İgor’un
daça maceraları
M. Hakkı Yazıcı
Yaz mevsimi bitene kadar, biz
İgor’un kır evi yaşamından hikayeleri, daça maceralarını daha çok dinleriz.
Soruyorum:
"Ay takvimine göre mi ekim yapıyorsun?”
"Hayır, güneş takvimine göre; gün aydınlanır
aydınlanmaz küreği elime alıyorum!" diye cevap veriyor.
Çok çalışıyor garibim.
Kışın, daça sahipleri, yazlık
evlerini keyifli mangal partileri yapılan, hamaklarla dolu, cennet benzeri bir
mekan olarak hatırlar. Yazın ise bir yazlıkçı kışı ot yolma, biçme veya hasat
işlerinin olmadığı bir zaman olarak hatırlar.
İgor, “Garip bir spor faaliyeti gibi şu tür egzersizleri
yapıyorum: sabahları öne eğiliyorum, akşamları ise doğruluyorum,” diyor.
Diyorum ya, çok çalışıyor zavallı, ama hiç şikayetçi
değil.
Ofise genellikle, şık şıkırdak, takım elbise ve kravatla
gelen İgor daçasında çalışırken toza, toprağa, çamura bulanıyordu.
“Ter içinde, kirli elbiselerle çalışırken beni görsen
tanıyamazsın,” diye ekliyor.
Ona konuyla ilgili komik bir anektod anlatıyorum:
Esprileriyle ünlü İrlandalı ünlü yazar ve eleştirmen George Bernard Shaw, ileri yaşlarında
Hertfordshire'daki evinde bizim İgor gibi kendini bahçe işlerine çok fazla
kaptırmıştı.
Bir gün karısını ziyarete gelen
yaşlı bir hanım, onu elinde çapa, iki büklüm olmuş durumda görünce tanıyamamış:
“Günaydın bahçıvan bey, siz
Bernard Shaw’un yanında ne zamandan beri çalışıyorsunuz?” diye sormuş.
“Kendimi bildim bileli,” diye cevap vermiş bizim şakacı yazar.
“Verdikleri ücret sizi tatmin ediyor mu?”
“Eh, sadece yiyeceğimi veriyorlar.”
Misafir kadın, şaşırmış, onun bu
hâline acımış olacak ki:
“Eğer benimle çalışırsanız, size yiyecek ve giyecekle birlikte yeterli bir aylık
da verebilirim,” diye bir teklifte bulunmuş.
Bernard Shaw:
“Nezaketinizden dolayı çok teşekkür ederim, saygıdeğer hanımefedi. Ne yazık ki
ben, bayan Shaw’a ömür boyu bağlıyım,” diye bu teklifi geri çevirmiş.
Yaşlı bayan biraz da kızarak:
“Ama bu tutsaklıktan, kölelikten başka bir şey değil!”
Bernard Shaw ise gülerek:
“Hayır, sayın bayan, “Biz buna evlilik diyoruz,” diye cevap vermis.
İgor, gevrek bir kahkaha
atarak, biraz da karısıyla olan ilişkisini ima ederek, “İnanır mısın,
geçenlerde benim de başıma aynen buna benzer bir olay geldi,” dedi.
Bilmez miyim, ah İgor’cuk!
Ofiste esip gürleyen bizim İgor, evde itaatkar bir köle adeta.
Ruslar kılıbık anlamında
“podkabluçnik”, yani topuklu ayakkabı altında ezilen zavallı diyor böylelerine.
***
İgor, baharın gerçekten
gelmesinin yabani ot temizleme sezonunun ve bol miktarda kabak yetiştirme
sezonunun açıldığı anlamına geldiğini söylüyor.
Kabaklarla ilgili en büyük sorun da, büyüdüklerinde
onlardan kurtulmak. Zira arz fazlası var. Herkes daçadaki tüketilemeyen
ürünlerini onların ihtiyacı olup olmadığını pek düşünmeden eşine dostuna hediye
eder. Onlar da aynı kabağı başkaların hediye ediyor.
İgor, oğlu Maksim’in dalga geçmek
için okulda arkadaşlarıyla aralarında anlatıp güldükleri bir anektodu
anlatıyor.
Kabaklar kilerde yatmış, deneyimlerini paylaşıyorlarmış:
Biri diğerine sormuş:
“Kaç tane sahibin oldu?”
“İki tane.”
Öbürü:
“Üç tane.”
Başkası:
“Ve benim henüz bir tane bile olmadı,” diye hıçkırmış.
“Üzülme evlat, daha çok gençsin.”
Bu sırada evin sahibi sağlıklı, kararmış, çatlamış bir
kabak getirmiş.
Hepsi sessizleşmiş.
Sonra biri sormuş.
“Ya siz, sevgili beyefendi, kaç sahibiniz oldu?”
“7 ya da 8, hatırlamıyorum bile. Yakında tohum çiftçisine
verileceğimi söylüyorlar.”
Hepsi şaşırmış:
“Vay canına! Gerçek bir duayensiniz.”
“Kabaklar, tohum çiftçisinin şerefine koro halinde şarkımızı
söyleyelim,” demişler:
“Çocukluğumdan beri kilerlerde dolaşıyorum, masa süsü
olmadım.
Ah, neden bahçede doğdum,
Ah, neden beni topladınız?!
Ah, neden bahçede doğdum,
Neden hasadı topladınız?!”
***
İgor’un garip dilekleri var.
Yağmur sadece siz şehre gittikten sonra yağsın ve şaşlık, yani şiş kebap o
kadar lezzetli olsun ki komşuların ağzı kıskançlıktan sulansın, falan gibi.
Ancak şikayetleri de var.
Bir şikayeti azgın, arsız sivrisineklerden.
“Eğer sivrisineğin vızıltısını duymuyorsan, bu onun zaten
senin üzerine konduğu anlamına gelir,” diyor. “Bir ara tüm sivrisinekleri elle
öldürmeye karar verdim, sonra vazgeçtim. O kadar çoklardı ki ‘sonsuzluk’
kavramının fiziksel anlamını kavradım.”
“Aklımı hep kurcalayan bir soru var... Yahu, biz daçaya
gelmeden önce bu sivrisinek sürüsü neyle besleniyordu acaba?” diye söyleniyor.
O sırada masanın üstündeki cep telefonunun ekranına konup
tarayıcı simgesinin üstünde gezinen
sivrisineği gösterip, “Bu şimdi bir şey mi arıyor, yoksa bir şey mi
indirmeye çalışıyor?” diyor.
***
Biz konuşurken yanımızdan İrina
geçti.
İgor, ona “Bir daha geldiğinde
kedin Barsık’ı da getirmezsin umarım,” diyor.
İrina,” Korkma, bir daha öyle
bir şey olmaz,” diyor.
İrina, İgor’un daçasını ziyarete gittiğinde yanında
Barsık’ı da götürmüş. O zamana kadar bahçede hiç fare yokmuş. Ta ki kedi onları
içeri getirene kadar! Barsık, çitlerin arasından dışarı çıkıp, tarlada fare
yakalayıp canlı olarak İgor’un daçasına getirmiş. Sonra onu odanın ortasına
bırakıp, keyifle bir kenara gidip yatmış.
Bunu birkaç kez tekrarlamış.
İgor, “Kurtuluncaya kadar daçada bir fare ailesiyle
birlikte yaşadık,” diyor.
***
Moskova’da Mart ayından
başlayarak bahçe malzemeleri satan mağazalarda büyük bir çılgınlık yaşanıyor:
İnsanlar, örneğin sadece resimlere bakarak, pakettekiyle tıpatıp aynı ananası
yetiştireceklerine inanarak tohum satın alıyorlar.
Sezona hazırlanmak aynı
zamanda komşunuzla bir rekabet yarışıdır: eğer o yeni bir toprak işleme
makinesi aldıysa, çimleriniz üç metrekarelik karahindiba ile kaplı olsa bile,
sizin de acilen yeni bir çim biçme makinesine ihtiyacınız vardır.
Bir yazlıkçının evrimi aşağı
yukarı şöyle olur: Yazlık evde geçirdiğiniz ilk yıl, sadece çiçek diker ve
verandada çay içersiniz. Beşinci yıl, marketten taşımaktan daha kolay olduğu
için patates ekersiniz. Onuncu yıl, her şeyi biçmekten bıktığınız için sadece
çim ekersiniz. Ve en ileri seviye, para kazanabileceğiniz bir şey söylediğiniz
zamandır!
İgor’un evden daçasına yaptığı
her yolculuk ayrı bir serüven. Market alışverişlerinde aldıklarını, ihtiyaç
duyulan yiyecek, aletler, fideler ve muhtelif eşyaları taşıyor. Dönüş yolunda
ise hasadı, turşu kavanozlarını ve yorgun bir sırtı taşıyor.
Daçaya yapılacak bir yolculuğa
hazırlanmak, sel sırasında tahliye olmaya benziyor. Geçen sezondan beri
kullanmadığı şeyler de dahil olmak üzere, yere çakılı olmayan her şeyi arabaya
yüklemeye çalışıyor. Ama en önemli şeyler de sığmayabiliyor.
Yol boyunca beklenmedik
aksilikler yaşanırsa durum daha da kötüleşir. Gidiş, dönüş telaşındaki
daçacıların sebep olduğu probki, yani aşırı araç yoğunluğu ve her yaz yapılan
yol bakım çalışmalarının neden olduğu trafikteki tıkanmalar. Bu durum, bazen
bizim İstanbul’da, Boğaziçi köprülerindeki yaşanan çileye rahmet okutur.
İgor, “Daça, şehir
sakinlerinin kendi topraklarında gönüllü köle oldukları, bunun için para
ödedikleri ve buna tatil adını verdikleri bir yerdir,” diyor gülerek.
“Ve başkalarını da köle
yaparlar,” diye şikayetleniyormuş karısı.
***
Bizdeki “ev alma, komşu al”
lafını daha önce de hatırlamıştık.
İgor’un daça keyfine limon
sıkan bir komşusu var. Ondan dolayı çok dertli.
Kıl bir herif.
Ne iş yaptığı belli olmayan,
ama belli ki parası bol bu adam, Aleksey Petroviç, İgor’un daçasının yanındaki
kır evini almış, epeyce lüks, masraflı bir tadilat yaptırmıştı.
Aralarında hala
halledemedikleri bir arazi anlaşmazlığı var. Kaşla göz arasında bir çit
yaptırmış, İgor’un bahçesine tecavüz etmişti.
“Çiti yamuk yapıp yapmadığımızı kontrol etmek için Google veya Yandex'in uydu
görüntülerini güncellemesini bekliyorum,” diyordu.
Geçenlerde çitin arkasından bahçesinde
kan ter içinde çalışan İgor’u seyrederken seslenmiş:
“Komşu, ayağındaki bot neyin
nesi!?”
İgor, ayağındaki bota bakmış. Belki bir ikinci el eşya
dükkanından almıştı, nerden gelmiş, kalmıştı bu bot hatırlamıyordu bile.
Hollanda ordusuna ait, çizgili ve bayraklı bir çift bottu bu. Kolayına gelmiş,
ayağına geçirmişti.
"Daçanın bahçesinin bu NATO botu tarafından çiğnenmesine gönlün razı
geliyor mu?”
İgor, biraz düşünmüş, “Haklısın, hiç dikkatimi
çekmemişti,” deyip, botu çıkarıp çıplak ayakla çalışmaya devam etmiş.
Adam bir de İgor’un horozuna
kafasını takmıştı.
“Sased, komşu, senin horozun
çok ötüyor be arkadaş.”
“Seninki ötmüyor mu?”
“Benimki seninki gibi ötmüyor.
Kes, afiyetle ye onu. Senin bu horoz yüzünden çoluk çocuk uyku muyku uyuyamaz
olduk.”
“Vay be! Verdiği akla bak hele,”
diye söylenmiş.
“Kafayı sıyırmış bizim komşu,”
diye anlatmış İgor karısına bu olayı.
“Hiç horoz öttü diye bir mevzu
olur mu? Horoz bu, tabii ki de öter.
Horoz öter. Kuşlar dallarda
cıvıldaşır. Sonra mevsimi gelir cırcır böcekleri çıkar ortaya.”
Karısı terasta çiçekleri
sularken, çayı elinde iskemleye çökmüş anlatıyordu:
“Dalgalar kıyıyı döver.
Çocuklar bahçelerde oynaşır. Rüzgar pencerenin pancurlarını sallayıp
tangırdatır.”
“İgor’cuk, elin değdiğinde şu
tuvaletin kapı menteşelerini yağlayıver. Gece tuvalete gidince fena gıcırdıyor.
Çocuklar uyanıyor.”
“Tamam, karıcım,” diye cevap
verip, devam etmiş:
“Yağmur damlaları camlara
şıpır şıpır dökülür.”
O sırada başka bir komşuları
Pavel kamyonetiyle yoldan tozları kaldırmış geçerken korna çalıp selamlamış.
İgor:
“Pavel arabasının kornasını
çalar. Hayat böyle. Bunlarsız olur mu hiç?” diye konuşmasını sürdürmüş.
“İyi dersin, doğru söylersin İgor’cuk,”
diyen karısına “Bizim komşu tırlatmış, sen onun karısına bir ara tembihleyiver
de, konuşsun aklını başına toplasın,” demiş.
Bir sabah İgor, bahçeye
çıkınca yine komşusuyla burun buruna gelmiş.
Komşusu “Bak sased, sen
kesmezsen ben keseceğim horozunu ona göre,” diye seslenmiş çitin arkasından.
“Vay be arkadaş, kes bakalım
da göreyim. Ben de seninkini keserim.”
Komşusu amatör arıcı,
bahçesinde arı kovanları var. İgor, inat olsun diye
komşusuna, "Senin de arın beni soktu," diyor.
Aleksey Petroviç, "Vayyy! Kusura bakma, hangi arı
olduğunu göster ona gereken cezayı vereyim!" demiş.
İyice inatlaşmaya başlamışlardı:
“Aleksey bana borcunu ne zaman ödeyeceksin?”
“Ne borcu?”
“Arıların çiçeklerimden nektar topluyor, ama ben hiç
baldan yararlanamıyorum.”
“Tamam, onlara senin bahçenden toplamamalarını
söyleyeceğim.”
İgor’la komşusu arasında saçma
sapan bir muhabbet böyle sürüp gidiyordu.
Bu arada Aleksey Petroviç’in kendi
horozu eceli gelip ölünce komşusu iyice çekilmez hale gelip, daha beter, abuk
sabuk konuşmaya başlamıştı:
“Ölecek horoz ölmez de benim
horozum ölür, tanrım adaletin bu mu!?”
Yine bir sabah İgor uyanınca
bahçeye çıkmış. Horozu bahçede yokmuş. Bu deli komşu horozumu kesmiş olmasın
diye endişelenmiş haliyle.
Bütün bahçeyi aramış, taramış,
bulamamış. Yokmuş.
Yola, karşı tarlaya bakmış. Yoktu.
Komşusunun bahçesiyle
aralarındaki çite usulca yanaşıp bakınca bir de ne görsün? Horozu çitten karşı
bahçeye atlamış, komşunun tavuklarından birini yakalayıp üstüne çıkmamış mı?
Eyvah ki, ne eyvah!!!
Şimdi bir başka maraza
çıkacaktı komşusuyla aralarında.
“Komşu, hayırlı sabahlar olsun,”
diye bir ses duymuş.
İgor, irkilip, sesin geldiği
tarafa başını çevirip, bakmış.
Komşusu açık bir üst kat
penceresinin pervazına oturmuş, atlet, pijama, elinde sigara, keyifle sırıtıyormuş.
“Yahu ben, senin bu horozuna
kızıyordum, ama pek yaman bir şeymiş meğer. Senin tavukların işini bitirip,
çitten atlayıp bizim bahçeye geldi, şimdi benim tavukları hallediyor. Müsaaden
var değil mi?” demiş kahkahayla.
İgor, şaşırmış:
“Pajalusta, rica ederim, lafı mı olur,”
demiş.
***
Daça hikayeleri böyle.
Aşağı yukarı bütün Rusların
anılarında aynı döngü tekrarlanıyor.
Bununla ilgili bir daça hikayesi de şöyle:
“7 yaşındayım. Yaşasın!!! Sonunda büyükannemle,
babuşkamla yazlığa gidiyoruz!
14 yaşındayım. Anne babamla birlikte bahçe işleriyle
uğraşmaktan bıktım artık!
20 yaşındayım. Babuşkam delirmiş gibi görünüyor, bütün
gün ot topluyor, bahçede de sorun olmazdı, ama çitin kenarındaki otların ne
önemi var ki?
25 yaşındayım. Yazlığa sadece mangal için, şaşlık yapmak
için gitmeye ihtiyacım var.
35. Biraz turp ekmeli miyim?
45. Bütün sebze bahçesi arkları hazır.
60. Çit otlarla kaplı, ayıklanması gerekiyor.
78. Yazlığa ağır bir sırt çantası taşıyorum, çocuklarım
ve torunlarım yardım etmiyor, "ekmeye gerek yok, her şeyi biz marketten
alacağız" diyorlar. Ve sadece büyük torunum beni mutlu ediyor, 7 yaşında
ve yazın tekrar geldiğine ve birlikte yazlığa gideceğimize seviniyor.
Ve hayat devam ediyor.”

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder