Moskova

Moskova
Jeopolitik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Jeopolitik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Aralık 2025 Cuma

Primakov ve Doktrini

 


M. Hakkı Yazıcı

mhyazici@yandex.ru

 

Vladimir İvanoviç, mutfak masasının üzerindeki Yevgeni Primakov’un “Rusların Gözüyle Ortadoğu” isimli kitabını gösterip okudun mu diye sordu.

Okumuştum. Ancak bugünlerde Ortadoğu coğrafyasında yaşanan kahredici olaylar, peş peşe gelen üzücü haberler ve bazen de iyimser anıma denk gelip acaba kalıcı bir barış sağlanabilir mi diye ümitlendiren küçücük gelişmeler nedeniyle bir kez daha, dikkatle okumaya karar vermiştim.

Açık söylemek gerekirse karamsar halim daha ağır basıyor; mevcut durumda ne yazık ki iyimser olmak çok zor.

Ancak ümidimi kaybetmeyi de kendime yakıştıramıyorum.

Yevgeniy Primakov, kitabında “Karamsar iyi bilgilendirilmiş iyimserdir, derler,” diye yazmış.

Vladimir İvanoviç, “Ne güzel ifade etmiş,” diyor.

Mutfakta kitap okuyup, çalışmayı seviyorum. Hem orası bizim aynı zamanda Vladimir İvanoviç’le muhabbet mekanımız. Kahvemiz ve çayımız da hemen yakınımızda.

Tesadüf bu ya, günlerden 29 Ekim idi ve milenyumun başında Rusya’nın en önde gelen devlet adamlarından ve siyasi figürlerinden olan kitabın yazarı Yevgeni Primakov’un doğum günüydü.

“Primakov, kitabın Türkçe baskısı için 14 Mayıs 2009’da yazdığı önsözde ‘Maalesef günümüz dünyasının meseleleri genelde hâlâ yeteri kadar karmaşıktır. Soğuk Savaş sona erdiğinde dünya çapında gelişmelere doğru buhransız bir hareket başlayacağı daha yakın zamanlara kadar düşünülmekteydi. Şimdilik bu umutlar gerçekleştirilememiştir,’ diye yazmış,” diyorum.

Vladimir İvanoviç, “Aradan geçen onca seneye rağmen maalesef değişen bir şey yok. Ve belki de durum daha da kötü,” diye cevap veriyor.

“Eski hamam, eski tas,” diyerek onaylıyorum.

***

Kitap, Primakov’un uzun, önemli görevleri sonrasında, emeklik dönemi diyebileceğimiz bir zamanda yazılmış.

Yaşam öyküsü çok etkileyici.

Önemli bir kısmı Sovyetler Birliği’nin dağılıp Rusya Federasyonu’nun kurulduğu 90’lı yıllara denk gelen uzun bir kariyeri var.

Hayatını Ortadoğu sorununa adamış, sayısız makaleler yazmış, bölgenin en ünlü simalarıyla defalarca görüşmelerde bulunmuş, diplomatik görevler üstlenmiş Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanlığı ve Başbakanlığı görevlerinde bulunmuş önemli bir Ortadoğu uzmanı olan Yevgeni Primakov’un kitabı analizlerinin tümüne katılmayanlar için bile önemli bir referans kaynağı.

Bugün dünyanın en dramatik olaylarının yaşandığı bölgesinin sorunlarını kendi yaşamından edindiği bilgiler ve gözlemlerle açık ve samimi bir şekilde anlatıyor.

Önsözünde kitabı yazma gerekçesini şöyle yazıyor:

“Çoktan beri Ortadoğu ile ilgili bir kitap yazma düşüncem vardı. Pravda gazetesinde Muhabir, Genel Müdür Yardımcısı, SSCB Bilim Akademisi'ne bağlı Dünya Ekonomisi ve Uluslararası İlişkiler Araştırma Enstitüsü ve Doğu Bilimleri Enstitüsü'nde Genel Müdür, Dış İstihbarat Daire Başkanı, Dışişleri Bakanı, Rusya Federasyonu Başbakanı, Rusya Devlet Duma Meclisi'nde Milletvekili görevlerinde bir gazeteci, bilim adamı ve siyasetçi olarak Ortadoğu ile yarım asırdır uğraşıyordum.

Gözümün önünden Ortadoğu'nun, çoğu iftiralardan oluşan bir dolu olayı geçti. Bazısı hiç bilinmiyor ya da unutulmuş. Oy­saki olanlar, bölgenin bugünkü değişik, çok renkli, karmaşık, tehdit edici derecede dik başlı, kimi zaman saf ve defalarca mağdur edilmiş oluşumunda büyük bir rol oynamıştı…

Bu kitap Arap ülkelerinde olanların kronolojik bir anlatımı ve de 20. yüzyılın ikinci yarısının tarihinin özeti değildir. Kitabın amacı sömürge sonrası Arap dünyasının ana süreçlerinin nitelendirilmesidir ve bizzat kendimin de katılmış olduğum bazı tarihî olayların anlatımıdır.”

***

Primakov, Rus dış politikası tarihinde önemli bir yer edinmiş.

Bazıları onun için Rusya’nın Kissinger’i demişti.

Bilgisi, birikimi ve devlet adamlığı ile parlamıştı.

Primakov'un dış politikası, çok yönlüydü. Bugünkü Rusya'nın mevcut politikasının temelinde onun fikirlerinin izleri var.

Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, onun düşüncelerini “Primakov Doktrini” diye kavramlaştırmış.

"Primakov doktrini" ve "Primakov politikası" terimleri diplomasi dünyasında çoktan günlük dile girmiş durumda.

Benim de 4 kez jüri üyeleri arasında yer aldığım Karlov Vakfı’nın geçen sene gerçekleştirilen yarışmalı etkinliklerinde de öğrencilerin yazdığı makalelerde işlenen konuların arasındaydı. Konuyla ilgili çalışmaları yapan genç öğrencilerin ilgisinden, bilgisinden çok etkilenmiş ve mutlu olmuştum.

***

Primakov'un biyografisindeki bilgiler onun ne kadar çalkantılı, ilginç ve olaylı bir dönemde yaşadığını gösteriyor.

Yaşamı ve kariyeri, kapsam ve etki alanıyla son derece etkileyici.

Yevgeni Maksimoviç Primakov’un kendisi de dahil olmak üzere pek çok kişi hayatı hakkında yazılar yazdı ve kuşkusuz daha da yazılmaya devam edilecek.

Sovyetler Birliği'nin dış mahallelerinde doğmuş ve büyümüştü.

1929’da Kiev'de doğmuş (-kızının iddiasına göre belgelerde öyle olmakla birlikte Moskova’da doğmuştu), Tiflis'te yaşamış, Bakü'de eğitim görmüştü. Çocukluğundan itibaren Ruslar, Ukraynalılar, Gürcüler, Ermeniler, Azeriler ve Yahudilerle çevrili bir ortamda yaşamıştı. Etnik gruplar arası meseleler ve Sovyet cumhuriyetlerinin gerçekleri hakkında birinci elden bilgiye sahip olmuştu.

Primakov, kariyerine Orta Doğu uzmanı olarak başladı ve 1953'te Moskova Doğu Araştırmaları Enstitüsü'nden mezun oldu. Arapça bilgisi sınırlı ve akademik olarak çok mükemmel olmasa da, üstün analitik becerileri bunu telafi ederek büyük beğeni toplamasını sağladı.

1960'larda Pravda'nın Orta Doğu muhabiri ve Arap ülkelerine yönelik dış yayınlarının genel yayın yönetmeni oldu.

Parlak kariyerinde iki ana damardan beslendi. Gazetecilik mesleği ona bazı kapılar, bilimsel akademik çalışmalarıysa başka kapılar açtı.

Gazetecilik ve bilimi dönüşümlü olarak, hatta çoğu zaman birleştirerek yürüttü.

Bilim, ona titiz düşünmeyi, teori üretme yeteneğini ve fikirleri açıkça ifade etmeyi öğretti.

Gazetecilik ise ayrıntılara dikkat etmeyi, akıcı bir üslup kullanmayı ve bilimin oluşturduğu teorik çerçeveyi test edip canlı içerikle doldurma yeteneğini geliştirdi.

Rusya’nın önde gelen stratejik araştırmalar merkezi olan ve artık kendi adını taşıyan Dünya Ekonomisi ve Uluslararası İlişkiler Enstitüsü'nün (IMEMO) direktörü oldu.

Gerçek bir Ortadoğu uzmanıydı.

Primakov, Kremlin'deki üst düzey yetkililerin dikkatini hızla çekti ve bölgedeki önemli isimlerle müzakerelerde bulunarak Moskova'nın Orta Doğu özel temsilcisi oldu.

Dönemin Ortadoğu liderleriyle, Nasır, Yaser Arafat, Kaddafi, Saddam Hüseyin, Mesud Barzani ve diğerleriyle yakın ilişkileri oldu.

Edindiği beceriler ileride Dışişleri Bakanlığı’nda da çok faydalı oldu.

Primakov, 1980'lerin sonlarında üst düzey siyasette aktif olarak yer aldı. 1991'de Rus Dış İstihbarat Servisi'nin başına geçti ve 1996'da Dışişleri Bakanı oldu.

1991'den 1996'ya kadar Rus dış politikasını yöneten dönemin Rusya Dışişleri Bakanı Andrey Kozyrev, 9 Ocak 1996'da Devlet Başkanı Yeltsin'e istifasını sundu. Resmen, Devlet Duması milletvekili seçilmesi nedeniyle istifa etmişti. Aslında istifasının asıl sebebi, istifasının istenecek olmasıydı.

Kozyrev, olumsuz bir döneme imza atmıştı.

Yerine Primakov geçti.

Kelimenin tam anlamıyla yıkıntılardan yeni bir dış politika inşa etmek zorunda kaldı. Ve bunu oldukça zor koşullar altında yaptı.

Yeltsin ve çevresi, Primakov'un beceriksiz Kozyrev'in gelişmiş bir versiyonu olacağını umarak Batı'ya hala umutla bakıyordu.

Primakov, bunların hiçbirini yapmadı. Seçtiği yol başka olacaktı. Batı'nın gözüne girmeye ne devam etmek istiyordu ve ne de devam edebilirdi.

Bu yol, modern zamanlarda aşırı temkinli görünebilir, ancak onun doğru bulduğu uzlaşma ve çatışmalardan kaçınma yoluydu.

Sovyet sonrası alanda nüfuzunu güçlendirmek ve Rusya'nın öncü rol oynayacağı entegrasyon projelerini hayata geçirmek öncelikleri arasındaydı.

Bu yaklaşım, pragmatizm ve gerçekçiliğin Rus dış politikasının temel nitelikleri olması gerektiği anlamına geliyordu.

Rusya, mevcut haliyle kilit bir küresel oyuncu haline gelemiyordu; bu da ekonomisini yavaş ve istikrarlı bir şekilde toparlaması, kaynak biriktirmesi ve nihayetinde kendisini bir güç merkezi olarak yeniden kurabilmesi için bağlantılar kurması gerektiği anlamına geliyordu.

Bir bakıma Rusya'nın hedeflerine diğer ülkelerle, özellikle de yeni Asya’nın devleri Çin ve Hindistan ile iş birliği içinde ulaşması gerektiği anlamına geliyordu.

Rusya, uluslararası arenada çabaları koordine etmek ve çok kutuplu bir dünyaya doğru ilerlemeyi desteklemek için Yeni Delhi ve Pekin ile iş birliği yapmalıydı.

Bu, gerçekte Batı ile sert bir çatışmaya dönüş anlamına gelmiyordu. Mevcut koşullar altında Rusya, NATO'nun genişlemesini durdurmak için diplomatik yol seçeneğini zorlamalıydı.

Primakov, iki buçuk yıl Dışişleri Bakanı olarak görev yaptı.

Daha sonra Smolenskaya Meydanı'ndaki görkemli Stalin tarzı yüksek binalarından birindeki Dışişleri Bakanlığı ofisinden Başbakanlık koltuğuna geçti ve ardından siyaset sahnesinden ayrıldı.

Ancak, ülkenin en yetkili ve saygın dış politika uzmanlarından biri olarak kaldı.

Zor zamanlardı.

Sosyal medya ortamlarında sıkça karşılaşılan bir anektod var. Vladimir İvanoviç anlatıyor:

Primakov bir gün Yeltsin'e gelir:
“Boris Nikolayeviç, sana iki haberim var! Hangisinden başlasam?”
“İyi olanından başlasan memnun olurum.”
“Hayır, ama ikisi de kötü.”

***

Primakov, 2000 yılındaki istifasının ardından da dahil olmak üzere Rus dış politikasının şekillenmesinde kilit rol oynadı. İstifasına rağmen etkili bir figür olarak kaldı.

Vladimir Putin'in ve 2004'te Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanlığı'nın yeni bakanı olan Sergey Lavrov'un yakın arkadaşı oldu.

Primakov, Amerika Birleşik Devletleri'nin tek küresel güç merkezi olmadığı çok kutuplu bir dünya fikrini aktif olarak savundu. Görüşleri Rus dış politikası üzerinde önemli bir etkiye sahipti ve fikirleri günümüz uluslararası ilişkilerinde hala geçerliliğini koruyor.

Primakov'un iktidardaki yılları incelendiğinde oldukça şaşırtıcı bir sonuç gözlemlenebilir. Primakov'un girişim ve fikirlerinin çoğu görevde olduğu zamanda hayata geçirilemedi. Rusya-Hindistan-Çin (RIC) üçgeninin inşası başarısız oldu; NATO, kurduğu tüm diyalog mekanizmalarına rağmen, Yugoslavya'yı bombalamaya devam etti, nezaket kurallarını hiçe saydı ve BM onayı almaya bile tenezzül etmedi.

Primakov'un hayalini kurduğu Sovyet sonrası alanda "küresel toplumda layık bir yer edinebilecek ekonomik ve politik olarak bütünleşmiş bir devletler birliği"nin kurulması da gerçekleştirilemedi:

Ancak Yevgeny Primakov'un öngördüğü şeylerin pek çoğu, başbakanlık görevinden ayrıldıktan sonra gerçekleşti.

Rusya, küresel sahnede yeniden kilit bir oyuncu haline gelmek konusuna artık yeterince yoğunlaşmıştı.

***

Peki,1990'ların ikinci yarısında geliştirilen, Rus dış politikasının uzun vadeli stratejik hedeflere odaklanarak kökten, yeniden düşünülmesini temsil eden bir siyasi doktrin olan Primakov Doktrini ne anlama geliyordu? .

Esas olarak Rusya’nın sadece bir gücün kontrolü altındaki tek kutuplu dünya düzenine karşı önleyici rolü üzerine kurulmuştu.

Rusya'nın tek bir süper gücün egemenliğinde olmayan, çok kutuplu bir dünya yaratma arzusunu yansıtıyordu.

Primakov, Amerika Birleşik Devletleri'nin egemenliğindeki tek kutuplu bir dünyanın artık ne sürdürülebilir, ne de adil olduğunu ileri sürüyordu.

1815 Viyana Kongresi'nden sonra uluslararası sistemde ortaya konan ilkelere benzer şekilde, yeni bir güç dengesine ve Avrupalı ​​veya küresel bir diğer hegemon gücün ortaya çıkmasının önlenmesini sağlayacak yeni bir düzene ihtiyaç olunduğunu görmüştü.

Rusya'nın ulusal güvenliğinin süper güç statüsüne dayandığını ve bu nedenle Rusya'nın Amerika Birleşik Devletleri liderliğindeki tek kutuplu bir uluslararası düzenin oluşumuna izin veremeyeceğini varsayıyordu. 

Doktrin, Soğuk Savaş'ın sona ermesinin ardından uluslararası arenada yaşanan değişimlere bir yanıt niteliğindeydi.

Primakov, Rusya'nın küresel meselelerde aktif rol alması ve Batı'ya yönelik münhasır bir yönelimi ima eden bir politikadan uzaklaşması gerektiğine de inanıyordu.

Rusya ve komşularının çıkarlarını gözetirken, bir ülke veya ülke grubunun iradesini dünyanın geri kalanına dayatmasını engellemenin gerekliliğini savundu. Bu, Rusya'nın küresel sorunların ve çatışmaların çözümüne aktif katılımını ve stratejik ortaklıklar ve ittifaklar geliştirmek de dahil olmak üzere uluslararası arenadaki etkisini güçlendirmesini gerektiriyordu.

Böylece Primakov Doktrini, Rus dış politikası için çok kutupluluk, stratejik denge ve devletlerin egemenliğine saygı ilkelerine dayanan yeni bir yol çizdi.

Bu doktrin, Rusya'nın sonraki on yıllarda uluslararası arenadaki eylemlerini anlamak için kilit öneme sahipti.

Genel olarak, yeni dönem, 2014'ten bu yana yeni bir dış politika stratejisi uygulayan mevcut Rus liderliğinin vizyonuyla tutarlıdır.

Yeniden özetlemek gerekirse; bu strateji, şu temel ilkelere dayanmakta:
-Rusya, bağımsız bir dış politika izleme çabasında olan, uluslararası anlaşmazlıklar karşısında dengeleyici güce sahip önemli bir ülkedir.

-NATO'nun genişleme teşebbüsleri dostane ve barışçı değildir, yıkıcıdır.
-Rusya, diğer büyük güçler arasındaki bir anlaşmayla yönetilen çok kutuplu bir dünyanın oluşturulmasının samimi destekçisidir.
-Rusya'nın dış politikasının temel vurgusu, Sovyetler Birliği sonrası ortaya çıkan gerçekler çerçevesinde Avrasya ülkelerinin siyasi-ekonomik bütünleşmesinin sağlanmasıdır.
-Çin ile ortaklık, Rusya'nın dış politikasının önemli bir fikridir.

 

Primakov Doktrini, formüle edildiğinden bu yana Rus dış politikası üzerinde önemli bir etkiye sahip olmuştur.

Bu doktrinin etkisi altında Rusya, küresel siyasette pasif bir gözlemci olmaktan çıkıp, uluslararası siyasette daha aktif bir rol üstlenmeye başlamıştır.

Böylece Primakov Doktrini, çağdaş Rus dış politikasının temelini oluşturmuş, Rusya'nın uluslararası alanda, özellikle çok kutuplu bir dünya hedefi ve tek bir süper gücün hegemonyasına karşı direniş bağlamında, etkin ve etkili bir rol oynama arzusunu ortaya koymuştur.

***

Primakov Doktrini, Rus dış politikasının yönünü ve uluslararası arenadaki etkisini belirleyen modern jeopolitikanın önemli bir unsuru olmaya devam ediyor. Çok kutupluluk, stratejik denge ve küresel meselelere aktif katılım ilkeleri bugün de geçerliliğini koruyor.

Yakınlarda Rusya'nın önemli düşünce kuruluşlarından Valday Uluslararası Tartışma Kulübü'nün 22. oturumu, Devlet Başkanı Putin'in katılımıyla gerçekleştirildi.

Putin, 'Çok Merkezli Dünya: Kullanım Kılavuzu' başlıklı oturumda, 2 Ekim 2025’te katılımcılara yaklaşık dört saat süreyle seslendi. 

Tarihi önemdeki konuşmasının ana teması yine bu yazının içeriğindeki konulardı.

Putin, konuşmasının bir bölümünde "Çok kutuplu dünya düzeni, Batı’nın dünyada hegemonyasını kurma ve koruma girişimlerinin doğrudan bir sonucu oldu," dedi.

"Uluslararası ilişkiler köklü bir dönüşümden geçiyor" diyen Putin, "Çok kutuplu sistem çok daha demokratiktir. Bu sistem, daha fazla sayıda siyasi ve ekonomik aktöre kapı açıyor ve fırsatlar sunuyor" vurgusunu yaptı.

***

Bazıları Rusya küresel satranç tahtasında yeniden önemli bir oyuncu haline geldiğine göre, "Primakov Doktrini" artık geçerliliğini yitirmiş olabilir mi, diye sorabilir.

Vladimir İvanoviç, “Bence tam tersi,” diyor. “Primakov bugün yaşasaydı ve Ortadoğu’da yaşananları, dünyanın her köşesindeki yangın yerine dönmüş hali görseydi çok üzülürdü mutlaka. Ancak katedilmesi gereken uzun, zorlu bir yol var daha.”

Başta belirttiğimiz gibi, Yevgeniy Primakov, kitabında “Karamsar iyi bilgilendirilmiş iyimserdir, derler. Ortadoğu hakkında iyi bilgilendirildiğimi düşünsem de bu tanıma girmek istemezdim,” diye yazmıştı.

Takip etmek, bilgilenmek, barış ve huzur içinde yaşanacak bir dünya için enseyi karartmadan umutlu ve duyarlı olmak, katkıda bulunmak gerekiyor.

3 Aralık 2023 Pazar

Merhumu nasıl bilirdiniz?

 

 

Merhumu nasıl bilirdiniz?

 

M. Hakkı Yazıcı

mhyazici@yandex.ru

 

“Kissinger’e de kalmadı dünya,” diyorum.

“Evet, ya! Bu yılın 27 Mayıs’ında 100 yaşına girmişti,” diyor Vladimir İvanoviç.

“Herkese bu kadar uzun yaşamak nasip olmuyor doğrusu.”

Nixon döneminin Dışişleri Bakanı, dünya ve Amerikan diplomasisinin en tartışmalı ismi Henry Kissinger 100 yaşında yaşamını yitirmişti.

Diplomasi dünyasının tartışmalı bir ismiydi.

Cumhuriyetçi başkanlarla çalışmış, uluslararası siyasetin hem teorisini, hem de pratiğini yapmıştı.

Vladimir İvanoviç’e anlatıyorum:

“Bizim ritüellerimizde cenaze namazını kıldıran imam cemaate sorar, ‘Merhumu nasıl bilirdiniz?’ diye. Kötü bilinse de cemaat ‘iyi biliriz’ diye bağırarak cevap verir. Tersi pek nadiren olur.”

Geleneklerimizde ölenin arkasından konuşulmaz diye bir şey var, ama nasıl anlatmak gerekir?

Zor iş velhasıl…

Henry Kissinger, kendi ülkesinde her kesimden siyasetçinin övgüyle söz ettiği,  hayranlık duyduğu ve hatta kahramanlaştırdığı kurt bir politikacıydı, ancak gerçek şu ki dünyanın geri kalan kısmında isminden pek hayırla bahsedilmiyordu.

Beraber yürüdüğü bütün diğer siyasi aktörler zaman içinde tarih sahnesinden silinmiş olsalar da o, 100 yaşına, yani yaşamının sonuna kadar uluslararası siyasette önemli bir figür olmayı başarmıştı.

Ölümünün ardından hemen hemen bütün devlet insanı mesajlar yayınladı.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Soğuk Savaş sonrasında Moskova'yla daha yakın ilişkileri savunan Kissinger'ı "bilge ve ileri görüşlü bir devlet adamı" olarak anmış.

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ise "Çin halkının eski ve iyi bir dostu" ifadelerini kullanmış.

Rusya Güvenlik Konseyi Başkan Yardımcısı Dimitri Medvedev de "Kissinger'ın gerçekleri dikkate aldığını ve yalnızca ABD politikasının kurallarını takip etmekle kalmadığını" belirtmiş. “Şimdi onun gibi insanlardan ne Beyaz Saray’da ne de Batı dünyasında eser kalmadı” ifadelerini kullanmış.

Ve daha pek çok benzer mesaj…

Bunlar yaşamını yitiren bu önemli diplomatın arkasından nezaketen sarf edilen diplomatik sözler midir sadece?

Yoksa?

Bilemiyorum.

***

Heinz Alfred Kissinger, 27 Mayıs 1923'te Almanya'da Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmişti.

Kissinger’in ailesi, 1938 yılında Nazi baskısı nedeniyle Almanya’dan kaçıp ABD'ye yerleşmişti. 1943'te Amerikan vatandaşı olmuştu.

Arkasından İkinci Dünya savaşında orduda görev yapmış, Harvard'da okumuş, akademisyen olmuştu.

Dış politikada Amerikan hükümetine danışmanlık yapıyordu.

John F. Kennedy'den Joseph R. Biden Jr.'a kadar 12 başkana - bu görevi yürütenlerin dörtte birinden fazlasına - danışmanlık yaptı.

1960'lı ve 70'li yıllarda ABD dış politikasına yön veren en önemli aktörlerdendi.

1969'da dönemin ABD Başkanı Richard Nixon'un ulusal güvenlik danışmanı oldu. Dış politikada reelpolitik olarak adlandırılan ulusal çıkarlara dayalı pragmatik bir yol izledi.

Bismarck’ın ‘reel politik’ anlayışını acımasızca pratiğe döken bir diplomat olduğunu söyleyenler çoğunlukta.

Kissinger, Nixon'un 1972'de Çin'e ve Sovyetler Birliği'ne tarihi ziyaretlerini organize eden isimdi. Bu ziyaretler ABD'nin gerilimi azaltmayı öngören yumuşama politikasının ilk adımlarıydı.

ABD'nin Soğuk Savaş dönemindeki düşmanları Çin Halk Cumhuriyeti ve Sovyetler Birliği ile ilişkilerinin yumuşatılmasında gayreti oldu.

1973'te ABD Dışişleri Bakanlığı koltuğuna oturdu.

Böylece ABD'nin ülke sınırları içinde doğmayan ilk dışişleri bakanı olarak tarihe geçmiş oldu.

Çok zeki ve iyi eğitimliydi. Entellektüel birikimi ve müzakere becerisinin yüksek olduğunu söylemek mümkün. Ayrıca bir taktik ustasıydı.

Vietnam savaşını sona erdirilmesinde önemli bir rol oynadı.

Kissinger, Vietnam Savaşını sona erdirmek için yürüttüğü müzakerelerle 1973'te Nobel Barış Ödülü'ne layık görüldü.

İsrail ve Mısır arasında 1973'te patlak veren savaşın ardından Ortadoğu'da tansiyonu düşürmek için yürüttüğü mekik diplomasisiyle de takdir kazandı. Mısır ile İsrail arasında barış anlaşması imzalanmasını sağladı.

Kissinger, dışişleri bakanlığı görevi 1977'de sona erdikten sonra Georgetown Üniversitesi'nde akademik çalışmalarına devam etti.

1985'te yeniden hükümet görevi üstlendi. Başkan Ronald Reagan döneminde Dış İstihbarat Danışma Kuruluna girdi.

Evet, Henry Kissinger, hiç kuşkusuz ABD'nin en tanınan dışişleri bakanlarındandı.

Onu eleştirenler de var, takdir edenler de…

Eleştirilerin başında Vietnam Savaşı'nda Kamboçya'nın bombalanmasındaki rolü geliyor. Halı bombardımanının hedefi Kuzey Vietnam'ı ikmal yollarından yoksun bırakmaktı. Kissinger, bu bombardıman nedeniyle savaş suçlusu olmakla itham edildi.

Endonezya'nın Doğu Timor'u işgalini desteklediği için de eleştirildi.

1973'te Şili'nin sosyalist Devlet Başkanı Salvador Allende askeri darbeyle devrildiğinde Kissinger ABD'nin ulusal güvenlik danışmanıydı.

Henry Kissinger, kariyeri boyunca hem fikirleriyle hem yaptıklarıyla çok tartışıldı ve konuşuldu.

Tartışmalı kariyerine rağmen Amerikan dış politikasını kökünden değiştiren isim olarak adını tarihe yazdırdı.

Herkesin mutabık olduğu nokta izlediği politikalarla ABD’nin hegemon olduğu uluslararası düzenin mimarlarından biri olarak tanınması.

Kissinger’ın dış politikasını bir cümleyle, hem de kendi ağzından, “Amerika’nın kalıcı dostu veya düşmanı yoktur, sadece çıkarları vardır” sözleriyle özetlemek mümkün sanırım.

Henry Kissinger’in “Parayı kontrol eden dünyayı kontrol eder” sözü de bugünü anlamak için önemli.

***

Henry Kissinger, Rockefeller’in Cumhuriyetçi Parti’deki temsilcisiyken Brzezinski aynı çıkar gurubunun Demokrat Parti’deki adamıydı.

Kissinger, daha çok meşhur eseri “The Diplomacy”(Diplomasi) ile bilinirken Brzezinski, 1997’de yayınlanan kitabı “The Grand Chessboard” (Büyük Satranç Tahtası) ile ün yaptı.

Her ikisi de ABD’nin dış politikasını belirleyen teorisyenlerdendir.

ABD’nin dün ve bugün sürdürdüğü uluslararası politikaların izlerini, esasını Kissinger, Fukuyama, Huntington, Brzezinski ve diğerlerinin söylemlerinde, kitaplarında görmek mümkün.

ABD’nin jeostratejik çıkarlarının teorisyenlerinin gezegenimizdeki haksız savaşlarda, yoksullukta, açlıkta, gerici hükümetlerin iktidarlarının desteklenmesinde, anti-demokratik baskılarda ve her türlü acıda paylarının olmadığını söylemek mümkün değil kuşkusuz.

Başta Kissinger olmak üzere Brzezinski’nin görüşlerini destekleyen teorisyenler Avrasya’da ABD dışında başka güçlerin yükselmesine izin verilmesi durumunda ileride hem ekonomik hem askeri gücün ABD’nin elinden çıkacağını iddia etmişlerdir.

Kissinger, dünya hala ısrarla yeni bir düzen arayışında olsa da, neredeyse dört yüzyıl önce Almanya’nın Vestfalya bölgesinde gerçekleştirilen bir barış konferansında tasarlanan çalışmadan beri gerçek anlamda bir dünya düzenin hiç var olmadığını söylemişti.

Ama nasıl yeni bir dünya düzeni? 

***

Şu ahir ömrümde ben de dünyanın değişimine tanıklık edebileceğim bir dönem yaşar mıyım acaba diye ciddi ciddi düşünmeye başladım.

Çocukluğum, gençliğim Soğuk Savaşın travmatik ortamında geçti. Yahu, geçti mi acaba derken bir yenisi ile burun burunayız.

“Soğuk savaş”, soğuk nevale!

Özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında dünya olaylarını jeopolitik kavramları ile açıklamak çok yaygın hale geldi

Ancak insanı merkezine oturtmayan bütün teorik söylemlerin ne derece doğru olduğunu tartışmak gerekir.

Yalnız insanı değil, doğayı, bütün canlıları da içine dahil etmeyen, merkezine koymayan bütün yaklaşımları…

***

Bence 20. Yüzyıl, insanlık tarihi açısından iki büyük savaşı ile ve arkasından gelen Soğuk Savaşı ile pek hayırla anılacak bir yüzyıl değil.

Kissinger için de 100 yıllık uzun yaşamıyla 20. Yüzyılın önemli simgelerinden ve mevcut durumun müsebbiplerinden biriydi demek mümkün sanırım.

Şimdilerdeyse her ne kadar karanlık günler yaşıyor olsak da herkes, hiçbir şey eskisi gibi olmayacak diye sıkça konuşuyor.

Evet, bir şeyler değişecek. Ve dünya bunun doğum sancılarını yaşıyor.

Vladimir İvanoviç, “Bu adam olmasaydı belki de şu an, çoktan farklı bir gerçeklikte yaşıyor olabilirdik,” diyor.

“Yani…Belki,” diyorum.

Oscar Wilde, “Bazı insanlar dünyayı ancak terk ederek geliştirir,” demiş.

Bakalım. Yaşayıp göreceğiz.

12 Eylül 2023 Salı

BRICS Parası yolda mı?



 

M. Hakkı Yazıcı

mhyazici@yandex.ru

 

 

İgor ve Serkan’la ofisin ihtiyaçları için alışverişe gittik.

Market arabası lazım. Arabalar peş peşe, küçük zincirlerle birbirine bağlı. On rublelik madeni parayı jeton gibi koyup market arabasını zincirlerinden kurtarıyorsun.

Benim cebimde bozukluk on ruble yok. İgor’a soruyorum onda da,.. Serkan’da da yok...

Neyseki alışverişini bitirmiş bir adam halimizi anlayıp, boş market arabasını gülümseyerek bize veriyor, sorunu çözüyoruz.

Çok uzun zamandır insanlar artık ceplerinde madeni para taşımıyorlar.

Eskiden yürüyenlerin cebinden birbirine çarpıp, şıkırdayan madeni paraların melodisi gelirdi.

Madeni paralar cebimizi delerdi. Usanmadan, defalarca onarırdık.

Şimdilerde insanlar kağıt para da taşımıyorlar. Banka kartlarıyla alışverişe alıştı herkes. Hele o, değdirdiğin zaman şifre falan girmeden ödemeyi yapabildiğin kartlar yok mu, onlara bayılıyorum.”

“Peki, ya hesabında yeterli para yoksa?” diye soruyor İgor.

“Elindeki yüksek limitli bir kredi kartıysa sorun yok,” diye cevap veriyorum gülerek.

İgor, anladı mı bilmiyorum, ama söylediğim laf karşılığı olmadan para basan ülkelere metaforik bir gönderme aslında. Neyse, uygun bir benzetme olmaması ihtimali üzerine devam etmiyorum.

Serkan’a çocukluğumda 40 paralık, 1 kuruş ve 100 paralık, yani 2.5 kuruşluk paraların olduğundan bahsediyorum.

“Abi, valla tarih gibisin,” diyor.

“2,5 kuruşluk madeni paraların ortası delikti, tobaç çevirmek için kullanırdık. Tahtadan yapılmış topacın kırbacı dediğimiz ipi içinden geçirip düğümlerdik. Yaa, görüyor musun Serkan kardeşim enflasyonu; şimdi kuruş mu kaldı?”

***

Yürürken para konusuna devam ettik.

Herkes sıkça konuşuyor ya, hiçbir şey eskisi gibi olmayacak diye. Evet, bir şeyler değişiyor. Ve dünya bunun doğum sancılarını yaşıyor.

Aslında her gün haberlerde izlediğimiz olayların arkasında bilinmesi, incelenmesi gereken tarihi, ekonomik, jeopolitik anlamlar var.

Ukrayna sorunu derken, Güney Pasifik, Afrika, Balkanlar, Ermenistan-Azerbaycan, Irak, Suriye’deki son gelişmeler

Yarın nasıl bir güne uyanacağımızı bilemiyoruz.

Genel kanaat sorunun artık dünyadaki mevcut düzenin sürdürülemez bir boyutta olmasından kaynaklandığı yönünde.

Yeni, adil, barış içinde yaşanılan bir dünyaya gereksinim var.

Kapitalizm, doğası gereği girdiği krizleri eskisi gibi atlatarak yoluna devam etme kabiliyetini yitirmiş durumda.

Çevre, iklim sorunları kadar önemli bir sorun ve hatta en önemlisi ise ABD Dolarının artık rezerv para olma güvenirliğini çoktan yitirmiş olması.

***

Geçenlerde Güney Afrika'da BRICS Zirvesi düzenlendi.

Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’nın oluşturdukları bir birlik BRİCS. Adını da bu ülkelerin İngilizce isimlerinin baş harflerinin bir araya getirilmesinden alıyor.

Son Zirve’de Arjantin, İran, Suudi Arabistan, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Etiyopya'nın BRICS'e üyelik başvuruları onaylandı.

Yeni üyelerin tam üye statüsüyle davet edilmesine ilişkin karar, Ocak 2024'ten itibaren yürürlüğe girecek.

Serkan, “Şimdi ne olacak, BRİCS isim mi değiştirecek? Yeni katılacak ülkelerin isimlerinin baş harfi de eklenince Birliğin adı örneğin BRICSAISEUE mi olacak?” diyor.

Bu soruda şaka var, ama işler gerçekten biraz karışık Hindistan, İngiliz sömürgeciliğinin izlerini kazımak amacıyla kendi isminin değiştirilmesi için girişimde. Bharat, yani baharat ismini kullanmak istiyorlar. Başbakan Narendra Modi, zirvenin açılış konuşmasını yaparken önündeki ülke plaketinde ‘India’ (Hindistan) yerine “Bharat” yazıyordu.

Bizim İngilizce Turkey, yani hindi” isminin kullanılmasına itiraz ederek yerine Türkiye isminin kullanılmasını istememiz gibi.

Halklar, artık sömürgecilik izlerinden kurtulmak istiyorlar. Afrika’da, Ortadoğu’da cetvelle çizilen, uydurma haritaların kaderinden kurtulmak isteği gibi bir şey.

Neyse, şakayı bir kenara bırakalım, ciddi bir ekonomik, politik açılım yaşanıyor.

Hemen arkasından bu yıl 18'incisi düzenlenen, dünyanın en büyük 20 ekonomisine sahip ülkelerin bir araya geldiği G20 Liderler Zirvesi, dönem başkanı Hindistan'ın başkenti Yeni Delhi'de "Tek Yeryüzü, Tek Aile, Tek Gelecek" ana temasıyla 9-10 Eylül tarihlerinde Hindistan'da yapıldı.

Her gün yeni bir gelişme.

***

Müthiş bir rekabet var.

Sputnik bunu mercek altına almış.

BRİCS’in yeni üyelerle birlikte ulaştığı ekonomik büyüklüğü ABD, Kanada, İngiltere, Almanya, İtalya, Fransa ve Japonya’nın oluşturduğu G7 toplululuğunun rakamlarıyla karşılaştırmış.

IMF World Economic Outlook verilerine göre; 2023 yılında genişleme sürecindeki BRICS'in dünya GSYİH içindeki payı % 36,9’a ulaşırken, G7 ülkelerinin dünya GSYİH içindeki payı % 29,9’da kalmış.

***
Henüz sadece bir temenni aşamasında olmakla birlikte Rusya ve Çin öncülüğünde kurulan BRICS'in ilk sembolik banknotu ortaya çıkmış.

BRICS’in ABD Dolarının küresel hegemonyasını kırmak için harekete geçtiğini biliyorduk.

Güney Afrika Cumhuriyeti'nin Johannesburg kentinde toplanan BRICS'te çarpıcı bir hamle gelmiş. İran’ın resmi ajansı IRNA'da yer alan bir habere göre; BAE'nin yeni üye sıfatıyla BRICS'e katılımı nedeniyle Güney Afrika Cumhuriyeti'nin başkenti Pretorya'daki BAE Büyükelçiliği'nde düzenlenen bir törende, Rusya'nın Güney Afrika Büyükelçisi İlya Rogaçev, sembolik olarak Rusya'da basıldığını söylediği 100'lük BRICS banknotunun tanıtımını yaparak, BAE büyükelçisine sunmuş.

Rusya'nın "banknot" hamlesi, ABD Dolarına karşı yapılan, rekabet amacını içeren bir eylem şeklinde yorumlanırken, banknottaki BRICS üyesi 5 ülkenin bayrakları dikkat çekmiş. Öte yandan banknotta "BRICS Yeni Kalkınma Bankası" adına da yer verilmiş.

***

Epeyce önce Rusya Devlet Başkanı Putin'in basın sözcüsü Dmitri Peskov, ABD ve Avrupa Birliği'nin ekonomik yaptırımları uygulamaya başlaması durumunda Rusya'nın diğer ortaklarıyla iletişime geçeceğini bildirmişti. 

BBC'ye açıklamalar yapan Peskov, "Eğer ekonomik ortağımız dünyanın bir ucundan bizi yaptırımlarla tehdit ediyorsa, biz de dünyanın bir diğer ucundaki diğer ortaklarımızla iletişime geçeriz. Dünya tek bir ülke etrafında dönmüyor, biz diğer ekonomik ortaklarımıza konsantre olacağız," diye konuşmuştu.

İşte, o süreç yaşanıyor.

***

Bakalım, neler olacak hayatta.

Benim çok sevdiğim bir anektod var:

Çin Devrimi’nin önderlerinden Çu En Lay’a Fransız Devrimi hakkında ne düşünüyorsunuz diye sormuşlar, yorum yapmak için henüz erken demiş.

***

Evet, bu rezerv para konusu çok önemli.

Rezerv para, ülkelerin dünya ticaretinde, uluslararası alışverişte kendi paralarının dışında da kabul ettiği para birimine deniliyor. Mesela ABD Doları, Euro, İngiliz Sterlini, Japon Yeni,..

Eskiden Altın Standardı (Gold Standart) dönemi vardı.

İngiltere’nin 1931’de, Altın Standardından ayrılmasıyla bir iktisadi dönem kapandı.

Sonra dünya Bretton Woods dönemini yaşadı.

Bretton Woods neydi?

Adını 1944’te toplantıya ev sahipliği yapan kasabadan alan Bretton Woods Anlaşması, ABD’nin ağalık döneminin yeni bir başlangıcıydı.

Bu süreç, sadece dünyanın az gelişmiş, geri bıraktırılmış ülkelerinin köleliğinin pekiştirilmesi değil, Avrupa’nın da teslim alınması sürecinde yeni ve çok önemli bir kilometre taşıydı.

Bretton Woods da Altın Standardı gibi kurallarla gelmişti.

Bretton Woods Anlaşmasıyla dolar, altına dönüşebilen tek para birimi olarak kabul edildi. 1 ons altın 35 dolara eşit olacaktı. Amerika Birleşik Devletleri dış talep olduğunda doları bu tutar karşılığında altına çevirmeyi kabul etmişti. Diğer ülke para birimlerinin değeri de dolara göre belirlenecekti.

Arkasından ABD ekonomik denetiminin diğer araçlarını da yarattı: Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu (IMF) kuruldu. Marshall yardımı devreye sokuldu.

Böylece dolar saltanatı başlamış oldu.

Ta ki 1971’de Amerikan başkanı Nixon’un ben doları altından ayırıyorum demesine kadar.

Yani bir başka deyişle Dolar, altını ekarte etti diyebiliriz.

Ancak artık ABD Doları fiilen dünya parası olmuştu. Hem rezerv paraydı, hem her çeşit işlemin yapıldığı ve kaydedildiği bir para, hem de spekülasyon için kullanılan bir paraydı.

1973’ten bugüne dünya parası yine dolardır. Altından ayrıldıktan sonra da Amerikan doları, fiilen dünya parası olmaya devam etti.

Neye dayanıyor?

Açıkçası somut hiçbir şeye dayanmıyor.

Dolar, bütün dünyada bollaşırken herkes onun değerinden şüphe ediyor.

Amerika dünyanın en büyük borçlusu.

İşte, içinde bulunduğumuz noktada büyük sorun budur.

***

Moskova’da  güzel bir sonbahar günündeydik. Henüz ağaçların yaprakları sararıp dökülmeye başlamamıştı, ama eli kulağındaydı.

İgor’a, “Türkiye’de ithal hammaddeye dayalı üretim yapan, bu yüzden döviz üzerinden borçlanan bir sanayiciye dolar yapraklar gibi ağaçta yetişseydi hangi mevsimi daha çok severdin diye sormuşlar,” diyorum.

“Ne cevap vermis?”

“Pek tabii ki sonbaharı,” demiş, “Dolar sararıp, düşerdi.”

***

Bu arada bir iş seyahati için dolara ihtiyacımız var, karşımıza çıkan ilk banka ATM’sinden aceleyle para çekiyoruz.

Serkan, bizimle yine dalgasını geçiyor:

“Vakit nakitse o zaman ATM'ler zaman makineleri mi, abi?”

Başımı sallıyorum.

Sonra yakın bir döviz büfesinden dolar alıyoruz.

Şikayetleniyorum:

“Öfff, ne kadar yükselmiş dolar!”

İgor, “Aslında karşılığı şüpheli bir para,” diyor.

Hayat, pahalı!.. En yüksek feryat ne yazık ki yine Türkiye’den geliyor. Ben, şahsen mağdur bir emekli olarak bunu iliklerime kadar hissediyorum.

Serhan, muzipliğine devam ediyor:

“Ben, şu anda paramın yetmediği ürünleri satan firmaları boykot ediyorum.”

Soruyorum:

“Peki, dağın haberi var mı tavşancık?”

Aldırmıyor.

Bu defa, “Paranın sahte olup olmadığını nasıl anlarsın?” diye soruyor.

“Üç dolarlık bir banknotsa emin olabilirsin,” diyorum.

***

İgor’a “Ismarlama rüya olur mu?” diye soruyorum.

“Bilmem,” diye cevap veriyor.

“Olmaz, ama ben, her gece sabahları hep aynı rüyayı görmüş olarak uyanmak için yatıyorum.  Meğer bütün halklar özgür olmuş. Herkes mutlu. Herkes kendi anadilini konuşuyor, ama herkes birbirini anlıyor,” diyorum.

21 Şubat 2022 Pazartesi

'Rusya artık savunmada değil'


Cenk Başlamış

Kaynak: https://medyagunlugu.com/

  

Özellikle 2000'li yıllardan başlayarak daha kararlı ve etkili bir dış politika izlemeye başlayan Rusya'nın artık Batı karşısında “savunma” pozisyonunu terk ettiğini düşünenler var. 

Sovyetler Birliği'nin 1991 sonunda yıkılmasının ardından Rusya bütün 1990'lar boyunca kendi derdine düştüğü için uluslararası alandaki etkinliğini hızla yitirdi. Kağıt üzerinde Sovyetlerin hukuki mirasçısı olan Rusya, en önemli rakibi ABD ile eşit görünmek bir yana, Batı tarafından küçümsenen hatta alay edilen bir ülke durumuna düştü. Yeni bir sistemi oturtmaya çalışan Moskova, değil Batı'ya karşılık vermek, bunu düşünecek halde bile değildi. 

Vladimir Putin'in iktidara gelmesiyle işler değişmeye, Rusya silkinerek toparlanmaya ve uluslararası alanda sesini yükseltmeye başladı. Ancak Rusya'nın kendine gelmesine kadar geçen sürede Batı eski Doğu Bloku ülkelerini ve Litvanya, Letonya ve Estonya gibi üç eski Sovyet cumhuriyetini Avrupa Birliği ya da NATO'ya katarak Rusya'nın sınırlarına dayanmıştı. 

Rusya'nın Batı'nın ablukasını kırmak için yakın geçmişte üç önemli hamlesi oldu. Önce 2008 yılında NATO üyeliğini yüksek perdeden dile getiren Gürcistan'ı askeri açıdan ağır bir yenilgiye uğratmakla kalmadı, Güney Osetya ile Abhazya'yı Gürcülerden kopardı. Ardından, Kiev'de Batı yanlılarının iktidara gelmesi üzerine 2014 başlarında Kırım'ı ilhak etti. Ertesi yıl yaz aylarında ise Suriye'ye askeri müdahalede bulundu. 

Her ne kadar bu üç örnek “saldırı” gibi gözükse de bunlar aslında sırtının duvara dayandığını düşünen Rusya'nın kendini koruma güdüsüyle biraz da panik halde yaptığı savunma hamleleriydi. 

Dmitriy Trenin önemli bir Rus siyaset bilimci; Carnegie Moskova Merkezi'nin başkanlığını yapıyor. 

Trenin, Japan Kyodo Ajansına yaptığı son açıklamada Rusya'nın çekilme yani savunma pozisyonunda kalma döneminin artık son bulduğunu söylüyor. 

Trenin, Rusya'nın Sovyetler Birliği'ni başka bir isimle yeniden canlandırmaya çalıştığı suçlamalarının temelsiz olduğunu ama sınırları çevresindeki bölgede kendisini en önemli güç olarak kabul ettirme mücadelesine girdiğini savunuyor. 

Trenin'in son Ukrayna krizi ile ilgili değerlendirmesi şöyle: 

“Rusya'nın 2002 başlarında Ukrayna sınırına güç yığmasıyla başlayan kriz Batı medyası tarafından iki ülke arasındaki bir sorun olarak gösteriliyor. Ancak Moskova olaylara bu açıdan bakmıyor. Askeri gücünü ve gerektiğinde müdahale etme kararlılığını sergileyerek ABD'nin hegemonyasında NATO'nun merkezi rol oynadığı Avrupa'da var olan güvenlik düzenini değiştirmek istiyor. Onun yerine Rusya ile ABD'nin uzlaşmasına dayanan iki temel direğe dayanan bir düzen getirmeyi hedefliyor.” 

Trenin, Rusya'nın savunma pozisyonunu terk etmesine somut örnekler olarak Karabağ savaşındaki müdahalesini, Belarus'la birleşme sürecini hızlandırmasını, Kazakistan olaylarının bastırılmasındaki öncü rolünü ve son olarak Ukrayna üzerinden Batı'ya gözdağı vermesini gösteriyor ve yazısını şöyle tamamlıyor: 

“Rusya'nın 30 yıl önce başladığı jeopolitik gerilemesi artık kesin olarak son buldu. Şimdi çıkarlarını korumak için seçici bir yayılma dönemi başladı.” 

Dikkate almaya değer bir yorum. 

Öznesi Ukrayna olsa da son krizi aslında şöyle özetlemek mümkün: Batı Rusya'yı kendi sınırları içinde yaşamaya mahkum etmeye çalışıyor, Rusya da buna şiddetle karşı çıkıyor. 

Batı'nın Rusya'yı çembere almaya, boğmaya çalıştığı doğru.

Peki, bir ülkenin sınırları ötesine gözünü dikmeye hakkı var mı? 

Bu da başka bir yazının konusu..

 


7 Ağustos 2021 Cumartesi

Rusya 30 yılda nasıl değişecek

Kaynak: https://turkrus.com/

 

Taşradan Moskova'ya göç duracak mı? Göçmen akını devam edecek mi? Kuzey Kafkasya ayrılacak mı? Çin Sibirya'yı yutacak mı? Rusya'da geçtiğimiz günlerde yayınlanan "Rusya 2050. Ütopyalar ve Tahminler" adlı kitap tüm bu soruların yanıtını arıyor. Komsomolskaya Pravda gazetesi, kitabın yazarlarından ünlü siyaset bilimci Yekaterina Şulman ile bir söyleşi gerçekleştirdi. 

Şulman geleceği tahmin etmenin kolay olmadığına, ancak bazı eğilimlerin yarına dair fikir verdiğine işaret ediyor. Siyaset bilimcinin dikkat çektiği ilk eğilim, ülke genelinde doğum oranı ve nüfus azalırken, iç göçün artıyor olması. Bu ise taşranın insansızlaşması, büyük şehirlerin kalabalıklaşması demek. 

Bir başka deyişle nüfus Moskova ve St. Petersburg başta olmak üzere 1 milyon ve üzeri sayıda insanın yaşadığı 15-18 merkezde yoğunlaşırken, özellikle Ural ötesinde büyük bir boşluk meydana gelecek. 

Örneğin ABD'deki gibi büyük şehirlerden yorulup küçük şehirlere taşınmak isteyenlerin meydana getirdiği bir göç akınının Rusya'da mümkün olup olmadığı sorusuna Şulman Rusya'nın şartlarına dikkat çekerek yanıt veriyor.

Rusya'da büyük şehirlerde kendi konutuna sahip insan sayısı hiç de az değil.

Bu ise insanları oldukları yere bağlayan bir etken. Genç aileler taşrada iyi okul bulamayacaklarından, yaşlı nüfus ise iyi sağlık hizmeti bulamayacaklarından korkarak büyük şehirlerde kalmaya devam ediyor.

Yekaterina Şulman, bu etkenler ışığında Moskova ve çevresindeki kümelenmenin büyüyeceğine kesin gözüyle bakıyor.

Şulman göç konusundaki bir soruya ise göçmenlerin daha fazla suça meyilli olduğu iddiasının İçişleri Bakanlığı'nın yayınladığı verilerle çeliştiğini yanıtını veriyor. 

Göçmenlerin Rusyalılardan daha fazla çocuk yapma eğiliminde olduğu iddasının ise doğru olduğunu söylüyor.

Şulman'a göre, bu kaçınılmaz bir süreç ve önüne geçmenin tek yolu göç almamak, ancak Rus ekonomisinin içinde bulunduğu durum itibarıyla bu seçenek gerçekçi değil.

Şulman, Kuzey Kafkasya'nın artan nüfusuyla birlikte ayrılıkçı eğilimlerin kuvvetlenip kuvvetlenmeyeceği yönündeki bir soruya ise "ayrılıkçılık nüfus artışıyla değil, başta elitler olmak üzere ayrı yaşamanın daha iyi olacağı düşüncesinin kökleşmesiyle başlar" yanıtını veriyor.

Siyaset bilimciye göre, Kuzey Kafkasya özelinde şu anda böyle bir düşünce söz konusu değil. Şulman ayrıca verilerin Kafkasya'nın da nüfusunun gerileme eğiliminde olduğuna işaret ettiğini belirtiyor.

Sibirya'da bir Çinli nüfus istilası tehlikesi konusunda ise Şulman, Çin'in de büyük şehirlere göç, doğruganlık oranının düşmesi gibi Rusya'dakine benzer eğilimlerin etkisi altında olduğunu belirtiyor.

Buna göre, Çin kaynaklı bir tehlike söz konusu ise eğer bu Çinli nüfusun Sibirya'ya gelmesi şeklinde değil, Çinli şirketlerin Rus doğal kaynaklarını ucuz bedeller karşılığında satın alması şeklinde olabilir. 

Şulman son olarak şu anda ülkedeki siyasal yapının sosyolojik yapıyla uyum içerisinde olmadığını dile getiriyor. Buna göre, yeni neslin karar verici mekanizmalarda daha fazla yer almasına paralel olarak ülkenin siyasi bir değişim sürecine girmesi de kaçınılmaz. Buna göre, yeni siyaset dış politikayla daha az, ülkenin sosyal problemleriyle daha fazla ilgili, daha sol bir siyaset olacak.