Moskova

Moskova

22 Temmuz 2026 Çarşamba

Moskova Yabancı Edebiyat Kütüphanesi Nasıl Ortaya Çıktı?


Kaynak: https://dzen.ru/

 

Margarita Rudomino adına kurulan Tüm Rusya Devlet Yabancı Edebiyat Kütüphanesi 2 Nisan 1922'de açıldı.

Tarihi, Sovyet yetkililerinin Aralık 1920'de Yabancı Diller Enstitüsü kurmaya karar vermesiyle başladı. Bu kurum, tüm ülke için öğretmen yetiştirme merkezi olacaktı.

Devrim öncesi liseler ve üniversitelerin aksine, yok olmuş dilleri öğretmek yerine, yeni enstitü modern İngilizce, Fransızca ve Almanca öğretmeyi amaçlıyordu.

Enstitüde bir kütüphane kuruldu ve geliştirilmesi Saratov Yabancı Diller Enstitüsü müdürü Ekaterina Kester'e emanet edildi. Kester, genç yeğeni Margarita Rudomino'yu da yardım etmesi için görevlendirdi. Aralık 1920'de 20 yaşındaki Margarita, Saratov'dan Moskova'ya ilk kez geldi.

Ağustos 1921'de Kester göç etti ve kısa süre sonra yeni filolojik enstitü projesi terk edildi. Kütüphane kapanma tehdidiyle karşı karşıya kaldı. Ancak Margarita Rudomino, annesinin yaklaşık 2000 kitabını Moskova'ya taşımayı başarmış ve kütüphanenin korunması için Halk Eğitim Komiserliği'ne aktif olarak mektuplar yazmaya başlamıştı.

Ekim 1921'de Halk Eğitim Komiserliği, kütüphaneyi bağımsız bir kurum olarak korumayı kabul etti.

1922'de kütüphanenin koleksiyonu sadece 4.500 kitaptan oluşuyordu. Ertesi yıl bu sayı 18.000'e ulaştı ve Berlin'den yabancı süreli yayınlar gelmeye başladı. Bu durum, kütüphaneyi Moskova'da dünyanın dört bir yanından haberler hakkında bilgi edinilebilecek neredeyse tek yer haline getirdi.

Kütüphane sürekli olarak yer değiştirdi ve birkaç kez kapanmanın eşiğine geldi, ancak Margarita Rudomino her seferinde bu eserini kurtardı.

1967'de Nikolo-Yamskaya Caddesi'nde sekiz katlı bir kitap deposuna sahip ayrı bir binaya kavuştu.
Bugün VGBIL koleksiyonu 150 dilde 4,5 milyon eser içermektedir.

Mutluluğun resmi İspanya’dan

 

Desen: Abidin Dino

 

Mutluluğun resmi İspanya’dan



M. Hakkı Yazıcı

mhyazici@yandex.ru

 

Kaynak: https://medyagunlugu.com/mutlulugun-resmi-ispanyadan/


Bir Dünya Kupası dönemini daha kapattık. 

“İspanya evine mutlu döndü,” dedi sevgili dostum, üst kat komşum Vladimir İvanoviç.

Muhtemelen herkes futbola doymuştur ve hatta bıkanlarımız olmuştur.

Ben şahsen başlangıçta Türkiye’nin iyi bir sonuç alacağı konusunda pek çok insan gibi ümitliydim, ama olmadı.

Turnuvayı erken terkeden bizimkilerin evsahibi ABD’yi son maçlarında yenmelerine bile sevinemedim.

***

Vladimir İvanoviç de benim gibi futbolu seviyor. O yüzden epey futbol konuşma fırsatımız oldu.

İkimizin de keyfi çok yerinde değildi. Bizimkiler erken veda etmişti.

Rusya da Kupaya katılamamıştı.

Halbuki 2018 yılında, 21. FIFA Dünya Kupası 14 Haziran–15 Temmuz 2018 tarihleri arasında Rusya'da düzenlenmişti.

Bu, Rusya'nın ev sahipliği yaptığı ilk FIFA Dünya Kupası olmuştu.

Final maçı 15 Temmuz'da Moskova’daki Lujniki Stadyumu'nda oynanmıştı.

2018 yılındaki bu şampiyonayı FİFA Konseyi "tarihin en iyisi" olarak kabul etmişti.

Yine bu seneki turnuvada da oynayan İngiltere'den Harry Kane, 6 golle turnuva boyunca en çok gol atan oyuncu olarak ve Altın Ayakkabı'nın sahibi olmuştu. Hırvat oyuncu Luka Modric, Altın Top'u kazanarak turnuvanın en iyi oyuncusu. Fransa’dan Kylian Mbappe, en iyi genç oyuncu olmuştu.

Vladimir İvanoviç, “Hatırlıyor musun Lujniki’deki kapanış töreninde ‘yeşil kış’ yine azizliğini yapmış, korkunç bir yağmur yağmıştı,” diyor.

Hatırlamaz mıyım!

“Törene katılan şemsiyesi olan Putin haricindeki Macron dahil diğer konuk Avrupa’lı liderler hazırlıksız yakalanmış, sırılsıklam olmuşlardı.”

Gülüşüyoruz.

Sağanak yağmur yağmaya başlamış. Gökyüzü sonunda gözyaşlarını tutamamıştı…

***

Bizim mahalledeki Nazım’ın evinin önündeki parkta bir bankta oturuyoruz. Biliyorsunuz Rusların efsane kalecisi Yaşin’in evi de Nazım’ın evinin karşı çaprazında.

Ben çocukluk anılarıma gidiyorum ister istemez.

Televizyon yayınlarının olmadığı çocukluk yıllarımda, ilk defa beyaz perdeden Ankara’da, Ankara Sineması’nda seyrettiğim o muhteşem Dünya Kupası filmini hatırlıyorum.

Nazım Hikmet’in can yoldaşı ressam Abidin Dino yönetmişti filmi.

Hani Nazım’ın şiirinde “Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?” diye sorduğu yoldaşı.

1966 yılında İngiltere’de yapılan dünya kupası maçlarını belgeleyen “The Goal” isimli film Abidin Dino’nun da içinde bulunduğu üç kişilik bir yönetmen ekibi tarafından çekilmişti.

Yapımcı Octavio Senoret, önce FİFA'yla Dünya Kupası'nın filmini yapmak için, ardından da bu belgeselin yönetmenlerinden olması için Abidin Dino'yla anlaşır.

Daha sonra çekilen belgesel “Gol!” filmi bütün dünyada gösterime girerek rekorlar kırar.

Sanat ile futbolun buluşturulduğu bu belgesel filmde Pele’nin çalımları ve rakiplerinden yediği zalim tekmeler, Eusebio’nun oyun zekası, erişilmez tekniği, Sovyetler Birliği’nden “duvar ören” kalecilerin duayeni, Nazım Hikmet’in komşusu kaleci Lev Yaşin’i yıldızlaştıran kurtarışlar, çocukluğumun idolü Brezilyalı Garrincha, Beckenbauer, Uwe Seeler, Bobby ve Jackie Charlton kardeşler ve daha pek çok şey vardı.

Film, bir sanat eseriydi, ama futbol da zaten bir sanat bana göre.

1966 Dünya Kupası, FİFA’nın Dünya Kupası organizasyonlarının sekizincisiydi.

İngiltere’de düzenlenen bu organizasyonda İngiltere finalde Batı Almanya’yı 4-2 yenerek kupayı kazanmıştı.

Sovyetler Birliği ise dördüncü olmuştu.

Vladimir İvanoviç’le beraber bu belgeseli FİFA’nın web sitesinin aşağıdaki linkinden eski günleri anmak için bir kez daha seyrettik:

https://www.fifa.com/en/watch/movie/2ObaXWLpbGRw3yozyWxmgx

***

Tom Utley’in yazdığı gibi, futbol, sadece bir büyük oyun değildi. İşte bu, en büyük saçmalıktı. Futbol bir bilim, bir sanat, savaş, bale, tiyatro, terör ve eğlenceydi.

Bu seneki Dünya Kupası’nda yaşanan her şey bu sözleri yeniden hatırlattı ve kanıtladı.

Futbola ne yazık ki siyaset karıştırmadan yapamıyorlar.

Bu yeni bir şey de değil.

İçinde bütün iyilikleri de, bütün kötülükleri de bulmak mümkündü.

Hangi zaviyeden bakarsan tabii...

Portekiz'i 41 yıl boyunca yöneten diktatör António de Oliveira Salazar'ın

“Ülkeyi futbol sayesinde kırk yıl yönettim,” dediğini unutmamak lazım. 

Onun halkı uyutup, siyasetten uzaklaştırarak kontrol altında tuttuğu sosyokültürel formül olan 3F kuralının açılımı, Futbol, ​​​​Fado ve Fátima (veya Fiesta / Eğlence) kelimelerinden oluşuyordu.

Salazar’ın bu felsefesini fark edip, uygulayan başka diktatörler de var ne yazık ki dünya siyasetinde.

1966 Dünya Kupası’nda daha müsabakalar başlamadan önce bir anlaşmazlık konusu olmuştu. 16 Afrika ülkesi, 1964’te FİFA’nın aldığı Afrika şampiyonunun finallere gidebilmek için Asya veya Okyanusya şampiyonlarından biriyle ön eleme müsabakası oynamasını öngören kararını protesto için turnuvayı boykot etmişlerdi. Afrikalılara göre kıta şampiyonu takım finallere direkt olarak katılmayı hak etmeliydi.

Böyle bir kararda hala ısrar edilseydi düşünün ne kadar yavan karşılaşmalar olurdu.

***

Bu seneki maçları izlerken şaşırdığımız şeyler de oldu.

Benim şahsen coğrafya bilgisi seviyemi sorguladığım anlar oldu.

Meğer Cabo Verde (Yeşil Burun Adaları) diye bir ülke varmış.

Nüfusu bizim İstanbul Bağcılar nüfusundan bile az, Batı Afrika’da bir ada ülkesi, Atlantik Okyanusu’nda, Afrika kıyılarından 600 km açıkta, minicik bir ülke.

Bağcılar’ın nüfusu 2025 yılına göre 707.635 kişi, Yeşil Burun Adaları’nın ise 2021 yılına göre 491.233 kişi imiş.

Kupanın en iddialı takımlarından, kupanın açık ara favorisi ve kazananı, futbolcularının değeri 1,22 milyar euro’nun üzerinde olan İspanya’yı zorlamışlardı.

Ama kalecilerinin annesi vize sorunları nedeniyle oğlunu izlemeye Amerika’ya önce gidememiş, sonra zor bela oğlunu izleme imkanı bulmuştu.

Bir de yine yeni farkına vardığım Curaçao diye bir ülkenin çok güzel oynayan takımı vardı.

Vladimir İvanoviç’le hatırlıyoruz: 2018 yılındaki turnuvada nüfus açısından Dünya Kupası'na katılan en küçük ülke İzlanda idi.

Bu ülkeleri görünce saflığıma gelip umutlanacağımız şeyler mi oluyor acaba diye düşünüyorum.

Çok kutuplu, yeni bir dünya düzeninin habercilerinden mi bunlar?

Dünya beşten büyük bunu biliyoruz da bunun kuvveye geçmesi mümkün olabilecek mi?

Şair Paul Eluard’ın yazdığı gibi “Dünya bir portakal kadar mavi ve güzel” olsaydı keşke.

"La terre est bleue comme une orange"

“Bizim olmalı bu aydınlık sevinçler, bütün! Yeryüzünün bütün güneşleri bizim olmalı!”

Bu sözlerim Vladimir İvanoviç’I gülümsetiyor.

***

Yaşin’in oynadığı yıllardan beri çok şey değişti, büyük kulüplerin milyarlarca dolarlık bütçeleri var.

Şenol Güneş’in dediği gibi “Futbolu eskiden açlar oynar, zenginler izlerdi; şimdi zenginler oynuyor, açlar izliyor.”

2026 Dünya Kupası, üç ülkenin; ABD, Meksika, Kanada’nın ev sahipliğinde yapıldı. Stadlar doluydu, ekran başında ise on milyonlarca futbolsever vardı.

Ama skandalları da eksik değildi.

Sahadaki futbolun önüne geçen en akılda kalan olaylardan biri FİFA Disiplin Komitesi’nin aldığı tartışmalı bir karardı.

Brezilyalı hakem Rafael Klaus, Kaliforniya'daki Santa Clara'da 2026 Dünya Kupası son 16 turu kapsamında oynanan ABD-Bosna Hersek maçında Amerikalı futbolcu Folarin Balogun'a kırmızı kart göstermişti.

Folarin Balogun’a verilen bir maçlık men cezası, daha sonra şartlı cezaya çevrildi ve futbolcunun Belçika’ya karşı sahaya çıkabilmesinin önü açıldı. Bu kararın hemen öncesinde, ABD Başkanı Donald Trump ile FIFA Başkanı Gianni Infantino arasında bir telefon görüşmesi yapılmıştı. Bu ABD yönetimi tarafından da doğrulandı.

Arjantinli analist Sebastian Schulz, Sputnik'e verdiği bir demeçte, "Bugün spor alanı, tabiri caizse, bu mücadelenin yaşandığı satranç tahtalarından biri haline geliyor. Zira Olimpiyat Oyunları, bu tip yarışmalar, dünya şampiyonaları, hepsi öyle ya da böyle devletleri, ulus devletleri ve ülkeleri temsil ediyor. Bunlar aracılığıyla gücünü yansıtma, etkileme kapasitesini gösterme girişimi yapılıyor" demiş.

Keşke egemenlerin her alandaki yıkıcı siyasetleri spora bulaşmasa.

***

Vladimir İvanoviç’e anlatıyorum. O da ilgiyle dinliyor.

Hikayeleri eksik olunca sadece oyun kalitesiyle yetinilemiyor. Ve hatta bende hikayeler oyunun da önüne geçiyor.

Şampiyonanın en ilginç olaylarından biri kuşkusuz final maçında Lionel Messi’nin bir reklam için çekilen resimde kucağında tuttuğu bebekle,  Lamine Yamal’la 19 yıl sonra Dünya Kupası finalinde karşılaşmış olmasıydı.

Bu resim yeniden popüler oldu.

Resmin çekildiği 2007 yılında, Lionel Messi daha henüz 20 yaşındaydı ve Barcelona’da daha yeni yeni yükselişe geçmişti.

Kulüp, UNICEF ile iş birliği içinde Diario Sport gazetesi için bir yardım takvimi hazırlıyordu. Amaç, oyuncuları yerel ailelerin çocuklarıyla fotoğraflayarak hayır işine katkı sağlamaktı. Barcelona yakınlarındaki bir mahallede kura çekilişi yapılmış ve Lamine Yamal’ın ailesi kazanmıştı.

O sırada sadece 5 aylık bir bebek olan Lamine Yamal ile Messi’nin Camp Nou’da resimleri çekildi.

Hiç kimse o gün resmi çekilen bebeğin 20 yıl sonra dünyanın en yetenekli genç futbolcularından biri sıfatıyla Messi’nin rakibi olacağını tahmin bile edemezdi.

Ayrıca Dünya Kupası hikayeleri arasında bir sıralama yapılsa bence bu hikaye birinciliği alır.

Arjantin takımının efsanesi Messi ve İspanyol takımının yıldızı Lamine Yamal, Dünya Kupası finalinde, 19 Temmuz 2026’da, Arjantin ve İspanya takım oyuncuları olarak MetLife Stadyumu’nda, New York’ta karşı karşıya geldiler.

Ve İspanya, karşılaşmanın galibi ve şampiyon oldu.

“Hayat böyle işte,” diyor Vladimir İvanoviç.

Buna rağmen futbol güzel; bütün olumsuzluklara rağmen oynaması da, seyretmesi de.

Sovyet döneminden kalma devasa avlular ve bugün avluların yerini otoparkların aldığı insan karınca yuvaları.


Kaynak: https://dzen.ru/

 

Sovyet avlusu, genellikle bir futbol sahası büyüklüğünde olup, sadece dekoratif bir unsurdan ibaret değildi. Sovyet insanının nasıl olması gerektiği, nasıl yaşaması gerektiği ve kimlerle etkileşim kurması gerektiği konusunda bütün bir ideolojik kavramdı.

Burası, metrekarelerden ziyade insanın ön planda olduğu, "yeni insan" için bir alandı. 

Avlu, sosyal mühendisliğin bir aracı olarak

1950'lerde Sovyet mimarları, benzeri görülmemiş bir görevle karşı karşıya kaldılar: On milyonlarca insanı kışlalardan, bodrumlardan ve köylerden hızla yeni toplu konutlara taşımak. Ancak amaç sadece başlarının üstüne bir çatı sağlamak değildi. "Yeni", kolektivist bir insanı bilinçli olarak şekillendirecek özel bir ortam yaratmak gerekiyordu.

Le Corbusier'den ve Sovyet konstrüktivizminin mirasından ilham alan mimarlar, konutun özel mülkiyet değil, kamusal bir varlık olduğu ilkesinden hareket ettiler. Bir daire sadece uyumak ve eşya depolamak için bir yer olarak görülüyordu. Hayatın geri kalanı -eğlence, sosyalleşme, çocuk yetiştirme- dışarıda, ortak bir ortamda gerçekleşmeliydi.

Bu felsefeden yola çıkarak, alışılmış standart avlular doğdu. Bunlar, ortasında oyun alanları, çevresinde banklar ve olmazsa olmaz çamaşır kurutma makineleri sıraları bulunan, büyük, açık ve kolayca görülebilen alanlardı. Avlu, apartmanın bir uzantısı ve mahallenin ana sosyal merkezi haline geldi.

Sovyet avlusunun bu kadar büyük olmasının nedeni: savurganlık değil, hesaplamaydı.

Sovyet yüksek binaları arasındaki geniş boşluklar, mimari bir heves veya cömertlik göstergesi değil, titiz mühendislik ve ideolojik hesaplamaların sonucudur. 1950'ler ve 1960'lardaki düzenlemeler, avluların 0,5 ile 1 hektar arasında bir alanı kaplaması ve binalar arasındaki mesafenin en az 40-50 metre olması gerektiğini öngörüyordu.

Sovyetlerin geniş şehir hayatının üç nedeni

Bu ölçek üç temel faktöre göre belirlenmiştir.

Hijyen standartları ve güneş ışığı. Temel şart, dairelere doğal ışık sağlamaktı. Hijyen yönetmelikleri, binaların güneş ışığının pencerelere günde en az iki saat ulaşmasını sağlayacak şekilde tasarlanmasını gerektiriyordu. O dönemdeki beş katlı binalar göz önüne alındığında, bu durum binaların birbirinden oldukça uzak konumlandırılmasını gerektiriyordu. Dokuz katlı binalar ortaya çıktığında bile, geniş avlular geleneği devam etti.

Bir tampon bölge oluşturmak. Avlu, apartmanın özel yaşamı ile sokağın yabancı, kamusal dünyası arasında ara bir alan görevi görüyordu. Evden çıkan insanlar kendilerini yabancılar arasında değil, komşuları arasında buluyorlardı; yani yüzlerinden tanıdıkları insanlar arasında. Bu, günümüzün yoğun nüfuslu bölgelerinde neredeyse tamamen ortadan kalkmış özel bir sosyallik düzeyi yaratıyordu.

Kolektivist ideoloji. Sovyet sistemi mahremiyeti engelliyordu. Geniş bir avlu, sosyal kontrolün bir aracıydı: sürekli göz önünde olan bir kişinin "doğru" davranma olasılığı daha yüksekti. Avlu alanı, disiplinli ve açık fikirli bir toplum üyesi yetiştirmek için tasarlanmıştı.

Sovyet avlusu - kolektif yaşam

Geniş avlu, neredeyse hiç aksamadan işleyen karmaşık bir sosyal mekanizma görevi görüyordu.

Böyle bir ortamda inanılmaz derecede yoğun bir sosyal ağ oluştu. Farklı bina girişlerinden çocuklar, birinci sınıftan beri birbirlerini tanıyarak birlikte büyüdüler. Banklarda oturan yaşlı kadınlar, tüm sakinleri isimleriyle tanıyan ve tüm olaylardan haberdar olan bir "gözetim sistemi" görevi görüyordu. Sarhoş bir komşu bile fark edilmeden eve giremiyordu.

Bu ağ gönüllü bir topluluk değildi ve her zaman rahat bir ortam da sunmuyordu, ancak kesinlikle gerçekti. Sovyet sonrası dönemden sosyolojik araştırmalar, mahalle bağlantılarının birçok kişi için karşılıklı yardımlaşmanın ana kaynağı haline geldiğini doğrulamaktadır.

Avluların Kayboluşu: Pazar Yeri Kentsel Çevreyi Nasıl Değiştirdi?

1990'larda ve sonrasında devasa Sovyet avlusuna ne oldu? Dönüşümü, değişen hükümet düzenlemelerinden ziyade piyasa ilişkilerinin ortaya çıkmasıyla tetiklendi. Başlıca faktör ise kentsel arazinin maliyetiydi.

Alan yerine kârı önceliklendirmek

Daha önce müteahhit bir devlet planının uygulayıcısı iken, şimdi maksimum kar peşinde koşan bir iş adamı konumunda. Mantık basit: satın alınan arsaya ne kadar çok daire sığdırabilirlerse, gelirleri o kadar yüksek olur. Bu modelde, geniş bir avlu, kamusal bir alan olmaktan çıkıp, can sıkıcı bir sorun ve "verimsiz kullanılan" bir alana dönüştürülmüştür.

Standartların sıkıştırılması ve sonuç

Modern yapı yönetmelikleri (örneğin, SP 42.13330.2016), Sovyet standardına göre beş ila yedi kat daha küçük olan 0,15 hektardan başlayan bahçeli evlerin inşasına izin vermektedir. Aynı zamanda, evlerin kendileri de önemli ölçüde daha yüksek hale gelmiş ve nüfus yoğunluğunu önemli ölçüde artırmıştır.

Sonuç olarak, avlu tamamen sosyal işlevini yitirdi ve teknik bir unsura dönüştü: giriş ile cadde arasında bir otopark ve geçiş alanı haline geldi.

İlginçtir ki, Sovyetler Birliği'nde herkes için standart olan şey – peyzajlı ve yaşanabilir alana sahip, araç trafiğine kapalı bir avlu – bugün elit ve pahalı konutların bir özelliği haline geldi. Bir zamanlar norm olarak kabul edilen şey, artık insanların fazladan para ödemeye razı olduğu bir lüks haline geldi. Bu, modern şehir sakinlerinin gerçekten neye ihtiyaç duyduğunu çok iyi gösteriyor.

Yalnızlığın Mimarisi veya Bahçeyi Unutmakla Kaybettiklerimiz

Şehir gelişimine yönelik iki yaklaşımı karşılaştırmak geçmişe duyulan nostalji değil, bugün neleri kaybettiğimizi anlamaya yönelik bir girişimdir.

Sovyet dönemindeki avlular, insanların bir arada olması gerektiği düşüncesiyle tasarlanmıştı. Modern yapılar ise her metrekarenin kâr getirmesi gerektiği düşüncesiyle inşa ediliyor. Her iki mantık da kendi içinde rasyoneldir, ancak tamamen farklı sonuçlar doğururlar.

Geniş bir avluda büyüyen bir adam komşularını tanırdı. Üçüncü binadaki yaşlı kadına ne olduğunu bilirdi ve alt kattaki komşularının yazlıklarından ne zaman döndüklerini fark ederdi. Bugün, birçok şehir sakini için koridordaki bir komşunun adını hatırlamak imkansız bir görev haline geldi.

Bu, SSCB'ye duyulan nostalji meselesi değil, verimliliğin bedeli meselesi. Mekân, yaşam alanı yerine yalnızca kâr amacıyla tasarlandığında, bir eve sahip olmak yerine, yalnızca birbirinden izole hücrelerden oluşan bir topluluğa sahip olma ve bizi bir topluluk yapan şeyi kaybetme riskiyle karşı karşıya kalırız.

17 Temmuz 2026 Cuma

"Moskova'da her şey var, tek bir 'barlar sokağı' bile yok"


Kaynak: https://turkrus.com/

 

Analistlere göre Moskova'da dünyanın ünlü eğlence caddelerine benzer tek bir bar bölgesi oluşmadı. Danışmanlık şirketi CORE.XP'nin verilerine göre şehirde yaklaşık 650 bar ve pub faaliyet gösteriyor. Bunların yaklaşık yüzde 60'ı Sadovoye Koltso'nun içinde, yüzde 8'i ise Sadovoye Koltso ile Üçüncü Çevre Yolu arasında yer alıyor. Bar ve pubların toplam yeme-içme işletmeleri içindeki payı ise yalnızca yüzde 3,6 seviyesinde bulunuyor.

En fazla barın bulunduğu caddeler Pyatnitskaya, Pokrovka ve Tverskaya olsa da, bu caddelerin her biri şehirdeki toplam barların yalnızca yaklaşık yüzde 2,5'ine ev sahipliği yapıyor. Onları Maroseyka, Sretenka ve Myasnitskaya izliyor. Moskova'nın önde gelen 12 ticaret caddesi birlikte şehirdeki barların sadece yüzde 12'sini barındırıyor.

CORE.XP verilerine göre Tverskaya ve Pokrovka'da 16'şar bar bulunurken, Sretenka'da 9, Myasnitskaya'da 8, Petrovka'da 7, Kuznetskiy Most'ta 6, Novıy Arbat'ta ise 5 bar faaliyet gösteriyor.

Uzmanlar, Petrovka ve Kuznetskiy Most gibi pahalı bölgelerde ancak güçlü konseptlere sahip işletmelerin ayakta kalabildiğini belirtiyor. 2026'nın ilk yarısında Moskova'nın ana ticaret caddelerinde 90 yeni yeme-içme işletmesi açılırken, 115'i faaliyetini sonlandırdı. En yüksek değişim ise bar ve pub kategorisinde yaşandı.

11 Temmuz 2026 Cumartesi

Karikatür: V. Kosmylin

 


- Tadım yapmadan önce her seferinde böyle vedalaşırlar.

Sanatçı V. Kosmylin.

Karikatür: V. Şkarban

 


 - Sadece köpeğim Juçki'nin yardımıyla evimi bulabiliyorum.

Sanatçı V. Şkarban

 

Malum Sovyetler Birliği döneminde navigatör yoktu. Bu adamcağız da avludaki görevliye birbirine benzeyen sokaklar, blok apartman irileri arasında ancak köpeğinin yardımıyla evinin yolunu bulabildiğinden dert yanıyor.

4 Temmuz 2026 Cumartesi

Tolstoy’un başlattığı modalar


Kaynak: https://medyagunlugu.com/

 

Büyük Rus yazar Lev Tolstoy’un en önemli özelliklerinden birisi zamanının akımları ve modaları üzerinde belirleyici etkide bulunması.

Örneğin, ülkemizde yeni yeni taraftar bulmaya başlayan vejetaryen ve vegan beslenme akımlarının Rusya’da yayılmasında Tolstoy’un oynadığı rol büyük. Yazarın 1893’te kaleme aldığı İlk Adım (Pervaya Stupen) konunun meraklıları tarafından bugün bile okunan bir yapıt.

“Normcore” giyinmek: Tolstoy giyim kuşamda da ait olduğu toprak sahibi sınıfının geleneklerine sırt çevirmiş bir isim. Bugün uzun kollu köylü gömleğinin Rusçada ve pek çok Batı dilinde “tolstofka” olarak bilinmesi, yazarın bu alanda da dönemine damga vurmayı başarmasının göstergelerinden biri.

Bisiklet ve egzersiz: Tolstoy’un az bilinen yönlerinden biri tam bir bisiklet tutkunu olması. Bisikleti hâlâ Moskova’daki müzesinde sergileniyor.

Modern cihazlara duyduğu ilgi: Tolstoy yaşadığı dönemde yeni yeni ortaya çıkan ses kayıt cihazlarına kayıtsız kalmayan bir sanatçı. Farklı dillerde yaptığı kayıtlar bugün Youtube üzerinden ulaşılabilir durumda.

Alternatif eğitimi teşvik etmesi: Tolstoy’un 1859’da Yasnaya Polyana’da köylü çocukları için açtığı okul, biyografisinin nispeten iyi bilinen yönlerinden. Yazarın alternatif eğitim metotları üzerine kafa yorması kendinden sonra gelenler üzerinde de etkide bulunmuşa benziyor. Bizde bunun en iyi örneği Aziz Nesin’in Çatalca’da kurduğu çocuk vakfı.

Atölyeler: Tolstoy aile üyeleri ve yakın çevresinin katılımıyla “yazarlık atölyeleri” düzenlemeyi severdi. Yazar bu bakımdan da çağının öncülerinden.

Hedef gözeten hayırseverlik: Tolstoy sadaka dağıtmayı sevmemekle birlikte, yoksulluk sorunun kaynağına inip çözüm üretme yönünde çaba harcamayı tercih ederdi. Yoksul kimselerin sobalarını ya da çatılarını tamir etmek, hasada yardımcı olmak bu çabalara örnek.

Kitap değişimi: 1910 yılında Tolstoy’un şahsi kütüphanesinde 22 bin dergi ve cilt mevcuttu. Şahsi mülkiyete karşı olan yazar ziyaretçilerinin istedikleri kitapları yanlarında götürmelerine izin verirdi.

Selfie merakı: Pek çok fotoğraf makinesine sahip olan Tolstoy 1862’de bir selfie çekmişti.

Downshifting: Günümüzde downshifting olarak bilinen mevcut yaşam kalitesi standartlarından vazgeçme akımının öncülerinden biri de Lev Tolstoy.

 

(TürkRus.Com)