olasılıktır. Biliyorum, bazı okurlar bundan sıkılabilir, sık sık dipnotla kesilen çeviriyi akıcı bulmayabilir, ama doğrusu budur, zira elinde tuttuğu herhangi bir ucuz dedektif romanı değil Oblomov’dur, Yeraltından Notlar’dır, Çehov’un Step’idir. Onu gerçekten anlamak, tadına varmak istiyorsa tembelliği bırakıp elindeki eserin yazıldığı tarihi ve toplumsal ortamla ilgili asgari bilgileri öğrenmelidir.

Editör-çevirmen ilişkisi nasıl yürüyor?

Ben şimdiye kadar sadece Cem Yayınevi ve Yordam Kitap’la çalıştım. Oldukça uyumlu, verimli, sorunsuz bir çevirmen- editör ilişkim oldu ve şu anda da öyle…

Sizin için bir metnin “çevrilebilir” olmasının gerekçesi nedir?

Bir Puşkin hayranı olarak şiirin çevrilebilir olduğuna inanmayanlardanım. Onun Çingeneler’ini kaç kez çevirmeye kalkıştım, kıyamayıp bıraktım. Bir şairin dediği gibi şiir çeviride kaybolan şeydir. Fakat düzyazı eserleri, hasar oranı değişmekle birlikte hepsi çevrilebilir bence. Rus klasikleri içinde en büyük hasar, yani çeviride en çok anlam, dil zenginliği, stil, lirizm kaybına uğrayan yazar Gogol’dür ve tabii Yeraltından Notlar’ın birinci bölümü. Bulgakov’un Usta ve Margarita’sı da çevirisi zor metinlerdendir. Geçenlerde bir dergide rastladım, yayınlandığı 1966 yılından bu yana İngilizcede 12 farklı çevirisi yapılmış, yani ortalama 4-5 yılda yeni bir çeviri. Dolayısıyla edebiyat çevirilerinde son noktayı koymak, diye bir şey yok, yorum ve yaratıcılık gerektiren bir çaba olduğu için klasiklerin yeni çevirileri yapılmaya devam edecektir. Ben profesyonel, yani geçimini çeviriden sağlayan bir çevirmen olmadığım için sadece Rus klasikleri ile ilgileniyorum. Çevireceğim eserin mevcut çevirilerine bakıyor, daha iyisini yapabileceğime inandığım takdirde o eseri çevirmeye karar veriyorum.

‘MASA BAŞINDA ÖĞRENİLEN DİLLE ÇEVİRİ YAPILMAZ’

Uzun yıllar Rusya’da yaşamanızın çevirmenliğinize ne tür katkısı oldu?

“Katkısı olmak” ifadesi hafif kalıyor. Mülkiye’de öğrencilik yıllarımda Hasan Ali Ediz, Nihat Yalaza Taluy, Sabahattin Eyüboğlu, Erol Güney gibi usta çevirmenlerden okuduğum Rus klasiklerini eğer “bugün daha iyisini yaparım” iddiasıyla yeniden çeviriyorsam bunu tamamen uzun yıllar o zamanki adıyla Sovyetler Birliği’nde yaşamama borçluyum. Masa başında öğrenilen dille çeviri yapılmaz, bu çok açık. Kaldı ki, edebiyat çevirisinde dil bilgisi zorunlu koşul olmakla birlikte yeterli koşul değildir, toplumu, kültürünü, âdetlerini, insan ilişkilerini vs. yakından tanımak gerekir. 70 yıllık Sovyet deneyimine rağmen Rus insanının temel özelliklerinin yüz yıl önceki Rus insanından fazla farklı olduğunu sanmıyorum. Ulusal genler herhalde çok yavaş değişiyor olmalı. Moskova yıllarımda Rus romanlarından fırlamış pek çok insan tanıdım. Bir keresinde biri Moskovalı, diğeri Sibiryalı iki Rus arkadaşla Sibirya’ya bir tren yolculuğu yapmıştım. Zeki, entelektüel tipler olmalarına rağmen sabaha kadar “Bizim Çeremuşkin pazarında dana eti şu kadar, ya Krasnoyarsk’ta kaça? Şu kadar… Peki, Moskova’da domatesin kilosu kaça?” diye karşılıklı iki şehrin pazarlarındaki bütün fiyatları sayıp dökmüşlerdi. Çehov’un o tipleri nereden bulup çıkardığını o gece çok iyi anlamıştım.

“Şu çeviriyi bir de benden okusaydınız keşke…” diyebileceğiniz bir metin var mı? Ya da çok beğendiğiniz, okumaktan keyif aldığınız bir çeviri?

Tam çevirmenlere sorulacak bir soru! Tabii ki hepsi, “bütün çevirilerim” diye yanıtlayacaklardır bu soruyu. İşin şakası bir yana, çeviri ilginç bir deneyim. Koca kitabın her cümlesiyle, hatta her sözcüğüyle tek tek cebelleşiyorsun. Beynine öyle bir kazınıyor ki sanki başkasından çevirmemiş de onları sen yazmışsın gibi hissetmeye başlıyorsun bir süre sonra. Çevirilerimde dönüp dönüp okumaktan büyük zevk aldığım sayısız pasaj ya da bölümler var. Örneğin, Çehov’un Step’i, Hayatım’ı, Bektaşiüzümü var, yine Oblomov’da “Oblomov’un rüyası” bölümü, Zamanımızın Kahramanı’nda Taman hikȃyesi, “Vera’nın Peçorin’e mektubu” var. Yeraltı adamının o çaresiz çığlıkları var! Hangi birini saymalı… Tabii, bunları benim değil okurun söylemesi önemli, asıl karar okurun. Dediğim gibi çevirmenden ürününe karşı yansız olması beklenemez.

‘ÇEVİRİ ÖMÜR TÖRPÜSÜ’

Hazırladığınız yeni bir çalışma var mı? Günleriniz nasıl geçiyor?

Evet, geçen hafta Gogol’ün Ölü Canlar’ını bitirdim, sekiz ay Çiçikov ile yatıp Çiçikov ile kalktım. “Kızım” (kedimin adı) bile odama girmez oldu, protesto ediyor. Sonbaharda Yordam Kitap’tan çıkacak. Şimdi kapsamlı bir sunum yazmam lazım. Gogol hiç şüphe yok ki dev Rus yazarlarının en büyüğü, hayal gücü en sınırsız olanı, hiçbir ekole, edebiyat akımına dâhil olmayan, Avrupa etkisinden en uzak, tamamen özgün, diliyle, seçtiği konularıyla her şeyiyle yüzde yüz orijinal bir yazar. Belinski’nin ifadesiyle Rus edebiyatına âdeta gökten inmiş bir yazar. 10-12 yıl gibi çok kısa bir edebiyat kariyerine (1830-1842) neler sığdırmış öyle! 19. yüzyıl dev Rus romanın üç kurucu babası Puşkin (düz yazıları: Yüzbaşının Kızı ve Belkin hikâyeleri), Lermontov (Zamanımızın Kahramanı, 1840) ve Gogol’dür (Ölü Canlar, 1842). Dostoyevski’ye ait olduğu söylenen ama çok büyük olasılıkla anonim bir söz olan, “Hepimiz Gogol’ün Palto’sundan çıktık” sözü gerçeği ne kadar güzel özetliyor.

Yılda bir kitap çeviriyorum. Sırada ne var, henüz ben de bilmiyorum. Biraz ara vermem gerek. Çeviri ömür törpüsü…

Soner Sert kimdir?
Sinemacı, yazar. "Köprü", "Baba", "Hastabakıcı" ve "Alarga" isimli kısa filmleri yazıp yönetti. "Duvar" isimli bir öykü kitabı, "Yönetmenler İlk Filmini Anlatıyor" isimli bir de sinema kitabı yazdı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder