Moskova

Moskova
Çeviri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çeviri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Temmuz 2025 Cumartesi

Nabokov Rusça 'TOSKA' kelimesini İngilizcede buldu mu?

 


Natalya Koçetkova

Kaynak: https://www.gw2ru.com/

 

Yazar Vladimir Nabokov, Puşkin'in 'Eugene Onegin'ini İngilizceye çevirirken Rusça 'toska' ('тоска') sözcüğüyle ilgili bir dizi zorlukla karşılaştı. En azından Nabokov'a göre İngilizcede bulunan sözcükler yeterince doğru değildi ve bu oldukça Rusça kavramın anlamının tam derinliğini yansıtmıyordu. Bu yüzden, tipik Puşkin 'toska'sının tonlarını aktaracak sözcükler aramaya başladı

Bu arada Puşkin bu kelimeyi çok severdi. 'Eugene Onegin'de 'tosk-' kökü olan kelimeler 16 kez kadar kullanılır. Bunlar 'toskovat' ('özlemek') ve 'toskuyusçiy' ('özlem') ve aslında 'toska'dır ('özlem'). Ve her seferinde Nabokov şairin meydan okumasını kabul etti ve belirli bir durumda ihtiyaç duyulan duygu tonunu en doğru şekilde aktaracak bir İngilizce eşdeğer bulmaya çalıştı.

Sonuç olarak, Rusça 'toska'yı tanımlamak için yedi farklı kelime seçti. Ancak bunların anlamsal aralığı çok geniştir: en yakın ve en beklenen 'anlaşmazlık'tan bir doktor muayenehanesinde daha uygun olan 'acı'ya.

Ve yine de, Nabokov'un seçtiği bu varyantların hiçbiri 'toska'yı tamamen tercüme etmiyor. Puşkin'in melankolisini İngilizceye nasıl çevirirdiniz?

‘toskovat’ (‘to yearn’)

‘toskuyuschiy’ (‘yearning’)

‘toska’ (‘longing’).

1 Eylül 2024 Pazar

Rusça çevirmeni Nuri Yıldırım: “Klasik eser çevirisi, antika saat tamirciliği gibidir."

 


Dileda Arslan

Kaynak: https://oggito.com/

 

Herzen’in asıl kalem oynattığı alan edebiyat olmamasına rağmen kitap boyunca oldukça edebi bir anlatımı tercih ettiğini ve bu işin altından da belli başlı Rus romanlarını aratmayacak biçimde kalktığını görüyoruz.

Nuri Yıldırım ile çeviri yolculuğunu ve geçtiğimiz günlerde Yordam Edebiyat tarafından yayımlanan yeni çevirisi Geçmişim ve Düşüncelerim üzerine konuştuk.

Dileda Arslan: Uzun yıllar başka bir alanda önemli görevler yürüttükten sonra çevirmenliğe yöneldiniz ve değerli eserleri Rusçadan Türkçeye çevirdiniz. Çevirmenlik yolculuğunuz nasıl başladı?

Nuri Yıldırım: İlk çevirim 1983’te Cem Yayınevi tarafından yayımlanan Seçme Hikâyeler/A. Çehov'du. 1979-81 yılları arasında misafir öğretim üyesi olarak iki yıl Moskova Üniversitesi’nde bulunmuş, Rusça kurslarına devam etmiştim. Çehov çevirime biraz da kendimi denemek için, acaba başarabilir miyim diye başlamıştım. Rusça öğrenip çeviri yapmak isteyenler dili yalın, cümleleri fazla karmaşık olmadığı için genellikle hep Çehov’dan başlarlar, daha kolay olacağını sanırlar. Kısa sürede Çehov çevirmenin, onun lirizmini başka dile aktarmanın hiç de kolay olmadığını anladım. Bu ilk denemeden sonra çeviri yapmadım, çevirinin çok ciddi bir iş olduğunu, kendi yoğun mesleki işlerinizin arasında öylesine yan bir uğraş olarak yapılabilecek bir şey olmadığını gördüm. 2010’da üniversiteden emekli olunca yeniden, bu kez tam zamanlı olarak çeviriye başladım. 

DA: Sizin için bir çevirinin olmazsa olmazları nelerdir? Metni Türkçeleştirirken nasıl bir yol haritası izliyorsunuz?

NY: Orijinal metne sadakat benim temel ilkemdir. Çevirmenin görevi, önce o cümlede yazarın söylemeyi amaçladığı şeyi tam olarak anlamak, sonra da onu eksiksiz olarak Türkçeye aktarmaktır. Çevirilerdeki muğlak, lastikli cümleler genellikle çevirmenin orijinal metni tam olarak anlamamış olduğunun bir işaretidir. Bu durum daha çok hızlı çeviride ortaya çıkar. Klasik eser çevirisi, tıpkı antika saat tamirciliği, kıymetli taş işçiliği gibi asla aceleye gelmez, aksi halde hata kaçınılmaz olur. Çeviride önem verdiğim diğer bir konu romanın ambiyansını, yazıldığı dönemin atmosferini mümkün olduğu kadar korumak, en az hasarla aktarmaktır. Okuyucu bir Rus romanı okuduğunu, olayların serflik Rusyasında geçtiğini her an hissetmeli, kendini orada, onların arasında hayal etmeli. Bu havayı yaratmak için çevirilerime sözlükçe ekliyor, ölçü birimleri, at arabaları adları, yemek adları, coğrafi semboller (step, beryoza vs.), dinî bayramlar, unvanlar, hitaplar (batyuşka, matuşka, babuşka) vb. bazı kilit sözcükleri çevirmiyor, Rusça olarak bırakıyorum.

Bir romanı çevirmeye karar verdiğimde ilk önce yazarın hayatını okuyorum, o eseri hangi ortamda, ne amaçla yazdığını araştırıyorum. Örneğin, Lermontov’un, Gonçarov’un çocukluk yıllarını nasıl, hangi ortamda geçirdiklerini bilmek onların eserlerini daha doğru çevirmenizi sağlayacaktır. Yine, Dostoyevski’nin Yeraltından Notları’nı ne amaçla, hangi atmosfer içinde (bir kısmını ölüm döşeğindeki karısının baş ucunda yazmıştır) yazdığını bilmeden o eserin ruhunu tam olarak kavrayamaz, dolayısıyla da çeviremezsiniz.

Çeviride diğer önemli bir nokta, orijinal metinde tam olarak anlayamadığınız bir deyimle, deyişle, cümleyle vb. karşılaştığınızda üşenmeden, inatla, yanıtı bulana kadar araştırmaktır. Rus romanları özellikle dinî metinlere, mitolojiye, folklore üstü kapalı göndermelerle doludur. Bunları deşifre etmeden yapılan çevirinin orijinal metinle ilişkisi kopar, bütün anlam kaybolur, büyü bozulur.          

DA: 19. yüzyıl Rus edebiyatı yazarları bugün bile büyük ilgiyle okunuyor ve eserleri başyapıt olarak nitelendiriliyor. Rusya'nın, ekonomik ve toplumsal olarak Batı'nın gerisinde olduğu bir dönemde, kültürel olarak öne geçmesi ve Batı'yı edebiyatıyla bu kadar etkileyebilmesini sağlayan ana unsurlar nelerdir?

NY: Rus romanının 19. yüzyılın ikinci yarısındaki mucizevi yükselişini hazırlayan etmenler hep tartışılmıştır. Bu konu üstüne 2015’te “19. Yüzyıl Büyük Rus Romanının Üzerinde Yükseldiği Toprak” başlıklı uzun bir makale yazmıştım.1 Kanımca en önemli faktörler şöyle sıralanabilir: II. Yekaterina’dan itibaren başlayan ve I. Aleksandr döneminde yaygınlaşarak kökleşen edebiyat salon toplantıları, edebiyat topluluk ve çevreleri. İkinci faktör, Napolyon’un kesin yenilgisiyle ve Rusya’nın Avrupa’nın en büyük gücü haline gelmesiyle sonuçlanan 1812 Anavatan Savaşı’nın yarattığı moral üstünlük, ulusal gurur ve özgüven patlaması, Batı’ya karşı eskiden beri duyulan eziklik duygusundan kurtuluştur.

Üçüncü faktör, hem II. Yekaterina hem I. Aleksandr döneminde sayılarında büyük artış kaydedilen edebiyat dergileridir. 1800-1812 arasında sırf Moskova ve Petersburg’da 40 yeni dergi ve gazete yayın hayatına başladı. Hayranlıkla okuduğumuz o büyük romanlar önce, birer edebiyat okulu haline gelen bu Kalın Dergiler’de (Tolstie Jurnali) tefrika edilir, sonra kitap olarak basılırdı. Başka bir etken, başarısız Dekabrist ayaklanmasından (1825) sonra subaylığın gözden düşmesiyle iyi yetişmiş aristokrat aydınların sanata, edebiyata yönelmeleridir. Rusya’da henüz sanayi, finans, bankacılık vb. gelişmediği için o dönemde eğitimli bir kişi için ordu dışında alternatif iş alanı yok gibiydi. Diğer bir faktör, 1830’lardan itibaren sanat ve edebiyatın ilk kez soylu sınıfların dışına taşması, din adamı, tüccar, memur çocukları arasından da hayatını kalemiyle kazanan yazar, gazeteci, edebiyat eleştirmenlerinin yetişmesiydi. Bunun en parlak örneği edebiyat eleştirmeni V. Belinski’dir.   

DA: Çok kısa bir süre önce Aleksandr Herzen'in Geçmişim ve Düşüncelerim isimli dört ciltlik otobiyografisinin ilk cildi Yordam Edebiyat tarafından yayımlandı. Geç de olsa Türkçeye çevrilmiş olması yayıncılık açısından önemli bir olay. Peki sizin için anlamı nedir, neden çevirmek istediniz Geçmişim ve Düşüncelerim'i?

NY: Herzen’in otobiyografisi, Geçmişim ve Düşüncelerim 19. yüzyıl Rus nesrinin doruklarından biri, 1800-1870 dönemi Rusyasının ve Avrupasının bir panoramasıdır. Böyle bir başyapıtın şimdiye kadar Türkçeye kazandırılmaması büyük bir eksiklikti. Uzun süreden beri çevirmeyi düşünüyordum, ancak anıların hacmi ve çok sayıda dipnot koyma gereği gözümü korkutuyordu, sonunda çevirmeye karar verdim. Suçlu Kim? dışında romanı olmadığı için Herzen Türkiye’de diğer Rus yazarları kadar bilinmiyor. Üç kültürlü (Rus, Alman ve Fransız) bir ortamda büyüyüp yetişen Herzen Rus kültür ve düşünce hayatının köşe taşlarından biridir. İlk Rus düşünürü, Rus sosyalizminin babası, Londra’da kurduğu Özgür Rus Basımevi ve çıkardığı Çan gazetesiyle adını despotizme karşı mücadele ve siyasal propaganda tarihine altın harflerle yazdırmış bir gazetecidir, eylemci bir siyasi kişiliktir. 

Herzen’in Geçmişim ve Düşüncelerim’i edebiyatın her janrını içinde barından çok çarpıcı, kendine özgü bir eserdir. O dönemde Rusya’da yazılmış yarı-otobiyografilere, Tolstoy’un Üçleme’sine (1852-57), Sergey Aksakov’un Aile Tarihi’ne (1856) ya da Saltıkov-Şçedrin’in Taşra Denemeleri’ne (1855-57) benzememektedir. Turgenyev’in ifadesiyle, “Geçmişim ve Düşüncelerim, ‘aile dramı üzerine bir anlatı’ değildir, yazarın, sonuna kadar içten olmaya, kendi döneminin ve kendisinin gerçek hikâyesini anlatmaya, çağının hakiki, genel ve özel bir resmini çizmeye çalıştığı bir yapıttır.” Kitaptaki düşünce, duygu, aksiyon ve bilgi bolluğu ilk dikkat çeken şeydir. Anıların ilk iki cildinde Rus hayatı, Rus taşrası, bürokrasi üzerine çok değerli bilgiler ediniyoruz. Fransız gazeteci A. Nefftzer (1820-1876) bunu şöyle dile getirmiş: “Anılarınızın tek bir sayfası, ülke içindeki hayatı, halkın milli ruh ve maneviyatını, olayların özünü başkalarının uzun, yorucu çalışmalarından çok daha fazla ortaya koymaktadır.”

Herzen’in etkileyici, akıcı dili, ince ironisi, seçtiği sözcükler, alegoriler, olayları bir roman havası içinde hikâye edişi Geçmişim ve Düşüncelerim’in kolay okunmasını sağlıyor. Fransız gazeteci Charles du Bouzet, “Kitabınızdaki, okuyucuyu kendine çeken enerjik, diri düşünce ve hedefe kilitlenmiş ihtiras, bitirmeden kitabın başından kalkmanıza izin vermiyor,” diye yazıyordu. Seçilen sözcüklerin gücü ile ilgili olarak Herzen’in arkadaşı İtalyan siyasetçi Aurelio Saffi (1819-90) ise şöyle demektedir: “Sizin kitabınızda sözcük aynı zamanda hem düşünce hem duygu hem de aksiyon demek oluyor, kitabın başarısının sırrı da bu işte!”

Herzen’in anıları zamanın Rus toplumunun hemen her yönüne ışık tutuyor; saraydaki ve üst yönetimdeki kanunsuzluk, keyfilik, bürokrasideki çürümüşlük, gizli polis (Üçüncü Şube), taşrada halkın çaresizliği, serflik düzeninin akıl almaz zalimlikleri, bunların yanında Moskova Üniversitesi’ndeki ve Moskova dergilerindeki canlı fikir ve tartışma ortamı, Alman felsefesine duyulan büyük ilgi, Avrupa’daki siyasi ve felsefi tartışmaların neredeyse eş zamanlı olarak izlenişi… Tüm bunları Herzen’in güçlü kaleminden okuyoruz.  

DA: Henüz okuma fırsatı bulamamış okurlar için ana hatlarıyla bahseder misiniz? Birinci cilt ve devamında hangi olaylar ve başlıklar etrafında ilerliyor anlatı? Okuru nasıl bir eser bekliyor?

NY: İlk iki cilt Herzen’in doğuşundan (1812) ailesiyle birlikte Rusya’dan ayrıldığı Ocak 1847’ye kadarki dönemi kapsamaktadır. Birinci ciltte çocukluğu, üniversite yılları (1829-33), Vyatka’da sürgünde geçen iki buçuk yıl kapsanıyor. İkinci cilt Herzen’in 1838 başında Vyatka’dan Vladimir’e nakli ile başlıyor, daha sonra nişanlısı Natali ile maceralı evliliği, 1839 yazında sürgünün sona ermesi, Moskova’ya dönüş (Mart 1840), Petersburg’da İçişleri Bakanlığı’nda işe başlama, Novgorod’da bir yıllık yeni bir sürgün (1841-42), Petersburg’da Anavatan Notları dergisinde yazmaya başlaması ve Belinski ile dostluk, Temmuz 1842’de bakanlıktan istifa ederek Moskova’ya dönüşü, çeşitli edebiyat ve felsefe çalışmaları, Mayıs 1846’da babasının ölümü, nihayet 19 (31) Ocak 1847’de annesi ve üç çocuğu ile birlikte Rusya’dan ayrılışı kapsanıyor.

Üçüncü cilt 1847-1852 arasını, Paris – İtalya – Paris dönemini kapsıyor. Herzen, 1847 sonbaharında 5 ay sürecek bir İtalya gezisine çıkıyor, devrimci gösterilerin sürdüğü Roma, Napoli ve Sicilya’yı ziyaret ediyor, gösterilere katılıyor. İzlenimlerini mektup şeklinde dört makaleden oluşan “Via del Corco’dan Mektuplar”da paylaşıyor. Şubat 1848 devrimini Fransa’da, İkinci Cumhuriyet’in ilanını Roma’dan izliyor. Mayıs 1848’de tekrar Paris’e dönüyor. Paris emekçilerinin başkaldırdığı “Haziran Günleri”ni heyecanla izliyor, Annenkov ile birlikte katıldıkları bir gösteride polise yakalanıyor.

1848 ve 1849’da “Fransa ve İtalya’dan Mektuplar” ile “Öteki Kıyıdan” adlı eseri üzerinde çalıştı. Avrupa devrimlerinin birer birer yenilgiyle sonuçlanmalarının Herzen üzerindeki etkilerini yine anıların bu cildinde izleyeceğiz. Üçüncü cildin önemli bir bölümü “aile dramı”na ayrılmış. 1851 yılı Herzen için çok kötü bir yıl oldu. Ocak 1851’de, çok sevdiği karısı Natali’nin Alman devrimci şair Herwegh (Herzen’in çok yakın arkadaşı) ile gönül ilişkisi olduğu ortaya çıktı. Kasım 1851’de annesini ve 8 yaşındaki doğuştan sağır ve dilsiz oğlunu bir gemi kazasında kaybetti, cesetleri bulunamadı. Bu acı olayı anıların “Oceano Nox” (Latince, Okyanusta Gece, V. Hugo’nu bir şiiri) başlıklı bölümünde anlattı, eserin en etkileyici bölümlerinden biridir.

Dördüncü cilt İngiltere dönemini, 1852-1864, kapsamaktadır. Avrupa devrimlerinin fiyaskoyla bitmesi ve uğursuz 1851 yılından sonra Herzen büyük bir moral çöküntüsü içinde Avrupa’dan kaçıp kurtulmak ister, önce Amerika’ya gitmeyi düşünür, sonra İngiltere’de karar kılar. Paris’te kendi evindeymiş gibi hisseden Herzen Londra’da yalnızdır. En büyük desteği Londra’daki Polonyalı siyasi göçmen topluluğundan görür. Onların yardımıyla 1853 kışında Kiril alfabesiyle çalışan Özgür Rus Basımevi’ni kurar, Ağustos 1855’te Kutup Yıldızı almanağını, Temmuz 1857’de Ogaryov ile birlikte Çan gazetesini çıkarmaya başlar. Çok verimli, hareketli bir dönemdir bu. Herzen’in evi ve sofrası Londra’daki değişik ülkelerden tüm siyasi göçmenlere açıktır, Özgür Rus Basımevi başta Rusya olmak üzere her yerden akın eden ziyaretçileriyle âdeta Özgür Rus Basın Merkezi gibi çalışmakta, gönüllü muhabir ordusunun Rusya’nın her yerinden gönderdiği haber ve bilgiler Çan’da basılarak Rusya’ya sokulmaktadır. Son ciltte tüm bunları okuyacağız.    

DA: Geçmişim ve Düşüncelerim'in dört ciltlik bir yapıt olduğunu söylemiştik. Peki diğer ciltler ne zaman okurla buluşacak, belirlenmiş bir takvim var mı?

NY: İkinci cildin çevirisini bu sonbahar tamamlamayı planlıyorum. Çok fazla dipnot eklemek gerektiği için bir cilt yaklaşık 8 ayımı alıyor. Bu hesaba göre 2026 ortalarında tüm eser çevrilmiş olur diye umuyorum.

Herzen’in asıl kalem oynattığı alan edebiyat olmamasına rağmen kitap boyunca oldukça edebi bir anlatımı tercih ettiğini ve bu işin altından da belli başlı Rus romanlarını aratmayacak biçimde kalktığını görüyoruz. Ayrıca yazdıkları önemli romancıların da takdirini kazanmış. Bu çerçevede Herzen’i bir edebiyatçı olarak değerlendirebilir miyiz? Sizce yazar tam olarak nerede duruyor yazın dünyası içinde?

Herzen çok yönlü bir kişilik: Devrimci bir siyaset adamı, edebiyatçı, düşünür, gazeteci, yılmaz bir özgürlük savaşçısı (bağımsızlık savaşı veren Polonyalı ve İtalyan devrimciler ile her zaman kol kola), aktivist... Gerçi arkadaşı Bakunin gibi barikatların adamı değil, onun tek silahı çok etkili kalemi…

Herzen küçük yaştan itibaren politikaya, ülke sorunlarına ilgi duyuyor, Dekabristlerin idam edilmesinden çok etkileniyor, hatta bu olayın onun tüm hayatına yön verdiğini bile söyleyebiliriz. 16-17 yaşlarında, arkadaşı, geleceğin devrimci şairi Ogaryov ile birlikte Serçe Tepeleri’nde hayatlarını Dekabristlerin davasına, halkın kurtuluşuna adayacaklarına dair yemin ediyorlar. Üniversitede Stankeviç çevresi yalnızca Alman felsefesiyle ilgilendiği halde, Herzen-Ogaryov çevresi hem politikayla hem Alman felsefesiyle ilgileniyordu. Sonra 1837-38’de Vladimir’deki sürgün sırasında yoğun olarak Hegel okudu, sol-Hegelciliği öğrendi, 1841-42’de Feuerbach’ın eserleriyle tanıştı. 1840’lardaki felsefe ağırlıklı yazılarıyla Düşünür Herzen imajını perçinledi.

Edebiyatçı olarak ilk eseri 1840-41’de Anavatan Notları’nda yayımlanan “Genç Bir Adamın Hatıraları” adlı yarı-otobiyografik romandır, Vyatka’da hayranlıkla okuduğu Heine’den etkiler taşımaktadır. Büyük bir ilgiyle karşılanan romanı Belinski beğendi, Herzen’in hiciv yeteneğini övdü. 1841-42’de Novgorod’da başladığı, yine birçok otobiyografik unsur içeren Suçlu Kim? 1845-46’da yayımlandı. 1840’ların Natürel Okul’unun önde gelen yapıtlarından biri ve despot Çar I. Nikolay döneminde yayımlanmış en cesur toplumsal eleştiri romanıdır. Romanın özgün yanı sosyalist bir tema olan “bedenin rehabilitasyonu” ile Rus edebiyatına özgü “lüzumsuz adam” temasının birleştirilmeye çalışılmasıydı.

Müthiş bir gözlem gücüne, tasvir yeteneğine sahip Herzen’in esas ilgi alanı olarak edebiyatı seçmemesi, kanımca, onun Dekabrist karakteriyle, haksızlığa karşı mutlaka bir şey yapma, despotu alt etme, düzeni değiştirme konusundaki sonsuz hırsıyla ve ihtirasıyla ilişkilidir. O bir aksiyon adamıydı, 1848-49 Avrupa devrimlerinden ümidini kesince gözünü Rus komününe çevirdi, Rus tarzı bir sosyalizm kuramı geliştirmeye çalıştı. Dünyayı büyük romanlar yazarak değiştiremeyeceğini, değişimin politikadan geçtiğini çok erken yaşta anlamıştı.

DA: Geçmişim ve Düşüncelerim'in dışında masanızda hangi dosyalar var? Yakın gelecekte okurlar sizin çevirinizle başka hangi yapıtları okuyabilecek?

NY: Biz 1947 doğumlular öyle fazla uzun vadeli planlar yapamayız artık. Geçmişim ve Düşüncelerim’in üç cildini tamamlamak dışında hiçbir planım yok henüz. Okurlara önceki çevirilerimi okumalarını, okudularsa yeniden okumalarını tavsiye ederim. Klasikler, tanım icabı defalarca okunan ve her seferinde farklı tatlar alınan eserler demektir. Ben şahsen Zamanımızın Kahramanı’nı, Ölü Canlar’ı, Çehov’un Step’ini yılda bir kez okumasam bir eksiklik hissediyorum.

DA: Rus edebiyatına ilgi duyan ve çevirilerinizi takip eden okurlara beş kitap önerisinde bulunur musunuz? Mutlaka okunması gerektiğini düşündüğünüz eserler hangileri?

NY: Rus klasiklerini gerçekten seven bir okur ve çevirmen olarak bu soruyu yanıtlamak benim için zor. Birbirleriyle mukayese edilemeyen şeylerin sıralanamayacağını hepimiz biliyoruz. Klasik sıfatını kazanmış bütün kitaplar benim gözümde aynı düzeydedir. Sorunuzdaki “beş kitap” yerine şöyle üçlü bir yanıt verebilirim belki… Yazar Aleksandr Kudrin kıymetli taş işleyen ustaların masalarında daima bir zümrüt bulundurduklarını, yorulan gözlerini ona bakarak dinlendirdiklerini söyledikten sonra, kendi zümrüdünün ise şu üç kitaptan oluştuğunu söyler: Puşkin’in Yüzbaşının Kızı, Lermontov’un Zamanımızın Kahramanı ve Tolstoy’un Kazaklar’ı. Ama şurası unutulmamalı ki bu üç kitap yalnızca yorulan gözleri dinlendirmek içindi, yeterince dinlenmiş, keçeleşmiş kafaları karıştıracak, derin düşüncelere sevk edecek üç kitap istenseydi liste çok farklı olacak, büyük bir olasılıkla Yeraltından Notlar, Karamazov Kardeşler ön sıralara yerleşecekti… Okurlara neden beş önemli Rus klasiği öneremediğimi anlatabildim sanıyorum.

 

Nuri Yıldırım 1969’da Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun oldu. 1973-75 yılları arasında University of California, 1979-81 yılları arasında da Moskova Devlet Üniversitesi’nde misafir öğretim görevlisi olarak bulundu. 2010 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi’nden emekli olan Yıldırım, iktisat alanındaki kitap ve makalelerinin yanında, Rusçadan Türkçeye çeviriler yapmaya da devam etmektedir.

Künye: Geçmişim ve Düşüncelerim, Özgün Eser: Aleksandr Herzen, Rusça Aslı: Bıloe i Dumı, Rusçadan Çeviren: Nuri Yıldırım, boyut: 13.5 x 19.5 cm, karton kapak, ISBN 978-605-172-651-9, 416 sayfa, 250 TL.

1 Nuri Yıldırım, “19. Yüzyıl Büyük Rus Romanının Üzerinde Yükseldiği Toprak”, Tuncer Bulutay’a Armağan, Mülkiyeliler Birliği yayınları, Ankara, 2015.

18 Şubat 2022 Cuma

Rusya'nın prestijli edebiyat ödülüne Türkiye'den iki aday


Kaynak: https://turkrus.com/

 

Rusya'da Lev Tolstoy Müze Evi'nin düzenlediği Yasnaya Polyana ödüllerinin yabancı edebiyat kategorisi adayları açıklandı. Açıklanan uzun listede Türkiye'den Orhan Pamuk'un "Veba Geceleri" ve Burhan Sönmez'in "İstanbul İstanbul" romanları da yer aldı. 

Her iki kitabı Türkçeden Rusçaya Mihail Şarov çevirdi.

34 eserden oluşan uzun liste daha sonra 5-6 kitaplık bir kısa listeye indirilecek. Kazanan yapıt son incelemenin ardından açıklanacak.   

Yabancı Edebiyat dalında birinci olan yazara 1,2 milyon ruble (16 bin dolar) para ödülü verilecek.

Orhan Pamuk 2016 yılında Kafamda Bir Tuhaflık romanıyla Yasnaya Polyana ödülünü kazanmıştı.

Uzun listede yer alan eserlere Yasnaya Polyana'nın internet sitesi üzerinden ulaşılabilir. 

1 Ağustos 2021 Pazar

Söyleşi: Ali Rıza Dırık’la Rus edebiyatı ve Rusça çeviriler üzerine


Mustafa Kemal Yılmaz

Kaynak: https://sarapdumanlari.wordpress.com/

 

Sovyet edebiyatıyla tanışıklığım Rus edebiyatıyla tanışıklığımdan daha eski. 90’ların sonunda Ankara’da bir kısım üniversite gençliği Dostoyevski’den, Çehov’dan, Bulgakov’dan ziyade bugün adını Rusya’da bile pek az kimsenin bildiği ve yapıtları ekseriyetle 70 ve 80’lerde Türkçeye kazandırılmış yazarları okuyordu, ben de istisna değildim. Hatta bu yapıtların arasında kült mertebesine ulaşmış romanlar vardı. Çelik Böyle Sertleşti, Volokolomskoye Şosesi (Moskova Önlerinde), Ateşi Çalmak ve Nasıl Yapmalı? ilk akla gelenler.

O günlerde aklımda Rusça öğrenmek, ya da çeviri yapmak gibi bir düşünce yoktu. Ama romanların etkisiyle bazı çevirmenlerin adları silinmemecesine zihnime yerleşmişti. Çernişevski çevirmeni Mazlum Beyhan, Ostrovski çevirmeni Güneş Bozkaya, Serebryakova çevirmenleri Nurşen Özkan ve Ali Rıza Dırık gibi. Bugün şarap dumanları söyleşilerinde Ali Rıza Dırık’ı ağırlıyorum.

 

Öncelikle sizi tanıyabilir miyiz? Ali Rıza Dırık kimdir, Rusçayı nerede öğrendiniz ve çeviriye nasıl başladınız?

1964 Fatsa doğumluyum. 1987 AÜ DTCF Rus Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunuyum. O dönemde Türkiye’de Rus Dili Bölümü yalnızca DTCF’de vardı. Üniversite sınavlarına girerken yabancı dil üzerine tercih ettiğim tek bölümdü, tamamen duygusal nedenlerle seçmiştim. Bu arada duygusal sözcüğü tırnak içinde değil.

Ortaokul ve Ticaret Lisesi yıllarında kendi çapımda edebiyatla uğraşıyordum, dönemin bazı edebiyat dergilerine aboneydim. Ortaokulda Kemalettin Tuğcu kitaplarından Yaşar Kemal’in İnce Memed’ine terfi etmiştim. Sonrasında cumhuriyet dönemi yazarları, köy enstitüsü kökenli yazarlar, yabancı yazarlar, özellikle Rus Edebiyatı, Zamanımızın Kahramanı, Aytmatov’un İlköğretmen‘i de okuduklarım arasındaydı. Ama lisede Tolstoy’un Diriliş’ini bir yıl içinde iki kez okuyunca çevirmen olmayı düşlemeye başladım.

“Planladım, düşündüm” diyemiyorum, çünkü Türkiye’de tek bir bölümdü ve kazanamayacağımı düşünüyordum ve meslek olarak da sıkıntılı bir bölümdü. O dönemin şehir efsanelerine göre bu bölüme ya ‘Sovyet mezalimine’ karşı ülkemizin istihbarat kurumlarında çalışarak mücadele etmek isteyen ‘vatanseverler’ ya da ‘Moskova’ya gidip komünistlerin ajanı’ olacak sol görüşlüler giriyormuş. Benim geldiğim yer olan Fatsa 12 Eylül darbesi ile birlikte zaten göz önünde bir yerdi o dönemde. Yani ben rahat bırakılmayabilirdim. Buna rağmen…. Ama ‘ya tutarsa’ diye tercih ettim ve 18 tercih arasından hiç beklemediğim halde Rus Dili çıktı.

Sonrası tam bir kabustu. Çünkü okurken bu bölüm öylesine, ayıp olmasın diye açılmış gibi geldi bana. Hocaların iyileri ders kaynatıyorlardı, diğerleri de daha sonradan fark ettiğim kadarıyla, yeterli değillerdi. Çevirmen olma düşlerimin ucundan yakalamıştım, gerisi bana kalıyordu, ama kitabın yeterince okunmadığı bir ülkede çevirmen kazancıyla yaşanamayacağını da anlamış oldum. Teorik olarak kendi kendimizi geliştirmeye çalışıyor, zar zor bulabildiğimiz bazı kitapları çok değerli bir hazine gibi saklıyorduk. Zaman zaman bazı roman ve öykülerden kısa bölümler çevirmek için uğraşıyor, Türkçe çevirileriyle kıyaslıyordum, yetkinliğe ne kadar mesafem kaldı diye.

Üniversiteyi bitirdiğim yıl bir kitap fuarında imza günü olan o dönemin 1402’lik öğretim üyesi Prf. Dr. Yalçın Küçük ile kitabını imzalatırken tanışıp konuştuk ve beni bürosuna davet etti. Denemek için bir makale verdi. Benim için müthiş bir fırsattı, bunu değerlendirmem gerekiyordu. Siyasi içerikli bir makaleydi, edebiyat olmadığı için kolay çevirebileceğimi sanıyordum. Ama iki sayfa için iki gün sabahtan akşama uğraşıp çevirdim. Götürdüm, çok heyecanlı bir şekilde beğendiğini söyledi. Ben bu beğeninin altında biraz da olsa beni motive etme, kendime güvenmeme yardımcı olma çabası seziyordum ve yaşamımın sonraki dönemlerinde bu bilinçli destekleme tavrının çok kıymetli olduğunu anladım ve bu bana yaşamımın her döneminde yardımcı oldu.

Bu deneme çevirisinden sonra bana Perestroyka ve Glasnost dönemini başlatan, güler yüzlü sosyalizm vaat eden, Batı’nın iltifata boğduğu M.S. Gorbaçov’un 27. Kongre’deki raporunu verdi çevirmem için. Kitaplaştıracaktı. Onun moral motivasyonu eşliğinde kitabı çevirdim. Kitap Her Şey İnsan İçin adıyla basıldı. Çeviriyi bitirdikten sonra 20 ay kadar SSCB Büyükelçiliği Basın Bürosunda çalıştım. Bu da makale çevirileriydi. Ama bu arada turizm alanında çalışmak için İstanbul’a geldim ve ağırlıklı olarak ekmek kavgası fazlaca zamanımı almaya başladı ve çeviriyi arka plana itmiş oldum, ta ki 1997 yılına kadar.

 

Ateşi Çalmak romanını ve yazarı Galina Serebryakova’yı bloga da misafir etmiştim. Bu çevirinin hikayesini merak ediyorum. Zamanında Marx’ın hayatına ilgi duyan üniversite gençliğini çok heyecanlandırmıştı. Nasıl önünüze geldi ve gördüğü ilgiden memnun musunuz?

Mezun olduğum yıl çevirdiğim Her Şey İnsan İçin kitabından sonra turizmde çalışmaya başlayınca koşturmacalardan dolayı çeviriyi düşünemez oldum. 1997’de üniversiteden bir arkadaşım Ateşi Çalmak IV’ün çevirisi için beni tavsiye etmiş. Evrensel yayınevi ile iletişime geçtik. Kitabı okudum, bildiğiniz gibi biyografik bir roman olduğu için tereddüt ettim, ama yapıt hoşuma da gitti. Çevirdim, çevirdikçe zevk almaya başladım, editörler de çok başarılı çalışmalar yaptılar ve ortaya güzel bir yapıt çıktı. Onu 2000’de basılan Ateşi Çalmak V izledi. Kitap okur tarafından çok ilgi gördü, zaman zaman bundan dolayı övgüler aldım ve Marx gibi bir filozofun yaşamını konu alan bir romanda payım olduğu için kendimi hala mutlu hissediyorum. Kitabın gördüğü ilgiden memnunum.

Merak ettiğim bir diğer çeviri de Moskova-Petuşki. Bilmeyenler için not edelim, Venedikt Yerofeyev’in yapıtı Rusya’da muazzam bir hayran kitlesine sahip. Sizin çeviri serüveninizde nerede duruyor bu kitap? Ve Türkçe okur Yerofeyev’i nasıl karşıladı?

Edebiyatta mizahı ve ironiyi seviyorum. Bu yüzden olsa gerek, sözcük dağarcığım bu çevirilerde daha cömert. Moskova-Petuşki’nin Rusya’da çok popüler olduğunu yıllardır biliyordum, ama kitap hakkındaki yorumları okuyunca bir ara mesafeli durdum. Ancak bir gün okumaya başladığımda kitap beni aldı götürdü. Okurken Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar‘ından esintiler buldum. Seçilen sözcüklerin gücü, o sözcüklerin enerjisi beni çeviriye çağırdı. Çünkü üslubu kendime çok yakın buldum. Metin gerçekten zor, kaprisli, başka bir dile çevirmede yine ona yakın üslup yakalayamazsanız, o atmosfere giremezseniz, çevirememiş, başka bir dile aktarmış olursunuz yalnızca, sizin de bildiğiniz gibi. Bu nedenle daha ilk sayfadan başlayarak hem okuyor hem de notlar alıyor, bir sözcüğün ya da tümcenin Türkçe’de en iyi karşılığını bulabilirsem çocuklar gibi seviniyordum. Bu çileli uğraş normal çeviri tempomun çok altında kaldı, ama bitirdiğimde müthiş zevk aldım.

Çeviriyi bir yayınevinin siparişi üzerine yapmadım. Başlangıçta kendim için, kendimi sınamak için çevirmeye başladım, çevirinin bitimine yakın da yayınevi arayışına girdim. Sonunda yayınevi ile anlaştık ve çeviri yayımlanmış oldu. Kitapta Sovyet düzenine yapılan eleştiriler yayınevinde tereddütler yarattı, ama ben yazarın eleştirisine konu olan birtakım olguları 1992’de geldiğim Rusya’da gözlemlemiştim ve eleştirileri yerinde buluyordum.

Çeviri aşamasında yazarın yapıtlarının telif haklarıyla ilgilenen gelinini buldum, telif hakları sorunun çözmede -çünkü telif hakları bir Fransız yayınevinde imiş- bana Moskova’da tanıştığım, hala orada yaşayan edebiyatçı, öykü yazarı Mehmet Hakkı Yazıcı Bey yardımcı oldu. Kitabı çevirme aşamasında ve sonunda ona da okutup uyarılarını, eleştirilerini dikkate alarak düzeltmeler yaptım.

Kitaba duyulan ilgiye gelince, DTCF Türk Dili Edebiyatı Bölümü mezunu, şu anda edebiyat öğretmenliğinden emekli bir arkadaşım kitabın çok karmaşık, ağır olduğunu söyledi. Bizim bölümden bir arkadaş da ‘adam amma da içiyor’ yorumunu yaptı. Okur yorumlarında da benzer ifadeler var. Bu anlamda ne yazık ki, bu yapıtın derinliğini belki de belirli sayıda okur anlıyordur.

Dovlatov’un Türkçedeki ilk çevirmeni Faruk Ünlütürk için “oldukça sıradışı bir portfolyosu var” diye yazmıştım. Bu sizin için de geçerli. Çehov ve Bulgakov gibi klasiklerin yanı sıra Serebryakova, Solovyov, Yerofeyev ve Dubrovin gibi nispeten daha az tanınan yazarları da Türkçeleştirdiniz. Nasıl şekillendi bu portfolyo? Çeviri tercihlerinize ne gibi faktörler etki ediyor?

Öncelikle şunu belirteyim: önceleri, çevrilmiş klasikleri çevirmekten kaçınıyordum. Çünkü Dostoyevski, Tolstoy ve diğerlerinin aynı yapıtlarının onlu, yirmili rakamlarda çevirileri var ve aynı şeyi yinelemenin anlamı yok, diye düşünüyordum; aslında hala böyle düşünüyorum, ama zamanla ya yapıtı çok beğendiğim için ya da bir yayınevinin isteği doğrultusunda, yapıt da hoşuma gidiyorsa, üslubu, içeriği ters gelmiyorsa çeviriyorum, zamanım ve fırsatım olursa ileride de çevireceğim.

Sorunuzdan yola çıkarak Çehov’dan söz etmeden geçemeyeceğim. Kendimi Çehov’a borçlu hissediyorum. Çünkü Rus klasikleri arasında kendine özgü bir yeri olan, çocukluğu despot bir babanın elinde geçmiş bir taşralı olarak Moskova’ya gelip tıp okuyor ve bir yandan da yazıyor. Sizin de bildiğiniz gibi- ki Çehov’dan güzel, benim de hoşuma giden noveller çevirmişsiniz- güldürünün ağır bastığı ilk dönem yapıtlarından sonra, olgunluk dönemi, özellikle de bir anlamda gözlem de yapmak için yerleştiği Moskova’nın bir varoşu olan Melihovo’dan sonraki novelleri ve tiyatro eserleri hem içerik hem de üslup açısından çok zengin. O dönemin ruhunu, düşünce akımlarının etkilerini, çökmeye yüz tutmuş burjuva sınıfını, dinin insanları götürdüğü bağnazlığı bu yapıtlarında ve o güzel üslubuyla çok iyi anlatmaktadır.

Bunlar içinde beni en çok etkileyenlerden biri Taşralı adıyla çevirdiğim Yaşamım noveli oldu. Belki kendim taşralı olduğum ve yaşamımda benzer gözlemleri çok yaptığım içindir. Köhne düşünceleri, yozlaşmış ahlaksal değer ölçülerini, kısacası taşra bataklığını bu kadar güzel, yalın ve ustalıkla anlatan bir başka yapıt anımsamıyorum. Bu yapıtı da ‘kendim için’ çevirip Çehov’a borcumu bir parça da olsa ödemiş oldum. Yayınevine sonradan önerdim. En son çevirdiğim ve Kadın Öyküleri adıyla çıkan Çehov’dan seçkileri yayınevi ile birlikte yaptık.

2013 yılında Diploması Tarihi 5 adlı Sovyetlerin Anayurt Savaşı dönemindeki diplomatik ilişkileri içeren bir kitap çevirdikten sonra toplamda neredeyse 24 yılımı geçirdiğim Rusya’da artık dilime güveniyordum, planlı olarak edebi çeviriler yapmak için arayışa girdim ve bu amaçla internet sitelerinde, kitap mağazalarında romanlar, noveller incelemeye başladım Dubrovin de tam o dönemde karşıma çıktı.

Her şey “Güvenlik Amiri Dusya teyze kırk sekiz numaralı odaya aslında öylesine, görev bilincinin verdiği sorumlulukla bir göz atmıştı. Bu odada yaşayan Pyotr Muzey de zaten, sobada kaynayan çaydanlığı aşırmak gibi bir hafifliği yapacak birisi değildi.” tümcesiyle başladı. İnternette Hipnozcunun Yeğeni novelinin (romanının) bu girişini okuyunca bende çevirme isteği doğdu. Birkaç sayfa okuduktan sonra çevirmeye karar verdim. Ve yazarı inceledim.

Bir taşra dergisinde yazarken, Moskova’ya gelip o dönemin dünyaca ünlü mizah dergisi Krokodil’de çalışmaya başlamış, devamında aynı derginin Genel Yayın Yönetmeni olmuştu. Ayrıca 1975 yılında Bulgaristan’da Mizah Öyküleri Yarışmasında ‘Aleko’ ödülünü almış. Yazarın bu başarılı geçmişi de beni çeviriye teşvik etti. Ve çeviri sırasında merakımı kaybetmemek için, kitabı sonuna kadar okumamaya, çevirirken okumaya karar verdim.

Dubrovin’den ikinci çevirim Keçiyi Beklerken romanıdır ve bana göre Sovyet edebiyatının başyapıtlarından biridir, ama nedense yazarın 1986’da genç denebilecek bir yaşta ölmesinden sonra yapıtları unutulmuş. Perestroyka döneminin sanatta, edebiyatta yeni taleplerine uymamıştır belki de. Ancak ben yazarın mirasçısı olan eşi ile tanışıp kitapları çevirmekte olduğumu ve çevireceğimi söyleyince aile de heveslendi ve Keçiyi Beklerken Rusya’da 2015 yılında iki ayrı yayınevi tarafından basıldı. Keçiyi Beklerken Dubrovin’in diğer yapıtlarına göre Türkiye’de de okurun daha çok ilgisini çekti. Benim de çok beğendiğim, Rusya’da internetteki okur yorumlarında çok beğeni alan, Sineklerin Tanrısı ile de kıyaslanan, konusu itibarıyla Sovyet yaşamının bir parçası olmakla birlikte evrensel özellikler taşıyan bir yapıt. Dubrovin’den üçüncü çevirim de Asfalttaki Mantarlar oldu. Bu yapıtlar, bir aksilik olmazsa yeniden basılacaklar.

Solovyov’un Huzur Bozan Nasreddin’i de yine okuyup çevirmeye karar verdiğim bir kitap. Rusya’da ilköğretim öğrencilerine önerilenler listesinde yar alıyor. 40’lı ve 50’li yıllarda 2 kez filme alınmış. Okuyunca konuyu ve yazarın üslubunu çok beğendim ve en önemlisi de bizim bildiğimiz, Nasreddin Hoca üzerine fıkralar ve araştırma dışında edebiyat yapıtı yok. Bu ise iki ciltten oluşan bir romandı ve Nasreddin Hoca üzerine yazılmış ilk romandı. Bu yönüyle de ilgimi çekti. Ve bu bize anlatılan softa Nasreddin Hoca’dan daha farklı, Özbekistanlı (kahramanımız Buharalı), doğunun Robin Hood’u bir hocaydı, konusu itibarıyla da günümüze de ışık tutuyordu. Hazırcevaplığını, bilgeliğini, cesaretini koruyarak. Kitabı çevirmem için beni teşvik eden olgulardan biri de Rusya Eğitim ve Kültür Bakanlığı’nca ortaöğretim öğrencilerine tavsiye edilen yapıtlarla yan yana olması. Düşünsenize Savaş ve Barış, Çehov’un öyküleri, Orwell’in 1984 romanı ve sizin de çevirdiğiniz Usta ve Margarita ile aynı listede.

 

Türkiye’de çağdaş Rus edebiyatına dair kanımca tam anlamıyla doymamış bir merak söz konusu. Yeni yazarları takip ediyor musunuz? Çevrilse iyi olur dediğiniz yapıtlar var mı?

Evet, Türkiye’de Sovyet edebiyatı ve Perestroyka sonrası Rus edebiyatı hala klasik Rus edebiyatının gölgesinde, bir türlü gün yüzüne çıkamıyor. Ya da onlar ülkemizde Batı edebiyatı kadar vitrine çıkarılmıyor, çıkarılamıyor. Bunda belki tanıtım, pazarlama vb. sorunlar vardır. Yayınevlerimizin iç işleyişini, yapıtları seçme kriterlerini hiç bilmiyorum. Ayrıca çağdaş Rus yazarlarını isabetli, planlı-programlı çevirebilmek için yayınevleri “Bu yazarı duydum, Batı’da popülermiş” ya da “Şu yazar çok iyiymiş” gibi rastlantılara dayalı seçimler değil de günümüzde sayısı eskiye göre epeyce artan Rusçacıların editörlüğünde-danışmanlığında çalışmalar yapabilirlerse ancak başarılı, Türk okurun beğenebileceği yapıtlar-yazarlar bulabilirler. Gerçi Pelevin gibi, Strugatski kardeşler gibi şanslılar var, ama yayınevleri tarafından çağdaş Rus edebiyatı için planlı bir çalışma yok gibi geliyor bana. Aynı şeyi Sovyet edebiyatı için de söyleyebilirim. Belki teliflerden dolayıdır.

Çağdaş Rus edebiyatı 2000’lerden sonra düzgün sayılabilecek yapıtlar vermeye başladı. Konuları -ki toplumsal konulu, örneğin Sovyetlerin atalet dönemi kabul edilen 70’ler ve 80’leri anlatan, ülke için bir yıkım dönemi olan 90’ları anlatan, dili temiz, ironiyi de içeren ya da çağdaş Rus edebiyatına bir virüs gibi girmiş yabancı sözcükleri bilinçli ya da abartılı olarak kullanmayan ya da zorunlu olmadıkça kullanmayan, bana sempatik gelen yazarlar var. Şu anda aklıma ilk gelenler; Roman Sençin, Olga Slavnikova, Andrey Astvatsaturov (onun yapıtları genelde anlatı gibi ama hoş), Yevgeni Grişkovets, German Sadulayev (çok az yapıtı var ama), Andrey Rubanov, İrina Mamayeva… Ben kendi adıma konuşayım, bu yazarları iyi çevirebilirim diye düşünüyorum. Doğal olarak tüm zamanımı edebiyata veremediğim için çok derin incelemeler yaptığımı söyleyemem.

 

Sosyal medyayla aranız nasıl? Okurların sizi takip edebileceği bir hesabınız mevcut mu?

Facebook ve Twiter’de varım, ama bu takipçilikten öteye geçmiyor. Bir de çevirilerim çıktığında paylaşmaya çalışıyorum.

Söyleşi için çok teşekkür ederim.

Konuk ettiğiniz için teşekkür ederim, ayrıca bir meslektaşım olarak sizinle tanışmaktan memnunum.

6 Şubat 2021 Cumartesi

Huzurunuzda Nasreddin Hoca!


Kaynak: https://turkrus.com/

 

Nasreddin Hoca ya da Hoca Nasreddin… Anadolu’dan Balkanlara, Orta Asya’ya… Müslüman halkların geniş coğrafyasında 13. yüzyıldan beri “folklorik bir efsane” olarak nesillerden nesillere aktarılan Nasreddin Hoca, Rusya’da ses getiren yeni bir sanat performansına damgasını vuruyor. 

Dünyada en çok Angelina Jolie ve Morgan Freeman’ın başrollerinde oynadığı 2008 yapımı “Wanted” filmiyle bilinen, Rusya’da 2004’te çektiği “Noçnoy Dozor” (Gece Nöbeti) ile zirveye çıkan Ruz-Kazak yönetmen Timur Bekmambetov, yeni projesiyle “çocukluk hayalini” gerçeğe dönüştürdü.

59 yaşındaki yönetmen bu kez Nasreddin Hoca’yı sahneye taşıdı. Ancak film değil, kukla gösterisi olarak.

SSCB devrinden bugüne, köklü bir geçmişiyle Moskova’nın önde gelen sanat mekanlarından olan Halklar Tiyatrosu tarihinde ilk kez bir kukla oyununa sahnesini açtı.  Yönetmenliğini Bekmambetov’un yaptığı “Hoca Nasreddin”, perşembe günü ilk kez sanatseverlerle buluştu. Bu, Bekmambetov’un ilk kukla tiyatrosu deneyimi.

14 Mart’a kadar sergilenecek oyunun biletlerinin neredeyse tamamı tükendi. Bu satıları yazdığımızda, 5 Şubat cuma akşamki gösteri için sadece iki bilet kalmıştı ve fiyatı da 15 bin ruble (yaklaşık 1500 lira) idi.

Nasreddin Hoca’nın eşeğiyle yaşadığı maceralardan hem çocuklara hem yetişkinlere neşe ve bilgelik dersleri verdiği performans, 17 Aralık’ta yapılan galasında sanat çevrelerinden “tam not” almış, ayakta alkışlanmıştı.

Dünyaca ünlü bir yönetmen, Timur Bekmambetov, çocukluğunun kahramanını sahneye taşırken Rus sinemasının “kült” isimlerini de sesleri ile projeye dahil etti. SSCB sonrası Rus sinemasının en önemli oyuncularından Çulpan Hamatova, Yevgeni Mironov, Konstantin Habenski,  Elizaveta Boyarskaya, oyundaki kuklaları seslendirirken, böylece sinema filminde bir araya gelmeleri zor olan isimler Nasreddin Hoca için buluştu. Habenski Nasreddin Hoca'yı, Mironov eşeğini seslendirdi. 

1943’te çekilen Sovyet yapımı, siyah-beyaz “Nasreddin Buhara’da” filminden esinlenen gösteri, Sovyet halklarının “Özbekistanlı” saydığı Nasreddin Hoca’ ın hayatından ve bilgeliğinden sahneler, diyaloglar sunuyor. Ortaçağ Orta Asyası’nın renkli sokaklarından Timur’un sarayına kadar farklı mekanları canlandırıyor. Kuklaların muazzam başarısı -aşağıdaki videoda izleyebilirsiniz- beğeni ve takdir topluyor.



Yönetmen Bekmambetov, "Yıllardır bu her şeyin tersini düzüne çeviren, bu zeki, yetenekli, mistik ve paradoksal karakterin hikayesini anlatmayı hayal ettim. Doğu medeniyetinin efsanevi kahramanını anlatırken, özgürlükten sevgiye ve insan haklarına kadar, zamanımızın pek çok sorunu ve özlemini de anlatmış oluyoruz” diyor.

Timur Bekmambetov, “Nasreddin Hoca, çağları aşarak yaşayan bir isim. Yaşınız ilerledikçe, aptal ve açgözlü insanlar arasında zeki bir kahraman olan Hoca’nın hikayelerinin tüm trajedisini daha iyi anlamaya başlıyorsunuz” diye ekliyor. 

13. yüzyılda yaşadığına inanılan Nasreddin Hoca’nın doğum yeri Eskişehir-Sivrihisar, öldüğü yer Konya-Akşehir olarak biliniyor. Orta Asya Türki halkları ise, genellikle Hoca’nın Özbekistan’da, Buhara’da doğup öldüğüne inanıyor. 

 

Sovyetlerin Nasreddin Hocasından...

 

TürkRus.Com’da 2015’de yayınlanan, araştırmacı yazar Metin Uçar imzalı bir yazıyı, bir kez daha sizlerle paylaşıyoruz:

 

 Türkiye ile Rusya’nın, daha doğrusu eski Sovyet coğrafyasının en güçlü ortak paydalarından birinin de Nasreddin Hoca olduğunu bilen bilir...  Hoca’nın“Bilenler bilmeyenlere anlatsın” kolaycılığına kaçmadan, işin özünü araştıran Metin Uçar, Sovyet ve Rus kaynaklarından ilginç bilgiler derledi. Belki ik ke duyacağınız Nasreddin Hoca fıkraları dahil!

Modern Türkiye ile Rusya’yı ortak paydalarda buluşturan tarihsel kişilikler üzerine Aziz Nicolas, Aziz George ile başladığımız araştırmamıza en ünlü ‘hoca’ Nasreddin ile devam ediyoruz. Rusça çeşitli edebi eserleri okurken çok sık karşıma çıkmıştır Nasreddin Hoca. Onun hakkında biraz inceleme yapınca oldukça ilginç bir tablo çıktı ortaya. Orta Asya’nın ve Yakın Doğu müslüman devletlerinde, Arap ve Pers dünyasında, Türkiye’de ve hatta Çin edebiyatında Nasreddin Hoca tarafından dile getirildiğine inanılan binlerce fıkra anlatılır. Bu fıkraların espri yanı sıra bilgelik dolu mesajlar ilettiği bilinir. Nasreddin Hoca’nın bilindiği ve saygı gördüğü ülkelerin bir çoğu eski SSCB kapsamında olduğu için Rusya’da tanınan bir kişiliktir. Onun hakkında yazılmış kitaplar, çekilmiş filmler ve çizgi filmler mevcuttur. Rusya’nın tarih ve doğu üzerine araştırmacılığı burada da kendini göstermiştir. Nasreddin Hoca’ya ait 1238 fıkra ve özlü hikaye Rusça’da bir külliyat halinde biraraya getirilmiştir ki en büyük toplama eserler arasındadır. Böyle geniş bir coğrafyada bilinen Nasreddin Hoca’yı araştırmak boyunumuzun borcu oldu. Bakın Türkiye dışında Nasreddin Hoca’yı nasıl bilirdiniz sorusuna Rusya’dan ne cevaplar var.

Rus kaynaklarına göre Nasreddin Hoca’nın gerçekten yaşamış bir kişilik olduğu konusu tartışmaya açıktır. Nasreddin Hoca’nın nerede ve hangi tarihte doğmuş ve yaşamış olduğu konusunda da çok değişik bilgiler mevcuttur. Türkiye’de Akşehir’de uzun yıllar yaşadığına inanılır. Herhangi bir tarihleme yapmak için Nasreddin Hoca fıkraları esas alınarak bazı araştırmalar yapılmısa da kesin bir belge veya kayıt mevcut değildir. Yine de kişiliği ve fıkraları ile bir Nasreddin Hoca gerçekliği söz konusudur ve bir çok yerde tanınan, saygı duyulan bir kişidir. Bazı araştırmacılar Nasreddin Hoca fıkralarının 13. yy’da ortaya çıktığı savunmaktadırlar. Ünlü Rus Türkoloğu V.A. Gordlevskiy Nasreddin Hoca tiplemesinin Cuhi adı etrafında Araplar tarafından anlatılan fıkralar şeklinde oluştuğunu, daha sonra Selçuklulara ve Türklere geçtiğini yazar. 

Bazı diğer araştırmacılar ise bu şekilde bir bağlantılar zinciri kurmadan her halkın edebiyatında Nasreddin Hoca gibi keskin zekalı ve dilli kahramanların olabileceğini savunurlar. Nasreddin Hoca ile ilgili ilk fıkralar 1480 yılında Türkiye’de yazılan Saltukname’de ortaya çıkar. Daha sonra Cami Ruma’nın yazarı yazar ve şair Lami tarafından XVI. yy’da tekrar kaleme alınır. Daha sonra P. Millin’in ‘Nasreddin ve karısı’, Gafur Gulyam’ın ‘Kiraz çekirdeğinden tesbih’ adlı romanlarını görmekteyiz. Nasreddin Hoca fıkraları Rusya’da ilk defa Dmitriy Kantemir elinden kaleme alınmıştır. Dmitriy Kantemir 1. Petro’nun yanına kaçmış bir Moldavya’lıdır. Yazdığı Türkiye Tarihi adlı eserinde Nasreddin Hoca’nın üç fıkrasına yer vermiştir.

Rusça’da Hoca Nasreddin olarak bilinen bizim hocanın Nasreddin Efendi, Molla Nasreddin, Afandi, Anastratin, Nesart, Nasır, Nasr Ad Din şeklinde kullanılan isimleri de mevcuttur. “Hoca” lakabı ilk önceleri sufi eğitmenler için kullanılmış, daha sonra din konusunda bilgili kişilere verilen saygı ünvanı haline gelmiştir. Nasreddin adı ise Arapçada ‘Dinin zaferi’ anlamına gelir.

Nasreddin Hoca konusunda araştırma yapan uzmanların birleştiği bir nokta vardır. O da Nasreddin Hoca’nın en derinlemesine Türkiye’de yer ettiğidir. Buna göre klasik, orijinal Nasreddin Hoca tiplemesi bugün Türkiye’de bilinendir. Türkiye’de Nasreddin Hoca’nın Hicri Takvime göre 605 (1208) tarihinde Eskişehir’e bağlı Hortu’da Dünya’ya geldiği ve Hicri Takvime göre 683 (1284) yılında Akşehir’de öldüğü kabul edilir. O döneme ait bazı belgelere göre gerçekten de babası imam Abdullah olan bir Nasreddin yaşamıştır. Nasreddin eğitimini Konya’da almıştır, Kastamonu’da çalışmış ve Akşehir’de ölmüştür. Hoca Nasreddin Türbesi bugün de ziyaretçilerin akınına uğramaktadır. Türbesinde bulunan yazıtta 386 yılında vefat etti diye yazar. Halk arasında ünlü nükteci Nasreddin Hoca’nın türbesi de kendisi gibidir, ölüm tarihini tersinden okumak gerekir söylencesi dolaşır.

Şimdi gelelim Rus dünyasında Nasreddin Hoca ile ilgili bir kaç ilginç tespite. L.V. Solovyev tarafından yazılmış olan ‘Huzuru Bozan’ adlı kitapta verilen bir Nasreddin Hoca fıkrası, daha sonra bu kitaptan uyarlanarak çekilen “Nasreddin Buhara’da” adlı filmde de yer alır. 

Nasreddin günün birinde Buhara Emiri ile bahse girer. Nasreddin Allah’ın kelamını eşeğine öğretebileceğini, ve eşeğin bu konuda en az Emir kadar bilgili olacağını iddia eder. Bunu gerçekleştirmek için bir kese altın ve yirmi yıl süre ister. Eğer iddiasını ispat edemezse kellesi gidecektir. Ancak Nasreddin muhtemel cezadan pek de korkuyora benzemez: “Ne de olsa yirmi yıl. Üçümüzden biri mutlaka ölür o zamana kadar. Ya emir, ya eşek ya da ben. Ondan sonra otur anla üçümüzden kim daha iyi bilirdi Allah’ın kelamını!”.

Nasreddin Hoca sadece akıllarda, kitaplarda, filmlerde kalmamış onun adına anıtlar da dikilmiştir. Bu anıtlardan biri Özbekistan, Buhara şehrinde, Diğeri Moskova’da, üçüncüsü de Sivrihisar, Hortu kasabasında bulunur. Moskova’daki heykeli Yartsevskaya Sokak, 25A adresinde bulunan binanın yanındadır ve 1 nisan 2006’da açılmıştır. 1 nisanın Dünya Mizah Günü olarak Rusya’da da geniş bir şekilde değerlendirildiğini hatırlayalım. Televizyonda veya gazetede mutlaka bir kaç 1 nisan şakası karşınıza çıkar. Bu bakımdan Nasreddin Hoca anıtının açılış tarihi bir tesadüf değildir.

 

Nasreddin Hoca hakkında Rusya’da yayınlanmış eserlere bir göz atacak olur isek karşımıza şöyle bir tablo çıkıyor:

- Nasreddin Hoca Fıkraları. V.A. Gordlevski’nin Türkçeden çevirisi. 1957, Doğu Edebiyatları Yayınevi

- Molla Nasreddin Fıkraları Y. Granin’in Azerbaycanca’dan çevirisi. 1962, Bakü AzSSC BA Yayınları

- Hoca Nasreddin’in maceraları Özbekçe’den çeviri. A. Rahimi ve M. Şeverdin. 1970

- Yirmidört Nasreddin Hoca. M.S. Haritonov’un makalesi. 1986, Nauka yayınevi.

- Hoca Nasreddin fıkraları, 1997, Fair Ajansı. 368 sayfa.

- Leonid Solovyev. Hoca Nasreddin Hikayesi

1 nisanda açıldığını belirttiğimiz Moskova’daki Nasreddin Hoca heykeli, hocanın eşeği yüzünden Moskova’lılardan tepki almıştır. Çünkü heykel kompozisyonunda yer alan eşek, “Şrek” filmindeki Eşek’in neredeyse kopyasıdır. Genel olarak Nasreddin Hoca’yı en iyi anlatan heykel kompozisyonunun Türkiye’deki olduğuna inanılır.

Nasreddin Hoca hakkında yazıp da fıkralarına yer vermemek olmaz. Ancak bu fıkraların bir özelliği olacak. Belki de ilk defa Rusça Nasreddin Hoca fıkralarını Türkçe çevirisinden okuyacaksınız.

 

Yarıya/yarı

Mahkemeye çıkarılan Nasreddin, restoranda çalışırken tavuk köftelerine at eti kattığı iddiası ile yargılanmaktadır.

- Hangi oranlarda karıştırıp kıyma yapardın – diye sorar kadı.

- Yarıya yarı sayın kadı, diye cevap verir Nasreddin.

Mahkeme sonrasında eve dönerlerken arkadaşı Nasreddin’e sorar: Kadıya yarıya yarı derken ne demek istedin?

- Bir tavuğa bir at.

 

Kaçakçı

Nasreddin her gün sınırdan içi saman dolu sepetler taşımaktadır. Herkesin dilinde Hoca’nın kaçakçılık yaptığı bilinirmiş. Gümrük görevlileri de her seferinde neyin kaçakçılığını yaptığını anlamak için baştan aşağı ararlarmış hocayı. Bazen Hoca’nın tüm yükünü yaktıkları bile olurmuş ama hiç bir şey bulamazlarmış. Hoca ise her geçen gün zenginleştikçe zenginleşmekteymiş. Öyle ki bir süre sonra başka bir ülkeye taşınmış. Yıllar sonra karşısına çıkan eski bir gümrük görevlisi sormuş:

- Hoca artık bir şey saklamana gerek yok. Söyle Allah aşkına yıllarca neyin kaçakçılığını yapmıştın da bir türlü seni yakalayamamıştık?

- Eşek ticareti.

 

Dişi sinek
 

Nasreddin Hoca bir gün sinek avlarken karısına "İki sinek vurdum, biri dişi, öteki erkek sinek idi" der.

Karısı şaşırır ve sorar: "Hangisinin dişi, hangisinin erkek olduğunu nasıl anladın?"

- Dişi olan aynaya konmuştu.

 

Kısa

Nasreddin Hoca’ya bir bayram vesilesi ile şehirde konuşma yapmasını rica etmişler. Hoca yedi gece yeni gün uğraşmış ve yedi sayfa konuşma yazmış. Bayram günü gelmiş hoca kürsüye çıkmış, yedi sayfalık konuşmasını yedi saatte tamamlamış. Sonradan da halka sormuş:

- Ey ahali, konuşmam hoşunuza gitti mi?

- Sonu iyiydi, diye cevap vermiş halkın arasında uykuya dalmayan bir kaç kişi. – Ama başını unuttuk.

- O zaman hatırlatayım, diyen hoca başlamış konuşmasının başını yeniden okumaya.

- Başı çok iyiydi, diye cevap vermiş ahali, Ama sen okurken bu sefer de sonunu unuttuk.

Hoca o zaman böyle konuşmalar yapmanın faydasız olduğunu anlamış ve o günden sonra da sadece kısa fıkralar yazmaya başlamış.

 



Rusçadan Türkçeye çevrildi

 

Yine TürkRus.Com arşivinden, 2018 tarihli, Metin UÇAR imzalı bir başka yazı:

 "Başlık tuhafınıza gitmiş olabilir. Hatta "Yine bir Nasreddin Hoca fırkası mı?" diyenleriniz de olabilir. Ancak meselenin aslı başka: Dünya çapında çok sayıda klasik eser çıkarmış olan Rus edebiyatı her geçen gün Türk okuyucusuna daha da yaklaşıyor. Rusça orijinalinden yapılan çevirilerin sayısı her geçen gün artıyor. Artık okuyucular Rus klasiklerini "İngilizce ya da Fransızca çevrisinden yapılan Türkçe çevirisinden" okumak zorunda değiller. Rusça orijinalinden yapılan edebi çeviriler kervanına bir eser daha katıldı. 

 

Yıllarca Rusya’da turizm alanında çalışmış olan, mürekkeple tanışık (A.Ü. DTCF Rus Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu) Ali Rıza Dırık, Leonid Solovyov’un "Huzur Bozan Nasreddin" adlı eserini Türkçeye kazandırdı. Kitabın girişinde bakın ne deniyor:

 


 

"Huzur Bozan Nasreddin 1943, 1946 ve 1959 yıllarında sinemaya uyarlandı; Rus-Sovyet klasikleri arasındadır ve yıllardır Rusya’da ortaokul ve liselerde Dostoyevski, Tolstoy, Gogol, Turgenyev, Çehov, Gorki gibi isimlerin klasikle­riyle bir arada okunması tavsiye edilmektedir. Daha çok fıkralarıyla günü­müze gelmiş Nasreddin Hoca’nın bir solukta ve keyifle okunacak bu romanı sizi kâh güldürecek, kâh heyecanlandıracak, kâh da düşündürecek...

 

Kimdir Nasreddin Hoca? Gerçekten ülkenin ve insanlarının huzurunu mu bozar yoksa hükümdarların ve hükümdar takımlarının korkulu rüyası mı olur? Onun en büyük düşü, diyordu Solovyov, tüm insanların açgözlülük, kıskançlık, düzenbazlık ve kötülük nedir bilmeden kardeş gibi yaşayabi­lecekleri, kötü günlerinde birbirlerine yardım edecekleri bir dünya... Fakat o, insanların yanlış yaşadıklarını, birbirlerine baskı yaptıklarını, birbirlerini köleleştirdiklerini ve ruhlarını türlü türlü iğrençliklerle lekelediklerini üzü­lerek görüyordu. Dünyanın dört bir köşesinde ölüm fermanı çoktan yazıl­mıştı Nasreddin Hoca’nın. Her yere ajanlar salınmış, cellat takımı bıçaklarını bilemiş, bekler durumdaydı. Ölmeye niyeti yoktu Hoca’nın. Yaşamak ölüm­den daha değerliydi. Korkmuyordu çünkü biliyordu Nasreddin Hoca:

“Hakikat karşısında galip gelmek, asla yalana has değildir.”

Bizden duyurması. Okuması sizden.

https://www.kitapyurdu.com/kitap/huzur-bozan-nasreddin/462683.html

https://www.bkmkitap.com/huzur-bozan-nasreddin"

23 Nisan 2020 Perşembe

Kızıl Kahkaha




Mustafa Kemal Yılmaz




Dokuzuncu çevirim Kızıl Kahkaha geçtiğimiz hafta kitaplaştı. Bu çeviride yine Korhan Korbek ve Gamze Varım’la birlikte çalıştık. Her zamanki gibi, oldukça keyifli ve verimli bir çalışma ortamı temin ettiler, sağ olsunlar var olsunlar.

Lafı fazla uzatmadan iki not düşmek istiyorum. İlki Kızıl Kahkaha‘nın kendi, ikincisi yazarı Leonid Andreyev ile ilgili.

Andreyev Kızıl Kahkaha‘yı 20’nci yüzyılın ilk büyük kan banyosu Rus-Japon Savaşı’nın yarattığı apokaliptik dehşet atmosferinde yazdı. Ancak kitaba da adını veren kızıl kahkaha metaforu bize daha yakın bir yerden.

O dönem oldukça yakın bir arkadaşlık ilişkisi içinde olduğu Maksim Gorki’ye Kırım’dan 6 Ağustos 1904 tarihli mektubunda şunları yazıyor Andreyev:

“Bu akşam daçamızın yakınlarında bir patlama oldu ve iki Türk yaralandı. Birinin yarası sanırım ölümcüldü, zira gözü çıkmıştı (…) Sonra bir tanesini nasıl taşıdıklarını gördüm, paçavraya dönmüştü, yüzü kan içindeydi ve tuhaf bir gülümseme ile gülüyordu, aklı başından gitmişti. Muhtemelen kasları katılıp kalınca bu menhus kırmızı gülümseme meydana gelmişti.”

Doğrusu, bu patlama neden olmuştu, bir kaza mıydı, ya da bir eylem miydi, kızıl kahkahalı Türkler kimdi, yoksa Andreyev Tatarlarla Türkleri mi karıştırmıştı, öğrenebilmeyi çok isterdim.

Kızıl Kahkaha, ruh halleri uç sınırlarda gezinen karakterleri gotik bir dekorun önünde, adeta çizgi romana has kontur, renk ve taramalarla resmeden bir anlatı. Tıpkı Yahuda İskariot gibi, tıpkı Leonid Andreyev’in pek çok diğer eseri gibi.

Andreyev’in eserlerindeki plastik derinliği ülkemizde ilk fark eden isim Muhsin Ertuğrul olmuştu. Büyük tiyatro insanımız yazarın bir oyununu bizzat kendisi Almancadan çevirip sahnelemiş, bir diğer oyununun çevirisini de Suat Derviş’e ısmarlamıştı.
Ertuğrul’un çevirisi eski harflerle kitap olarak basıldı, ama bildiğim kadarıyla Suat Derviş’in çevirisi hala kayıp.

O günlerden beri Andreyev’in eserlerinin Türkçe kitap okuruyla ve tiyatro seyircisiyle buluşması oldukça rastlantısal seyrediyor.

1940’larda Türkçenin en ilginç Rusça çevirmenlerinden Gaffar Güney’in bir çevirisi (Ömrümüzün Günleri), 1960’larda Fransa üzerinden sirayet eden bir tiyatro oyunu ve 1970’lerde Deniz Gezmişlerin idamından sonra dönemin haleti ruhiyesi içinde Güneş Bozkaya’nın çevirdiği Yedi Asılmışların Hikayesi dışında, “sürekli” diyebileceğimiz bir ilişkimiz olmamış Andreyev’in eserleriyle.

Ne mutlu ki, bugün durum çok başka. Farklı farklı yayınevleri ve farklı farklı çevirmenler yazarın yapıtlarını okurla buluşturmak için ter döküyor, dirsek çürütüyor.
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’yla Kızıl Kahkaha için sözleşme imzaladığım sırada kitabın Türkçede çıkmış bir çevirisi yoktu, ki bu benim için her zaman ekstra bir motivasyon kaynağıdır. Ancak bizim çeviri sürecimiz devam ederken Everest Yayınları, elini biraz daha çabuk tutup kitabı Kayhan Yükseler’in çevirisiyle okurlarla buluşturdu.

Yani Rusların deyimiyle “birincilik palmiyesini” onlara kaptırdık. Kendilerini tebrik ediyorum. Erdem Erinç hocanın çevirisiyle Daniil Harms’ın hikayelerini bastıktan sonra Rus edebiyatına ilgilerinin hiç de yüzeysel olmadığı bir kere daha göstermiş oldular.

Her zamanki gibi, çevirimin keyifle okunmasını diliyorum. İletişim kurmak, görüşlerini paylaşmak isteyenler için mail adresim: mustafayilmaz@outlook.com

15 Nisan 2020 Çarşamba

Rusçadan Türkçeye Çeviri Sorunları





Olena KOZAN

Rusçadan Türkçeye Çeviri Sorunları: A. Ahmatova’nın ‘Requiem’ Şiiri


Littera. Edebiyat Yazıları, Cilt:26, s.191-196.

SUMMARY

The article deals with the problems of poetry translation from Russian into Turkish on the example of Turkish translations of A. Akhmatova’s “Requiem”. Semantic deviations in translation solutions, stylistic equivalence, translation strategies for intertextual references and for connotations are analyzed. Besides, the author’s style reproduction in translation is examined.
Key words: Akhmatova; Requiem; poetry translation; Russian-Turkish translation.

ÖZET

Bu çalışmada Rusçadan Türkçeye şiirsel metnin çevirisindeki sorunlar A.A.Ahmatova’nın ‘Requiem’ şiiri örneği üzerinde ele alınmaktadır. Anlamsal kaymalar, biçembilimsel karşılıklar, metinlerarası ilişkiler ve çağrışımların aktarılması gibi çeviri sorunları ve çeviri çözümlemeleri incelenmektedir. Bunun yanında şairin sesine ve şiirin üslubunun aktarılmasına da değinilmektedir.


Gümüş Çağın en önemli isimlerinden biri olan Anna Andreevna Ahmatova (1889-1966)  tarafından yazılan ‘Requiem’ şiiri Stalin’in totaliter rejiminde yaşayan Rus halkına ithaf edilmiştir. Başlıktan da anlaşılacağı gibi şiir, o dönemde yaşananları ebediyen hatırlamak için yazılmıştır. Ahmatova’nın 1936-1940 yılları arasında yazdığı fakat rejim baskısı nedeniyle sadece birkaç yakın arkadaşına ezberlettiği ‘Requiem’in ana konusu totaliter rejimin savurduğu hayatlar ve ayakta durmak zorunda kalan kadınlardır.           

Türk okuru Anna Ahmatova’nın şiirleri ile tanışma olanağını ilk kez 1984 yılında bulmuştur. ‘Seçilmiş Şiirler. Azer Yaran tarafından çevrilen ‘Anna Ahmatova’ başlıklı kitapta şairin farklı dönemlerinden alınmış şiirler yer almaktadır (Yaran 1984). Çevirisi Güneş Acar tarafından yapılan ve Ahmatova’nın Türkiye’de bilinen şiirlerinin yanı sıra ilk defa Türkçeye çevrilen ‘Requiem’ şiirinin de yer aldığı   ‘Yaban Balı Özgürlük Kokar’ adlı şiir kitabı 1985 yılında yayınlanmıştır (Acar 1985). Kitabın ikinci baskısı 2008 yılında okurlara sunulmuştur. Beyhan Mazlum tarafından çevrilen ve seçilmiş şiirlerden oluşan ‘Uzanıp Öldü Hüzün’ başlıklı kitap 1991 yılında okurlarla buluşmuştur (Mazlum 1991). 2002 yılında Türk okurunun artık bildiği şiirlerin bazıları Hande Özer tarafından tekrar çevrilmiş (Özer 2002), ‘Requiem’ şiiri ise Sabit Yılmaz ve Mustafa Ziyala tarafından bir kez daha Türkçeye kazandırılmıştır (Yılmaz-Ziyala 2002).     
Yukarıda belirtildiği gibi ‘Requiem’ şiiri Türk diline farklı çevirmenler tarafından iki kez kazandırılmıştır. Çevirilerin tahlili için Güneş Acar tarafından yapılan çeviriyi ‘Çeviri 1’, Sabit Yılmaz ve Mustafa Ziyala’nın yaptıkları çeviriyi ise ‘Çeviri 2’ olarak adlandıralım.    
‘Requiem’ şiirinin ‘İthaf’ başlıklı giriş kısmının çevirileri incelendiğinde bu bölümün ve bütün şiirin ana öğesi olan ‘kadın’ figürünün çevirilerde kaybolduğu görülebilir. Çeviride kayba yol açan sebeplerden biri Türk dilinin gramer yapısında cinsiyet kategorisinin olmamasıdır. Böylece, ‘где теперь мои невольные подруги/двух моих осатанелых лет’ mısraları Çeviri 1’de ‘neredeler şimdi neredeler o kara gün dostları/o yaşantımın korkunç iki yılının dostları’ olarak aktarılırken Çeviri 2, aynı mısraları ‘nerede yazgının buluşturduğu onca insan, nerede şimdi/cehennemde geçen o iki yılda edindiği dostlar’ olarak dönüştürmektedir. Çeviri önerisi ‘nerede kaderin buluşturduğu benim kadın dostlarım/cehenneme dönüşmüş iki yılın dostları’ biçiminde olabilir.    

Şiirin ‘İthaf’ kısmı, şiirin bütünsel metninin çok boyutluluğunu yansıtan birkaç metinler arası öğe içermektedir. Bunlardan en önemlisi Sibirya sürgününe gönderilen Dekabristler ve onların peşinden giden eşlerinin figürleridir. Ahmatova’nın ‘но крепки тюремные затворы/А за ними каторжные норы’ mısralarının, A.S. Puşkin’ in ‘Sibirya Maden Ocaklarının Derinliklerinde’ adlı şiirine gönderme olup okurda ilgili çağrışımlar uyandıracağı beklenmektedir (Puşkin 1985:395). Ancak çevirilerde bu türden gerekli açıklamalar yapılmadığı ve dolayısıyla da 19.yüzyılın tarihi olaylarına atıfta bulunulmadığı için söz konusu metinler arası ilişkiler kaybolmaktadır. Ayrıca, şiirde Dekabristlerin eşlerinin figürlerinin görülebildiği ‘что им чудится в сибирской вьюге/что мерещится им в лунном круге’ mısralarının ‘ikinci boyutu’ da kaybolmaktadır. Çeviri 1 bu mısraları ‘Sibirya borasında gördükleri ne/Dolunayda neyi düşlüyorlar’ olarak aktarırken, Çeviri 2 aynı mısraları ‘Hangi Sibirya fırtınası dolduruyor bedenlerini/Aya bakınca hangi hortlakları görüyorlar’ olarak dönüştürmektedir. Görüldüğü gibi orijinal metnin figürlerinin Çeviri 2’de değişikliklere uğraması sonucunda çağrışımsal alan daralmakta ve şairin sesinde eğretilemeli imgeler ortaya çıkmaktadır. Çeviri önerisi söz konusu metinlerarası ilişkilerin çevirmenin notu olarak açıklanması şeklinde olabilir.

Çeviri 2’nin orijinale göre daha fazla eğretilemeli imgeler içerdiğini gösteren örnekler, ‘Перед этим горем гнутся горы/Не течет великая река’ mısralarının ‘bu acı önüne çıkan dağları çökertir/koca ırmaklar akamaz, çürür’ şeklinde aktarılması ve ‘По столице одичалой шли/Там встречались, мертвых бездыханней,/Солнце ниже и Нева туманней/А надежда все поет вдали’ mısralarının ‘geçiyoruz bir daha kirletilmiş meydanlarını kentin/ölülerden soluksuz, buluşma yere varıyoruz/güneş alçalmış, Neva dibinde sislerin/uzaktan uzağa umudun canlanan türküsünü duyuyoruz’ olarak çevrilmesidir. Ayrıca, orijinaldeki nötr sözcüğü olan ‘şarkı’yı ‘türkü’ olarak aktarmaktadır. Türkü ‘hece ölçüsüyle yazılmış ve halk ezgileriyle bestelenmiş manzume’ anlamına gelmektedir (TDK 2005). Çevirideki söz konusu çözümleme duygusal ortamın oluşturulması için tercih edilmiş olmasına rağmen farklı kültüre ait bir öğenin ortaya çıkmasına yol açmaktadır.

Çeviri 1, ‘İthaf’ kısmındaki ‘Перед этим горем гнутся горы/Не течет великая река’ ve ‘По столице одичалой шли/Там встречались, мертвых бездыханней,/Солнце ниже и Нева туманней/А надежда все поет вдали’ mısralarını ‘Bu yıkımın önünde dağlar boyun eğer/Ve büyük ırmak akmaz olur’ ve ‘Yabancılaştırılmış Başkentte yürüyorduk/Ölülerden daha cansız bulmak kendimizi/İşte güneş aşağılarda, Neva ırmağı daha sisli/ Umutsa uzaktan sesleniyor bize, çok uzaktan’ olarak aktarmaktadır. Böylece, Çeviri 1’in sunduğu çözümleme orijinalin üslubuna daha yakın görülmektedir.   

‘Giriş’ kısmındaki ‘И безвинная корчилась Русь/под кровавыми сапогами/и под шинами черных марусь’ mısırları çeviri çözümlemeleri açısından ilgi çekicidir. Çeviri 1, yukarıdaki mısraları ‘Günahsız ülkem acıdan kıvranıyordu/kanlı çizmelerin altında/kara vagonunun kara hücrelerinin tekerleri altında’ olarak aktarılmaktadır. Çeviri 1, ‘Eski Rusya’ özel ismini cins isme dönüştürerek şiirin bu kısmını açıklamalı bir şekilde çözümlemektedir. Böylece, ‘Eski Rusya’ yerine ‘benim ülkem’, ‘Kara Marusyalar’ yerine ‘kara vagonlar’ ortaya çıkmaktadır. Ayrıca, Çeviri 1’de kültürel öğelerin aktarılmasında bir yanlışlık söz konusudur. ‘Kara Marusya’, vagon değil, tutuklanan kişilerin nakliyatı için kullanılan arabadır. Bunun dışında orijinaldeki ‘suçsuz’ sözcüğü Çeviri 1’de ‘günahsız’ olarak aktarılmaktadır. Bu şekilde sözcüğün biçembilimsel yapısı değişmektedir. Biçembilim açısından nötr olan ‘suçsuz’ sözcüğü dinsel öğeler çağrıştıran ‘günahsız’ sözcüğüne dönüştürülmektedir. Son çözümleme, Çeviri 1’de özel bir isim olan ‘Eski Rusya’ tanımının ve bunun uyandırdığı çağrışımların eksikliğini dengelemektedir.

Çeviri 2 aynı mısraları ‘suçsuz Rusya, o suçsuz parya/postallar altında kıvranırdı, kanlar içinde/onca Kara Maruşka’nın tekerlekleri altında’ olarak aktarmaktadır. Çeviri 2, özel isim olan ‘Rusya’yı olduğu gibi aktarırken ‘suçsuz’ sözcüğüne bir eğretileme eklemektedir. ‘Suçsuz parya’ eğretilemesi gereksiz yere kullanılmasının yanı sıra orijinalin biçembilimsel yapısına da uymamaktadır. ‘Parya’ sözcüğü ‘1.Hindistan’da toplumsal sınıfların dışında kalanlar. 2.Herkes tarafından hor görülen ve aşağılanan kimse, ayak takımı.’ anlamına gelmektedir (TDK 2005). Böylelikle, söz konusu çözümleme farklı anlamsal çağrışımlar uyandırmaktadır. Kültürel bir öğe olan ‘Kara Marusyalar’ tanımı ise çeviride özel isim olarak aktarılmış olup aynı sayfada dipnot olarak da açıklanmaktadır. Çeviri önerisi ‘günahsız Rusya acıdan kıvranıp dururdu/kanlı çizmelerin altında/kara Marusya’nın tekerlekleri altında’ biçiminde olabilir. ‘Kara Marusya’ kavramı çevirmen notu olarak açıklanabilir.  

Şiirin ‘Bölüm I’i, içerdiği bazı sözcüklerin biçembilimsel özellikleri ve kültürel/tarihsel öğeler açısından ilgi çekicidir. ‘Горница, божница, иконка, чело, стрелецкие жёнки’ gibi sözcükler ve bu sözcüklerin uyandırdığı çağrışımlar genel olarak başka dillere çevrilemez olarak kabul edildiği için, çevirmen, bunların karşılığı olarak biçembilim açısından nötr olan sözcükleri kullanmak zorunda kalmaktadır. Çeviri 1, ‘горница’ için ‘loş oda’, ‘божница’ için ‘ikonlar’, ‘иконка’ için ‘madalya’ gibi çözümlemeler sunmaktadır. Çeviri 2, ‘божница’ için açıklamalı çeviri tercih edip sözcüğü ‘kutsal resimler’ olarak aktarmaktadır. Orijinalde tekil isimler olan ‘иконка’ ve ‘темная горница’ terimleri Çeviri 2’de çoğul olarak ele alınıp ‘ikonlar’ ve ‘karanlık odaları’ olarak değiştirilmektedir.

Bölüm 1’ deki ‘Буду я, как стрелецкие женки/Под кремлевскими башнями выть’ mısraları tarihsel öğelerin çevirisi açısından dikkat çekmektedir. Çeviri 1, bu mısraları ‘Gideceğim ben de, Çarın kurşuna dizdirdiği erkeklerin kadınları gibi/Kremlin’in kuleleri dibinde bağırmaya, avazım çıktığınca’ olarak çözümlemektedir. Çeviri 1, orijinaldeki imgeyi aktarmaya çalışmış ancak bu arada tarihsel öğenin değişikliğe uğratılması söz konusu olmuştur. I.Petro döneminde asker sınıfı olan ‘стрельцы’ çevirmenin belirttiği gibi kurşuna dizilmemiş, asılarak ya da başları kesilerek idam edilmişlerdir. Bunun dışında iki anlamlılık söz konusudur. Rus tarihini bilmeyen bir okur için şiirde anlatılan olayın hangi çar zamanında meydana geldiği, Ahmatova’nın bu olaya tanık olup olmadığı belirsiz kalmaktadır.
  
Çeviri 2, aynı mısraları ‘streltsı’ eşlerinin imgesini oluşturmadan, açıklamalı olarak aktarmaktadır: ‘Sokulacağım o bildik ağlama duvarına/Kremlin kuleleri dibinde uluyarak ağlayacağım’. Bu çözümleme okurlar için daha anlaşılır olmakla birlikte Kudüs’teki ağlama duvarı ile çağrışımların uyandırılmasına yol açmaktadır. Çeviri önerisi ‘Streltsı kadınları gibi ben de/Kremlin’in kuleleri dibinde bağıracağım, avazım çıktığınca’ şeklinde olabilir. Bu durumda ‘Streltsı’ sözcüğü için çevirmenin notunun koyulması gerekmektedir. 

Şiirin IV.Bölüm’ü çevirmenin zorlandığı bir bölümdür. Öncelikle, şairin ‘Показать бы тебе, насмешнице/И любимице всех друзей/Царскосельской веселой грешнице/Что случится с жизнью твоей’ mısralarında fiil mastarının kullanılmasıyla gerek geçmişteki ‘kendisi’ne gerekse ‘şimdiki kendisi’ne hitap ettiğini belirtmek gerekir. Orijinalin zaman boyutunun her iki çeviride de kısmen kaybolması anlamsal kaymalara yol açmaktadır. Çeviri 1, yukarıdaki mısraları ‘Eğer sene söylendiyse o dalgacı kız/Dostlarının gözbebeği/Çarskoye Selo’nun neşeli günahkârı/Yaşamında bir yeri olurdu’ olarak çözümlemektedir. Çeviri 2, aynı mısraların zaman boyutunu aktarırken şimdiki zaman diliminde kalmaktadır. Böylece, ‘Biri sana göstermeli küçük soytarı/incecik damarlı, herkeslerin sevgilisi küçük kız/Zarskoye Selo’nun gözleri gülen fındıkçı kızı/bu yaşam daha nerelere varacak, bu hız’ şeklindeki çözümleme kısmi anlam kaymasına da yol açmaktadır. Bunun dışında, Çeviri 2’de orijinalin biçembilimsel yapısına uygun olmayan gereksiz eğretilemenin yapılması ve konuşma diline ait ‘fındıkçı kız’ gibi sözcüklerin kullanılması söz konusudur. Son olarak gerek Çeviri 1’de, gerek ise Çeviri 2 ‘de şairin geçmişini yansıtan ‘Çarskoye Selo’nun neşeli günahkâr’ı sözünün uyandırdığı çağrışımlar, ilgili açıklamaların yapılmamış olması nedeniyle kaybolmaktadır. Çeviri önerisi, ‘Çarskoye Selo’ için çevirmenin notu biçiminde gerekli açıklamanın yapılması şartıyla ‘Sana göstermek vardı, dalgacı kız/ sana, dostlarının gözbebeği/ sana, Çarskoye Selo’nun neşeli günahkarı/ hayatında neler olacağını’ şeklinde olabilir.

Şiirin ‘Karar’ bölümünün çeviri çözümlemelerine bakılırsa, Çeviri 1’de orijinalde şiir boyunca geçen ‘камень’, ‘окаменеть’, ‘каменное слово’ imgesinin yerine ‘kurşun gibi söz’ imgesi kullanılırken, Çeviri 2’de ‘taş’ imgesi aynı kalıp ‘taştan sözler’ şeklinde çoğul olarak çözümlenmektedir. Çeviri önerisi ‘taş’ imgesinin kullanılması şeklinde olabilir.

Bunun dışında orijinaldeki ‘моя еще живая грудь’ mısrasının Çeviri 2’deki ‘daha inip kalkan bağrım’ olarak çözümlenmesinde gereksiz eğretilemenin kullanıldığı görülebilmektedir. Çeviri 1 ‘моя еще живая грудь’ sözünü ‘henüz yaşamakta olan göğsüm’ olarak aktarmakta, böylelikle, orijinale daha sadık kalmaktadır.

Şiirin IX. Bölüm’ündeki ‘Уже безумие крылом/ Души накрыло половину/И поит огненным вином/И манит в черную долину’ mısralarının çeviri çözümlemelerine bakılırsa Çeviri 2’de eylemin objesinin değiştirildiği görülebilir. Orijinal mısralarda eylemin objesi ‘безумие’ olurken, Çeviri 2’deki ‘Çılgınlık kanatlanmış artık/Çoktan sarmış yarısını ruhumun/İçiyorum ateşten şarabını, karanlık/körler vadisine iniyorum’ mısralarında eylemin objesi anlatıcıdır. Çeviri 1, eylemin objesini değiştirmeden söz konusu mısraları orijinale daha uygun bir şekilde ‘Ve çılgınlık, kanadıyla/Yarısını kaplıyor canımın/Ateşli şarabına boğup seni/Kara vadisine çekiyor’ olarak aktarmaktadır.

Bunun dışında Çeviri 2’de orijinale göre zaman boyutu da değişikliğe uğramaktadır. Orijinalde anlatıcı, çıldırmayı kabullenmeye razı olurken, kendisi için çok değerli olan anıları unutmaktan korkmaktadır. Bu korku ‘И не позволит ничего/Оно мне унести с собою/Как ни упрашивай его/и как ни докучай мольбою’  mısralarında yansıtılmaktadır. Çeviri 2’de ise ‘Ne denli yalvardıysam da, ne denli/yakardıysam da, dizlerimin üstünde/izin vermedi/yanımda hiçbir şey götürmeme’ mısralarıyla anlatıcı çıldırmayı kabullenmiş görünmektedir. Aynı mısraları Çeviri 1’de ‘Ne kadar yalvarsam/Ne kadar diz çöksem boş/Çılgınlık önleyecek/Yanıma bir şey almamı’ şeklinde aktarılmaktadır. Böylece, Çeviri 1’de orijinalin zaman boyutu ve anlamı korunmaktadır.   

Şiirin ‘Sonsöz’ bölümünde çevirmenler tarafından farklı biçimlerde çözümlenen ‘hatıralar’ ve ‘hatırlamak’ motifi ön plandadır. Çeviri 1, orijinaldeki ‘Опять поминальный приблизился час/Я вижу, я слышу, я чувствую вас’ mısralarını ‘Ölüler günü yeniden yaklaştı/Duyuyorum sizi, görüyorum sizi, yakınımdasınız’ olarak çözümlemektedir. Görüldüğü gibi bu çözümlemedeki imgenin belirginleştirilmesi orijinaldeki çağrışım alanını daraltmaktadır. Orijinaldeki ‘anma anı’ nın belli bir tarihi ya da günü yoktur. Bunu dışında Çeviri 1’deki ‘ölüler günü’ Türk okurları için yanlış çağrışımlara yol açabilir. Örneğin, Türkçe Wikipedia’da ‘ölüler günü’ Latin Amerika ülkelerinde ölülerin ruhlarının anılması için düzenlenen kutlama olarak açıklanmaktadır.

Çeviri 2’deki ‘Akreple yelkovan o unutulmaz ana yaklaşıyor/görüyorum, duyuyorum, işitiyorum sizi’ çözümlemesi orijinaldeki anlama daha yakın görünmektedir. Çeviri önerisi ‘anma zamanı yeniden yaklaştı/görürüm, duyarım, hissederim sizi’ şeklinde olabilir.

Şairin ‘Для них соткала я широкий покров/Из бедных, у них же подслушанных слов’ mısraları Rus okurunda, efsaneye göre Konstantinopol’u kurtaran Meryem Ana’nın Çarşafı ile ilgili çağrışımları uyandırmaktadır. Anlatıcı, o dönemde yaşayan kadınların ‘sözlerinden dokunan’ çarşaf sayesinde, mekânı ve zamanı aşarak sakladığı sözleri ve sesleri gelecek nesillere aktarmaktadır. Çevirilerde bu çağrışım kaybolmakta ve anlam kayması yaşanmaktadır. Çeviri 1, bu mısraları ‘Bu kadınlar için ölümcül bir çarşaf dokudum/Onların mutsuz sözcüklerinden’ şeklinde çözümlerken, Çeviri 2, ‘hepsi için enli bir atkı dokudum/kendilerinden duyduğum acınası sözlerden’ olarak aktarmaktadır. Çeviri önerisi ‘onlar için bir çarşaf dokudum/onlardan duyduğum kuru sözlerden’ şeklinde olabilir. Bunun dışında Rus kültüründe ‘çarşaf’ sözcüğünün uyandırdığı çağrışım çevirmen notunda açıklanabilir. 

Gerek ‘Sonsöz’ün, gerekse bütün şiirin en önemli mısraları şairin unutmak korkusunu anlatan ‘Затем, что и в смерти блаженной боюсь/Забыть громыхание черных марусь/Забыть как постылая хлопала дверь/И выла старуха, как раненый зверь’ sözleridir. Çeviri 1, ‘Ölüm kapımı çaldığında bile unutmaktan korkuyorum/Terörün kara vagonlarının tekerlerinin sesini unutmayı/Korkuyorum unutmaktan o lanet kapıları nasıl çarpışını/O ihtiyar kadının nasıl inleyişini, yararlı bir hayvan gibi’ çözümlemesi ile orijinaldeki mısraların anlamsal ve duygusal boyutunu aktarmayı başarmaktadır.   

Çeviri 2’de ise orijinaldeki anlamın kaybına yol açan ‘Bunlardan korkuyorum, ama ölümde hiç olmazsa ölümde/Kara Maruşka’ların gürültüsünü unutabilirdim/o nefret edilen kapının yüze çarpılışını/yaşlıların yaralı hayvan gibi ulumasını/unutabilirdim ölümde’ çözümlemesi sunulmaktadır. Bu çözümleme ile anlatıcı, bütün yaşadıklarını en azından öldükten sonra unutmak isteyen bir kadın olarak okurun karşısında çıkmaktadır. Böylelikle, Çeviri 2’de bütün şiirin anlamını aktaran ‘ebediyen hatırlamak’ motifi kaybolmaktadır.
     
Yukarıdaki örneklere dayanarak Anna Ahmatova’nın ‘Requiem’ şiirinin Türkçeye çevirisinde en zor noktaların, kültürel ve tarihsel öğelerle bunların uyandırdığı çağrışımların aktarılması, biçembilimsel karşılıkların bulunması ve metinler arası ilişkilerin aktarılması konusunda olduğu söylenebilir. Ele aldığımız çeviri örneklerinde söz konusu çeviri sorunlarının çözümlenmesi aşamasında biçembilim açısından nötr sözcüklerin kullanılması ve açıklamalı çeviri gibi yöntemlere başvurulmuştur. Çevirilerde, orijinalde var olan bazı metinler arası ilişkilerin kurulamaması, şiirin zamansal boyutunun daralmasına ve ilgili çağrışımların kaybolmasına yol açmıştır.

Güneş Acar’ın yaptığı çeviri serbest şiire yakın olsa da, bazı anlamsal değişikliklere yol açsa da çeviride Ahmatova’nın şiirlerinde tercih etmediği eğretilemeli dilden kaçınılması şairin sesinin ve şiirin üslubunun doğru olarak aktarılmasını sağlanmıştır. Sabit Yılmaz ve Mustafa Ziyala ise şiirsel metnin müzikalliğini ve ritmik uyumunu aktarmaya çalışırken kimi zaman eğretilemeli dile başvurmak zorunda kalmışlardır. Bu çözümleme anlam daralmasına ya da genişlemesine yol açtığı gibi, şairin sesini de değiştirmiştir. Bunun dışında, ‘Sonsöz’ün çevirisindeki anlamsal kayma ‘Requiem’ şiirinin en önemli motifi olan ‘ebedi hatıra’nın ‘ebediyen unutmak’ olarak değiştirilmesine yol açmıştır.

Sonuç olarak ele aldığımız çeviri örneklerinden Güneş Acar’ın yaptığı çeviri, ‘Requiem’in ana motifi ve şairin üslubunu doğru olarak yansıtması nedeniyle çeviri çözümlemeleri açısından daha başarılı görünmektedir.   
 
KAYNAKÇA

AHMATOVA, А.А. (1998): Sobranıye soçineniy v şesti tomah. Tom pervıy. Ellis Lak. Moskova
PUŞKİN, A.S. (1985): Soçineniya v treh tomah. Tom pervıy. Hudojestvennaya literatura. Moskva
ACAR, GÜNEŞ (1985):Yaban Balı Özgürlük Kokar. Ada Yayınları. İstanbul
ACAR, GÜNEŞ (2008):Yaban Balı Özgürlük Kokar. Can  Sanat Yayınları. İstanbul
DOĞAN, MEHMET (2005): Büyük Türkçe Sözlük. Pınar Yayınları. İstanbul
MAZLÜM, BEYHAN (1992):Uzanıp Öldü Hüzün. Gölge. İstanbul
ÖZER, HANDER (2002): Anna Ahmatova. Gendaş. İstanbul
TÜRK DİLİ KURUMU (2005): Türkçe Sözlük, Ankara.
YARAN, AZER (1984): Seçilmiş Şiirler. Anna Ahmatova. Adam Yayıncılık. İstanbul
YILMAZ, SABİT; ZİYALA, MUSTAFA (2002): Anna Ahmatova. Ardından. Varlık Yayınları. İstanbul.