Moskova

Moskova

14 Ekim 2016 Cuma

Hatırla Sevgili



M. Hakkı Yazıcı


Vladimir İvanoviç’le birlikte çay içip sohbet ederken ona bazen Türk müziğinden örnekler dinletiyorum. Beğeniyor ve keyifle dinliyor.

Ah, şu beni kanadı kırılmış kuşa çeviren gurbet sancısı.

Geçenlerde “Hatırla sevgili” isimli şarkıyı dinlettim.

Televizyonda gösterilen aynı adlı dizi sayesinde seneler önce yeniden çok popüler olmuştu ya, işte o şarkı. 2006 yılında “Hatırla Sevgili” dizisine adını vermiş ve bu dizinin jenerik müziği olmuştu.

Çok severim bu şarkıyı. Vladimir İvanoviç’e dinletirken mırıldanıyorum şarkının sözlerini:

“Hatırla sevgilim, o mesut geceyi,
Çamların altında verdiğim buseyi.
Beni mecnun ettin, sen de olasın!..
Aşkımı inkar edersen, Allahtan bulasın!..”
“Hatırla Sevgili” ya da “Hatırla Ey Peri”, 

Muhlis Sabahaddin (Ezgi) Bey'in nihavend makamındaki bestesi. Orijinal ismi "Hatırla Margaretha".

Abdülhamit'in başbakanı Fehmi Bey Bursa'ya vali olarak atanmış, II. 

Meşrutiyet gerçekleşince halk tarafından linç edilerek öldürülmüş. Bu şarkı da onun Fransız sevgilisi Margaretha adına yazılmış. 

Vladimir İvanoviç, dikkatle dinlerken, “Yahu, buna benzer bir şarkı bizde de var,” dedi.

Youtube’dan onun bahsettiği “Ah, za çem eta noç” isimli o şarkıyı da bulup birlikte dinledik. 

Gerçekten benziyordu ve hatta bütün melodi aynıydı. Bir daha dinledik. Hızımızı alamayıp her ikisinin değişik yorumlarını bulup dinledik.

Şaşkınlığımız daha da pekişti.

Belki merak edip siz de dinlersiniz diye her ikisinden birer örnek yorumun linkini aşağıda paylaşıyorum. Ha, unutmadan bu iki dildeki melodisi aynı olan şarkı arasında bir başka benzerlik daha var: İkisi de popüler televizyon dizilerinde kullanılıyor.

Şarkının Türkçesi, bahsettiğim “Hatırla Sevgili” dizisinin linkinde:


Bu da şarkının Rusçası; Şolohov’un o muhteşem romanından uyarlanan “Tihi Don” televizyon dizisinden:

          
*** 
Merak edip internetten biraz daha araştırdım.

Türkçe şarkının bestecisi Muhlis Sabahattin, 1889 yılında doğmuş. Rusça şarkının bestecisi Mihail Romanoviç Bakaleynikov ( "Mişa"- Михаил Романович Бакалейников ) ise 1890 yılında. Aynı yıllarda doğmuşlar. Aralarında sadece bir yaş fark var.

Muhlis Sabahattin Bey, 1947’de İstanbul’da, Mihayil Romanoviç ise 1960’da ölüyor.
Mihayil Romanoviç,1926 yılında Amerika’ya gidiyor. 1931’de Colombia Studios’da çalışıyor.
Muhlis Sabahattin, İkinci Meşrutiyet'in ateşli yıllarında politik bir gazeteci kimliğine sahip. Gazeteciliğinin yanı sıra, üyesi olduğu, İttihat ve Terakki Fırkası dışında kalan Jöntürk çevresinin kurduğu Osmanlı Demokrat Fırkası'nın genel sekreterliğini de yürütüyor. Muhlis Sabahattin Bey, hükümete karşı yazıları yüzünden kovuşturmaya uğrayınca Avrupa'ya kaçıp, yalnızca ülke değil, meslek de değiştiriyor. Müzik bilgisi ve piyanodaki ustalığı, yolunu Avrupa'ya kaçan diğer müzisyenlerle kesiştiriyor. Kurdukları grupla çıktıkları Avrupa turnesinin ardından Amerika'ya göçerler. Onun da yolu tesadüfe bakın ki Colombia Stüdyolarına düşer.

Muhlis Sabahattin, bu gurbet yıllarının ardından mütareke döneminde vatanına döner.
Rusça “Ah, zaç em eta noç” (Ах зачем эта ночь-Ah, neden o gece) şarkısının sözleri de çok farklı olmakla birlikte birazcık “Hatırla Sevgili”nin sözlerini andırıyor.
Benim bulduğum bilgilerde Muhlis Sabahattin Bey de, Mihayil Romanoviç de bahsettiğim şarkıların bestecisi olarak belirtiliyor.

Birbirinden esinlenme, adaptasyon, aranje yapıldığı gibi bilgiler yok.

Bazen oluyor böyle, insan bir yerlerde bir ezgiye, fikre denk geliyor; aradan zaman geçiyor, sana yeniden ilham olarak dönüyor. Daha önce bir yerlerde rastladığınızın farkında bile olmuyorsunuz.

Biz, Vladimir İvanoviç’le bu işin içinden çıkamadık. Eh, ne de olsa ne araştırmacı, ne de müzisyeniz. Bilen birilerine sormak lazım, deyip konuyu kapattık.

***
Bazı şarkıların garip bir kaderi var.

Benim hemen aklıma gelen bir başka örnek “Darogoyi Dlinnoyi” isimli hepimizin bildiği, çok sevilen popüler bir şarkı.

Bazen birileri tarafından ünlendirilen şarkıların adaptasyonunun ünü orijinalinin ününü geçiyor. Ve neredeyse şarkının gerçekte kim tarafından bestelenip, sözlerinin kim tarafından yazıldığı bile unutulup, ünlendiren şarkıcının ismiyle bile anılmaya başlanıyor.

Boris Fomin'in bestelediği geleneksel Rus folk şarkısı “Darogoyi Dlinnoyu” (Дорогой длинною -Uzun bir yolda) nun kaderi de biraz böyle.

Bu güzel müzik parçasının İngilizce versiyonu, 1968 yılında ilk plağını dolduran Galli şarkıcı Mary Hopkin tarafından “Those Were the Days” ismiyle seslendirilerek yaygın bir ün kazanmış ve sevilmiştir. Laf aramızda gençliğimde benim yüreğimi de havalandıran şarkılardandır.

Türkiye’de biz şimdilerde bu şarkıyı Galatasaraylıların Fenerbahçe aleyhindeki tezahüratlarından birinin melodisiyle hatırlıyoruz.

Şarkı o kadar ünlendi ki dünyanın dört bir yanındaki sanatçıların repertuarına girdi. 

Seslendirenler arasında Sandie Shaw, Dalida, Vicky Leandros Engelbert Humperdinck, Rika Zarai, Patti Page, ABBA ve Paul Mauriat Orkestrası gibi pek çok şarkıcı ve müzik grubu var.

Şarkının bu kadar çok tutulmasının arkasında tabii ki Mary Hopkin’in şarkıyı söylediği plağın yapımcılığını Paul McCartney'in yapmış olmasının, piyasaya da Beatles'a ait Apple plak şirketinden tarafından çıkarılmış olmasının payı vardı. Kısa sürede İngiltere listelerinde 1 numaraya, ABD listelerindeyse 2 numaraya yükseldi. Şarkı dünya çapında popüler olunca Paul McCartney Mary Hopkin'e şarkıyı 4 dilde daha söyletti.

Türkiye’de de şarkı, en çok aranjmanı yapılan parçalardan biri. Bu şarkıyı Ay-Feri “Yalan Dünya”, Fecri Ebcioğlu ve Semiramis “Bu Ne Biçim Hayat”, Erol Büyükburç “Bu Ne Yalan Dünya”, Ömür Göksel “Sen Kadehlerdesin”, Zümrüt “Bir Zamanlar”, Gönül Turgut “Üzüntüyü Bırak, Yaşamaya Bak” adıyla ve farklı sözlerle seslendirdi. 

Bazıları şarkının bestesinin Gene Raskin'e ait olduğunu ileri sürer. Oysa bahsettiğimiz gibi şarkı Boris Fomin'in (1900-1948) bestelediği "Darogoyi Dlinnoyu" isimli geleneksel bir Rus folk şarkısıdır ve Gene Raskin bu şarkıya yeni İngilizce sözler yazarak pop türüne uyarlamıştır.

Zaten daha önce de 1960'ların başında The Limelighters grubu bu şarkıyı tanıtmıştı. 


***

İşte böyle! Şarkıların dediğimiz gibi garip serüvenleri oluyor bazen. Bizde bunun pek çok benzer örneği var.

Mesela askeri darbe dönemlerinin ve milliyetçi mitinglerin sembolü olan "Bir Başkadır Benim Memleketim..." şarkısı. Orijinali Yiddiş (Almanya ve Prusya'da konuşulan bir Musevi lehçesi) olan bir şarkıymış. Meğer sarhoş bir hahamın maceralarını anlatıyormuş.

Ya “Dağ başını duman almış” marşı… Hepimizin ezbere bildiği, huşu içinde söylediğimiz "gençlik marşı"nın üç neşeli, işveli İsveçli genç kızın ormanda söylediği bir popüler bir halk şarkısı olduğunu öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Bazılarımız için de tabii ki hayal kırıklığı olmuştu.

İnsan ister istemez biraz ciddiye alınıp, daha özgün şeyler yaratılamaz mı diye hayıflanıyor.

***
Bunları Vladimir İvanoviç’le konuşurken bizim Serkan’ın dedikodusunu da yaptık:

Geçenlerde bir gün Serkan, ofise bir gözü patlamış, yüzü yaralanmış, berelenmiş olarak geldi. Önce hık mık etti, “Kapıya çarptım,” falan dedi, sonra sıkıştırınca anlatmaya başladı.

Meğer gece Türkiye’den misafir gelen arkadaşlarıyla Moskova’nın büyük diskoteklerinden birine gitmişler. Çocuklar haklı olarak bu kadar güzel ve çok Rus kızını bir arada görünce kendilerinden geçmişler. Biraz içince cesaretlenmişler, tanıştıkları kızları dansa kaldırmaya başlamışlar. İçlerinden biri dans ettiği kızı bırakıp tuvalete gitmiş, dönünce bir bakmış kız başkasıyla, bir Rus genciyle dans ediyor. Olacak iş değil. Delikanlılığa sığar mı? Hemen gidip kızla dans eden oğlanla itişmeye başlamış. İş itişmekle kalmamış, yumruklaşmaya başlamışlar. Olay büyümüş, Serkan’la diğer çocuklar arkadaşlarının yardımına koşmuşlar. Bu sefer Rus oğlanın arkadaşları da gelip kavgaya karışmışlar.

Anlatmayı kesip, Vladimir İvanoviç’e “Bizim aptal oğlanın yaptığına bakar mısın? Tam politik durumlar düzelme sürecine girmişken böyle şeyler yapılır mı?” diyorum.

Gülümsüyor:

“Sen gençliğinde hiç böyle şeyler yapmadın mı?” diyor.

“Yapmadım, ama gençliğimde başımda kavak yelleri eserken başka şeyler yaptım?” deyip,  anlatmaya devam ediyorum:

Rus çocukların şakası yokmuş, küt küt vuruyorlarmış. Durum hepten kötüye gidiyormuş.
Ruslarla tekme yumruk kavga ederken bizimkilerden birinin aklına gelmiş, diskotekteki diğer Türklerin dikkatini çekmek, yardım almak için “Dağ başını duman almış” marşını söylemeye başlamış.

Bir yandan kavga ediyorlar, bir yandan da marş söylüyorlarmış.

Meğer o sırada diskotekte bir maç için Moskova’ya gelmiş İsveç erkek voleybol takımından eğlenmek için gelen bazı sporcular varmış. Marşı duyunca bunlar bizden diye düşünüp bizimkilerin safında onlar da kavgaya karışmışlar.

Sonra diskoteğin korumaları araya girmiş; polis, karakol derken, iş mahkemelik olmadan, fazla uzamadan barışıp, öpüşüp tatlıya bağlamışlar.

Vladimir İvanoviç, “Bunlar o tür mekanlarda sıradan şeyler, herkes alışıktır,” diyor.

Gülüyoruz. Gülüyoruz, ama ben gülmek mi, ağlamak mı daha doğru diye de düşünmeden edemiyorum.


Dünya Yüz Güzeli Yarışması'nın kazananı Rus yarışmacı Alena


Kaynak: https://tr.sputniknews.com/   

Moğolistan'da, 27 Eylül-9 Ekim tarihleri arasında düzenlenen Dünya Yüz Güzeli Yarışması'nın kazananı Rus yarışmacı Alena Raeva oldu.

Raeva, 2016 Dünya Yüz Güzeli unvanını aldığı yarışmayla ilgili Sputnik'e konuştu.

YARIŞMADA KAPSAMINDA DÜZENLENEN HER MÜSABAKADA İLK 15'TE YER ALMIŞ

Moğolistan'ın başkenti Ulan Batur'da gerçekleşen Dünya Yüz Güzelliği Yarışması'na, aralarında İspanya, ABD, Afrika, Çin, Portekiz, Japonya'nın da bulunduğu 60 ülkeden adayların katıldığını belirten Raeva, yarışma boyunca belirli aralıklarla spor yarışmaları ve yaratıcılığa dayalı aktivitelerin de gerçekleştirildiğini, ayrıca bir bikini yarışması ve milli kostüm şovu da düzenlendiğini ekledi.

Raeva, her yarışmada ilk 15'te mutlaka yer aldığını belirtti. Krasnoyarsk'ta yaşadığını belirten 22 yaşındaki Raeva, mesleğinin gazetecilik olduğunu söylediği açıklamalarında, yerel bir yayıncılık şirketinde çalıştığını ve Saint Petersburg Üniversitesi'nde Beşeri ve Sosyal Bilimler üzerine eğitim gördüğünü ifade etti.

12 Ekim 2016 Çarşamba

Sovyet köpeklerinin bilinmeyen hikayesi

Dr. Mehmet Perinçek,

Kaynak: ODA TV / Bilim ve Ütopya Dergisi

İkinci Dünya Savaşı’nın isimsiz kahramanı ve Nazilerin korkulu rüyası haline gelen köpekler koruma, muhabere, arama, sıhhiye, bekçilik, tanksavar, kundakçılık, kimyasal istihbarat, uçak ve helikopterlere sinyal gönderilmesi, taşımacılık, mayın araması gibi görevlerde de kullanılmış.

İstanbul Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkîlap Tarihi Enstitüsü’nden Dr. Mehmet Perinçek, Bilim ve Ütopya dergisinin Ekim sayısı için kaleme aldığı makalesinde Sovyetler Birliği’nin Nazilere karşı mücadele için eğittiği tanksavar köpeklerini anlatıyor.

Perinçek, Stalingrad Muharebesi’ne katılmış olan bir Sovyet askerinden şunları aktarıyor:
“Asteğmen Muhin, dört ayaklı askerleriyle alay komutanının gözetleme noktasının yakınında bulunuyordu. Sığınakta bulunan köpekler, tankların yaklaştığını hissetmişlerdi ve umutsuzca inliyorlardı, tasmaları kopmak üzereydi. (…) Tanklara 100 metreden az kala Teğmen Goryaçyov’un mangası, yedi köpeği tasmalarından saldı. Hızla siperlerden fırladılar ve yere yapışarak gürleyen canavarlara doğru koşturdular. Kısa bir süre sonra dört patlama göğü inletti. Üç tank hemen durdu; dördüncüsü, paletlerini sürerek yerinde dönüyordu, sonrasında patladı. Fakat köpekler de birer asker gibi öldüler.”

İşte Dr. Mehmet Perinçek’in Bilim ve Ütopya dergisi için kaleme aldığı makalede tanksavar köpeklerinin tarihi:

İkinci Dünya Savaşı’nda 20 milyonun üzerinde vatandaşını kaybeden Sovyetler Birliği’nin Nazi Almanyası’na karşı direnişi, birçok kahramanlık öyküsüyle doludur. Sovyetler, faşistlere karşı zafere ulaşmak için sadece insan gücünü değil, savaşta yararlılık gösterebilecek her canlıyı seferber etmiştir. Bu canlılar arasında özellikle köpekler önemli bir rol oynamıştır.

Birinci Dünya Savaşı’nda Rusların köpekleri muhabere ve bekçilik amaçlı kullandıkları bilinmektedir. 1914’te cepheye 600 köpek gönderilmiştir. Almanlar ise 6 bin köpeği muhaberede, sıhhiyede ve yük taşımasında kullanmıştır. Sovyet Ordusu, İkinci Dünya Savaşı’nda köpeklerin kullanım alanını çok daha genişletir. İlk akla gelebilecek bekçiliğin, haberleşmenin, mayın aramasının ötesinde köpekler faşist Alman ordularının tanklarının imhasında da çok önemli bir görev üstlenmişlerdir. Gelin, çok ciddi miktarda insan kaybının önlenmesinde kahramanlık gösteren bu tanksavar köpeklerin hikâyesini anlatalım.

Bu hikâyeyi, SSCB’nin Devrimci Askeri Konseyi’nin 23 Ağustos 1924 tarihli 1089 nolu emriyle başlatabiliriz. Bu emir, askeri ve spor alanında köpek yetiştirecek bir merkezi okulun açılmasını öngörmektedir. İşe haberleşme, arama, sıhhiye, bekçilik ve spor alanlarında farklı cinslerden köpek yetiştirmekle başlanır.

1930’larda tanksavar köpeklerin yetiştirilmesi fikri ortaya çıkacak ve bununla ilgili çalışmalara girişilecektir. Bu fikir, ilk olarak okulun öğrencilerinden Şoşin’in aklına gelir. 

Tanklara karşı normal mayınlar, çok etkili olmamaktadır. Tankın denk gelmesi için çok fazla mayın kullanılmalıdır, bu da çok maliyetli olmaktadır. Mayın, tankı beklememeli; mayın, tankı kendisi bulup yok etmelidir.

1935 Mart’ında ilk denemeler yapılır. Ardından tanksavar köpeklerin kullanılmasının taktikleri hakkında bir talimatname de hazırlanacaktır. 1935’te tanksavar köpekler, ordunun resmi bir parçası haline gelmiştir. Onlar, kamikaze köpekler, canlı bomba köpekler, “canlı mayın”, “anti-tank”, tanksavar köpekler olarak çağrılsalar da resmi adı “tank avcısı köpekler (SİT)” olacaktır. (“Tanksavar köpekler” Türkçeye daha uygun olduğu için yazımızda bu kullanımı tercih ettik.) 25 Mayıs 1939’da yapılan tatbikatta ise başarı elde edilecektir. Artık dört ayaklı askerler, geleneksel görevleri dışında dünya savaş pratiğinde bilinmeyen yeni bir görevle sahne alacaktır.

PROJENİN GİZLİLİĞİ VE KARŞILAŞILAN SORUNLAR

Tanksavar köpekler, büyük bir gizlilik içerisinde yetiştirilmiş, hatta askeri köpeklerin kullanım alanları anılırken dahi onlardan bahsedilmemiştir. Sovyet tankçıları, tanksavar köpekleri gördüklerinde ya da duyduklarında büyük bir şaşkınlık yaşamışlardır. Tanksavar köpeklerin başarıları da hiçbir şekilde propaganda malzemesi yapılmamış, savaş süresince hep gizli kalmıştır.

Köpek yetiştirme okulunda rehberlerle köpekler arasında duygusal bir bağın kurulmasının engellenmek istendiği de anlaşılmaktadır. Okulun duvarında “Unutma, rehber tanksavar savaşçıdır, köpeği ise düşman tankını imha için araçtır” yazılıdır. Fakat iki ayaklı askerlerle dört ayaklı askerler arasında sıkı dostluklar oluşmuştur. Köpeklere birliklerde asker arkadaşı muamelesi yapılmış, onlar doyurulmadan yemeğe oturulmamıştır. Hatta bir keresinde mamalarının getirilmesinin gecikmesinden dolayı köpeklere iki gün saman verildiğini öğrenen teğmen, alaya gidip üstlerine “Samanı sadece atlar yer, köpekler değil” şeklinde tepki verecek ve bu tepkisi de komutanı tarafından anlayışla karşılanıp durum düzeltilecektir.
Diğer yandan birliklere köpeklerle çalışmaya yatkın ve hayvan sevgisi olan askerlerin seçilmesi öngörülmüşken, savaş dönemi bu, her zaman mümkün olmamıştır. Böyle durumlarda bir de askerlere köpeklere nasıl yaklaşması gerektiği öğretilmek zorunda kalınmıştır. Kimi zaman köpekten korkan askerlerle bile uğraşmak gerekmiştir.

Savaş meydanında farklı farklı sorunlarla da karşılaşılmıştır. Örneğin köpekler dizel Sovyet tanklarıyla eğitilmiş olduğundan, bazı köpeklerin gazolinle çalışan Alman tanklarıyla karşılaşınca kokudan kafalarının karıştığı da olmuştur. Bazı zamanlarda da korkudan geriye kaçan köpeklerin üzerlerindeki bomba sebebiyle Sovyet askerleri tarafından vurulduğu da raporlara yansımıştır.”

KÖPEK YETİŞTİRME OKULUNUN MARŞI

İkinci Dünya Savaşı’ndan muzaffer çıkan Sovyet askerlerinden tanksavar köpek dostlarına şiir yazanlar olmuş, hatta bu köpekler için marşlar bestelenmiş. 2010 yılında da Volgagrad’ın (eski adı Stalingrad) Çekistler Meydanı’na dünyanın tek tanksavar köpekler anıtı dikilmiş.
“Nina Yevkina ve Boris Ragozin’in birlikte yazdıkları şiir, köpek yetiştirme merkez okulunun marşı haline gelmiştir:

Faşistler dünyamızı kararttı,
Ve halkın tümü savaşa kalktı.
İlerledi piyade, pilot, tankçı
Biz ise canlı “savaş gerecimizle”.
Nakarat:
Biz haber ulaştırıyor ve tank patlatıyoruz,
Asla korkunç değil bize mayın tarlaları.
Taşıyarak kurtarıyoruz yaralıları,
Bombalarla donatıyoruz ordumuzu.
Alçak düşman unutmasın,
Biz cephede iki kişilik çarpışıyoruz,
Ve asla ihanet etmez cephede
Dört ayaklı arkadaşı askere.”


Yazının tamamını Bilim ve Ütopya’nın Ekim sayısından okuyabilirsiniz.

8 Ekim 2016 Cumartesi

Sibirya ekspresiyle eşsiz bir yolculuk



Modern tarihin en etkileyici mühendislik harikalarından ve dünyanın en uzun tren yolu Trans-Sibirya’nın inşası 100 yıl önce tamamlanmıştı. Brezilyalı editör Lais Oliveira, Trans-Sibirya demiryolu üzerinde gerçekleştirdiği seyahatiyle ilgili deneyimlerini Sputnik'le paylaştı.

Yapımına 1891 yılında başlanan Trans-Sibirya demiryolunun inşaatı 5 Ekim 1916’da tamamlandı. 7 yıl önce Rusya’nın başkenti Moskova’ya taşınan Lais Oliveria, Moskova’dan Vladivostok’a uzanan, 9 bin 288 kilometre uzunluğundaki demiryolunda bir Rus ve bir Kolombiyalı arkadaşıyla 'hayalim' dediği yolculuğu bir ayda gerçekleştirdi. Başta yolculuğun kendisini biraz korkuttuğunu belirten Oliveria, Rusya’nın Avrupa’daki kısmını Uzak Doğu’sundaki bölgelerle bağlayan demiryolu üzerinden Moğolistan’a ve oradan da Çin’e de seyahat ettiklerini söyledi.

Yolculuk boyunca her yerde eşsiz bir güzellikle karşılaştıklarını belirten Lais Oliveria, kendisini en çok Yekaterinburg ve Baykal Gölü'nün etkilediğini söyledi.

'YOLCULUK SIRASINDA CAN SIKINTISINA YER YOK'

Yolculukta yerel halkla da iç içe olmak için açık kompartımanlardan bilet aldıklarını vurgulayan Oliveria, "Yolculuk sırasında can sıkıntısına yer yok. Kimileri uyuyor, kitap okuyor, kimileri de muhabbet edip şakalaşıyor veya oyun oynuyor. Tanıştığımız bir Rus nine bize tatlı ve bisküvi ikram etti. Eski bir asker gitar çalıp şarkı söyledi, bir başkası kızına saç örmeyi öğretti. Bir adam da bize vodka ikram etti" ifadelerini kullandı.

'YOLCULUĞUN HER SAFHASINDA EŞSİZ BİR GÜZELLİKLE KARŞILAŞTIK'


Durdukları her yerde eşsiz bir güzellikle karşılaştıklarını belirten Oliveria, en çok iki yerden etkilendiklerini söyledi: "İlki Yekaterinburg’du, Asya ve Avrupa sınırındaki bu yer, iki yerde aynı anda olma imkânı veriyor. İkincisi de Baykal Gölü'ydü." Oliveria, sonunda Moğolistan ve Çin’e ulaştıkları, yolcuğun unutamayacakları bir deneyim olduğunu da vurguladı.


7 Ekim 2016 Cuma

Sevgili Kont Tolstoy


Ayşe Kilimci

Sizin hala dünyamızı, kitaplarınızla, kahramanlarınızla onurlandırdığınıza gelince, benim ufaklık sizin yaşadığınızı sanıyormuş meğer, ilkokul ikideyken kendi. ‘‘Lev Tolstoy denen adamın yeni kitabı çıkmışsa, onu al bana’ demişti, son okuduğu Erik Çekirdekleri kitabınızdı. ’Kızım Lev Tolstoy öleli çok oldu’ deyince ağlamaklı olmuştu,

Sevgili Tolstoy,

Hem sahiden kont, hem Rus ve dünya edebiyatının kontu, bütün zamanların filozofu…

Nasılsınız?

Ölü birine nasılsınız denir mi? Bence denir. Zaten ölü olduğunuzun farkında olduğunuzu sanmıyorum, sahici dünyada nurlar içinde olduğunuzu umuyorum.

Farklı bir enerji kanalından yazıp, öte yakayı bize anlatsanız ne muhteşem olurdu.

1862 yılı 23 Eylül’ünde Moskova Saray Kilisesinde Sofya Bers’le evlendiniz, siz 35’i geçmişken karınız 18’inde henüz, bu güzel, akıllı kıza aşıksınız.

‘Kendi yolunuza ağacak, eğitebileceğiniz bir kız olsun’ diye soylu sınıftan seçmemişsiniz. Hoş, o da Çar’ın doktorunun kızı, eğitimli, piyano çalan, siz karatta bir erkeğe yeteceğini düşünen, aşık üstelik Daha ilk dakikada eşinizi kendinize göre akord etmeyi düşünmeniz tuhaf doğrusu …Büyük adamların tuhaflıkları da tuhaf…

Soylu olmadığı, akıllı, genç ve güzel olduğu, size aşık ve hiç değilse başlangıçta dik başlı olmadığı için onu seçtiğinize kıvançlısınız. Nişanlılığı kısa kesip hemen evlenip, bir posta arabasına atlayıp aile ocağınıza götürmüşsünüz onu. Kapı önünde ekmek, tuz sunmuşlar size, gelenekleriniz uyarınca ve mucizeli bir ikonla kutsamışlar. Kilerin, dolapların anahtar destesi genç karınıza teslim edilince, kuşağına bağlamış, ölene dek taşımış. Yalnız kalbinizin anahtarı sık sık tutukluk yapmış olmalı, son dönem o kara çalı adam, Çerkov gelip size maymuncukla yüklenerek, kapılarınızı kendinden yana açınca, belindeki anahtar tomarında kalbinizin anahtarı olmayan Sofya’ya hüzün kalmış. Kontes Sofya, fotoğrafçı üstelik, çekip banyo ettiği sekiz yüz fotonun negatifleri hala korunuyor. Büyük İaznaya Poliana kitaplığı eşinizin emekleriyle, özeniyle kataloglanmış ve düzenlenmiş. Sayısı giderek art an yapıtlarınızı kopya etmek yanında çok sayıda hizmetkarın ve çiftlik işçisinin çalışmaları, bütün ailenin biçki dikişi de onun üstünde. Sizin ünlü iş gömleklerinizin yanında pantolon, pardösü, takkelerinizi de dikiyor. Hesapları tutan, hastaya bakan, çocuklarınızı yetiştiren, gelen gidenin derdini çözen, çaya gelip yatıya kalan, yetinmeyip haftalarca kalan konuklarınızla ilgilenen de o… Sizin ona olan büyük aşkınız, onun size tutkunluğu, aile kurumunu kutsal sayıp kenetlenmeniz ilk günler örnek bir aşk tablosu çizse de, çabuk külleniyor ve yüzünüz sirke satmaya başlıyor.. Siz aralandıkça o size daha çok bağlanıyor. Kırsala alışmak kentli bir kız için zor olsa da, o kararlı; ‘bir uğraşı bulmak güç olmasa da ufak işlerden zevk almak gerek; tavuk yetiştirmek, piyanoyla oyalanmak, saçma kitaplar okumak ve salatalık turşusu kurmak.’ diyor, yeni gelin Sofia. Ah zavallı kontes. İnsanın herşeye alışacağını biliyor, zamanla neşeli, cıvıl cıvıl bir ev halkı olacak, o zaman yaşamak ciddi ve dolu, çocukları sevinç kaynağı olacak… O öyle sanadursun… Sizin ya yaşlı yahut mutsuz olduğunuzu da düşünmeden edemiyor. Peki siz onun 'binlerce dünya düşlerken, kendi dar yaşam alanını sevmek zorunda olduğunu’ anlıyor muydunuz? Kocalar anlamaz, anladığını da anlamazlıktan gelir, haklısınız… Hele romancı bir koca, hiç…

El iyisi ev ağısı dedikleri hal, bu mudur kontum? Şimdi tutup kahramanlarınıza yahut okurlarınıza ve mujiklerinize sorsak, bizi yalancı çıkarırlar… On üç, tam on üç çocuk doğuruyor kontes Sofya, bunların yedisinin ölümünü görüyor. Tutkuyla sevdiği çocukların ölümü kontu yıkıyor. Bir yandan siz bir yandan ölümler, elbirliğiyle budayıp indiriyorsunuz. Size karşı da yüzü soğuk düşecektir artık… Kuru çiçeklerinizi özenle saklıyor, yanağını okşamanız ona yetiyor. Evlendikten altı yıl sonra karınıza demişsiniz ki , ‘aramızda aşk yok, ama, birbirimize öyle alıştık ki, artık vazgeçemeyiz.’ Sizi ateşli, coşkulu, kıskanarak seven, üstelik sizden hayli küçük aşık bir kadına söylediğiniz lafa bakın kont, yakıştı mı şimdi? Aşkolsun.

Doğururken, yoğururken, pişirirken, dikerken beni unutur gider, diye düşünmüş olmalısınız, hiç yakıştıramadım … Siz, çalışma odanızın demirbaşı meşin kaplı divanın üstünde doğmuşsunuz , çocuklarınız da o divanüstünde dünyaya gelmiş. Oğlunuz Sergey’e Ağustos’un 27'sinde sancılanmış Sofiya, sizin doğum gününüz28’iymiş…İlk çocuğunuz sizle aynı gün doğsun diye, ‘canım n’olur gece yarısına kadar dişini sık’ demişsiniz, küçük karınız da sözünüzü dinleyip dişini sıkmış ve ‘doğucam’ diye tutturan bebeği, dün ya kapısında bekletmiş. O olmuş işte, hep dişini sıkmış karınız, hep sıkmış dişini… Bir gazeteye yolladığınız ilk hikayelerden Rüya’yı geri çevirirlerken size, ‘ilk edebiyat denemesi olarak fena değil, ama, asıl sorun üslupta değil, içerikte, bu yüzden ne yazık ki bu hikaye yayınlanamayacak’ demiş ya hani editör , bu yanıtı evlilik hikayenize de uyaramak mümkün. Sorun üslupta değil, içerikte ve sanıyorum Kontum siz evliliğin üslubunda da, içeriğinde de çuvalladınız. Pek şık düşmedi kelime biliyorum, ama, ne çare, uygunu bu… Düzenli olarak günce tutuyorsunuz, her ikiniz de… Ama derdiniz ne sevgili Tolstoy, niye birbirinizin güncesini okuyorsunuz? Evlilik denen marifet zaten yeterince karmaşık, siz de zor bir adamsınız, karınızın kırgınlık ve tasalarını dağıtacağınıza, tutup karşılıklı günce okuyorsunuz, siz de bi tuhafsınız sahiden… Kutsanası bi tuhaflık olsa da bu, çünkü siz on üç çocuğun yanında Harp ve Sulh’un, Anna Karenina’nın, Kröyçer Sonat’ın, Kazaklar ve daha nicesinin de yaratıcısısınız… Bekarlık güncenizi buruk, çetin, ayrıntılı, anlayıp dayanması zor hayatı o küçücük kızın eline verip de niye okuttunuz efendim?… Yaralanır elbet kızcağız. Bütün gece almış sizi bir tasa. .’ Okuduktan sonra ya cayarsa?’, diye ödünüz kopmuş. Ama, sabahleyin kucaklaşıp, sevinçten ağlıyorsunuz…Bu, sonradan karınızın anasını ağlatmanıza engel olmamış elbet... Karınız Almanca ve Fransızca'yı iyi biliyor, müzisyen de. Aynı zamanda iyi bir daktilograf ve fotokopi makinası, redaktör ve düzeltmen, ayrıca terzi, yanı sıra doğurgan, hemen her yıl gebe kalıyor sağlıkla doğ urup iyi bakıyor, on üç doğum ve dokuz doğurtan bir koca… Çiftliklere, konaklara, malikanelere, hısım akrabaya, köylülere ve koskocaman size yetişiyor, her şeyle başa çıkabiliyor. Siz Savaş ve Barış’ı yazarken karınız çiftliklerinizi, yığınla çalışanı ve onca çocuğu çekip çeviriyor, bunu yaparken her kitabınızı birkaç kez kopya ederken, aralıksız gebe kalıyor. Ve siz 1866 tarihli mektubunuzda arkadaşınız Fet’e alayla şöyle yazıyorsunuz; ’Karımı sevmeniz hoşuma gitti, ben onu yazmakta olduğum romanımdan daha az seviyorum, yine de biliyoruz ki karımdır’… Aferin size kont hazretleri, çalımlı erkek yazar…Al lafı, koy rafa… Karınız da kızkardeşine yazarken diyor ki, ‘ben ya çocukları emziriyorum, ya sütten kesiyorum, ya bebek yıkıyor ya reçel, turşu, pestil yapıyorum. Kocamın kitaplarını kopya etmekten güzel sanatlarla uğraşmaya ya da okumaya ancak birkaç dakika zor ayırıyorum, o da ancak yağmur yağdığında…’ Anılarını yazan tüm aile fertlerinin ve ikinizin söylediklerine bakılırsa, aranızda uyuşmazlık falan yok, ilk yıllarda uyumunuz olağanüstü. Peki sonradan ne oldu da çekiş hikayeniz, küslükler, kıskançlıklar hala anlatılır, konu edilir, habire sinemaya uyarlanır oldu? Siz o kadar bizimlesiniz ki üstadım… Bir bunu anlatabileceğimi sanmıyorum, bir de ardınızdan, ailenizin içine düşmek zorunda kaldığı zor günleri…Rusya’nın ve edebiyat insanlarının başına gelenleri de anlatabilmek zor…Siz gittiniz, dünyayı sildiniz, kalanlar her gün yeniden yazıp yaşaı… Orada işçilerin, köylülerin aileye sahip çıkışları, her yer yakılırken gece gündüz sizinkileri korudukları, sizin ektiğiniz iyilik tohumlarının çimlenmesi, bence…Yeni rejimde sürülen yahut kendi giden edebiyat kişileri, ille de Stalin döneminde biçilen yetenekler size malum olsa gerek.

Sizin hala dünyamızı, kitaplarınızla, kahramanlarınızla onurlandırdığınıza gelince, benim ufaklık sizin yaşadığınızı sanıyormuş meğer, ilkokul ikideyken kendi. ‘‘Lev Tolstoy denen adamın yeni kitabı çıkmışsa, onu al bana’ demişti, son okuduğu Erik Çekirdekleri kitabınızdı. ’Kızım Lev Tolstoy öleli çok oldu’ deyince ağlamaklı olmuştu, ‘Sahi mi, hiç duymadım, çok üzüldüm’ dedi ve ben bir daha anladım, yazının ölümsüzlüğü, güzel hikayelerin kendilerini kahraman yapan yazarlarını nasıl esirgeyip, hatırlatıp, koruduklarını… Kontes, onun aşkına inanmadığınızı söyleyince, pek şaşmış… Meğer, hep yanında olacağınızı, aşkın karşılıklı sürgit olduğunu sanıyormuş . ‘Düşlerini seven kadın’ diyor eşiniz, kendisi için. Ne güzel işte, daha ne istiyorsunuz? Sizi seviyor, coşkulu yaşamayı, çocuklarını , sizi ve sizle gelen tüm angaryaları… Eee bu kadar sevmek cezasız kalmaz, kontes bir bunu bilmiyor, yahut bilmek istemiyor…

Kadınlar bunu hiç bilemedi zaten, sevmenin, kalbiyle, elleriyle, sesiyle, rahmiyle dünyayı tekraren yaratıp, esirgemesinin cezasız kalmayacağını bilemediler… 1875 Alfabe, Anna Karenina ve müzikle geçiyor. Günde üç saat piyano çalıyorsunuz kontum, çok hoşsunuz, kontluk ve kocalık ediyorsunuz, muhteşem romanlar yazıyor, bir yandan da uçsuz bucaksız topraklara hükmediyorsunuz, çizme dikiyor, at biniyor, karınızla dört el piyano çalıyorsunuz…Yalnız aşkta yaya kalıyorsunuz, demek dilinde, yani kaleminde olanın, elinde olmuyor.

İlk yıllarda iyi aşık, iyi ve yumuşak huylu baba, adil bir kontsunuz. Ruhsal açıdan köylülerinizle yakınlaşmak amacıyla Ortodoksluğa heves ettiğinizde mi ilk çatlak beliriyor ne dersiniz? İncil'in ilkelerinden uzaklaşıldığını kanıtlama çabanıza karınız hoş bakmıyor ama engelleyemiyor da. Ona göre siz kendiniz bile kendinize söz geçiremiyorsunuz zaten. Bunlar olup biterken karınız kendini esir gibi hissediyor, sizin haberiniz yok. O ‘Erkeklerin rahatını huzurunu sağlayıp sinirlerini yatıştırmamız gerek, ancak bu şekilde onlar hayata ve aile yaşamına katılabilirler, sürekli tahrik edersek kendi huzurumuzu da yitiririz”, dese de… Kadınları üçe ayırdığınız doğru mu kont?

’Üç tür kadın vardır, aile kadını, tapınağın kadını yani düşünen kadın, ahlak düşkünü kadın.’ Kadınların erkekleri kaça ayırdığını düşünmemiş olamazsınız… Salon erkeği, yatılacak erkek, kalkılacak erkek, geçindirecek erkek, çalım edilecek, aşna fişna edilecek, ondan çocuk yapılacak, yalnız yan yana olunacak… Belki bunu düşündüğünüz, tahmin ettiğiniz için dehşet içindeydiniz. Ormanınızın ağaçlarını satın alan tüccarın kahyası, gözetlendiğinden habersiz, derede yıkanmakta olan karınıza laf atınca adamın sırtında baston kırmışsınız. Keşke kendi kimliğinizde döşekte, heveste ve aşkta kendi buna dirense bile şiddetten yana olan erkeğin hikayesini daha çok anlatsaymışsınız. Siz değişmekte olan dünya görüşünüze koşut, ailenin masraflarını kısmanın iyi olacağını savunurken ve bir yandan da kitaplarınızın telif hakkını aileniz yerine, o kara çalıya bedelsiz vermekten yanayken , Kontes Sofya yığınla çocuğun yetişmesini, çarkın nasıl döneceğini düşünüyor, siz daha ulvi ve edebi işlerle, ilgileniyorsunuz. O da Dostoyevski’nin karısıyla görüşüp, tüm yapıtlarınızı yayınlamaya girişiyor, külliyatınızın beşinci baskısına. Ama bu yatırım için parası yok, kendi annesinden borç alıp, evin bir bölümü yayınevi haline getiriliyor, avludaki hangara da perakende satılacak kitaplar istifleniyor. Elbet canınız sıkılıyor. ’Lev Tolstoy’un Eserlerinin Yayınevi’ tabelası önünden her geçişte burun kıvırıyorsunuz. Aklınızda türlü çözüm yolları var, ilki, zor kullanmak. Servetinizi asıl sahiplerine yani çalışanlara (!) dağıtmak, ikincisi ailenizden uzaklaşmak. Üçüncüsü yumuşaklıkla kötülüğe karşı savaşmak. İlahi Kont… Ömürsünüz… 1885’te ‘Paris yahut Amerika’ya gideceğim, senden boşanacağım, çünkü bu atın çekemeyeceği kadar yük yükledin arabaya sen,’ diyerek karınızın karşısına dikiliyorsunuz. O sizden cevval çıkıp, bavulunu hazırlamaya başlıyor, gidecek... Bütün çocukları peşine takılıyor. Sıkıysa çekip gitsin… Siz de yalvarıp durmuşsunuz bir yandan zaten… Bütün bu hengamenin içine Çertkov çalısı ne zaman girdi, neden girdi? Ne arıyor? Kahretsin! Mikrop! Evinize her Allahın günü damlıyor, neyse işte, an geliyor karınız onun eve girişini yasaklıyor. Bu, 28 Ekim’de evinizi terk etmenizi engellemiyor elbet, aynı gün karınız kendini göle atıyor, kurtarıyorlar. Sofia’nın ana babası mutlu bir çift, ama, ona kalırsa annesi eşini kendine bağlamayı bilemese de, babası karısını sevmeyi bildiği için… Karınıza namuslu, sevecen, iyi eş iyi ana olmayı öğretmiş olsalar da, karınıza göre bunlar boş sözler. Sevmemek, kurnaz ve cin gibi akıllı olup bunu göstermemek ve kötü yönlerini gizlemeyi bilmek gerek, ona kalırsa.Bu yargının peşinden, insanın her çocukta kendini biraz daha harcadığı yargısı geliyor, yazık ki geç geliyor, birçok çocuktan sonra…

Dönen bir makineye benzetir kendini ve ‘sus’ der, ‘sus Sofya’. Kadınlar susunca mı olur geçim? Haydi canım siz de… Herşey işinize geldiği gibi… Keşke daha çok haykırsaydın Sofya… Derken güncenizde şu tümceye rastlıyor; ’Aşk diye bir şey yoktur, sadece cinsellik gereksinimi ve anlayışlı bir kadına ihtiyaç vardır’. Bu açıklamayı 29 yıl önce okusaydı karınız, sizle asla evlenmeyecekti haberiniz olsun, öyle yazmış… Oysa o aşka aşık. Öylesine aşık ki, aşkın insanın her şeyinde, işinde, yaşantısında, başkalarıyla olan ilişkilerinde, yapıtında etkisi olacağını söylüyor. Öyle bir neşe ve enerjidir ki aşk, salt aşığın değil, yanındakilerin de özendiricisi olur. Ah aziz kontes, çok haklısınız ve çok yalnız, çevrenizi saran o yorucu kalabalığa ve kocanıza rağmen… Herşeyinin olduğunu söylüyor, siz de biliyorsunuz bunu, ‘provaları okumak size meyve almak, ailenin dikişlerini dikmek, ne pişirileceğini söylemek, işleri yoluna koymakta hürüm’, diyor, ‘ama, fikir sahibi olmakta, istediği şeyi ve kişiyi sevmekte keyfinin istediği ve ilgilendiği yere gitmekte müzikle uğraşmakta, sevmediği ve sizi yaralayacağına inandığı kişileri evine almak istememekte, bir işe yaramasa da bu, hürüm.’

Filozof Richet’i anımsıyor sonra, ‘madam size acıyorum, mutlu olacak kadar bile zamanınız yok’ demiş ya karınıza hani… Birlikte yaşamaya hazırlandığınızı düşünüyor karınız. Siz her işinizi kendi keyfinize göre ayarlıyor, canınız sıkılınca bırakıyorsunuz. O sizin gibi davransaydı, çocukların ve sizin haliniz ne olurdu diye soruyor kendi kendine, yanıtı gene kendi veriyor… ‘Sizin ne bunlardan ne sorulardan ve yanıtlardan haberiniz var. Kendinizle dopdolusunuz…” Kadın haklı… Sizi eve bağlayanın yaşlılık denen hastalık mı yoksa evinizden hiç çıkmayan, hep sizde kalan Çerkov mu olduğunu sıkça soruyor kendine. Biz onunla birlikte böyle düşüneduralım, siz bütün güncelerinizi Çerkov’a verip, evden çıkartıyorsunuz güncelerinizi. Niçin? Sofya bir daha haklı vallahi. Sizinle geçirdiği, ‘namusluca geçirdiğin’ diye de eklemeden edememişsiniz, 48 yıl için karınıza teşekkür ederek, çekip gidiyorsunuz… O istasyona işte… Son istasyona… Dünyamıza veda ederken siz, karınız yaklaşıyor, bağış diliyor, gönül alıcı, sevgi dolu sözler söylüyor, derin derin iç çekiyorsunuz…

Her ikinizin de son anlarındaki elleriniz hala içimi titretir…Siz üstünüzü örten çarşafa yazı yazar gibi yapmaktasınız, elinizdeki görünmez kalemle çarşaf sayfaya habire yazıyorsunuz…Eşiniz son anlarında dikiş diker gibi yapıyor, olmayan iğneyi çarşafa batırıp çıkarıyor… Dünyalar kurup dünyalar söndürensiniz, aşkı en iyi yazansınız, bir dehasınız, ama, işte, mum dibine kör yanıyor kontum… Umarım öbür tarafta aydınlık içindesinizdir… Ve umarım hiç değilse öbür dünyada kontes karınızla huzur içinde… Bizi soracak olursanız, sizin son kitabınızı merak eden, çok yıllar önce öldüğünüzü öğrenince pek üzülen küçük kızım şimdi sizi Rusça aslından okuyor…Bu arada dünyamızda kontlar, aşıklar, kıskançlıklar,, dırdırlar, vefa ve vefasızlıklar, kitaplar ve yayıncılık, ayrılıklar hasretler, devrimler, sistemler, savaşlar açısından değişen bir şey yok. İnsanlık hala acı çekiyor, umduğunuz olmadı, emekçiler ve sıradan insanlar dünya gemisinin dibinde…Hala okunuyorsunuz, her çağın insanını kendine hayran eden sayılı yaza rdan biri olduğunuzu zaten biliyordunuz, şimdi çok uzaklardan izliyor olmalısınız...

Teknikte ilerledik, savaşlarla geriledik, çoğunluk ekmeği bulamasa da uzayda fink atıyoruz, ama, aşk konusunda hala sınıfta kalıyoruz…

Saygıdeğer kontum (Sofya da sizden öyle sözettiğinden böyle söylüyorum) sizin kültürde ölmüşe ne denir bilmesem de, bizim usülden nur içinde yatınız diyorum, ruhunuz dert ve eza görmesin, dünyanın savaşlarla sınanan yerlerini, hallerini de görmesin. Hele çocuklara, kadınlara reva görülenleri, hiç…

2 Ekim 2016 Pazar

Bu sene “Pastırma yazı” Moskova’ya uğramayı unuttu mu yoksa?



M. Hakkı Yazıcı

Kaynak: www.turkrus.com 
www.medyagunlugu.com 

“Soğuktan nefret ederim!” diyorum Vladimir İvanoviç’e.

“O zaman Moskova’da ne işin var?” diye soruyor.

Afallıyorum. Zira benim burada olmamdan mutluluk duyduğunu düşünüyordum. Öyleydi de zaten. Belki biraz üstüne alınmıştı. Ne de olsa Moskova onun sevgili şehri.

Soruyu doğru sormuştu, ama benim makul bir cevabım yoktu.

“Bilmem, feleğin işi işte,” diyorum kısaca.

Sözcükler zor duyulur bir fısıltı gibi çıkıyor ağzımdan.

Pencereden dışarı bakarak konuşurken elimi farkında olmadan radyatöre koymuşum. Güzel bir sürpriz! Sıcaktı, el yakmıyordu, ama sıcaktı. İçim de biraz ısınıyor haliyle.

***
Biliyorsunuz Rusya’daki yerleşim yerleri kışları merkezi ısıtma sistemi ile ısınıyor.

Sıcak havalara artık veda ederken Moskova'da konutlarda merkezi ısıtma sisteminin ne zaman devreye gireceği geçenlerde açıklanmıştı. Moskova Belediye Başkan Yardımcısı Pyotr Biryukov, Moskova’da konutlarda kaloriferlerin en erken eylül ayı sonunda yanmaya başlayacağı bilgisini vermişti.

Ve eylül sonu gelmişti.

Malum Rusya’da merkezi ısıtma sisteminin devreye girmesi için hava sıcaklığının en az beş gün üst üste en yüksek sekiz derece olması gerekiyor. Buna “soğuk hafta” diyorlar. Böyle bir kural var.

Rusya Bayındırlık ve Kamu Hizmetleri Bakanı Mihail Men’in verdiği bilgiye göre, Rusya hükümeti merkezi ısıtma yönetmeliklerinde değişikliğe gitmişti. Rusya’da hükümetin yerel yönetimlere tanıdığı hakka göre bundan böyle “soğuk hafta” beklenmeden vatandaşlara ısı dağıtılabilecekti. “Soğuk hafta” gelmeden merkezi ısıtma sistemlerinin çalıştırılabilmesi için vatandaşların yerel yönetimlerden talepte bulunmaları gerekiyormuş.

Sabah televizyon kanallarından birindeki haberlerde ellerinde “üşüyoruz!” yazan pankartlarla toplanan Rusları gözümün ucuyla görmüştüm. Demek bazı bölgelerde halk üşümeye başlamıştı.

***
Yine pencereden dışarı bakıyorum. Yağmur durmuştu. Hala yeşil olan yaprakların dansından dışarıda sert bir esintinin olduğu anlaşılıyordu.

Bu sene bab’ye leta (бабье лето - Kocakarı yazı), yani bizim tabirimizle “pastırma yazı”, Rusya’ya uğramayı unutmuş muydu ne?

“Pastırma yazı”na İsveç'te "Azize Birgitta yazı", Amerika Birleşik Devletleri'nde ise "Yerli yazı" (Indian Summer) diyorlar. Almanlar da Ruslar gibi "Kocakarı Yazı" diyor.  Sahte, gerçek olmayan kısa yaz anlamını yüklüyorlar sanırım.

Vladimir İvanoviç:

“Bunu anlamak için Rusları, Rus kültürünü iyi anlamak, bilmek gerekir,” diyor. “Rus kadını köylerde bütün yaz boyunca çalışır. Başını işten kaldırıp, yazın keyfini çıkaramaz. Bütün işler biter, yaz da biter.  bab’ye leta zamanı yaz yüzünü bir kez daha, kısacık bir zaman için gösterir. İşte Rus kadını ancak o zaman, o kısacık süreyi değerlendirip, keyfini çıkarır.”

Pencereden yine dışarı bakıyorum. Daha henüz yapraklar yeşil, manzarada sararmış yapraklarıyla bir sonbahar görüntüsü bile yok, yeşil kış hala hükmünü sürüyor, ama hava soğuk ve yağmurlu.

Bir hikayeye göre, Moskova'ya eğitim görmeye daha yeni gelen bir Afrikalı öğrenci eylülde evine; annesine, babasına mektup yazmış, "beni merak etmeyin, hava burada o kadar da soğuk değil; yeşil kış hafif serin - ılıman geçiyor, ama beyaz kış çok soğuk olacakmış, öyle diyorlar,” demiş.

Şu sıralar Moskova’da havalar aynen bu anekdottaki gibi yani.

Hava günün bu saatinde olmaması gerektiği kadar puslu, karanlık; halbuki birkaç günlüğüne de olsa güneşin yüzünü göstermesi gerekirdi. Böylece biz de yaza son vedayı yapardık.

“Belki birkaç günlüğüne havalar düzelir, güneş kendini gösterir,” diyorum ümitle Vladimir İvanoviç’e.

“Biraz sabırlı ol. Daha erken,” diye cevap veriyor.

***
Bizim Serkan, geçen hafta fuar için Türkiye’den gelen bir arkadaşına daha uygun olur diye kısa süreli bir kiralık ev tutmuş. Ufak tefek şeyler alabileceği bir “produktu magazin”in (Bakkal) yerini ve en yakın Metro’ya nasıl gidip, girebileceğini falan gösterip, arkadaşını yerleştirdikten sonra geri dönmüş.

Gece yarısı telefonu çalmış; arkadaşı hattın öbür ucunda, “Bu dairenin kombisi yok mu? Hava soğuk, battaniye de bulamadım,” demiş.
O saatte yapılabilecek bir şey yok. Serkan, “Seni ısıtacak ne varsa üstüne geçir. Olmazsa sana gösterdiğim “produktu magazin”den votka al, biraz içersen için ısınır, sabaha kadar idare et,” diye cevap vermiş.
***
Havalar soğudu, ama yakında kaloriferler tümüyle yanar.

Moskova, kış aylarında bir Türkün, sıcak ülke insanlarının hayal gücünü bile aşan derecede soğuk oluyor.

Serkan’ın bu arkadaşı gibi çok bilmeyenler için söyleyeyim; Moskova’da meteoroloji istasyonu verilerine göre yıllın en soğuk ayı ocak, ortalama ısı −7,5 °C; soğuk hava dalgaları zamanındaysa ısı  -20 °C’ ye kadar ve hatta daha aşağıya düşebiliyor.  En düşük ısı 1940 yıllının ocak ayında -42,2 °C olarak kaydedilmiş. Yani büyük savaşın arifesinde… Of ki, ne offf!

Evet, şehir çok soğuk, ama ısınma sorunu kapalı yerlerde tam anlamıyla çözülmüş durumda.

On buçuk milyonluk kocaman bir metropolde, Moskova’da yaşayan insanların ısınma sorunu merkezi bir sistemle çözülüyor.

Moskova’nın bunu sağlayan merkezi dev kombileri var. Bu işe TES (ТЭС- Тепловые электро станции) bakıyor.

Rusya’da pek çok şehirde ve kasabada da evler, işyerleri, Moskova’da olduğu gibi bir nevi merkezi “dev kombi”lerle ısıtılıyor. Sıcak su apartmanlara, dairelere, işyerlerine kadar yeraltından geliyor. Mevsimin en soğuk günlerinde bile evlerin içi sıcacık.

Moskova'ya yaptığınız seyahatlerde uçakla inerken pencereden aşağıya baktığınızda şehrin her yerine yayılmış koca koca bulutlar gibi bacalarından dumanlar tüten büyük enerji merkezlerini görürsünüz. Şehrin içinde dolaşırken de büyük fabrikalara benzeyen bu enerji merkezlerine sıkça rastlarsınız. Yahu, şehrin orta yerinde dumanı tüten fabrikaların ne işi var, diye düşünebilirsiniz; ancak bunlar fabrika değil, “dev kombi”ler, sıcak su ısıtma merkezleridir. Bacalarından çıkan da duman değil, su buharıdır.

Yine tekrar söyleyeyim, ısıtma dönemi belli kurallara bağlı. Hemen hemen her yıl aynı günlerde çalışmaya başlıyor ve kapatılıyor. Aynı anda, genellikle eylül ayının sonlarına doğru bütün şehirde açılıyor, nisan ayının sonlarına doğru da kapatılıyor.

Nasıl beceriyorlarsa bütün kapalı alanlarda; evlerde, mağazalarda, işyerlerinde aynı ısı derecesi var. Dışarısı -20 derece olduğunda bile içeride +20 derece var.

Moskova'nın toplu ısıtma sistemi işte bu.

Apartmanlarda bu işlerle görevli kapıcılar yok. Apartman yöneticisinin insafına da kalmıyorsunuz.

Belli yaşlarda olanlar Türkiye’de televizyondaki 1970’li yıllarda (televizyonlar demiyoruz, zira TRT’nin sadece tek televizyon kanalıyla yayın yaptığı bir dönemden söz ediyoruz) yayınlanan İzocam reklamlarını hatırlarlar. 

Rusların böyle anıları olmamış. Şehir merkezlerinde odun, kömürle de işleri yok.

Musluklardan da yazın her bölgede tarihi değişen on beşer günlük bakım dönemleri dışında her açtığınızda sıcak su akar. Apartmanlardaki sayaçlardan ne kadar sıcak su kullanıldığı tespit ediliyor ve buna göre bir bedel ödeniyor.

Çok büyük paralar da ödenmiyor. Bu doğalgaz ülkesinde bizdeki gibi çalışanların maaşının bilmem kaçta biri de apartman aidatına gitmiyor.

Hülasası kışın kapağı kapalı bir yere atmışsanız dışarıda kar varmış, buz varmış; umurunuzda bile olmaz.

***
Benim çocukluğumun, gençliğimin Ankara’sında sokaklar şehrin üzerine kapkara bir bulut çökmüş gibiydi.

Aslında çok mutluydum, dostluklarımızın Ankara’sı; okulumuz, mahallemiz, sinemalarımız, top koşturduğumuz boş arsalarımız, bahçesinde tulumbamız olan evimiz; hepsi çok güzeldi, ama hava böyleydi işte.

Derin derin nefes almaya korkardım.

Bacalardan çıkan duman bir türlü dağılıp, uzaklara gitmek bilmezdi.

Nasıl gitsin ki tepelerle çevrili bir çorba tası gibidir Ankara. Kuvvetli bir esinti de olmayınca sobaların, kalorifer kazanlarının bacalardan saldığı kara kömürün dumanları çöker, koca şehri esir alırdı.

Şimdiki gençler bunu anlamaz, zira onlar çoğunlukla doğal gazla ısınıyorlar. O zaman Rusya’nın doğal gazı yoktu ki memlekette…

Kışları, Moskova’nınki kadar olmasa bile, çok yaman olurdu Ankara’nın.

Hep üşüdüğümü hatırlarım.

Üşümek sanki benim kaderim.

Küçükken bize geldiğinde babaannemle ilk gece kesinlikle koyun koyuna yatardık.
Çok kurnazdı; “Sen git yat, yatağı ısıt, ben hemen geliyorum,” derdi.

Uykudan bayılıncaya kadar konuşup, hasret giderirdik. Bize halamın çocuklarından haberler getirirdi.

Uyumadan önce bize masallar anlatırdı. Nasrettin Hoca fıkralarını, Keloğlan masallarını ilk kez ondan dinledim.

Babaannem memleket hikayeleri de anlatırdı. Karaferye’yi, Vodina’yı, Karacaova’yı anlatırdı. Bana büyüyünce hep bir at alacağını vaat ederdi. İnanırdım. Vodina’da, Karacaova’daki çiftliklerini anlatırdı. Kocaman bir çiftliği varmış dedemlerin. Her türlü meyve ağacının ve hayvanın bulunduğu kocaman bir çiftlik... Dedemin büyüyünce binmeyi hayal ettiği çok güzel bir tayı varmış.

Derken bir gece Bulgar komitacıları gelmiş. Her yeri talan etmişler. Samanlıkta silah aramışlar, ama bulamamışlar. Aslında varmış. Dedem ve kardeşleri iyi bir yere saklamış tüfekleri. Komitacılar, dedemin özenip, gözü gibi baktığı tayı da alıp gitmişler.

Zaman, zor… Balkan Savaşlarının olduğu dönem… Sonrası malum; ailecek kaçıp Türkiye’ye gelmişler.

“Suriyeli göçmenlerin şimdiki durumunu en iyi bizim gibi m’acirler anlar,” diyorum Vladimir İvanoviç’e.

Başını sallıyor.

***
Babam soba yakmanın ustasıydı.

Soba yakmak!

Soğuk Ankara günlerinde eve ekmek getirmek kadar önemliydi bu iş.

Önceleri yerli sobalarımız vardı. En itibarlısı Kayseri yapımı, Zümre markalısıydı.

Sonra babam İtfaiye Meydanı’nın arkasındaki Bit Pazarı’nda emaye kaplı kocaman bir döküm Alman sobası bulup aldı. Diğer sobalar gözden düştü.

Sabahları çok erken kalkar, ev ahalisinin güne mutlu başlaması için sobayı yakardı.

Eski gazete kağıtları, odunlar, bir iki parça çıra ve tabii ki 15 Kg.lık boş peynir tenekesine doldurulmuş kömürle sobanın başına alçak tabureyi çekip oturur, bütün bu malzemeyi sırayla sobanın içine yerleştirirdi. Önce gazete kağıtlarıyla odunları veya çırayı yakar, onlar güzelce tutuştuğunda azar azar kömürleri koyardı üzerlerine. Konulan kömürler de yanma kıvamına gelince, korlaşmaya başlayınca biraz daha kömür koyardı.

Bütün bunları bir ritüel havasında, ciddiyet ve dikkatle yapardı.

Öyle hemen tıka basa doldurmazdı. Yeni konulan kömürlerin diğer yanan kömürlerden ateş almaları, yanmaya devam etmeleri için hava almaları gerekiyordu.

Her şeyin normal gittiğine kanaat getirince sobanın kapaklarını kapatır. En alt kapağı kapatırken de arasına katlanmış bir gazeteyi sıkıştırırdı. Bu, az miktarda havanın aşağıdan sobaya girmesi ve ateşi canlı tutmak içindi.

Soba kısa zamanda kendini bulur, odayı ısıtmaya başlardı. Ve hatta sobanın bulunduğu evin ortasındaki bu oda yeterince ısınınca diğer odalara da sıcaklık gitsin diye kapılar açılırdı.

Bundan sonrası keyif zamanıydı.

Babam, Bafra sigarasını yakar. Yüzünde bir rahatlık ve huzur içinde tüttürürdü.

Biz de kız kardeşimle birlikte kafamıza kadar yorganı çekip ısıttığımız yataklarımızdan yavaş yavaş doğrulur, pijamalarımızın üstüne kalın hırkalarımızı, ayağımıza yün çorabımızı giyer, sobanın başına üşüşüp, güne merhaba derdik.

Kömür tenekesi her daim sobanın yanında hazır bulunurdu. Sobanın içindeki yanma durumuna göre ara ara bir kaç kürek takviye yapılırdı.

Soba sadece ısınmak için değil, çay demlemek, üzerinde ekmek kızartmak, kestane kebap yapmak, soğumuş yemekleri ısıtmak için de kullandığımız en önemli eşyalarımızdandı. Üzerine güzel kokularını odamıza yaysın diye portakal, limon kabukları koyardık.

Annem, mutfaktan kalaylı kocaman bakır tepsimizi getirir, yere yerleştirir üstüne kahvaltılıkları sıralardı. Yumurtalar bahçedeki kümesimizden; zeytinler, zeytinyağı babaannemin Kırkağaç’taki zeytinliğinden; reçelimiz bahçemizdeki vişnelerden anne mamulatı; ekmek komşu fırından; babamın seçerek aldığı, bal, tereyağ, beyaz peynir Posta Caddesi’ndeki Hal’den ve dahası.

Hep beraber otururduk.

Çay demli, sobanın üzerindeki ekmekler de iyi kızarırsa keyfimize demeyin gitsin.
Daha da şenlenelim diye o zamanın teknoloji harikası General Electric marka, kocaman ahşap muhafazalı, lambalı radyomuzu açardık.

Bu radyo da evin itibarı yüksek bir diğer eşyasıydı.

Radyo yavaş yavaş ısınır, sonra da Zeki Müren’in, Müzeyyen Senar’ın, Safiye Ayla’nın sesinden şarkılar evimizi şenlendirirdi.

Babam, Rumeli ve İstanbul türkülerini sever ve söylerdi. Keyfimiz yerindeyse başlardı söylemeye:

“Gemilerde talim var, bahriyeli yarim var.”

***
Hep Vladimir İvanoviç’in Sovyet dönemi hikayelerini dinleyecek değiliz ya. Arada ben de anlatıyorum.

Bir o anlatıyor, bir ben anlatıyorum. Bir bakıyoruz gece geç olmuş, yatma zamanı gelmiş.

Doyamıyoruz konuşmaya. Bir yandan da konuşacak konuları tüketeceğiz diye korkuyoruz.

Diğer konuları başka günlere bırakıp, “iyi geceler,” deyip ayrılıyoruz.

Konuşmanın başındaki yaza veda konusunu unutmamıştık.

Bu arada Moskova Belediye Başkanlığı ve Hükümeti resmi sitesinden yapılan açıklamada, Moskova'da Poklonnaya Tepesi, Gorkiy Park, VDNH ve Puşkin Meydanı'ndaki fıskiyeler de dahil olmak üzere, 58'i büyük, yaklaşık 600 fıskiyenin de Eylül ayı sonunda kapatılacağını bildirmişti. Öyle ya kar yağmadan önce fıskiyelerin bakımdan geçmesi gerekiyor.
Fıskiyelerin kapanması da kışın gelmesiyle ilgili en şaşmaz göstergelerdendir.
Bu sene fıskiye sezonu, 28 Nisan'da çalışmaya başlamıştı. Bu demektir ki en az önümüzdeki yılın 28 Nisan’ına kadar Moskovalılar sıcak havaları bekleyecek.

“Bari bab’ye leta, yani bizim tabirimizle ‘pastırma yazı’ birkaç günlüğüne uğrasaydı da öyle vedalaşsaydık yazla?” diye yine mızmızlanıyorum.

Vladimir İvanoviç, merak etme, son veda için gelecek dercesine omuzuma vuruyor.

Kapıdan çıkarken Vsotskiy babanın (Владимир Высоцкий) çok sevilen şarkılarından birini mırıldanıyor:

“Клены выкрасили город ( Klönı vıkrasili gorad)
Колдовским каким-то цветом. ( Kaldovskim kakim-to tsvetom.)
Это скоро, это скоро (Eta skora, eta skora)
Бабье лето, бабье лето.” (Babe leta, babe leta.)
Evet, rengarenk ağaçlar sonbaharda şehrin süsü. Yakında, çok yakında; pastırma yazı, yaza son veda.