Moskova

Moskova
Rus edebiyatı yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Rus edebiyatı yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Mayıs 2025 Pazartesi

Tolstoy mu Dostoyevski mi?


M. Hakkı Yazıcı

Kaynak: https://medyagunlugu.com/


Vladimir İvanoviç bir kitabı gösterip, “Bu kitabı okudun mu?” diye sordu.

Elime alıp, baktım. Kitabın adı: “Ensiklopediya Logiçeskih Aşibok” (Энциклопедия логических ошибок), yani “Mantıksal yanılgılar ansiklopedisi”.

Yazarı,İmmanuil Tolstoyevskiy (Иммануил Толстоевский).

Tuğla gibi bir kitap.

Daha yeni, bu yılın başında, 2025 Ocak ayında Rusya’da yayımlanmış.

İmmanuel ismine Immanuel Kant, Immanuel Wallerstein gibi pek çok aynı isimli düşünür nedeniyle aşinayım, ancak yazarın soyadı bana tuhaf geldi.

Bir şaka mı var bu isimde diye düşündüm.

Meğer böyle bir yazar varmış.

Malum Rus edebiyatının iki büyük yazarı, Tolstoy ve Dostoyevski hep birbiriyle karşılaştırılır.

Klasik Rus romanının iki büyük devini kıyaslamak da artık neredeyse klasikleşmiştir. Bu, dünyadaki bütün Rus edebiyatı hayranlarının zihnini meşgul eden tükenmez bir konudur.

Ancak her ikisi de hayranlarına okuma süreçlerinin içinden bambaşka bir insan olarak çıkacakları yolculuk sunar.

Sanat söz konusu olduğunda anket yapmak çok saçma, ama yine de Rus edebiyatını sevenler, sıkı okurlar “Tolstoy mu yoksa Dostoyevski mi daha iyi?” diye ikiye ayrılırlar.

Halbuki bu iki usta, fikirlerini somutlaştırma biçimleri bakımından birbirinin zıddıdır.

Birbirinin zıddı olan bu iki yazarın soyadlarının bir araya getirilmesiyle yeni bir soyadının türetilmesi haliyle ilginç geliyor insana.

Önce yazar İmmanuil Tolstoyevskiy’nin muhtemelen entelektüel anne-babasının çocuklarına yaratıcı bir isim koymuş olduğunu düşünmüştüm, ama değilmiş.

Sonra biraz daha araştırınca olayı anladım. Yazar, mahlas kullanmıştı.

Sonradan biraz araştırıp yazarın Türk olduğunu görünce şaşkınlığım iyice arttı.

İsminden anlaşılmıyor, ama Türkiye doğumlu, Rus edebiyatı sevdalısı, Alman felsefesi meraklısıymış. İlk önemli tartışmasını ailesine karşı kazanarak ABD’ye elektronik mühendisliği okumaya gitmiş.

Yaşı uzun bir süredir 25-45 arasındaymış. Bu da bir espri konusu.

“Safsatalar Ansiklopedisi” ve “Fularsız Felsefe” kitaplarının yazarı.

Rusçada da yayımlanan 512 sayfalık “Safsatalar Ansiklopedisi” isimli bu kitabın ilk baskı yılı, 2020.

Rusçaya çeviren Anastasiya Semina. Maalesef sayısı iki elin parmaklarından fazla olmayan tanıdığım Türkçeden Rusçaya çeviri yapanlar arasında değil.

Yazar İmmanuel Tolstoyevskiy, aynı zamanda pratik felsefeye adanmış “Fularsız Entellik” podcast’lerinin de yazarı ve sunucusu

Şimdiye kadar bilmemiş olmak benim kusurum tabii ki.

Öğrendikten sonra videolarının çoğunu izledim.

Kesinlikle değerli.

Ancak esprili bulmakla beraber mahlas kullanmasını ve videolarını sevimli bir maske ile çekmiş olmasını hala çok anlamış değilim.

Bu arada yanlış anlaşılmamak için bir daha vurgulayayım, yazar olarak kullanılan ismi esprili bulmam kitabın akademik değerine gölge düşürmem, küçümsemem anlamına gelmiyor.

 

***

Bu kısa kitap tanıtımı benim hep yapılan klasik Rus edebiyatının iki büyük yazar arasındaki karşılaştırmayı hatırlamama vesile oldu.

Tolstoy ve Dostoyevski hep karşılaştırılır. Ve hep sorulur “hangisini daha çok severek okudun?” diye.

Küçük bir çocuğa “anneni mi daha çok seviyorsun, yoksa babanı mı?” diye sormak gibi.

Küçük çocuklar genellikle bu tür sorulara çok tepki vermezler, alışmışlardır; sadece “böyle saçma soru mu olur?” ifadesiyle bakarlar.

Ama örneğin bir edebiyatseverin “Tolstoy babam, Dostoyevski annem,” diye bir cevap vermesi de mümkün.

Bu tuzağa bazı Türk yazarları da düşmüşler, bazılarıysa ustaca cevaplamışlar.

Sputnik için yazdığı bir yazıda Süheyla Demir, yazarlara “Tolstoy mu Dostoyevski mi?” diye sormuş.

Örneğin, Gündüz Vassaf, şöyle cevap vermiş:

“Bu, ilk düşündüğümde, ‘Aşklarından hangisini seçersin?' sorusu gibi veyahut da bir gözümü, öbür gözüme tercih etmem gibi. İkisi de hayata farklı dokunuş noktaları, onun için birini öbürüne tercih etmem mümkün değil. Tolstoy'a da aynı soruyu sormuşlar, ‘Ben böyle bir mukayese yapamam' demiş. Ama bu soru, kaç ülkede tartışıldı, hala da tartışılıyor yazarlar arasında. Bu soru hakkında kitaplar var. Ne mutlu ki Rusya'ya, böyle iki yazar anadillerinden onlara seslenmiş. Başka hangi ülke var ki dünyada, iki yazarını böyle tartışabiliyoruz.”

Doğru, aslında ayrım yapmak çok anlamlı değil.

Resim sanatıyla ilgili bir sanatsevere “Picasso mu, yoksa Van Gogh mu?” diye sorulur mu?

Aytekin Yılmaz, “Rus klasikleri büyük bir edebiyat denizi ise, Puşkin, Gogol, Dostoyevski, Çernişevski, Turgenyev bu denizi oluşturan damlalardan bazılarıdır. Her yazarın bu edebiyat denizine kattığı ayrı bir özgünlük vardır,” diyor.

“Tolstoy mu Dostoyevskiy mi” kitabının yazarı George Steiner ise edebiyat kuramı alanında bir klasik haline gelmiş tartışmayı bu iki dev iki romancının eserlerini epik ve dramatik yazın gelenekleri bağlamında değerlendirmiş. “Ütopik inançları ve insanlığa duyduğu güvenle Tolstoy bir iyimserdir ve bile isteye kendisini Homeros ile ilişkilendirecek epik bir tarz yaratmıştır. En kasvetli, trajik metafizikçilerden olan Dostoyevski ise kökleri Kral Oidipus'a ve Kral Lear'a uzanan drama geleneğinin devamcısıdır,” diye yazmış.

***

Tolstoy 1828-1910, Dostoyevski ise 1821-1881 yılları arasında yaşamış. Tolstoy’dan yedi yaş büyük olan Dostoyevski, ondan otuz sene önce ölmüş.

İkisi de en önemli eserlerini aynı dönemde –1840 ile 1880 yılları arasında– vermiş.

Rusya’nın geçirdiği değişimde belirleyici olan ve haklı nedenlerle Rus edebiyatının altın çağı olarak telakki edilen dönemde yaşamışlar.

Aynı dönemde ve aynı mekanlarda yaşamışlar, aynı sosyal çevreyi paylaşmışlar, ancak birbirlerinden haberdar olmalarına rağmen hiç şahsen tanışmamış, yüz yüze görüşmemiş olmaları da ilginç.

Hiç yazışmamışlar bile.

Aslında ikisi çok önemli yazarlar olmalarına rağmen iki zıt kişilik.

Hiç karşılaşmamış ve görünüşe göre her açıdan birbirinin zıddı olan, her biri aynı Rusya’nın farklı bir yüzünü temsil etmekle kalmayıp sanatla ve hayatla da hepten farklı ilişki kuran iki adam.

Ancak birbirlerinin eserlerini yakından takip ettikleri ve ilgisiz olmadıkları da biliniyor.

Bazı yazılarında birbirlerine övgüler yazdıkları da olmuş. Birbirlerinin sanatlarına hakkaniyetle yaklaşmışlar.

Dostoyevski daha önce ölmüştü, Tolstoy onun ölümü hakkında Nikolay Strahov'a yazdığı mektupta şunları yazmıştı:

“Keşke Dostoyevski hakkında hissettiklerimi tam olarak söyleyebilseydim. <…> Bu adamı daha önce hiç görmemiştim ve kendisiyle doğrudan bir ilişkim olmamıştı ve aniden, öldüğünde, onun benim için en yakın, en sevgili, en gerekli kişi olduğunu fark ettim. Ben bir yazardım ve yazarların hepsi kendini beğenmiş ve kıskançtır, en azından ben öyle bir yazarım. Ve kendimi onunla kıyaslamak hiç aklıma gelmedi - asla. Yaptığı her şey (iyi, gerçek şeyler) benim için ne kadar çok yaparsa o kadar iyi olacaktı. Sanat beni kıskandırıyor, zekâ da öyle, ama yüreğin işi yalnızca mutluluk getiriyor.”

***

“Tolstoy ve Dostoyevski aynı dönemde ve aynı mekanlarda yaşamış olmalarına rağmen şahsen hiç tanışmamışlar. Bu bana çok ilginç geliyor,” diyorum.

Vladimir İvanoviç, “Evet, öyle. Tolstoy, en önemli romanlarından “Savaş ve Barış”ın yazarı. Dostoyevski de “Budala”nın. Tolstoy ve Dostoyevski tanışsalardı ve birlikte bir roman yazsalardı adı belki "Savaş ve Budalalar" olurdu, herhalde,” diyor.

***

Bu iki büyük Rus yazarının isimleri üzerinden yapılan ilginçlikler tükenmiyor.

“Tostoyevski” ismini kullanan bir fast-food zinciri bile var şimdi İstanbul’da.

Menünün başına “Roman gibi tost” yazmışlar.

Üstelik menüde yiyeceklere (eserlerimiz diye yazmışlar) de Dostoyevsky’nin kitaplarının ismi verilmiş.

“Tostumuzu yemelisiniz, işte o zaman içtenliğinize inanacağım.” İmza: Tostoyevski diye yazmışlar.

Ne diyelim!

Reklamın kötüsü olmaz mı?

İş bazen çok ileri boyutlara evrilebiliyor.

Seneler önce İzmir Kitap Fuarı’nda yaşanan bir olay basına yansımıştı.

Tolstoy ve Dostoyevski taraftarları arasında taşlı, sopalı bir kavga olmuştu.

Güya, siyah elbiseli bir adam, Tolstoy’un anasına sövmüş, “Dostoyevski adamdır” demiş, ondan çıkmış kavga.

Özel Güvenlik, araya girip biber gazı kullanmış falan.

Gülünç!

Bir olay çıktığı doğru olabilir, ancak kavga sebebinin asparagas bir haber olduğu belli.

***

İşte böyle!

“Ne yazık ki ‘Tolstoy mu yoksa Dostoyevski mi daha iyi?’ tartışması çok anlamlı olmamasının ötesinde bazen iş ‘Ronaldo mu, Messi mi?’ tartışması düzeyine kadar indirgenebiliyor,” diyorum.

Vladimir İvanoviç, “çok haklısın” anlamında kafasını sallıyor.


21 Mayıs 2025 Çarşamba

Dostoyevski, Çağının Bir Yazarı


Erhan Sunar

Kaynak: https://oggito.com/

 

Dostoyevski’nin zihin dünyasındaki bu çelişkilerden romanlarına aksetmiş parçaları birleştire birleştire, Joseph Frank belki daha anlaşılır bir portre verir, ama hiçbir durumda yok yere yüceltilmiş birine dönüştürmez romancıyı.

Yazar biyografileri yaşamsal detaylarla dopdolu olabilirler, bilgi yüklü olabilirler, felsefi veya açıkça soruşturmacı da olabilirler, ama bunların hepsini birden, büyük bir denge içinde, üstelik bitmek bilmez sayfalar boyunca verebilme bahsinde, herhalde Joseph Frank’ın anıtsal Dostoyevski biyografisi ile yarışacak ölçekte başkalarını bulmak zor olurdu. Ama Joseph Frank bu altından kalkılması epey zor görünen çalışmayı, sayfaları, bölümleri birbirine bağlayan öyle bir içgörü ile kuruyor ki kitabın hacmi gerçek anlamda bir Dostoyevski sevgisi karşısında görünmez oluveriyor. Sıkmayan, yormayan, romancının evrenine kısmen veya bütünüyle uzak okurları da kapsayacak ilgi uyandırıcı yanlarıyla Dostoyevski, Çağının Bir Yazarı sadece romanlar arasında ilişkili sinir uçları yakalamasıyla değil, kimi kez –fazla polemiğe ya da bilgi gösterisine dönüştürmeden– başka biyografi ve düşünce kitaplarıyla kurduğu bağlar ve daha çok da Herzen, Turgenyev, Bakunin gibi dönemin önde gelen Rus entelektüelleri, Fransa’dan, Almanya’dan, İngiltere’den (Dostoyevski’nin özlemle ve huzursuzlukla bağlı olduğu Avrupa’dan) birçok isimle birleştirdiği içeriğiyle de son derece önemli bir çalışma. 

Bu çalışmanın en temel argümanlarını elbette, daha en başından, Dostoyevski’nin yirmilerinde tanınmamış bir yazar adayıyken geliştirmeye başladığı, tuhaf, açıklaması güç içgüdülerle sürdürdüğü ve daha sonrasında, hayatının sonuna dek de geliştirmekten vazgeçmeyeceği, sosyalizme ve halkçılığa, Hıristiyanlığın içinden seslerle, müdahalelerle dolu cevapları, itirazları oluşturuyor. Yazarlığının olgunluk dönemlerinde açıkça bir çarlık taraftarına da dönüşen ve Batı karşısında güçsüz kalmayı sindiremeyen, bunu ise Rusların dinsel veya etnik kökenlerine inmek gibi yollarla sınırsız bir tartışmaya açan –birbirlerinin yansımaları veya çeşitlemeleri gibi görünen– karakterleriyle Dostoyevski, Joseph Frank için, biraz hızla ve çıkarımlarla bahsettiği çocukluk yıllarından itibaren sanki hep aynı kalmaya yazgılı bir hayat sürüyormuş gibi görünür. Saflığını annesine, kuşkuculuğunu babasına bağlar biyografi yazarı: Böylelikle henüz romanlarının bu anlamdaki baş döndürücü evrenine eğilmeden önce neden Freud’un ünlü ve ününü az da olsa gene çıkarımlara borçlu makalesini tartışmaya açtığını, romancının 1840’larda dahil olacağı Petraşevski grubuna bağlılığını da böyle bir saflık ve kuşkuculuk çevresinde değerlendirmekten neden geri durmadığını bu ilk tespit yoluyla iyice açık etmiş olur – hayatı boyunca, didişecek daha yüksek bir merci bulmaktan yorulmayan romancı için, Freud’un kısa yoldan baba düşmanlığı ve katli diyeceği şey Joseph Frank’a o kadar net görünmez. Psikanalistin, romancının geçireceği ilk sara nöbetini babasının ölümüyle baş gösteren suçluluk ıstırabıyla birleştiren vurgusu, biyografi yazarına göre oldukça kurgusaldır (çünkü romancı, mektuplarına bakılacak olursa, ilk nöbetini o tarihten sonra geçireceği gibi, bu ölüm karşısında özel bir rahatsızlık da duymamıştır). Dolayısıyla onun baba, Tanrı veya din ve devlet benzeri odaklar önünde kapılacağı, dinmeyen bir halk sevgisi ve özverisi yoluyla gene romanlarına sızacak; derin duygulanmaların izlerini taşıyan suçluluk bilincini gençliğinde simgelediği anlamıyla çok daha sonraki evrelerinde de bulmak bizi şaşırtmaz. Üstelik Suç ve Ceza ve Karamazov Kardeşler gibi, hayatın yasalarıyla büyük problemler içinden temas kuran (ve bu problemleri o yasalara karşı üstün ahlâkî sorumluluklara çeviren) daha büyük romanlarına geçmeden olur bunlar. En özlü ifadesini Kumarbaz romanına da sonradan dahil olacağı haliyle yazarın Avrupa kumarhanelerinde çektiği parasızlık ve ıstırap görünümlerinde bulan, Joseph Frank’ın maddesel, gündelik ve hep daha yüce olan ne varsa onunla büyük bir açmaza düşmüş bu hayattan kelimelere geçirdiği, tekrarlanıp durur gibi görünen yaşamsal detaylardan ördüğü sayfalar dolusu bilgi de, yavaş yavaş öyle gelir ki, kendi etrafında durmadan bir çevre, dairesel bir algı oluşturmuş olur. Rusya karşısında Avrupa; kölelikle, toprak sorunlarıyla uğraşan bu ülkenin karşısında Avrupa şehirleri ve kumarhaneleri; Tanrı’nın öğütlediği kanaatkâr yaşam karşısında hep daha fazlasını –kumarda– aramak; yolunu gözleyen bir aile ve uzakta, Avrupa’da bu durumdan ölesiye vicdan azabı çekmek, para istemek ve gene para istemek… Kumarbaz üzerine bölümü artık sonlandırırken Joseph Frank her ne kadar bu romanı birebir romancının hayat öyküsü gibi okumamak gerektiğini söylese de, insan pekâlâ daha sonra oluşacak diğer büyük romanların da bir kumar masasında, para kaybetmişken ve paranın anlamını sorgularken (bir yanıyla dinsel her türlü buyruğu da geçersiz kılan böylesi simgesel şartlarda) filiz verdiğini düşünebilir. Delikanlı’yı okurken, on yıl öncesinin bu kumar borçlarını, para mefhumunu romancının başka bir kılıfa soktuğunu düşünebiliriz. Keza Suç ve Ceza’da para ihtiyacının neden ve ne yolla gerçekleşeceğini, ne anlama geleceğini de: Dostoyevski’nin ancak görece ünlü olduktan sonra maddesel ihtiyaçlarla dolu hayatından bambaşka meselelerle kaynaşan romanlar çıkardığını söylemek, en az onun ateistleri veya Rusya karşıtlarını (Turgenyev gibi) tartışmak için belirsiz bir geleceği beklediğini de söylemek olurdu ki, Joseph Frank da hemen birkaç satır sonrasında, Kumarbaz’ın romancının kendi kafasında durmadan aşırıya kaçan Rus insanıyla kurduğu bağla derinden ilgili olduğunu söylemeden bırakmaz. Dostoyevski’nin 1840’larda yirmili yaşlardayken girdiği Petraşevski grubundan kopuşu nasıl bir tartışma halinde zihninde ömür boyu sürmüş ve uzun yıllar sonra Cinler gibi büyük bir romana girebilmişse, tesis etmeye çabaladığı daha yüce bir hayatın en küçük, en değersiz maddi dayanakları da onun yakasını hiç bırakmayacaktı. (Bir üvey oğlu vardı, ölen kardeşinin ailesi vardı, kendi ölen çocukları vardı, çıkarıp batırdığı dergiler vardı, kendi sağlığı için Avrupa’da danışması gereken hekimler vardı… Yeryüzündeki hayatın iyilik ve erdem temelini, maddi varlığını ve istikrarını sosyalizmden mi, Tanrı inancından mı, yoksa çocukların ölebildiği, eziyet görebildiği daha saçma bir düzlemden mi edinmemiz gerektiği, tam da bu nedenlerle, küçük ve değersiz sayılabilir miydi?) Kaldı ki, ününün doruğunda olduğu hayatının son senelerinde Berlin’de (Almanlardan öfkeyle bahsettiğini öğreniyoruz) bir dostuna borç para verirken, yiyecek içecek satın alırken, taksilere binerken, karısı Anna’ya kendisini beş yaşındaki bir çocuk gibi yorgun hissettiğini yazarken bir yandan da bütün bu masrafları kafasında evirip çeviren bir romancı söz konusu. 

Çok açıktır ki Dostoyevski bir kere sorduğu soruyu bir daha soruyordu, Joseph Frank ise kısa veya uzun aralıklarla, yoğun veya gelişigüzel bir havayla sorulmuş bu soruların özüne inmeyi, çelişkisel yönlerini, neden sorulmuş olabileceklerini tartışmaya açıyor. Bu tartışmanın kendine dönük, romanların dünyasından pek kopmayan bir tarafı olduğu için, yüzyıl ortalarının “Yeni Eleştiri” sözcülerine zaman zaman yakın durduğunu –referanslarını ölçülü tutmasını, romanların içerikleriyle biçimlerini pek ayrıştırmamasını vs.– düşünmek de mümkün, ama büyük oranda değil. Böyle bir algı yanılsamasına ancak romancının son dönem üç-dört büyük romanına eğildiği, bu arada hayatından öğelere uzunca aralar verdiği sayfalarda izin verir Joseph Frank ve verdiği gibi de şaşırtır: Kendine dönüklüğü kendisinden önceki çalışmalara ya da ekollere bir temasa çevirmez ve romancı üzerine diğer çalışmalarla giriştiği çok ufak tefek fikir ayrılıklarını da dipnotlara hapsedecek kadar dikkatle doludur. Bazen, büyük romancının derin bir huşuyla irdelendiği sayfaların biri tarafından yazılıyor olduğunu bile unutuyor olmamız, kendine pay çıkarmayan ve zorluğu kendi üslubunda veya paradoksal, karmaşık işleyişinde değil gene romancının evrenindeki karmaşada aramamız gerektiğini ima eden bu önemli çalışmanın değerini ancak ağır ağır görmemizi de sağlıyor. Sözgelimi ilk on sayfalardan birinde Dostoyevski’nin hiçbir romanında mutlu çocukluk çağrışımlarının fazla oluşunu göremeyeceğimizi tespit etmesi, onun romancının bu yaşam öğelerini derinden hissetmemiş olmasını ileri sürmesine yol açmaz ve yüzlerce sayfa sonrasında Karamazov Kardeşler’de Alyoşa’da anlam bulacak çocukluğa o büyük inancı (ki ölen çocuğunun da adı Alyoşa’dır) ve İvan’ın bu konudaki heyecan dolu fikirlerini yeniden okumuş oluruz. Joseph Frank, İvan’ın, yeryüzündeki bu küçük canlar bu kadar acı içindeyken Tanrı iradesiyle barışmanın mümkün olup olmayacağını haykıran konuşmalarını hatırlatır… Sahnedeki neredeyse tümüyle Dostoyevski’dir, aradan usulca çekilen Joseph Frank onun kendi romanları üzerine notlar, günlükler tutma heyecanını da paylaşır ki günlüğündeki bir pasaja bakacak olursak o bile Karamazov Kardeşler’deki abartıların, aşırıya vardırılmış düşüncelerin ve üslubun kendisine değil İvan’a ait olduğunu inatla söyler: Fransızların mise en abyme diyecekleri bir algılama oyunu değilse de buna Joseph Frank’ın hep daha diptekine yönelen bakışı diyebiliriz, belki de en derinde ne varsa dürüstçe görme, tespit etme çabası. 

Kitap boyunca Dostoyevski, tıpkı dünyanın tam merkezinde diğer herkes için acı çeken tipik bir karakteri gibi, bir yandan Rusya’nın on dokuzuncu yüzyıl fikir kavgalarının, toplumsal-siyasal manzaralarının merkezinde de görünür. Bakunin’le anlaşamaması, her şeyi kolay tarafından, tümüyle devrimci şiddet sonucu mahkûm etmek istemeyişinden ileri gelir. Çernişevski o ünlü “yararcı akıl” yaklaşımıyla zaten daha üstün manevî yönelimleri ıskalamıştır. Herzen, Avrupa’dan dönmeyen sanki gönüllü bir sürgündür ve Turgenyev de, daha beteri, Rusların insanlığa bir semaverden fazlasını armağan edememiş olduğunu sabuklayan biri (yaşamının son yıllarında Dostoyevski bir yazar buluşmasında onu bir de seyircilerin önünde küçük düşürmeye çalışacaktır)… Tolstoy, imrenmeyle mi öfkeyle mi karşılanması karar verilemeyen, belki de her iki duyguyla da itiraz edilmesi gereken bir toprak beyidir ve romanlarındaki derinlik yoksunluğu da buradan kaynaklanır… Neçayev, daha yirmili yaşların bir hakikate dönüşen devrimci şiddet karşıtlığına sonradan ancak bir parantez olabilecek düzen ve çarlık düşmanı biridir… ve dahası: Joseph Frank, büyük romancının bütün bu entelektüel figürler için sadece romanlarında izdüşümler yarattığını belirlemekle kalmaz, kendisine daha cennetvari ikinci bir hayat bile bahşedilmiş olsa onun gene bir inanç uğruna (bu para inancı da olabilir, çara suikast inancı da, Batıcılık da, dinsizlik de) her birini bitmez tükenmez ayrımlara, içsel darbelere ve kaçınılmaz olarak karşılarında diz çökülecek mizansenlere mahkûm edeceğini sezdirir. Çalışmasının girişinde yazacağı gibi, bir Dostoyevski karakteri başkalarının nezdinde hiç de gurur okşayıcı veya saygın bir durumda görünmez ve bunun ıstırabını, bir şeye yaramayacak öfkesini taşır. Dolayısıyla yaşamında yeri olan bütün bu insanları, her günkü duyguları ve heyecanları, diye kitabın bu kez sonlarında yazar Joseph Frank, romanlarına soktuğu fikirlerle bu ölçüde çelişen bir yazar daha bulmak zordur. 

Dostoyevski’nin zihin dünyasındaki bu çelişkilerden romanlarına aksetmiş parçaları birleştire birleştire, Joseph Frank belki daha anlaşılır bir portre verir, ama hiçbir durumda yok yere yüceltilmiş birine dönüştürmez romancıyı. Onun insan ruhuna derinlemesine nüfuz edebiliyor olmasını, iki uzak kutuptan birer örnek bulunacak olursa, ne Nabokov gibi küçümser ne de biyografisini yazmış Stefan Zweig gibi aşırı ve heyecan içinde över. Nasıl romancı için duyguyla ideoloji arasında bir fark yok ise, bunu özellikle vurgulayan Joseph Frank için de çalışmasının duygusuyla içeriği arasında pek bir fark yoktur. Elbette biyografi türünün ancak daha kötü veya üstünkörü örneklerinde yazarının ayan beyan duygularına rastlamak daha mümkündür, ama Joseph Frank’ın sakince gelişen yazısı, bağlar kura kura gene de inceden bazı hissedişler de önerir. Asla başı sonu belli tek bir cümleye dönüşmeyen bu hisler, her defasında ya bir bilgi parçasıyla ya da bir analizle yan yanadır ki onları kimi kez oldukça tutumlu kullanılan tasvir edici sıfatlarda bulmak bile seyrekleşebilir. Bu nedenle de onu cümlelerini, tespitlerini seveceğimiz bir araştırmacı gibi değil, gerçek anlamda bir kültür emekçisi gibi de karşılarız. 

Romancının hayat dönümlerini uzun veya görece daha kısa tutuyor olması, Joseph Frank için bir tercihten önce belli ki bir gereklilik: Sözgelimi sahte bir infaz kararını titremeyle bekleyen diğer mahkûmlar gibi Dostoyevski’nin de öncelikle Ölüler Evinden Notlar’da, ama daha sonrasında aslında hayatının bütününde ve her zerresinde yansıtmaktan vazgeçmeyeceği ünlü Sibirya anıları ve yıllarını, veya Petraşevski grubuna katılımına ayırdığı sayfaları, gene Karamazov Kardeşler’deki “Büyük Engizisyoncu” meseline derin ilgisini hep bazı kritik safhalar gibi görebilmemizi istiyor gibidir. Bu durum, Kumarbaz’a daha kısa bir yer ayırmış olmasını, yukarıda da kısmen değindiğim gibi, romanın temas ettiği yaşamsal yönlerin azlığından veya beceriksizce yazılmış olmasından vs. ileri gelmiyordur ama: Sonuçta Cinler’in veya Karamazov Kardeşler’in ancak bin yılda bir görülecek büyük romanlar olduğunu, okumamışsak bile, Joseph Frank’ın beğenilerini analizlerinin ihtişamına saklayabilen tavrından anlamaya başlarız. Cinler hakkında bir yerde, büyük bir siyasi roman olduğunu söyler, ama romanın siyasetinden ne anlamamız gerektiğini dönemin gazete haberlerinden Dostoyevski’nin karşılaşmalarına, tuhaf metafizik deneyimlerine, bir anıdan bir hikâye çıkarabilme yeteneğine, kişileri dönüştürebilme, inanç ve inançsızlık girdaplarına sürükleyebilme becerisine dek bir sürü temas noktasına dikkatimizi çekerek belirlemiş de olur. Joseph Frank’ın biraz uzunca konularına girer gibi olduğu her bir roman yazısını, o konulara bakarken oluşturmakta olduğumuz kendi kişisel görüşlerimizle diyaloga girebilen pasajlar takip eder – bunu ise nesnelliğe, dürüst ve demokratik bir bakış açısına sahip sakince tartışmacı bir üsluba borçlu olduğunu bile düşünebiliriz. 

Dostoyevski, Avrupa’daki hekimlerin de bir çaresini bulamadığı müzmin bir sara hastasıydı (bir oğlu da uzun süren bir nöbetin ardından bu hastalıktan can verecekti), zaman zaman geçirdiği kasılmaların, çökkünlüklerin ve nöbetlerin sürüp giden büyük yapıtına çok şey taşıdığını söyleyenler olmuştur. Onun sırf fiziksel görünümünden bir tuhaflık, peygamberimsi bir yan veya halktan bir acı izlenimi çıkaranlar da: Sözgelimi hayatının son dönemlerinde onu gören bir vikont, ki bu tanıklığı aktaran Joseph Frank bu soylu adamın yansız bir gözlemci olduğunu belirtir, yaşamı boyunca hiç böyle seğirmelerle, sinir tikleriyle dolup taşan acı dolu bir yüz görmediğini yazmıştır. Başka bazı tanıklara, romancıyla konuşma fırsatı bulmuş bazılarına göreyse, sizin bir Avrupalı oluşunuzu öğrenecek olması çehresindeki bu yoğun acı izlerini bir anda gururlu bir öfkeye çevirmeye yetiyordu. Budala’daki Prens Mışkin karakterinde daha açık bir ifadesini bulan bu gerçeğe göre, bir sara nöbetinin tam gelmekte olduğu an en güzel çehrenin neredeyse bütün bir evrene ve zamana açıldığı bir esrime kesitiydi, olduğunuz kişi olmaktan çıkıyordunuz. Joseph Frank, romancının bu yönüne eğilirken de,ona bir peygamber veya aziz değil, her zamanki anlamıyla sadece bir sara hastası gözüyle bakıyor ve gene onun gibi bu hastalıktan büyük düşler kurmanın yerinin hayatın ve bir ailenin tam ortası değil, belki daha geniş ve güzel düşünülmüş bir roman olacağını ima ediyor. Dostoyevski’nin en güzel romanları buna tanıktır. 

10 Şubat 2025 Pazartesi

Herkesin okuması gereken 100 ANA Rusça kitap


Aleksandra Guzeva

Kaynak: https://www.gw2ru.com/


Bu listede dünya klasiklerinin tanınmış başyapıtlarının yanı sıra, her okuyucunun büyük bir keşif yapacağı daha az bilinen hikayeler, novellalar, tiyatro oyunları ve şiirler de yer alıyor!

Rusya Bilimler Akademisi'ne bağlı Rus Edebiyatı Enstitüsü (Puşkin Evi), özellikle 'Rusya'ya Açılan Kapı' için Rusya ve Rus kültürüne ilgi duyan herkesin mutlaka tanıması gereken eserlerin bir listesini hazırladı. 

Rus edebiyatının Rusya'daki ve yurtdışındaki kanonları farklıdır. Önemli yazarlar ve eserler yurtdışında sıklıkla kaybolur, özellikle şiir, genellikle çeviride kaybolur. 

Enstitü müdürü Valentin Golovin'e göre, listeyi derlerken edebiyat bilimcileri kendilerine "insanlığın uzun zamandır ebedi yoldaşları olan isimlerin listesini mümkün olduğunca genişletme" görevini verdiler. Ayrıca "yeni, sadık çeviriler sayesinde kendilerini bu listeye yerleştirme şansına sahip olanları da dahil etmeye" çalıştılar.

 

1. Nikolay Karamzin. ' Bir Rus Gezginin Mektupları ' (1790'lar)

18. yüzyılın sonunda Nikolai Karamzin yaklaşık bir yıl boyunca Avrupa'yı dolaştı. Rusya'ya döndüğünde gördüklerini mektup türünde (Rus edebiyatının ilklerinden biri) anlattı. Fransız Devrimi de dahil olmak üzere çok şey gördü. 

'Mektupları' edebiyat dergilerinde birkaç kez basıldı ve inanılmaz derecede popüler oldu. Edebiyat bilginleri, bunların bir tür olarak Rus romanının ve genel olarak modern Rus edebiyatının temellerini attığına inanıyor. Ayrıca, Rus gezginlerin Avrupa'ya karşı tutumunu değiştiren yazılarıydı.


2. Alexander Griboyedov. 'Zekanın Vay Hali' (1822-1824)

Bu manzum komedi, Rus tiyatrosunda gerçek bir devrim yarattı: Basit bir dille yazılmış olan oyun, 18. yüzyıl klasisizminin tüm kurallarını yıktı ve ilk gerçekçi oyun oldu. 'Woe from Wit' adlı oyun hâlâ Rusya'daki tiyatrolarda düzenli olarak sahneleniyor ve karakterlerin isimleri artık slogan haline geldi. 

Olay, 1812'de Napolyon'a karşı yapılan Vatanseverlik Savaşı'ndan 10 yıl sonra Moskova'da geçer. İlerici görüşlere sahip genç bir adam olan Alexander Chatsky, yurtdışından eve döner. Genç sevgilisi Sofia'yı ziyaret etmeye gider ve babasına evlenme teklif etme niyetindedir. Ancak, Sofia'nın herkesin gözüne girmeye çalışan, pek de hoş olmayan başka bir adama aşık olduğu ortaya çıkar. Bu arada "yeniden doğan" Chatsky, kendi ülkesinde yabancı gibi hisseder ve herkesle kavga eder...

 

3. Aleksandr Puşkin. Şiir koleksiyonu

Başlıca Rus şair yaklaşık 360 şiir yazmış ve çocukluğunda kafiyeli dizeler yazmaya başlamıştır. Puşkin'in yazmayacağı bir olgu veya yaşam durumu bulmak neredeyse imkansızdı.

'Harika Anı Hatırlıyorum' (1825) adlı şiiri, Rusçada aşk hakkında yazılmış en iyi şiirlerden biri olarak kabul edilir (bu arada, 210 dile çevrilmiştir!). 'Peygamber' (1826), şiirin amacı hakkında güçlü, neredeyse İncilvari bir ifade haline gelirken, 'Hatırlama' (1828) inanılmaz derinlikte bir pişmanlıktır.   


4. Aleksandr Puşkin. 'Yevgeni Onegin' (1823-1830)

Bu şiirsel roman, yalnızca Puşkin'in eserinin zirvesi olarak değil, aynı zamanda tam bir "Rus yaşamı ansiklopedisi" olarak da kabul edilir. Yazar, laik St. Petersburg ve eski Moskova tasvirleriyle, taşra arazisinin ve kırsal yaşamın gerçekçi bir resmini çizer.

Başkentten genç bir aristokrat olan Onegin bir köye gelir. Hemen sıkılır ve eğlence arar, ancak kendini gerçek bir dramanın içinde bulur: Komşunun kızı olan Tatyana ona olan aşkını itiraf ederken, tesadüfen en yakın arkadaşı olan Lensky adlı bir diğer komşusu, Tatyana'nın cilveli kız kardeşi için Onegin'i düelloya davet eder...

Puşkin'in şiirsel büyücülüğü ve kesin yapısı ve uyağıyla 'Onegin kıtası'nın icadı nedeniyle eserin çevrilmesi neredeyse imkansızdır. Rusya dışında, daha çok bir opera olarak, özellikle Pyotr Çaykovski'nin 1877-78'deki eseri olarak takdir edilmektedir.

 

5. Alexander Puşkin. 'Boris Godunov' (1825)

Puşkin'in "operalaştırılacak" eserlerinden bir diğeri de Modest Mussorgsky tarafından. Bir oyun olarak sayısız kez sahnelendi ve sinemaya uyarlandı. Shakespeare'in tarihçelerinden esinlenen dramada Puşkin, Rus tarihinin en gizemli bölümlerinden birini anlatıyor: Korkunç İvan'ın ikinci oğlu Çareviç Dmitri'nin öldürülmesi, Sıkıntı Zamanı ve sahtekâr Sahte Dmitri'nin ortaya çıkışı. Puşkin sayesinde Boris Godunov, halk bilincinde Çareviç Dmitri'nin öldürülmesinin kışkırtıcısı olarak hatırlanıyor ve bunun için kader tarafından cezalandırıldı.

 

6. Aleksandr Puşkin. 'Bronz Atlı' (1833)

Bu şiirsel hikaye St. Petersburg'a bir övgüdür. "Seni seviyorum, Peter'ın eseri" eserdeki en ünlü alıntılardan biridir. Hikayenin adı, şehrin sembolü haline gelen Büyük Petro'ya ait ünlü atlı anıtın takma adından gelir. Eser şehrin mimari zarafetini övse de, ana olay örgüsü trajik bir gerçek yaşam olayı etrafında döner: Şehri yerle bir eden 1824 Büyük Sel'i. Yine Eugene adlı başkahraman, gelininin evinin süpürüldüğünü ve onun öldüğünü keşfeder. Delirir ve şehirde dolaşarak yıkımı gözlemler ve eleştiriyi hoş karşılamayan şehrin kurucusuna lanet okur...

 

7. Aleksandr Puşkin. 'Kaptanın Kızı' (1836)

'Kaptanın Kızı', 18. yüzyılda Rusya'yı kasıp kavuran Yemelyan Pugachev liderliğindeki köylü ayaklanmasıyla ilgili tarihi bir romandır. Ama bundan da öte, onur, görev ve aşk hikayesidir.

Genç Petya Grinev, uzak bir sınır kalesinde görev yapmaya gider. Yolda, bir yabancı yoğun bir kar fırtınasında yolunu bulmasına yardım eder. Minnettarlık göstergesi olarak, Grinev ona koyun postundan paltosunu verir, bu hareket daha sonra hayatını kurtarır, çünkü yabancının Pugachev'den başkası olmadığı ortaya çıkar. Roman, yalnızca şu kehanet dolu cümle için bile okunmaya değer: "Tanrı bizi böylesine anlamsız ve acımasız bir Rus isyanını görmekten korusun."

 

8. Mihail Lermontov. Şiir kitabı ('Şeytan', 'Mtsyri' vb.).

Lermontov, Puşkin'den sonra en ünlü ikinci Rus şair olarak kabul edilir. İyi ve kötü, özgürlük ve esaret arasındaki karşıtlık etrafında dönen romantizm tarzındaki birçok güzel dize ve şiiriyle tanınır. 

Şiirsel şöhreti, idolü Aleksandr Puşkin'in ölümünden sonra yazdığı 'Şairin Ölümü' şiirinden sonra geldi. Yetkilileri Puşkin'in ölümüyle suçlamak Lermontov'a çok pahalıya mal oldu: Kafkasya'ya sürgüne gönderildi; ancak, bu yerin eserleri üzerinde büyük bir etkisi olduğu ortaya çıktı. Dağ manzaraları, çalkantılı nehirler ve yerel güzellikler birçok romantik eserin yanı sıra 'Şeytan' (1839) ve 'Mtsyri' (1838-39) gibi ana şiirlerine ilham kaynağı oldu.

 

9. Mikhail Lermontov. 'Maskeli Balo' (1835)

Bu şiirsel oyun, kumar ve kıskançlığa o kadar saplantılı olan bir asilzade hakkındadır ki, bunun sonucunda kendi karısını öldürür. Lermontov eserini sahnede görmeyi hayal etti, ancak şairin yaşamı boyunca sansür, oyunun sahnelenmesine izin vermediği gibi, basılmasına da izin vermedi. Tiyatrolar, yazarın ölümünden sadece 20 yıl sonra ilk kez dramayı sahneledi ve o zamandan beri onlardan ayrılmadı. 

 

10. Nikolay Gogol. 'Dikanka Yakınlarındaki Bir Çiftlikte Akşamlar' (1829-1832)

Bu kısa öyküler, o zamanlar Rus İmparatorluğu'nun (günümüzde Ukrayna) kıyısındaki küçük bir köyde geçer. Gogol, Ukraynaca sözcükleri yoğun bir şekilde kullanır, hatta kendi sözlüğünü ve yerel geleneklerin resimlerini sunar. Öykülerde, yerel gelenekleri ve halk yaşam biçimini anlatır. Öyküler, neşeli 'Noel'den Önceki Gece'den kan donduran 'Korkunç Bir İntikam'a kadar son derece çeşitlidir. Aynı zamanda, kötü ruhlar, şeytanlar ve cadılar, her biri kendi kişiliğine sahip, düzgün bir şekilde oluşturulmuş karakterlerdir. Koleksiyon, çağdaşları tarafından sıcak bir şekilde karşılandı: Örneğin Puşkin, Gogol'un canlı dilini ve canlı imgelerini övdü.

 

11.Nikolai Gogol. 'Taras Bulba' (1835)

Bu hikaye, 'Bir Çiftlikte Akşamlar'ın devamı olarak kabul edilen 'Mirgorod' koleksiyonunun bir parçasıdır. Konu açısından bağlantılı değillerdir, ancak ikisi de folklora dayanmaktadır. Dört romandan ikisi daha ünlüdür ve birçok kez gösterilmiştir: 'Viy' ve 'Taras Bulba'. İkincisi, bir Zaporozhian Kazak ve iki oğlu hakkındadır. Aşk ve ihanet hakkında inanılmaz derecede dramatik bir hikayedir.

 

12. Nikolay Gogol. 'Ölü Canlar' (1835)

Düzyazıyla yazılmış olmasına rağmen, Gogol bu eseri bir şiir olarak tanımladı - "cehennem çemberleri" boyunca Dante'nin antik anlamında bir yolculuk, Rusya ve uzun süredir acı çeken halkı hakkında uzun lirik sapmalarla. Eser, Gogol'ün sanatının zirvesi ve Rus ruhunu anlamanın anahtarlarından biri olarak kabul edilir.

Hikaye, bir taşra kasabasına vardığında prestij kazanmak için zengin bir toprak sahibi gibi davranan Pavel Chichikov adlı küçük bir asilzade etrafında dönüyor. Tek sorun, tek bir "ruha", yani serfe sahip olmaması. Bu yüzden, o zamanlar yerel toprak sahiplerinden "ölü ruhlar" satın almayı mümkün kılan Rus bürokrasisinin yardımıyla hileye başvuruyor - devlet sicilinde hala hayatta olarak kaydedilen ölmüş köylüler (o günlerde nüfus sayımları nadir ve en iyi ihtimalle kaba idi). Her biri bir öncekinden daha komik ve grotesk olan toprak sahipleri, Chichikov'un teklifine farklı tepki veriyor...

 

13. Nikolay Gogol. ' Palto ' (1841)

Rus edebiyatında ilk kez bu hikaye, sıradan bir kasabalı olan "küçük adamı" ön plana çıkardı. Akaki Akakievich Bashmachkin, kendini tamamen... kağıtları yeniden yazmaya adamış zavallı bir memurdur. Tüm parasını yeni bir paltoya harcar, ancak palto hemen çalınır. Ancak isyan etmez, bunun yerine sessizce acı çeker ve delirir...

 

14. Nikolay Gogol. 'Hükümet Müfettişi' (1835)

Yolsuzluk, dalkavukluk ve bürokratların sıradan insanlara karşı tutumu hakkında en çok beğenilen Rus komedilerinden biri. Bu oyun hala Rusya ve dünya çapındaki tiyatrolarda düzenli olarak sahneleniyor. Hikayede, küçük bir taşra kasabası St. Petersburg'dan gelen bir hükümet müfettişinden gizli bir ziyaret beklemektedir. Ancak, kasabada bulunan küçük bir memur yanlışlıkla önemli bir misafir olarak tanımlanır. Rüşvet kabul ederek ve hatta belediye başkanının kızını evlendirerek yalaka belediye başkanını ve astlarını sömürmeye karar verir...

 

15. Vasili Zhukovski. Şiir koleksiyonu ( 'Svetlana' , 'On İki Uyuyan Bakire')

Zhukovsky, Rus romantizminin babası olarak kabul edilir. Şair birçok ağıt, şarkı, romans, balad ve epik şiir yazmıştır. En ünlü eserleri 'Svetlana' (1812) ve 'Lyudmila' (1908) şiirleri ile yazarın "iki baladda eski bir masal" dediği 'The Twelve Sleeping Virgins' (1810-1817)'dir. Şairin başlıca edebi değerlerinden biri de artık bir klasik olarak kabul edilen Homeros'un 'Odyssey'inin Rusçaya çevrilmesidir.

 

16. Vladimir Odoevsky. 'Rus Geceleri' (1844)

Bu derin felsefi roman, Rus edebiyatında türünün ilk örneğidir. Okullarda okutulmaz, ancak 19. yüzyıl edebiyatında önemli bir olay haline geldi ve eleştirmenlerden övgü dolu eleştiriler aldı. 'Rus Geceleri' türünü net bir şekilde sınıflandırmak imkansızdır: entelektüeller arasındaki konuşmaların bir tür kaydıdır, her gece farklı konular üzerine düşünürler. 

 

17. Antony Pogorelsky. 'Kara Tavuk veya Yeraltı Sakinleri' (1825-1826)

Kont Aleksey Razumovski'nin gayri meşru oğlu Aleksey Perovski, 'Antony Pogorelsky' takma adı altında saklandı. Askerdi ama edebiyata düşkündü ve Alman romantik hikaye anlatıcısı Ernst Theodor Amadeus Hoffmann'ın büyük bir hayranıydı. Perovski'nin ünlü hikayesini yeğeni ve öğrencisi, geleceğin yazarı ve 'Prens Serebrenni'nin yazarı AK Tolstoy için yazdığına inanılıyor. 

Hikayeye göre Alyosha adında bir çocuk tatillerinde bir pansiyonda kalmaktadır. Tavukları besler ve siyah bir kızla arkadaş olur, siyah olanın ise yeraltı krallığının gizli bakanı olduğu ortaya çıkar... Bu arada AK Tolstoy'un kuzeni Leo Tolstoy da hikayeyi beğenmiştir.

 

18. Yevgeny Baratynsky. 'Top' (1828)

Baratynsky, torunları için parlak arkadaşı Alexander Pushkin'in gölgesinde kaldı. Ancak çağdaşları şiirlerini ve dizelerini çok takdir ettiler ve kafiyelerin kolaylığı ve zarafeti için övgüde bulundular. 'Ball' şiirinde, ilk elden bildiği Moskova sosyal hayatını anlattı.

 

19. Sergei Aksakov. 'Aile Tarihi' (1840-1856)

Aksakov önemli bir halkla ilişkiler uzmanı, tiyatro eleştirmeni, sansürcü ve balıkçılık ve avcılık üzerine ilk yüksek sanatsal "notların" yazarıydı (İvan Turgenyev ünlü "Bir Sporcunun Eskizleri" adlı eseriyle ondan esinlenmişti). 

Ayrıca önemli anıların yazarıydı. 'Aile Günlüğü' üçlemesi sadece bir otobiyografi değil, aynı zamanda toplumsal sistemin ve 19. yüzyıl Sibirya toprak sahibi yaşamının geniş çaplı bir tasviridir.

 

20. Alexei Tolstoy. 'Prens Serebrenni' (1859-1861)

En ünlü tarihi romanlardan biri, Korkunç İvan'ın (1530-1584) saltanatı sırasında 16. yüzyılda yaşanan olayları anlatır. Merkezde, dönemin gerçek karakterleriyle çevrili kurgusal bir Rus prensi olan Gümüş Nikita'nın (Serebrenni) maceraları ve maceraları yer alır. Bunlara çar ve 'oprichniki' maiyeti de dahildir. Kitap gerçek tarihi belgelere dayanmaktadır, bu nedenle hem tarihçiler hem de edebiyat eleştirmenleri tarafından övülmüştür.

 

21. Lev Tolstoy. 'Anna Karenina' (1873-1877)

Bu, Tolstoy'un bir başka görkemli romanıdır. Ancak, 'Savaş ve Barış'tan farklı olarak, yazarın burada odak noktası, dönemi tanımlayan tarihi olaylar değil, aile hayatındaki mutluluk ve mutsuzluğun doğasıdır. Bu tema, yazarın kendi kalbine çok yakındı. Dahası, Tolstoy'un kendisi romanda "yıldız"dır: Tolstoy gibi, köylüleriyle tarlaları sürmek için yüksek sosyeteden çekilen Konstantin Levin'in (Lev, Rusça'da Leo anlamına gelir) kişiliğinde.

 

22. Leo Tolstoy. 'Savaş ve Barış' (1863-1869)

Tolstoy'un opus magnum'u, tüm dünyada bilinen ve sevilen dört ciltlik epik romanı. Birkaç Rus ailesinin hikayesini, en önemlisi İmparatorluk Rusya'sının Napolyon Fransa'sıyla savaşı olmak üzere, önemli tarihi olayların arka planında anlatıyor. Anlatı, hem politik hem de duygusal olarak aşk ve ihaneti, savaşı ve zor kazanılmış barışı kapsıyor. Tolstoy, her biri derinlik ve renkle dolu, kendine özgü sese sahip yüzlerce karakterden (Napolyon'un kendisi de dahil) oluşan bir kadro adına konuşuyor. Fransızların Rus kışından korktuğu kadar romandan da korkanlar için, merhum, büyük Sergey Bondarchuk'un yönettiği Oscar ödüllü Sovyet film uyarlamasını öneriyoruz.

 

23. Leo Tolstoy. 'Sivastopol Taslakları' (1855-1856)

Tolstoy gençliğinde Kafkasya'da birkaç yıl görev yaptı ve 1853-1856 Kırım Savaşı sırasında yaklaşık bir yılını Sivastopol'da geçirdi. 

Bu onun için zor bir dönemdi ve savaşın tüm dehşetini, Rusça'daki ilk savaş yazışmalarından biri olarak kabul edilen 'Sivastopol Taslakları' adlı eserinde anlattı.

 

24. Leo Tolstoy. Romanlar ve hikayeler ("Kazaklar", "Hacı Murat", "İvan İlyiç'in Ölümü" vb.).

Tolstoy, 'Kazaklar' (1862) ve 'Hacı Murat' (1896-1904) adlı kısa romanları da dahil olmak üzere birçok kez Kafkas temasına yöneldi. Konular, yazarın aşk, onur ve ihanet hakkındaki kurgularıyla harmanlanmış gerçek hikayelere dayanmaktadır. Tolstoy, küçük eserlerinde de ölüm hakkında çokça düşünmüştür: 'İvan İlyiç'in Ölümü'nde (1882-1886), ölümle yüzleşmeye çalışmıştır.

 

25. Ivan Goncharov. 'Oblomov' (1847-1859)

Tuhaf Rus tembelliği hakkındaki bu roman, 'Oblomovshchina' kavramını günlük Rus konuşma diline soktu. Goncharov'un anti-kahramanı Ilya Oblomov, aylaklık etmekten başka bir şey yapmaz. Toprak sahibi bir soyludur, bu da çalışmasına gerek olmadığı anlamına gelir... Çocukluk arkadaşı ve tam zıttı olan girişimci Andrey Stolz, onun için her şeyi yapar. Oblomov'un hayatında uykusundan kısa bir süreliğine uyandığı tek an, aşık olduğu zamandır. Ancak, böyle bir adam gerçekten evliliğe karar verebilir mi? İlginçtir ki, yazar tarafsız kalır, ne tembel Oblomov'un ne de akılcı Stolz'un tarafını tutar.

 

26. Fyodor Dostoyevski. 'Karamazov Kardeşler' (1878-1880)

Dostoyevski'nin son ve tartışmasız en büyük romanı ve inanç, ahlak, görev ve aşk üzerine derin düşüncelerinin özü. Bu anıtsal eser, kısmen teolojik düşünce, kısmen de dedektif hikayesidir: olay örgüsü, ahlaksız Fyodor Karamazov'un oğullarından biri tarafından öldürülmesi etrafında döner. Para ve Freud'u önceden haber veren bir baba-oğul aşk rekabeti temaları anlatıya iç içe geçmiştir. Finalde, tanık ifadesinin okuyucuyu sonuna kadar gerilimde tuttuğu dramatik bir mahkeme sahnesi yer alır.

 

27. Fyodor Dostoyevski. 'Yeraltından Notlar' (1863) 

'Notlar' tür, biçim ve içerik açısından yenilikçi bir eserdi. 20. yüzyılın distopik hikayelerini büyük ölçüde etkileyen varoluşçu bir romandır. Aynı zamanda felsefi bir hikaye ve bir roman-itiraf ve arzularımızın doğası hakkında trajik bir hikayedir. 

 

28. Fyodor Dostoyevski. 'Aptal' (1868)

Dostoyevski, insan ruhunun içinde gizlenen kötülüğü araştırmasıyla bilinir, ancak bu romanda yalnızca olumlu bir karakteri değil, aynı zamanda Mesih benzeri özelliklere sahip neredeyse ideal bir kişiyi tasvir eder. Saf, güvenen, yapmacıksız Prens Mışkin, kendini bir tutku girdabının merkezinde bulur, ancak onu çevreleyen yalancı ve ayyaş kalabalığının üstünden yükselir. Toplum tarafından "düşmüş" bir kadın olarak görülen Nastasya Filippovna'da bile, kahraman yalnızca güzelliği ve iyiliği görür ve ona karşı muazzam bir sevgiyle dolar.

 

29. Fyodor Dostoyevski. 'Suç ve Ceza' (1865-1866)

Yoksul öğrenci Rodion Raskolnikov, geçinmek için zar zor para kazanırken yaşlı bir tefeciden borç para almak zorunda kalır. Dilenci yaşamından bıkmış bir halde kendine felsefi bir soru sorar: Ben titreyen bir yaratık mıyım yoksa buna hakkım var mı? Kendi kaderinin efendisi olduğunu kanıtlamak için bir suç işlemeye karar verir, üstelik sıradan bir suç değil: Yaşlı tefeciyi öldürmek.

Dostoyevski, şiddetin doğasını ve bir insanı aşırı önlemler almaya zorlayabilecek koşulları düşünür: cinayet veya fahişelik, kahramanın sevgilisi Sonya Marmeladova'nın yapmak zorunda olduğu gibi. Roman aynı zamanda hayatın anlamını arama üzerine derin bir ifadedir.

 

30. Ivan Turgenev. 'Bir Sporcunun Eskizleri' (1847-1851)

Turgenev'in bu hikayeleri, aile arazisinde gerçekleşen gerçek olaylara dayanıyordu. Yazar, Rus kırsalından bir dizi karakter ve kişiliği günlük sıkıntılarıyla tanıtıyor. Hikayeler ilk olarak edebiyat dergisi 'Sovremennik'te sırayla yayınlandı, ardından ayrı bir kitap olarak yayınlandı. Eser, kendi döneminde çığır açıcı olarak kabul edildi: Turgenev, Rus halkına bu kadar geniş bir bakış açısı getiren ilk kişiydi.

 

31. Ivan Turgenev. 'Baharın Selleri' (1872)

Sanin adında genç bir adam Avrupa'da seyahat ederken genç bir İtalyan kadınla tanışır ve ona giderek aşık olur. Evlenmeyi düşünerek memleketine iş için gider ve orada asil bir kadın tarafından baştan çıkarılır... 

Turgenev, kadınları zihinsel güç ve ahlaki nitelikler açısından erkeklerden bir kat daha üstün tutan ilk yazarlardan biri oldu. Sözde "Turgenev'in kızı" imgesi, birçok romanında iradesiz, yoksul erkeklerin yanında belirir. 

 

32. Ivan Turgenev. 'Soyluların Yurdu' (1856-1858)

Turgenev, asalet meselelerini, Rusya ile Batı arasındaki çatışmayı ve ahlaki ilkeler sorusunu gündeme getiriyor.  Avrupa'daki hayattan hayal kırıklığına uğrayan Lavretsky, "toprağı sürmek" için Rusya'daki malikanesine geri döner ve burada kısa süre sonra komşusunun kızı Liza'ya aşık olur. Aşkları karşılıklıdır ve Avrupa'da kalan karısının ölümünü öğrendikten sonra ona evlenme teklif eder. Ancak aniden karısının hala hayatta olduğu ortaya çıkar. Kalbi kırık olan Liza, bir manastırda yaşamaya gider...

 

33. İvan Turgenev. ' Babalar ve Oğullar ' (1860-1861)

Arkady Kirsanov adında genç bir adam, arkadaşı Yevgeny Bazarov, nihilist bir öğrenci eşliğinde babasının çiftliğine gider. Bazarov doktor olmak için eğitim görmektedir ve köylülere yardım etmeyi amaçlamaktadır. Tüm otoriteyi reddeder ve her ikisi de liberal görüşlere sahip toprak sahibi babası ve Arkady'nin aristokrat amcasıyla tartışır. Ancak, bir nihilist bile aşka karşı bağışık değildir...

Rus yazarlar daha önce kuşak çatışması konusuna değinmişti (yukarıda bahsi geçen Griboyedov 'Woe from Wit'te), ancak konuyu gerçekten körükleyen Turgenev'in romanıydı. Ayrıca aşırı rafine soylularla alay ederek yeni bir ilerici kahraman tanıttı ve gerçek hayatın tembellikte değil, emekte yattığını belirtti.

 

34. Nikolay Nekrasov. Şiir koleksiyonu (' Rusya'da Kim Mutlu ve Özgür Olabilir? ' ve diğerleri)

Bu bir bakıma Homerosvari bir şiirdir, ancak Rus folkloruna dayanmaktadır. Yedi köylü Rusya'da kimin mutlu ve özgür olduğunu tartışır: bir rahip, bir tüccar, zengin bir toprak sahibi veya çar? Ve mutlu insanları aramak için bir yolculuğa çıkarlar... Ama herhangi birini bulabilecekler mi? Çünkü eser köylülerin korkunç durumunu ortaya koyuyor ve serfliği eleştiriyor (ve ayrıca 1861'de onu kaldıran ve hem toprak sahipleri hem de köylüler için hayatı daha da kötüleştiren reformları). Nekrasov, onu değişiklikler yapmaya zorlayan sansürcülerle sorun yaşıyordu. Nekrasov, dokunaklı bir şekilde anlattığı, kıskanılmayacak durumlarını dile getirdiği Rus kadınlarının kaderiyle de ilgileniyordu.

 

35. Fyodor Tyutchev. Şiir koleksiyonu

Tyutchev ilk şiirlerini Alman Romantizmi etkisi altında yazdı, ancak daha sonra özgün bir şair oldu ve yaratıcılığın doğası üzerine düşündü. Puşkin ile bir polemiğe öncülük etti ve 'Puşkin'in Özgürlük Üzerine Övgüsü' (1820) şiirinde bir şairin insanların kalplerini yumuşatması ve rahatsız etmemesi gerektiğini ilan etti. 

Tyutchev için önemli bir tema da yalnızlık ve insanın evrenle diyaloğuydu. 1866'da en ünlü eserini yazdı: 'Rusya'yı zihninizle anlayamazsınız'.

 

36. Afanasy Fet. Şiir koleksiyonu

 

Bu Romantik şairin ana temaları doğa, aşk, güzellik ve sanattır. Şiirleri ve ağıtları o kadar melodiktir ki birçoğu müziğe uyarlanmıştır. Örneğin, Çaykovski'nin en sevdiği şiir 'Güney Gecesinde Bir Samanlıkta...' (1857) idi. 

Fet, çağdaşları tarafından Goethe'nin Faust'unu, Ovidius'un Dönüşümler'ini, Catullus'un şiirlerini ve daha birçok antik eseri çevirmeni olarak da anılır. 

 

37. Dmitri Grigorovich. 'Gutta-percha Çocuğu' (1882)

 

Çarlık Rusyası'ndaki dilencilerin ve yoksulların acınası varoluşları hakkında yürek parçalayıcı bir hikaye. Kahraman yetim bir çocuktur. Sirkte akrobat olarak çalışır ve esnekliğiyle izleyicileri büyüler. Kaderinin hikayesi, zengin bir aileden gelen ve sirkte bir gösteriyi izlemeye gelen ve kahramanın ölümüne tanık olan Vera adlı bir kızın izlenimleri arka planında geçmektedir. 

 

38. Vladimir Korolenko. 'Kör Müzisyen' (1886) 

Gerçekçi bir yazar ve kısa öykünün ustası olan Korolenko, 'Çağdaşımın Tarihi' adlı çok ciltli anılarıyla, Rusya'daki yaşamı ve 19. yüzyılın sonu - 20. yüzyılın başındaki entelektüel ortamı canlı ve hacimli bir şekilde yansıtmıştır. 'Kör Müzisyen', dünyayı müzik aracılığıyla tanıyan kör bir adamın yaşamı ve duygularının psikolojik analizini içeren en ünlü romanlarından biridir.

 

39. Vsevolod Garshin. 'Kırmızı Bir Çiçek' (1883)

Garshin, 19. yüzyılın ikinci yarısındaki yazarların üzerinde çalıştığı, insan ruhunun ve duygularının derinliklerine nüfuz etme gibi yöntemler geliştirdi. Çağdaşları, Garshin'i bir yazar ve küçük nesir ustası olarak çok takdir ettiler. Eserlerindeki en önemli öykülerden biri, akıl hastalığı olan bir kişinin iç dünyasına inanılmaz bir dalış olan otobiyografik 'Kırmızı Çiçek'tir. 

 

40. Nikolai Leskov. Novellalar ve kısa öyküler ('Mtsensk Bölgesi'nin Leydi Macbeth'i', 'Büyülü Gezgin', 'Peruk Sanatçısı') 

Leskov, Rusya dışında pek bilinmez ve yine de Batı'da, Shakespeare'in katil kahramanına dayanan bu eser bir filme dönüştürülmüştür. Oryol Bölgesi'ndeki Mtsensk bölgesinde yaşayan Katerina Izmailova adlı genç bir tüccarın karısının hikayesidir. Kocası sürekli iş seyahatindedir ve kendini devasa evde yalnız ve sıkılmış halde bulur. Katerina, yakışıklı malikane yöneticisi Sergey'e aşık olur ve kayınpederinin kazara keşfettiği fırtınalı bir aşk ilişkisi yaşarlar... Katerina, sevgilisini kurtarmak için sadece bir cinayet değil, bir cinayet işlemeye karar verir.

Çağdaş eleştirmenler, Leskov'un tüccar hayatının para ve tutkuyla bağlanmış "karanlığını" nasıl Shakespeare boyutlarında bir trajediye dönüştürdüğüne hayran kaldılar.

 

41. Aleksey Pisemski. 'Bin Ruh' (1853-1858)

Vladimir Nabokov bu toplumsal romanı Stendhal'in 'Kırmızı ve Siyah'ına benzetmiştir. Bu, ahlaki bağlamdan ziyade "iş"in hakim olduğu Rus edebiyatındaki erken natüralizmin bir örneğidir. 

Zavallı bir yazar, küçük bir kasabadaki bir okulda çalışmaya gönderilir. Kendisine aşık olan basit bir taşralı kızı reddeden alaycı bir kariyeristtir. Aynı zamanda, genç ve zengin bir toprak sahibiyle karlı bir şekilde evlenir. Toplumdaki konumu ve serveti hızla artar, ancak aniden şüpheler tarafından ele geçirilmeye başlar. Hayatını yeniden düşünür ve adalet için bir savaşçı olur. 

 

42. Nikolai Pomyalovsky. 'Rahip Okulu Eskizleri' (1863)

Pomyalovsky, 19. yüzyılın en önemli Rus realistlerinden biridir, kendi ülkesinde bile küçümsenmiştir. Halktan kahramanların hayatlarını yazmış ve soyluların ve burjuvazinin hayatını olumsuz bir şekilde betimlemiştir. Yazar, genç erkeklerin yurdunda hüküm süren bedensel cezaları, zulümleri ve sert yasaları tasvir etmiştir.

 

43. Mikhail Saltykov-Shchedrin. 'Golovlev Ailesi' (1880)

Karakterlerine karşı hiç merhamet göstermeyen Saltykov-Shchedrin, malikane hayatının kasvetli bir resmini çiziyor. Bu, bir asil ailenin ve hatta tüm Rus soylularının yoksullaşması ve çöküşü hakkında bir roman. Yazar, çok farklı bir "soylular yuvası" sunuyor - aile değerlerinin pastoral bir kalesi değil, toprak sahibi hayatının çöküşü ve ıssızlığı (ilgisizlik ve ikiyüzlülükten bahsetmiyorum bile). Belki de edebiyatta "zehirli" (şimdi söyleyeceğimiz gibi) aile ilişkilerinin ilk örneği. Baskıcı, çabuk sinirlenen bir anne, ailenin parasını israf eden aylak bir oğul, bir süvariyle kaçan bir kız... Roman, çağdaşları arasında büyük ilgi gördü.

 

44. Mihail Saltykov-Şçedrin. 'Bir Kasabanın Tarihi' (1870)

Saltykov-Shchedrin, Rus edebiyatının en büyük hiciv yazarlarından biridir ve sıklıkla Gogol ile karşılaştırılır. Yazar, kurgusal Glupov şehrinin ('Aptalköy') bu kroniğinde, Rusya'nın tamamı ve tarihi hakkında bir hiciv kaleme alır. Roman, birkaç şehir valisinin yönetimini anlatır: hepsi rüşvet alanlar, cahil ve günahkarlar. Okuyucuda maksimum iğrenme uyandırmak için yazar, tüm karakterlere grotesk özellikler verir ve alegoriler ve hayaletler kullanır.

 

45. Anton Çehov. Kısa öyküler

Çehov kısa türünün bir ustası olarak kabul edilir. 'Kısalık yeteneğin kız kardeşidir' aforizmasının yazarı, herhangi bir büyük romanla sanatsal olarak aynı kefeye konulabilecek 500'den fazla öykü yazmıştır. Bir yazar ve oyun yazarı olarak başarısına rağmen Çehov, hayatı boyunca tıp pratiği yapmaya devam etmiş ve karakterlerinin çoğunu geniş hasta yelpazesinden seçmiştir. Çehov, sayılamayacak kadar çok sayıda güzel kısa öykü yazmıştır, ancak 'Koğuş No. 6' (bireysel ve daha tehlikelisi kolektif delilik hakkında), 'Sevgilim' (kocasının çıkarları tarafından alt edilen bir kadın hakkında) ve 'Bir Davadaki Adam' (kendini dış dünyadan soyutlamak hakkında) özellikle kaçırılmaması gereken öykülerdir.

 

46. ​​Anton Çehov. Oyun koleksiyonu ('Üç Kız Kardeş', 'Kiraz Bahçesi', 'Martı')

Çehov, Moskova Sanat Tiyatrosu'nun emriyle birçok oyun yazdı ve prömiyerleri sahnesinde başarıyla gerçekleştirildi. Ve bu oyunlar bugün bile birçok Rus ve yabancı tiyatronun repertuarında yer almaktadır. 'Üç Kız Kardeş' genç hanımlar ve onların ilerici görüşleri hakkındadır. Taşra kasabalarını terk edip Moskova'nın parlak ışıklarına taşınmayı planlarlar, orada çalışacaklar ve değerli işler yapacaklardır. Ancak, yüce hayalleri sadece bu kadardır... 'Kiraz Bahçesi'nde, yoksul bir toprak sahibi borçlarını ödemek için harika bir kiraz bahçesi olan evini satmak zorunda kalır. 'Martı', Rus soylularının çöküşü ve çalışamayan, sadece kendi hayallerinde yaşayan ve genellikle paraları olmayan insanlar hakkında bir başka oyundur.

 

47. Maksim Gorki. 'Aşağıdaki Derinlikler' (1902)

Bu, proleter yazar Gorky'nin en ünlü oyunu ve toplumun alt tabakalarına bir ilahi olarak kabul edilir. Tolstoy, dramayı okuduktan sonra Gorky'ye şaşkınlıkla haykırdı: "Bunu neden yazıyorsun?" Tiyatroya giden halkın, fahişeleri ve alkolikleri, kelimenin tam anlamıyla siğilleriyle birlikte tasvir eden bir evsizler barınağı hakkındaki bir oyunla ilgileneceğini hayal edemezdi. Ancak Tolstoy'un yanıldığı kanıtlandı ve bu sert gerçek yaşam draması, Moskova Sanat Tiyatrosu sahnesinde ve Almanya'da büyük bir başarı elde etti.

 

48. Maksim Gorki. Novella ve kısa öyküler ('Yaşlı Izergil', 'Çocukluk' vb.).

Gorky'nin nesri ve dramaturjisi, içeriğin "alçakgönüllülüğünü", gerçek hayatın kınanmasını vurur. Ancak, 'Yaşlı Izergil' gibi gerçekten büyülü hikayeler de vardır. Tolstoy gibi Gorky'nin de kendi otobiyografik üçlemesi vardır. İlk bölümü olan 'Çocukluk', Nizhny Novgorod'da büyüyen bir çocuğun hayatının inanılmaz derecede canlı ve renkli bir hikayesidir. Anne sevgisi, büyükbaba dayakları, sert darbeler okulu - Gorky bunların hepsini deneyimledi ve Rus taşra hayatını inanılmaz derecede atmosferik bir şekilde anlatıyor.

 

49. Ivan Bunin. Novella ve kısa öyküler ('Hafif Nefes', 'Köy', 'Hayat Kupası', ' San Francisco'lu Beyefendi' , 'Karanlık Caddeler' vb.)  

Edebiyatta Nobel ödüllü Ivan Bunin, kısa, esnek nesrin usta bir ustasıydı. "Her birimizin muhtemelen özellikle değerli bir aşk anısı veya özellikle acı bir aşk günahı vardır," diye yazmıştı. Bunin, ünlü 'Dark Avenues' adlı eserinde tutkuyu, şehveti ve aşkı bambaşka bir seviyeye taşıdı. Bu eser, aşkın perde arkası işleyişine, duyguların geliştirilmesine ve karşıt görüşlerin çatışmasına adanmış kısa öykülerden oluşuyordu.

 

50. Ivan Bunin. 'Arsenyev'in Hayatı' (1929)

 

Bunin'e göre, "klasik Rus düzyazı geleneklerini sürdürdüğü katı sanatsallık" nedeniyle kendisine Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandıran bu romandı. Yazar Konstantin Paustovsky, 'Arsenyev'in Hayatı'nı dünya edebiyatının en dikkat çekici fenomenlerinden biri olarak adlandırdı.

Başkarakter Aleksey Arsenyev, çalkantılarla dolu çocukluğunu ve gençliğini, ayrıca trajik bir şekilde sonlanan ilk büyük aşkını anımsıyor.

 

51. Leonid Andreyev. Novella ve kısa öyküler ('Vasily Feveyiski'nin Hayatı', 'Yahuda İskariyot', 'Kızıl Gülüş' vb.)

Andreyev'in tarzı bir parmak izi gibidir: benzersiz. Nevrotik edebi dünyası düşünceler, kelimeler ve metaforlarla aşırı kalabalıktır. Rus-Japon Savaşı'nın zirvesinde yazılan 'Kızıl Kahkaha'da, 'Gümüş Çağ'ın en yetenekli Rus yazarlarından biri olan Andreyev, savaşın dehşetini ele alır. Bir topçu subayı olan anlatıcı, kendini düşmanlıkların ortasında bulur. Savaşın anlamsızlığı için bir tür kanla ilişkili metafor olan ürkütücü bir "kırmızı kahkaha" tarafından takip edilir. Savaş aynı anda "korkunç nekrotik buz", "kırmızı hava", "dirilen ölüler", "kırmızı kahkaha" ve son olarak gerçek, katil deliliktir. Savaş için derin bir fiziksel tiksinti uyandırabilecek tek bir antimilitarist hikaye varsa, şüphesiz o da 'Kızıl Kahkaha'dır.

 

52. Leonid Andreev. 'İnsanın Hayatı' (1906)

Sembolist yazar yeni bir drama biçimi bulmaya çalıştı. Oyun, herhangi bir kanon olmadan, serbest bir üslupla yazılmıştır. İnsan yaşamını doğumdan ölüme kadar şematik olarak tasvir eden birkaç sahne içerir.

 

53. Dmitri Merezhkovsky. 'Leonardo da Vinci' (1901)

Merezhkovsky, Rus 'Gümüş Çağı' edebiyatının önemli bir figürüydü ve ilk Sembolist yazarlardan biriydi. 'Leonardo da Vinci' romanı 'Mesih ve Deccal' üçlemesinin bir parçasıdır. Sadece büyük ustanın hayatını değil, aynı zamanda tüm Rönesans'ı da anlatır. Yazar, sanatın, dinin ve Orta Çağ'ın yerini alan yeni hümanist değerlerin gücünden bahseder. 

 

54. Fyodor Sologub. 'Küçük Şeytan' (1892-1902)

Sembolist Sologub, baş kahramanı "küçük, gri, etekli Nedotykomka" imgesinde tasvir etti. Hayatı zehirler ve kahramanı delirtir, Peredonov adında kötü ve kıskanç bir taşra öğretmenidir. Terfi almayı hayal eder, ancak gerçeklikle bağını kaybeder. Kitap büyük bir başarı elde etti, Sovyet döneminde bile yeniden basıldı ve birkaç sinema uyarlamasının kaynağı olarak hizmet etti.

 

55. Alexander Blok. Sözler ve şiirler ('İntikam', ' On İki' )

Blok, 'Gümüş Çağ'ın en ünlü ve önemli şairlerinden biridir. İnce bir söz yazarı ve sembolist olan Blok, birçok parlak şiirin yanı sıra, başlangıçta coşkuyla kabul ettiği 1917 Bolşevik Devrimi'ne kasvetli bir yanıt bıraktı. Şair, 'Oniki' (1918) şiirinde devrimi bir kıyamet olarak tasvir eder ve onun yerine yeni bir dünya ortaya çıkar. Başlığın on ikisi, yeni inancın 12 havarisi olarak tasvir edilen 12 Kızıl Muhafız'dır ve yeni çağa insan hayatlarını kolayca feda ederler. Kızıl Muhafızların önünde, "beyaz güllerden bir çelenk içinde" yürüyen İsa Mesih'tir. Şiirdeki Mesih imgesinin farklı yorumları vardır. Bazıları Mesih'i devrimi kutsayan ve ona liderlik eden biri olarak görürken, diğerleri Kızıl Muhafızların onu sürgün ettiğini ve inancını yok ettiğini düşünür.

 

56. Andrey Bely. ' Petersburg ' (1913)

Filozof Nikolay Berdyaev, Andrey Bely hakkında "O, varlığının özüne kadar Rus'tur; içinde Rus kaosu kıpırdanır," demiş ve sembolist yazarı Gogol ve Dostoyevski geleneklerinin varisi olarak adlandırmıştır. Boris Pasternak, Bely'yi Marcel Proust'a benzetmiş ve James Joyce'u "Andrey Bely'nin bir müridi" olarak adlandırmıştır. Ulysses gibi, modernist 'Petersburg' da bilinç akışı tekniklerini kullanır ve şehrin 1703'te I. Petro (Büyük) tarafından kurulmasına gönderme yapar; St. Petersburg, 1905 Rus Devrimi'nin arka planında kendi başına sanatsal bir birim haline gelir.

 

57. Vladimir Mayakovski. Şarkı sözleri ve şiirler ('Pantolonlu Bir Bulut', 'Tamam!', vb.)

"Sesimle dünyayı sarsarak ve sırıtarak, Yanından geçiyorum, — yakışıklı, Yirmi iki yaşında."

Mayakovski 1914 tarihli 'Pantolonlu Bir Bulut' şiirinde kendini böyle tasvir eder. O, başlıca proleter şair ve en sıra dışı ve orijinal Rus yazarlarından biriydi. Şiirde kelimenin tam anlamıyla devrim yaratmış, geçmişin eski dili ve cilalı salon şiirinin aksine tamamen yeni biçimler, kafiyeler ve anlamlar yaratmıştır.

 

58. Osip Mandelstam. Şiir koleksiyonu

Mandelstam 20. yüzyılın en önemli şairlerinden biridir ve en karmaşık olanı da değildir: şiirleri alt metinlerle ve antik çağa atıflarla doludur. Ancak yaşamı boyunca, her şeyden önce diğer meslektaşları Alexander Blok'un gölgesinde kalmıştır. Sovyet döneminde şiirleri uzun yıllar yasaklandı ve çalışmalarına olan ilginin yeniden canlanması, anti-Stalinist 'Yaşıyoruz ama kaldığımız toprağı hissedemiyoruz...' adlı şiirinin yayınlanmasıyla oldu. Efsanevi şair arkadaşı Anna Akhmatova, onun eserini "suçlu bakışların usta bir metresi" ve 20. yüzyılın en iyi aşk şiiri olarak adlandırdı.

 

59. Aleksey Remizov. 'Gölet' (1905)

Remizov, Rus kültürünün 'Gümüş Çağı'nın en parlak modernistlerinden biriydi, ancak ana eserleri şiirle değil düzyazıyla yazılmıştı. Eserleri klasik türlerin hiçbir çerçevesine uymuyordu, ancak akademisyen Dmitry Likhachev'in dediği gibi, özel bir türler topluluğuna aitti. 

'Gölet', ana odak noktasının olay örgüsü değil, kahramanın zihninin değişme süreci ve dünya görüşü olduğu ilk Rus varoluşçu romanı olarak adlandırılır. Remizov, bu başkalaşımı gerçeklik ve sembolizm arasında denge kurarak aktarır.

 

60. Alexei Remizov. 'Stella Maria Maris' (1928)

Bu koleksiyondaki hikayeler Rus folkloru olarak stilize edilmiş ve neredeyse şarkı gibi okunuyor. Yazar, bunlarda iyi bilinen İncil hikayelerini yeniden işliyor: dünyanın yaratılışı, Mesih, Yahuda'nın ihaneti ve Petrus'un inkarı, Calvary'ye Giden Yoldaki Bakire hakkında. Ve yazar bunları halkın dilinde anlatıyor.

 

61. Marina Tsvetaeva. Şiir koleksiyonu

Yaratıcılık Tsvetaeva'yı çocukluğundan beri çevreliyordu: babası bir sanat tarihçisiydi, Puşkin Güzel Sanatlar Müzesi'nin kurucusuydu, annesi ise bir piyanistti. Bu, şiirlerinin imgelerini ve müzikalitesini, gerçek trajedilerle dolu zor bir biyografiyle birlikte etkiledi. 'Çok erken yazılmış şiirlerim...', 'Ellerimden - elle yaratılmış bir şehir değil', 'Hastalığınızın benden kaynaklanmadığına sevindim', okunması gereken tanınmış şaheserlerinden sadece birkaçıdır.

 

62. Vladimir Nabokov. 'Hediye' (1938)

Nabokov'un Rusça'daki son romanı, birçok kişi tarafından sanatının zirvesi olarak kabul edilen bir tur de force'tur. Felsefi bir bakış açısından, her katmanı derin bir varoluşsal anlamla doyurulmuş bir tür edebi düğün pastası olan bir meta-romandır. Nabokov, 'Hediye'nin epigrafı olarak, bir Rus dilbilgisi ders kitabından görünüşte basit bir alıştırma ödünç aldı: "Meşe bir ağaçtır. Gül bir çiçektir. Geyik bir hayvandır. Serçe bir kuştur. Rusya bizim anavatanımızdır. Ölüm kaçınılmazdır." Nabokov'un zamansız romanında bize söylenen, hayatın doğum ve ölüm arasında kısa bir ara oyun olduğu ve 1.000 çelişkili önemsiz şeyden oluştuğudur.

 

63. Vladimir Nabokov. 'Savunma' (1930)

Bu, satrançla o kadar meşgul olan ve giderek gerçeklikle tüm bağını kaybeden bir Rus satranç oyuncusu hakkında ustaca yazılmış bir roman. Ve sonunda, tüm romanın bir şekilde bir satranç partisi olduğu ortaya çıkıyor... Nabokov'un kendisi büyük bir satranç tutkunuydu ve satranç problemleri yazmıştı.

 

64. Boris Zaitsev. 'Passy'deki Ev' (1933)

Zaitsev, devrimden sonra göç eden ve aslında anavatanında unutulmaya terk edilen 'Gümüş Çağ'ın en parlak yazarlarından biridir. 'Passy Evi' adlı romanında, Paris'teki Rus göçmenlerinin hayatını ayrıntılı olarak anlatır ve bir Rus erkeğinin yabancı bir ülkedeki yerini yansıtır.

 

65. Ivan Shmelev. 'Rabbin Yazı' (1927-1948)

Yazar bu otobiyografik romanı yirmi yıldan fazla bir süre göç ederken yazmıştır. Rusya'daki yaşamı, tüccar bir ailede geçirdiği çocukluğu hatırlar ve devrimin arifesinde Çarlık Rusyası'ndaki yaşamın ve zamanla çözülen gerçekliklerin ayrıntılı bir tasvirini yaratır. Romanın başlığı Eski Ahit'ten bir cümleye göndermedir. Ve Shmelev tüm anlatıyı kilise yılı takvimi içinde çerçeveler ve Ortodoks bayramları ve gelenekleri üzerinde ayrıntılı olarak durur.

 

66. Mikhail Osorgin. 'Moskova'nın Parçalanmış Kalbi: Sivtsev Vrazhek' (1928)

Kitabın başlığı Moskova'nın merkezini ve Arbat sokaklarını bilenlere tanıdık gelecektir. Kronik romanın olayları Sivtsev Vrazhek Caddesi'ndeki bir evin etrafında gelişir . Bir ornitolog profesör, torunuyla birlikte orada yaşamaktadır ve torunu yavaş yavaş küçük bir kızdan yetişkin bir kadına dönüşmektedir. Osorgin de romanını göç ederken yazmıştır. Kitap yayımlandıktan hemen sonra birçok dile çevrilmiş ve Avrupa'da ve Kuzey Amerika'da büyük başarı elde etmiştir.

 

67. Mark Aldanov. 'İntihar' (1956)

Aldanov hayatını devrimci olayları kavramsallaştırmakla geçirdi: Fransız Devrimi ve Napolyon hakkında bir dizi kitap yazdı ve ayrıca Rusya'daki Bolşevik darbesi ve lideri Vladimir Lenin hakkında yazdı. İkincisi, tarihi roman 'The Suicide'ın merkezi figürüdür. Lenin figürüne dair oldukça sıra dışı bir bakış açısıdır ve Aldanov, onu tasvir etme konusunda genel olarak kabul görmüş Sovyet geleneğiyle açıkça polemiğe girmiştir. 

 

68. Gaito Gazdanov. 'Claire'de Bir Akşam' (1929)

O zamanlar genç bir göçmen olan yazarın ilk romanı Paris'te yayımlandı ve Rusça konuşan halk tarafından iyi karşılandı. Olayları, izlenimleri ve insanları yansıtan bir seyahat romanı ve anı romanıdır. Kahraman, kayıp çocukluğunu aramaya çıkar, kayıp arkadaşlarını ve akrabalarını, ilk aşkını hatırlar ve Rus İç Savaşı'nı düşünür. Eleştirmenler Marcel Proust'un etkisine dikkat çekse de yazar, Fransız modernistini okumadığını itiraf etti.

 

69.Boris Poplavsky. 'Apollon Bezobrazov' (1930)

Genç bir adamken, Poplavsky Rus İç Savaşı sırasında ailesiyle birlikte Fransa'ya göç etti. Kısa yaşamı boyunca (32 yaşında öldü), birkaç Sembolist şiir ve roman koleksiyonu yazdı. 'Apollon Bezobrazov' zengin imgelerle doludur ve izlenimci bir tarzda yazılmıştır. Gerçek bir olay örgüsünden daha fazla duyguya sahiptir. Yazar, en önemli temaların kahramanın Tanrı ile ilişkisi ve ölüm olduğunu düşünür.

 

70.Anna Akhmatova. Şarkı sözleri ve şiirler ('Kahramansız Şiir', 'Requiem')

Bu yazar, tüm yüzyılın şiir dilini şekillendiren figürlerden biridir. Zengin imgelerle dolu inanılmaz derecede derin şiirleri, sonraki nesillerin edebiyatçılarını etkilemiştir ve hala milyonlarca hayranı vardır. İlk şiirleri dramatik aşk deneyimlerini yansıtırken, geç dönem şiirleri halkın ve ülkenin kaderiyle ilgilidir. Akhmatova, kocasının vurulmasından ve oğlunun hapsedilmesinden, Leningrad Kuşatması'ndan ve şiirlerinin yayınlanmasının uzun yıllar yasaklanmasından sağ kurtulmuştur. 

 

71. Yevgeny Zamyatin. 'Biz' (1920)

Zamyatin, kehanet dolu distopik başyapıtında, birey üzerinde tam kontrol ilkeleri üzerine kurulu totaliter bir devleti ustalıkla tasvir eder. Roman, her şeyin Zaman Tableti tarafından yönetildiği, insanların hayatlarını ve isimlerinin, tıpkı bir toplama kampında olduğu gibi, 'D-503' veya 'O-90' gibi harfler ve sayılarla değiştirildiği uzak bir gelecekte geçer. OneState'in tüm vatandaşları gece gündüz sıkı bir programa uymak zorundadır; hatta sevişme bile sıkı bir şekilde düzenlenir.

Zamyatin'in 'Biz'i, tüm korkutucu gerçekçiliğine rağmen ironi ve alegoriye yer bulur. "Yürüyoruz - milyon başlı bir beden; ve her birimizde, büyük olasılıkla moleküllerin, atomların ve fagositlerin yaşadığı o mütevazı neşe vardır." Zamyatin'in romanı, yazarın yaşamı boyunca Rusya'da hiç yayınlanmamış olmasına rağmen, en az dört edebi dehanın (George Orwell, Kurt Vonnegut, Aldous Huxley ve Vladimir Nabokov) dünya görüşünü şekillendirmiştir. Distopya ilk olarak 1924'te İngilizce olarak tamamıyla yayınlanmıştır.

 

72. Isaac Babel. 'Kızıl Süvari' , 'Odessa Hikayeleri'

'Kızıl Süvari' Rusya'daki İç Savaş hakkında bir dizi korkutucu ve oldukça gerçekçi hikayedir. Kızıl Süvari şefi Semyon Budyonny ve diğer Bolşevikler bu çalışmadan öfkelenmişti. Ancak, yetkili Maksim Gorki, Babel'i savundu ve kısa hikaye koleksiyonunun sanatsal özelliklerini övdü. Yazarın en ünlü eseri, "yiğit" Yahudi gangsterler ve liderleri Ben Krik hakkındaki 'Odessa hikayeleri' koleksiyonudur. Odessa'da doğan Babel, zamanının çoğunu çekiç ve örs arasında geçirdi, bir tür statükoyu korurken Yahudi kökleriyle temas halinde kalmaya çalıştı. Mizah, Babel'in karakterlerinden uzaklaşmasını, onlarla kaynaşmamasını ve dostça bir zeminde kalmasını sağladı.

 

73. Boris Pilnyak. 'Sönmeyen Ay'ın Hikayesi' (1926)

Konu ilgi çekici. Parti liderliği Kızıl Ordu komutanı Gavrilov'a hiç ihtiyacı olmayan bir tıbbi operasyon dayatıyor. Doktorlar da bunun farkındalar ancak müdahale etmekten korkuyorlar. Cerrahın bıçağı altında, asker kloroform zehirlenmesinden ölüyor...

Sovyet sansürü, Joseph Stalin'in kendisi tarafından organize edildiği söylenen ünlü Bolşevik Mihail Frunze'nin ölümüne dair ipuçları gördüğü için bu noveleti yasakladı. Pilnyak, önsözde hikayesinin Frunze ile hiçbir ilgisi olmadığını ve "okuyucunun gerçekleri ve yaşayan insanları aramadığını" söylese de. Pilyak, cüretkar hikayesi yüzünden çok acı çekti: Bir zamanlar en çok yayınlanan yazar her yerden kovuldu ve ardından tutuklanıp Troçkistler ve yabancılarla ilişki kurmak suçlamasıyla kurşuna dizilerek idam edildi.

 

74. Mihail Bulgakov. 'Beyaz Muhafız' (1925)

Bulgakov, Kiev'de (o zamanlar Rus İmparatorluğu'nun bir parçasıydı) kalabalık bir ailede doğdu. Çocukluğunun sıcak manevi atmosferi, ustaca yazdığı 'Beyaz Muhafız'da yansıtılmıştır. Bu, yalnızca en iyi Tolstoy geleneklerinde yazılmış olağanüstü bir tarihi roman değil, aynı zamanda bir "Rus Forsyte Destanı"dır - kendilerini Ekim Devrimi'nin hemen ardından gelen kanlı iç savaşa yakalanmış bulan Rus entelektüellerden oluşan bir aile ve onların arkadaşları ve akrabaları hakkındadır.

 

75. Mihail Bulgakov. 'Köpek Kalbi' (1925)

1920'lerin ortalarında geçen novela, benzeri görülmemiş bir deney yapan Preobrazhensky adlı zeki bir cerrah ve profesöre odaklanıyor. Evsiz bir sokak köpeğine insan hipofiz bezi nakleder. Sonuç olarak köpek bir insana dönüşür, ancak korkunç derecede küstahça davranır: içki içer, sigara içer, küfür eder ve profesörün dairesinde kendi dairesiymiş gibi davranır. Bu hikaye, proleterlerin "yeni gücü" ile Sovyet sistemine dair harika bir hicivdir. Ancak sansürcüler bunu takdir etmedi, bu yüzden (resmi olarak) SSCB'de ancak 1987'de yayınlandı.

 

76. Mihail Bulgakov. 'Usta ve Margarita' (1940)

Bulgakov'un en büyük romanı, yazarın ölümünden 26 yıl sonra, 'Kruşçev Yumuşama'sının ardından 1966'ya kadar gün yüzüne çıkmadı. Şeytan ve şeytani maiyetinin 1930'ların Moskova'sını nasıl ziyaret ettiğini anlatan hicivli ve doğaüstü bir hikayedir. Bu metafizik eserde, Bulgakov'un Şeytanı (şeytan için kullanılan eski bir Cermen ismi olan Woland olarak adlandırılır) kararsız bir figürdür, "ebediyen kötülüğü arzulayan ve ebediyen iyilik yapan o gücün bir parçasıdır." Woland yeni kötülüğe karşı çıkar: bürokratik, kişiliksiz, Sovyet. Romandaki tek kurtuluş, hayatta olduğu gibi, aşk ve özveridir. Faust gibi, Margarita ruhunu satar ve sevdiği adam olan Üstadı kurtarmak için bir cadı olur. Kitap ayrıca şu aforizmayla da bilinir: "El yazmaları yanmaz."

 

77. Mihail Şolohov. 'Ve Don Durgun Akardı' (1928-1940)

Sovyet yazar Mihail Şolohov, 'Ve Durgun Akardı Don'u 22 yaşındayken yazdı. 1965'te, 20. yüzyıl Rus edebiyatının en önemli eserlerinden biri olarak kabul edilen bu dört ciltlik romanıyla Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görüldü. Birinci Dünya Savaşı ve Rus İç Savaşı sırasında Don Kazaklarının hayatı hakkında kapsamlı bir tarihi destan, ter ve kan, şiddet ve zulüm, acı ve şehvetle doludur.

 

78. Ilya Ilf & Evgeny Petrov. 'On İki Sandalye' (1927), 'Küçük Altın Buzağı' (1931)

Rusya'nın en ünlü yazar ikilisi, alıntıları Rusya'da aforizma haline gelen iki fantastik roman yarattı. Ostap Bender adında çekici bir haydut ve saf yardımcısı Kisa Vorobyaninov, devrimden sonra kaybolan ailenin yemek odası setindeki 12 sandalyeden birinde saklı olan elmasları aramak için yola çıkarlar. Yol boyunca onları gerçekten muhteşem maceralar beklemektedir! Devam filminde Bender, adil veya haksız yollarla (çoğunlukla haksız yollarla) milyoner olmaya ve Rio de Janeiro'ya taşınma çocukluk hayalini gerçekleştirmeye çalışır. Yapması gereken tek şey, yakalanması zor milyoner Alexander Koreiko'yu bulup ona şantaj yapmaktır. Ne ters gidebilir ki?

 

79. Mihail Zoşçenko. Kısa öyküler koleksiyonu ('Hamam', 'Aristokrat Hanım' vb.)

Nadir bir mizah anlayışına sahip olan Zoshchenko, yazarın eserini beyaz kurşun üretimiyle eş tutmuştur: ikisi de zehirlidir. Sovyet edebiyatındaki Gogolian geleneğinin bir devamı olan Zoshchenko, Rusya'da ünlüdür, ancak yabancı okuyucular tarafından pek iyi bilinmemektedir. En iyi öykülerinin çoğunu 1920'lerde yazmış ve devrimin ideallerinin küçük burjuva değerleriyle nasıl yer değiştirdiğini göstermiştir. Zoshchenko'nun öyküleri genellikle basit bir dille yazılmış, paradoksal ve her zaman çok komik kısa anekdotlardır.

 

80. Daniil Kharms. Kısa öyküler ve kısa romanlar

Kharms, yaşamı boyunca yetişkin bir yazar olarak popüler değildi (ve özellikle Sovyet otoriteleri arasında) ve esas olarak tekerlemeler yazarı olarak biliniyordu. Sadece küçük bir edebiyat uzmanları çevresi tarafından bilinen eserlerinin büyük kısmı, SSCB'de yayınlanamadı çünkü Kharms, absürdizm ve sürrealizm Rus edebiyat geleneğinin kurucularından biriydi. 'Yaşlı Kadın' (1939) öyküsü, Rus edebiyatının en gizemli ve gizemli eserlerinden biri olan ve Camus ve Sartre'ın varoluşçuluk Avrupa geleneğini yansıtan nesir ustalığının zirvesini temsil ediyor.

 

81. Andrey Platonov. 'Çevengur' (1928)

Şair Joseph Brodsky, Platonov'u Proust, Kafka ve Beckett ile aynı kefeye koydu. Platonov, bu ve diğer eserlerinde, Sovyet ideolojisinin bürokratik saçmalıklarını açığa vurarak, sosyalist bir toplum inşa etme konusundaki ütopik Sovyet planını ustaca hicvediyor. 'Chevengur' (Platonov'un tamamlanmış tek romanı), NEP (Yeni Ekonomi Politikası) döneminde Sovyet yaşamına perde arkasından bir bakış . Chevengur, komünizmin rekor bir hızla inşa edildiği ütopik bir şehir. Sonuç, Stalinist kolektifleştirmeye tanık olan Platonov'un şeytani bir zekâ ve soğukkanlılıkla anlattığı yaklaşan bir felakettir. Roman aslında yayınlanması planlanmıştı, ancak ideolojik nedenlerle sansürcüler tarafından son dakikada yasaklandı ve Platonov'un sosyalizmi inşa etme kavramını tehlikeye atarak "tekneyi salladığını" belirtti. Roman, 1988'e kadar tam olarak yayınlanmadı.

 

82. Andrey Platonov. 'Temel Çukuru' (1930)

Bu, SSCB'de komünizmin "faydaları" hakkında konuşan, Kafkaesk boyutlarda kasvetli ve rahatsız edici bir romandır. Vahşi doğanın bir yerindeki bir grup insan, bir gün herkesin geleceğin şehrinde "mutlu sonlar" yaşaması için "ortak bir proleter evinin" temellerini kazmaktadır. Platonov, işçilerin, köylülerin ve memurların tüm iyiliğinden sıyrılıp gece gündüz bitmeyen, anlamsız bir inşaat projesine odaklandıkları açlık ve ölümü tasvir eder.

1929-30'da yazılan 'Vakıf Çukuru', insanlığa olan umudu ve inancı yok eden Stalinizm ve baskıcı bürokrasiye yönelik keskin bir hicivdir. George Orwell'in '1984'ünü önceden haber veren ve yankılayan Platonov, insan duygusundan ve hissinden yoksun kolektivizmin çarpık yüzünü gösterir.

 

83. Alexander Tvardovsky. 'Vasily Terkin' (1942-1945)

'Bir Asker Hakkında Bir Kitap' – bu, Tvardovsky'nin Büyük Vatanseverlik Savaşı (Rusya'da II. Dünya Savaşı'nın daha iyi bilindiği şekli) hakkındaki ana eserlerinden biri olan şiirine verdiği bir alt başlıktır. Her bölüm, tipik bir asker, neşeli ve aynı zamanda savaşta korkusuz imajını temsil eden kahramanın cephe hayatından bir örnektir. Şiir yaygın bir şekilde popüler oldu ve alıntılara dağıtıldı. Pasternak'tan Bunin'e kadar diğer yazarlar tarafından da sıcak karşılandı. 

 

84.Boris Pasternak. 'Doktor Zhivago' (1945-1955)

Birinci Dünya Savaşı, Bolşevik Devrimi ve ardından İç Savaş, Rusya için bir felakete dönüştü ve tüm bir neslin hayallerini gömdü. Pasternak, olağanüstü modernist romanı 'Doktor Jivago'da, yalnızca yıkıcı savaşı, devrimin yıkıcı gücünü ve umutların yıkılmasını değil, aynı zamanda insan ruhunun direncini de geniş vuruşlarla resmeder. Ölümden daha güçlü, söndürülemez bir aşkın hikayesi olan 'Doktor Jivago', belki de Batı'da 20. yüzyılın en iyi bilinen Rus romanıdır. Pasternak, 1958'de Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandığı (ancak reddetmek zorunda kaldığı) kitap üzerinde 10 yıl çalıştı.

 

85. Viktor Nekrasov. 'Cephe Hattı Stalingrad' (1946)

II. Dünya Savaşı'nın hemen ardından Viktor Nekrasov'un 'Front-line Stalingrad' (kelimenin tam anlamıyla 'Stalingrad Siperlerinde') adlı novelası büyük yankı uyandırdı. Bu eserden sonra insanlar, "siper gerçeğini" gösteren 'teğmen nesri' hakkında konuşmaya başladılar. Birçok yazar eseri ve özellikle gerçek olaylara yakınlığını övdü. 'Znamaya' edebiyat dergisinde yayınlanan hikaye, Joseph Stalin tarafından bizzat okundu ve ardından yazar 'Stalin Ödülü'nü aldı.

 

86. Vasily Grossman. 'Yaşam ve Kader' (1959)

"Savaşta oğlunu kaybeden bir anne karşısında herkes kendini suçlu hisseder; insanlık tarihi boyunca insanlar kendilerini haklı çıkarmaya çalışmış ama boşuna uğraşmışlardır," diye yazmıştır 'Hayat ve Kader' adlı sürükleyici romanın yazarı. Bu roman, Eylül 1942'den Şubat 1943'e kadar süren muazzam 'Stalingrad Muharebesi'nin fonunda geçiyor. 'Hayat ve Kader', tünelde ışık belirtisi göstermeyen, savaşın zorlukları hakkında amansızca kasvetli bir hikaye.

 

87.Varlam Şalamov. 'Kolyma Masalları' (1954-1973)

'Kolyma Hikâyeleri' diğer kamp düzyazılarından, özellikle Solzhenitsyn'in 'Gulag Takımadaları'ndan (iki yazar ateşli bir yazışma sürdürdü) çarpıcı biçimde farklıdır. Shalamov'un odak noktası, bireyselliği ve kişiliği ezmeyi ve sıklıkla bir kişiyi fiziksel olarak yok etmeyi amaçlayan ceza kamplarında insan bedenine ve ruhuna neler olabileceğidir. Gulag'da geçirdiği 19 yıl yüzünden kendi sağlığı mahvolmuş olmasına rağmen, yine de tarihin en acımasız baskıcı sistemlerinden birinin acımasız ve korkutucu derecede gerçekçi bir anlatımını gelecek nesillere bıraktı.

 

88. Konstantin Paustovsky. Romanlar ve kısa öyküler

Paustovsky'nin lirik nesri ona Nobel Edebiyat Ödülü'ne aday gösterilmesini sağladı, ancak bu ödülü hiç almadı. En ünlü romanlarından biri olan 'Altın Gül' (1955), yaratıcılığın doğasına ve yazarın eserine adanmıştır. Ve I. Dünya Savaşı ve devrim hakkındaki otobiyografik romanı 'Bir Yaşamın Hikayesi'ni (1946-1963) okuduktan sonra, ünlü aktris Marlene Dietrich Paustovsky'nin hayranı oldu ve 1964'teki Moskova ziyareti sırasında ona alenen eğilerek tüm dünyayı şok etti.

 

89. Evgeny Schwartz. 'Sıradan Mucize' (1954)

Büyücülük bir ayıyı genç bir adama dönüştürür, sonra da prensese aşık olur. Ama prensesin öpücüğünden sonra tekrar bir canavara dönüşür... Schwartz'ın oyunlarının çoğunda metaforun ardında anti-totaliter bir mesaj okunuyordu, ama bu eser (ve sinema uyarlaması) en çok mutlu sonla biten güzel bir peri masalını andırıyor.

 

90. Arkady & Boris Strugatsky. 'Pazartesi Cumartesi Başlıyor' (1964)

Sovyetler Birliği'nin önde gelen bilimkurgu yazarları olarak kabul edilen ve birkaç nesil boyunca idol haline gelen Strugatsky kardeşler, Sovyet ütopyasının gelecekte nasıl görüneceğini düşündüler. Bu mizahi öyküde, bir Leningrad programcısı belirli bir kuzey enstitüsünün müzesine girer ve orada gerçek sihrin gerçekleştiğini görür. Sovyet araştırma enstitülerini ironik bir şekilde eleştiren Strugatsky kardeşler, bilimsel gerçekliklere Rus halk masallarından karakterler eklediler. Konstantin Bromberg'in 'The Magicians' (1982) adlı filmi bu öyküye dayanmaktadır.

 

91. Alexander Vampilov. 'Ördek Avı' (1967)

Zilov adında bir Sovyet entelektüeli hayattan bıkmıştır ve ruhsal bir kriz yaşamaktadır. Bu arada, arkadaşları onunla dalga geçmeye karar verir ve eve taşınma partisi için ona bir cenaze çelengi gönderir. Zilov, herkesi anma törenine davet ederek, hayatından anılarını anlatır... Mucizevi bir şekilde sansürü aşan drama, 1970'lerden beri Rus tiyatrolarında gösterimdedir. Eleştirmenler Zilov'u Dostoyevski'nin karakterlerine ve aynı zamanda Lermontov'un 'Zamanımızın Kahramanı'ndaki Grigori Peçorin'ine benzetmektedir.

 

92. Vasily Shukshin. Kısa öykü koleksiyonu

Sibirya doğumlu Shukshin, senaryo yazarlığı ve film yapımcılığı okumak için Moskova'ya gitti ve sonunda hem en popüler Sovyet yazarlarından biri hem de kırsal Sovyet yaşamı hakkında kısa öykü ustası oldu. Shukshin, köy yaşamını ve köylüleri inanılmaz hacimli ve büyük bir sevgiyle gösteriyor. 

93. Victor Astafiev. 'Lanetli ve Öldürülmüş' (1990-1994)

Astafiev'in birçok eserinin odak noktası II. Dünya Savaşı'dır ve bu roman da bir istisna değildir. Kitap, yazarın kişisel anılarını, savaş öncesi yaşamını, orduya hazırlığını ve askeri ortamdaki ilişkilerini yansıtır. Savaşları ayrıntılı olarak anlatır, vatanseverlik, din ve ahlak hakkında felsefe yapar.

 

94. Valentin Rasputin. 'Matera'ya Veda' (1976)

Bu, Dostoyevski ve Bunin hayranı olan özgün bir gerçekçi yazarın yazdığı Sovyet "kırsal kurgu"sunun bir başka canlı örneğidir. Sibirya'daki Matera köyü, bir hidroelektrik santrali inşa edilmeden önce sular altında kalmak üzeredir. Tüm sakinler acilen yer değiştirmelidir. Herkes, özellikle de değişimleri en çok yaşayan yaşlılar, memleketlerini terk etmeye hazır değildir. Eski yaşam biçiminin ve ilerlemenin çarpışması, yerliler tarafından dramatik bir şekilde algılanmaktadır. 

 

95. Sergei Dovlatov. Kısa öykü koleksiyonu

Dovlatov'un üslubu, özellikle öykülerinde kendini gösteren bir miktar umutsuzlukla otobiyografik bir hicivdir. 'Uzlaşma'da , Sovyet sistemini ve totaliter dönemdeki gazetecilerin çalışmalarını acımasızca alaya alır. 'Puşkin Tepeleri'nde (Dovlatov'un kızı Katherine tarafından İngilizceye çevrilmiştir), lirik kahraman, içki içerken ve kişisel hayatındaki sorunlarla boğuşurken, Puşkin'e olan hayranlığa güler. 'Bavul', kahramanın Sovyetler Birliği'nden Amerika Birleşik Devletleri'ne göç etmek üzere olduğunu ve yanında sadece küçük bir bavul götürdüğünü anlatır. Yanına aldığı her şey, geçmiş yaşamından bir hatıra olur.

 

96. Aleksandr Soljenitsin. 'İvan Denisoviç'in Bir Günü' (1959)

Hikaye ilk olarak 1962'de 'Novy Mir' ('Yeni Dünya') dergisinde basıldı ve Gulag hakkında ilk Sovyet yayınıydı. Sadece Sovyet toplumunda değil, aynı zamanda tüm dünyada bir öfke yarattı. Köylü kahraman, Nazilerle savaşmaya nasıl gittiğini, yakalandığını, kaçtığını ve eve döndükten hemen sonra çalışma kamplarına gönderildiğini hatırladı. Hikaye, Solzhenitsyn'in bizzat bildiği, kendisi de kamplarda sekiz yıl geçirdiği zorlu Gulag hayatını ayrıntılı olarak anlatıyor.

 

97. Aleksandr Soljenitsin. 'Gulag Takımadaları' (1958-1968)

Sovyet kampları hakkında dünyanın en bilinen kitabının yazılması 10 yıl sürdü. Yedi bölüme ayrılan 'Takımadalar' Gulag'ın tarihini ve uygulamasını anlatıyor. Kitap, çeşitli kamplarda yaklaşık sekiz yıl geçiren yazarın kişisel deneyimlerine ve konuştuğu 250'den fazla tutuklunun hikayelerine dayanıyor. Paris'te ilk cildin yayınlanmasından kısa bir süre sonra (Aralık 1973), Solzhenitsyn SSCB'den kovuldu ve daha önce yayınlanmış tüm eserleri imha edildi (en azından yetkililerin bulabildikleri).

 

98. Andrey Bitov. 'Puşkin Evi' (1964-1971)

Tüm Rusya, "kıvırcık saçlı konuğu" olmadan Puşkin'in Evi'dir. Bitov kitabının başlığını böyle açıklıyor (kıvırcık saçlı konuk aslında şair Aleksandr Puşkin'in kendisidir). Bu, edebiyat, Leningrad (şimdiki St. Petersburg), Stalin'in baskıları ve 'Kruşçev Yumuşaması' hakkında postmodern bir romandır. Ortada, daha çok Puşkin Evi olarak bilinen Leningrad'daki Rus Edebiyatı Enstitüsü'nün bir çalışanı olan bir filolog yer almaktadır. Roman ilk olarak yurtdışında yayınlanmıştır; ancak SSCB'de yalnızca 'samizdat' (resmi olmayan kendi kendine yayınlama) aracılığıyla dağıtılmıştır.

 

99. Yevgeni Yevtuşenko. Şiir koleksiyonu

Dizelerinin resmen yaşayan Rus dilinin bir parçası haline geldiği, atasözüne, hatta klişeye dönüştüğü nadir şairlerden biri: "Rusya'da bir şair, bir şairden daha fazlasıdır"; "Ruslar savaş mı istiyor?"; "Olan şu: Görüyorsun ya, eski dostum beni ziyarete gelmiyor". 

Yevtushenko, şiirlerini sadece evde değil, yurtdışında da (ve yabancı şiir nadiren bu kadar popülerdir) okumak için tüm stadyumları doldurdu. İnanılmaz bir karizmaya ve sanatçılığa sahip olan Yevtushenko, büyük bir izleyici kitlesinin dikkatini kolayca çekebiliyordu. Sovyet döneminde 'Babi Yar' ve 'Bratsk İstasyonu' şiirleri, şiirden uzak olanlara bile tanıdık geliyordu. Ve düzinelerce şiir müziğe uyarlandı, film müziklerinde ve sahnede kullanıldı. 

 

100. Joseph Brodsky. Şiir koleksiyonu

Sadece yedi sınıfa kadar okula devam eden Brodsky, inanılmaz derecede bilgili ve kelime bilgisine sahip bir adamdı. Şiirleri, temelde yeni bir dil ile karakterize ediliyordu. Edebiyat eleştirmeni Samuel Lurie, "Joseph Brodsky'nin hüzünlü metafiziğini yeniden anlatmak imkansızdır" derdi. Şairin eserinin ana teması özgürlük ve ahlaktı. İyiliği listenin başına koydu. Ancak, Sovyet standartlarına göre, şiirlerinin tarzı ve temaları kitleler için anlaşılmazdı, bu yüzden Brodsky zorbalığa uğradı, kınandı ve tembelliği nedeniyle sürgüne gönderildi. Zaten ülkeyi terk etmek zorunda kalmış olan Brodsky, 1987'de "düşünce berraklığı ve şiirsel yoğunlukla dolu, her şeyi kapsayan bir yazarlık" için Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldı.