Moskova

Moskova

14 Ağustos 2026 Cuma

İgor’un daça maceraları



İgor’un daça maceraları

 

M. Hakkı Yazıcı

mhyazici@yandex.ru

 

Yaz mevsimi bitene kadar, biz İgor’un kır evi yaşamından hikayeleri, daça maceralarını daha çok dinleriz.

Soruyorum:

"Ay takvimine göre mi ekim yapıyorsun?”

"Hayır, güneş takvimine göre; gün aydınlanır aydınlanmaz küreği elime alıyorum!" diye cevap veriyor.

Çok çalışıyor garibim.

Kışın, daça sahipleri, yazlık evlerini keyifli mangal partileri yapılan, hamaklarla dolu, cennet benzeri bir mekan olarak hatırlar. Yazın ise bir yazlıkçı kışı ot yolma, biçme veya hasat işlerinin olmadığı bir zaman olarak hatırlar.

İgor, “Garip bir spor faaliyeti gibi şu tür egzersizleri yapıyorum: sabahları öne eğiliyorum, akşamları ise doğruluyorum,” diyor.

Diyorum ya, çok çalışıyor zavallı, ama hiç şikayetçi değil.

Ofise genellikle, şık şıkırdak, takım elbise ve kravatla gelen İgor daçasında çalışırken toza, toprağa, çamura bulanıyordu.

“Ter içinde, kirli elbiselerle çalışırken beni görsen tanıyamazsın,” diye ekliyor.

Ona konuyla ilgili komik bir anektod anlatıyorum:

Esprileriyle ünlü İrlandalı ünlü yazar ve eleştirmen George Bernard Shaw, ileri yaşlarında Hertfordshire'daki evinde bizim İgor gibi kendini bahçe işlerine çok fazla kaptırmıştı.

Bir gün karısını ziyarete gelen yaşlı bir hanım, onu elinde çapa, iki büklüm olmuş durumda görünce tanıyamamış:

“Günaydın bahçıvan bey, siz Bernard Shaw’un yanında ne zamandan beri çalışıyorsunuz?” diye sormuş.
“Kendimi bildim bileli,” diye cevap vermiş bizim şakacı yazar.
“Verdikleri ücret sizi tatmin ediyor mu?”
“Eh, sadece yiyeceğimi veriyorlar.”

Misafir kadın, şaşırmış, onun bu hâline acımış olacak ki:
“Eğer benimle çalışırsanız, size yiyecek ve giyecekle birlikte yeterli bir aylık da verebilirim,” diye bir teklifte bulunmuş.

Bernard Shaw:
“Nezaketinizden dolayı çok teşekkür ederim, saygıdeğer hanımefedi. Ne yazık ki ben, bayan Shaw’a ömür boyu bağlıyım,” diye bu teklifi geri çevirmiş.

Yaşlı bayan biraz da kızarak:
“Ama bu tutsaklıktan, kölelikten başka bir şey değil!”

Bernard Shaw ise gülerek:
“Hayır, sayın bayan, “Biz buna evlilik diyoruz,” diye cevap vermis.

İgor, gevrek bir kahkaha atarak, biraz da karısıyla olan ilişkisini ima ederek, “İnanır mısın, geçenlerde benim de başıma aynen buna benzer bir olay geldi,” dedi.

Bilmez miyim, ah İgor’cuk! Ofiste esip gürleyen bizim İgor, evde itaatkar bir köle adeta.

Ruslar kılıbık anlamında “podkabluçnik”, yani topuklu ayakkabı altında ezilen zavallı diyor böylelerine.

 

***

İgor, baharın gerçekten gelmesinin yabani ot temizleme sezonunun ve bol miktarda kabak yetiştirme sezonunun açıldığı anlamına geldiğini söylüyor.

 

Kabaklarla ilgili en büyük sorun da, büyüdüklerinde onlardan kurtulmak. Zira arz fazlası var. Herkes daçadaki tüketilemeyen ürünlerini onların ihtiyacı olup olmadığını pek düşünmeden eşine dostuna hediye eder. Onlar da aynı kabağı başkaların hediye ediyor.

İgor, oğlu Maksim’in dalga geçmek için okulda arkadaşlarıyla aralarında anlatıp güldükleri bir anektodu anlatıyor.

Kabaklar kilerde yatmış, deneyimlerini paylaşıyorlarmış:

Biri diğerine sormuş:

“Kaç tane sahibin oldu?”

“İki tane.”

Öbürü:

“Üç tane.”

Başkası:

“Ve benim henüz bir tane bile olmadı,” diye hıçkırmış.

“Üzülme evlat, daha çok gençsin.”

Bu sırada evin sahibi sağlıklı, kararmış, çatlamış bir kabak getirmiş.

Hepsi sessizleşmiş.

Sonra biri sormuş.
“Ya siz, sevgili beyefendi, kaç sahibiniz oldu?”

“7 ya da 8, hatırlamıyorum bile. Yakında tohum çiftçisine verileceğimi söylüyorlar.”

Hepsi şaşırmış:

“Vay canına! Gerçek bir duayensiniz.”

“Kabaklar, tohum çiftçisinin şerefine koro halinde şarkımızı söyleyelim,” demişler:

“Çocukluğumdan beri kilerlerde dolaşıyorum, masa süsü olmadım.
Ah, neden bahçede doğdum,
Ah, neden beni topladınız?!
Ah, neden bahçede doğdum,
Neden hasadı topladınız?!”

***

İgor’un garip dilekleri var. Yağmur sadece siz şehre gittikten sonra yağsın ve şaşlık, yani şiş kebap o kadar lezzetli olsun ki komşuların ağzı kıskançlıktan sulansın, falan gibi.

Ancak şikayetleri de var.

Bir şikayeti azgın, arsız sivrisineklerden.

“Eğer sivrisineğin vızıltısını duymuyorsan, bu onun zaten senin üzerine konduğu anlamına gelir,” diyor. “Bir ara tüm sivrisinekleri elle öldürmeye karar verdim, sonra vazgeçtim. O kadar çoklardı ki ‘sonsuzluk’ kavramının fiziksel anlamını kavradım.”

“Aklımı hep kurcalayan bir soru var... Yahu, biz daçaya gelmeden önce bu sivrisinek sürüsü neyle besleniyordu acaba?” diye söyleniyor.

O sırada masanın üstündeki cep telefonunun ekranına konup tarayıcı simgesinin üstünde gezinen  sivrisineği gösterip, “Bu şimdi bir şey mi arıyor, yoksa bir şey mi indirmeye çalışıyor?” diyor.

***

Biz konuşurken yanımızdan İrina geçti.

İgor, ona “Bir daha geldiğinde kedin Barsık’ı da getirmezsin umarım,” diyor.

İrina,” Korkma, bir daha öyle bir şey olmaz,” diyor.

İrina, İgor’un daçasını ziyarete gittiğinde yanında Barsık’ı da götürmüş. O zamana kadar bahçede hiç fare yokmuş. Ta ki kedi onları içeri getirene kadar! Barsık, çitlerin arasından dışarı çıkıp, tarlada fare yakalayıp canlı olarak İgor’un daçasına getirmiş. Sonra onu odanın ortasına bırakıp, keyifle bir kenara gidip yatmış.

Bunu birkaç kez tekrarlamış.

İgor, “Kurtuluncaya kadar daçada bir fare ailesiyle birlikte yaşadık,” diyor.

***

Moskova’da Mart ayından başlayarak bahçe malzemeleri satan mağazalarda büyük bir çılgınlık yaşanıyor: İnsanlar, örneğin sadece resimlere bakarak, pakettekiyle tıpatıp aynı ananası yetiştireceklerine inanarak tohum satın alıyorlar.

Sezona hazırlanmak aynı zamanda komşunuzla bir rekabet yarışıdır: eğer o yeni bir toprak işleme makinesi aldıysa, çimleriniz üç metrekarelik karahindiba ile kaplı olsa bile, sizin de acilen yeni bir çim biçme makinesine ihtiyacınız vardır.

Bir yazlıkçının evrimi aşağı yukarı şöyle olur: Yazlık evde geçirdiğiniz ilk yıl, sadece çiçek diker ve verandada çay içersiniz. Beşinci yıl, marketten taşımaktan daha kolay olduğu için patates ekersiniz. Onuncu yıl, her şeyi biçmekten bıktığınız için sadece çim ekersiniz. Ve en ileri seviye, para kazanabileceğiniz bir şey söylediğiniz zamandır!

İgor’un evden daçasına yaptığı her yolculuk ayrı bir serüven. Market alışverişlerinde aldıklarını, ihtiyaç duyulan yiyecek, aletler, fideler ve muhtelif eşyaları taşıyor. Dönüş yolunda ise hasadı, turşu kavanozlarını ve yorgun bir sırtı taşıyor.

Daçaya yapılacak bir yolculuğa hazırlanmak, sel sırasında tahliye olmaya benziyor. Geçen sezondan beri kullanmadığı şeyler de dahil olmak üzere, yere çakılı olmayan her şeyi arabaya yüklemeye çalışıyor. Ama en önemli şeyler de sığmayabiliyor.

Yol boyunca beklenmedik aksilikler yaşanırsa durum daha da kötüleşir. Gidiş, dönüş telaşındaki daçacıların sebep olduğu probki, yani aşırı araç yoğunluğu ve her yaz yapılan yol bakım çalışmalarının neden olduğu trafikteki tıkanmalar. Bu durum, bazen bizim İstanbul’da, Boğaziçi köprülerindeki yaşanan çileye rahmet okutur.

İgor, “Daça, şehir sakinlerinin kendi topraklarında gönüllü köle oldukları, bunun için para ödedikleri ve buna tatil adını verdikleri bir yerdir,” diyor gülerek.

“Ve başkalarını da köle yaparlar,” diye şikayetleniyormuş karısı.

 

***

Bizdeki “ev alma, komşu al” lafını daha önce de hatırlamıştık.

İgor’un daça keyfine limon sıkan bir komşusu var. Ondan dolayı çok dertli.

Kıl bir herif.

Ne iş yaptığı belli olmayan, ama belli ki parası bol bu adam, Aleksey Petroviç, İgor’un daçasının yanındaki kır evini almış, epeyce lüks, masraflı bir tadilat yaptırmıştı.

Aralarında hala halledemedikleri bir arazi anlaşmazlığı var. Kaşla göz arasında bir çit yaptırmış, İgor’un bahçesine tecavüz etmişti. “Çiti yamuk yapıp yapmadığımızı kontrol etmek için Google veya Yandex'in uydu görüntülerini güncellemesini bekliyorum,” diyordu.

Geçenlerde çitin arkasından bahçesinde kan ter içinde çalışan İgor’u seyrederken seslenmiş:

“Komşu, ayağındaki bot neyin nesi!?”

İgor, ayağındaki bota bakmış. Belki bir ikinci el eşya dükkanından almıştı, nerden gelmiş, kalmıştı bu bot hatırlamıyordu bile. Hollanda ordusuna ait, çizgili ve bayraklı bir çift bottu bu. Kolayına gelmiş, ayağına geçirmişti.

"Daçanın bahçesinin bu NATO botu tarafından çiğnenmesine gönlün razı geliyor mu?”

İgor, biraz düşünmüş, “Haklısın, hiç dikkatimi çekmemişti,” deyip, botu çıkarıp çıplak ayakla çalışmaya devam etmiş.

Adam bir de İgor’un horozuna kafasını takmıştı.

“Sased, komşu, senin horozun çok ötüyor be arkadaş.”

“Seninki ötmüyor mu?”

“Benimki seninki gibi ötmüyor. Kes, afiyetle ye onu. Senin bu horoz yüzünden çoluk çocuk uyku muyku uyuyamaz olduk.”

“Vay be! Verdiği akla bak hele,” diye söylenmiş.

“Kafayı sıyırmış bizim komşu,” diye anlatmış İgor karısına bu olayı.

“Hiç horoz öttü diye bir mevzu olur mu? Horoz bu, tabii ki de öter.

Horoz öter. Kuşlar dallarda cıvıldaşır. Sonra mevsimi gelir cırcır böcekleri çıkar ortaya.”

Karısı terasta çiçekleri sularken, çayı elinde iskemleye çökmüş anlatıyordu:

“Dalgalar kıyıyı döver. Çocuklar bahçelerde oynaşır. Rüzgar pencerenin pancurlarını sallayıp tangırdatır.”

“İgor’cuk, elin değdiğinde şu tuvaletin kapı menteşelerini yağlayıver. Gece tuvalete gidince fena gıcırdıyor. Çocuklar uyanıyor.”

“Tamam, karıcım,” diye cevap verip, devam etmiş:

“Yağmur damlaları camlara şıpır şıpır dökülür.”

O sırada başka bir komşuları Pavel kamyonetiyle yoldan tozları kaldırmış geçerken korna çalıp selamlamış.

İgor:

“Pavel arabasının kornasını çalar. Hayat böyle. Bunlarsız olur mu hiç?” diye konuşmasını sürdürmüş.

“İyi dersin, doğru söylersin İgor’cuk,” diyen karısına “Bizim komşu tırlatmış, sen onun karısına bir ara tembihleyiver de, konuşsun aklını başına toplasın,” demiş.

Bir sabah İgor, bahçeye çıkınca yine komşusuyla burun buruna gelmiş.

Komşusu “Bak sased, sen kesmezsen ben keseceğim horozunu ona göre,” diye seslenmiş çitin arkasından.

“Vay be arkadaş, kes bakalım da göreyim. Ben de seninkini keserim.”

Komşusu amatör arıcı, bahçesinde arı kovanları var. İgor, inat olsun diye komşusuna, "Senin de arın beni soktu," diyor.

Aleksey Petroviç, "Vayyy! Kusura bakma, hangi arı olduğunu göster ona gereken cezayı vereyim!" demiş.

İyice inatlaşmaya başlamışlardı:

“Aleksey bana borcunu ne zaman ödeyeceksin?”

“Ne borcu?”

“Arıların çiçeklerimden nektar topluyor, ama ben hiç baldan yararlanamıyorum.”

“Tamam, onlara senin bahçenden toplamamalarını söyleyeceğim.”

İgor’la komşusu arasında saçma sapan bir muhabbet böyle sürüp gidiyordu.

Bu arada Aleksey Petroviç’in kendi horozu eceli gelip ölünce komşusu iyice çekilmez hale gelip, daha beter, abuk sabuk konuşmaya başlamıştı:

“Ölecek horoz ölmez de benim horozum ölür, tanrım adaletin bu mu!?”

Yine bir sabah İgor uyanınca bahçeye çıkmış. Horozu bahçede yokmuş. Bu deli komşu horozumu kesmiş olmasın diye endişelenmiş haliyle.

Bütün bahçeyi aramış, taramış, bulamamış. Yokmuş.

Yola, karşı tarlaya bakmış. Yoktu.

Komşusunun bahçesiyle aralarındaki çite usulca yanaşıp bakınca bir de ne görsün? Horozu çitten karşı bahçeye atlamış, komşunun tavuklarından birini yakalayıp üstüne çıkmamış mı?

Eyvah ki, ne eyvah!!!

Şimdi bir başka maraza çıkacaktı komşusuyla aralarında.

“Komşu, hayırlı sabahlar olsun,” diye bir ses duymuş.

İgor, irkilip, sesin geldiği tarafa başını çevirip, bakmış.

Komşusu açık bir üst kat penceresinin pervazına oturmuş, atlet, pijama, elinde sigara, keyifle sırıtıyormuş.

“Yahu ben, senin bu horozuna kızıyordum, ama pek yaman bir şeymiş meğer. Senin tavukların işini bitirip, çitten atlayıp bizim bahçeye geldi, şimdi benim tavukları hallediyor. Müsaaden var değil mi?” demiş kahkahayla.

İgor, şaşırmış:

Pajalusta, rica ederim, lafı mı olur, demiş.

***

Daça hikayeleri böyle.

Aşağı yukarı bütün Rusların anılarında aynı döngü tekrarlanıyor.

Bununla ilgili bir daça hikayesi de şöyle:

“7 yaşındayım. Yaşasın!!! Sonunda büyükannemle, babuşkamla yazlığa gidiyoruz!

14 yaşındayım. Anne babamla birlikte bahçe işleriyle uğraşmaktan bıktım artık!

20 yaşındayım. Babuşkam delirmiş gibi görünüyor, bütün gün ot topluyor, bahçede de sorun olmazdı, ama çitin kenarındaki otların ne önemi var ki?

25 yaşındayım. Yazlığa sadece mangal için, şaşlık yapmak için gitmeye ihtiyacım var.

35. Biraz turp ekmeli miyim?

45. Bütün sebze bahçesi arkları hazır.

60. Çit otlarla kaplı, ayıklanması gerekiyor.

78. Yazlığa ağır bir sırt çantası taşıyorum, çocuklarım ve torunlarım yardım etmiyor, "ekmeye gerek yok, her şeyi biz marketten alacağız" diyorlar. Ve sadece büyük torunum beni mutlu ediyor, 7 yaşında ve yazın tekrar geldiğine ve birlikte yazlığa gideceğimize seviniyor.

Ve hayat devam ediyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder