Moskova

Moskova

17 Ağustos 2026 Pazartesi

Babuşkalarımız, büyükannelerimiz her şeyi şikayet etmeden yapmayı başardılar mı?

 


Kaynak: https://dzen.ru/

 

"Babuşkalarımız her şeyi elle yapardı ve hiç şikayet etmezlerdi. Ama yavaş pişirme tenceresini elle kullanamazsınız."

Bunu daha önce duymuş muydunuz?

Gelin, büyükannelerimizin sahip olduklarını ve bizim sahip olduklarımızı dürüstçe inceleyelim. Geçmişi romantize etmeden veya bugünü kendi kendimize suçlamadan.

Sadece gerçekler.

 

Hayat daha zordu - bu doğru.

Büyükannelerimizin çoğu şehirlerde yaşardı, ama hiçbir imkana sahip değillerdi. Yıkanmak için hamama giderlerdi. Çamaşırlarını da orada yıkarlardı; kirli çamaşırları bir demet halinde toplar ve içeri taşırlardı. Soğuk veya ılık suda yıkar, sonra ıslak çamaşırları geri sürüklerlerdi. Kışın bunu kızakla yaparlardı.

Uzun süre buzdolabı yoktu. Bu da toplu yemek pişirmeyi imkansız hale getiriyordu. Her gün taze yiyeceğe ihtiyaç vardı. Marketlerde kuyrukta beklemek normaldi. Süt için bir saat, et için bir buçuk saat beklemek gerekiyordu.

Ocakta yemek pişirmek ısıtmayı gerektirir. Elde yıkama bir leğende yapılır. Ütüleme işlemi de aynı ocakta ısıtılmış dökme demir ütü ile yapılır.

Çok zor. Fiziksel olarak çok yorucu.

Ancak.

 

Çalışma zil çalınca sona erdi.

Önemli olan şu: iş sadece iş yerindeydi.

Kimse soru sormak için evi aramadı. Kimse akşam altıdan sonra sohbetlere yazmadı. Kimse benden raporumu evde bitirmemi istemedi.

Zil çaldı - eve gittim. Kafam berraktı.

Şimdi mi? İş asla bitmiyor. Her an mesaj geliyor. Hafta sonları aramalar oluyor. Her zaman ulaşılabilir olma beklentisi var.

Bir kadın şöyle anlatıyor: Kocası enstitüde öğretim görevlisi. Eskiden profesörler ders verip giderlerdi. Şimdi ise evde ders materyalleri hazırlıyor, gece geç saatlere kadar ödevleri değerlendiriyor ve öğrencilerin e-postalarına cevap veriyor.

Bu, daha önce olmayan ek bir yüktür.

 

Çocuklarla oynamadık - ve bu sorun değil.

Büyükanneler çocuklarıyla asla eğitici oyunlar oynamazlardı.

Bu durum normal değildi. Çocuk doğar, büyür ve bir yaşında veya daha erken bir yaşta kreşe gönderilirdi. Sonra anaokulu, ardından okul gelirdi.

Annem ve babam bana okuma yazmayı öğretmediler. Bu okulun sorumluluğundaydı. Ödevlerimizi birlikte yapmadık. Birinci sınıftan itibaren okul çocuğun sorumluluğundadır.

Kötü not mu aldın? Bu senin sorunun. Annemle babam gidip öğretmenle tartışmadılar. İkinci sınıftan sonra özel ders öğretmenleri de tutmadılar.

Yaz aylarında bir öncü kampı vardı. Her vardiyada bir kez ziyaret ederlerdi. Telefon yoktu, bu yüzden mektup yazmak zorunda kaldım.

Çocuğun kampa duygusal olarak hazır olup olmadığı sorgulanmadı. Herkesin hazır olduğu varsayıldı.

Çocukların psikolojik sorunları mı? Konuşulmuyor. Çocuk üzgün mü? Zamanla geçer.

Okul, Pioneer örgütü ve toplum onların yetiştirilmesini sağladı. Anne babalar çalışarak günlük yaşamlarını finanse ettiler.

 

Çocuklar kendi başlarına büyüdüler.

Boynunda anahtar olan nesil. Okuldan eve gelir, kendi öğle yemeklerini ısıtır, kendi ödevlerini yapar ve kendi kulüplerine giderlerdi.

Anne ve baba akşam geldiler. Akşam yemeği yedik, televizyon izledik ve yattık.

Burada gelişimsel dersler, konuşma terapistleri veya psikologlar yoktu. Bunlar ya klinikte ücretsizdi ya da tamamen yoktu.

Konuşamıyor mu? Olsun, peltek konuşur. Bacakları çarpık mı? Sorun değil, hayatta kalır.

Okuldan sonra nereye gidecek? Çocuk kendi başına karar verirdi. Ebeveynler genellikle mezuniyette çocuklarından daha az eğitimliydi. Kariyer seçimine dahil olmak akıllarına bile gelmezdi.

Bir adam şöyle anlattı: Orduya katıldı ve bir daha asla anne babasıyla birlikte yaşamadı. Askerlik hizmeti boyunca onları hiç görmedi. Anne babası ona yiyecek veya çorap getirmedi. Asker, derhal tam devlet desteğine alındı.

Bunu şimdi hayal etmek zor.

 

Ebeveynlerden fazla bir şey talep edilmedi.

İşte temel fark bu.

Büyükanne ve büyükbabalardan çocuklarıyla ilgili olarak çok az şey bekleniyordu.

Karnı doyuyor mu? Giyiniyor mu? Okula gidiyor mu? Harika, iyi ebeveynlersiniz.

Şimdi mi? Taleplerin listesi sonsuz.

Çocuğun gelişimine önem verilmelidir. Üç yaşından itibaren okul dışı aktivitelere katılması sağlanmalıdır. Okula başlamadan önce okuma yazma bilmesi, saymayı ve yazmayı öğrenmesi, İngilizce bilmesi gerekmektedir.

Okulda mısınız? Ödevleri birlikte yapın. Özel ders öğretmenleri tutun. Notlarınızı her gün elektronik bir defterde takip edin.

Çocuğa eğitim sağlayın. Devlet destekli bir programa giremezse üniversite masraflarını karşılayın. Sonrasında barınma konusunda yardımcı olun. Araba alın. İş bulun.

Anne babaların ahlaki borcu on kat arttı.

Ebeveyn sohbetleri de eklendi; ayrı bir cehennem çemberi. Bir buket çiçek, perde, jaluzi veya yeni bir gardırop için bağış yapın. Çocuğunuz neden yazlık ayakkabı giyiyor? Neden geç kaldılar?

Bir kadın bana şöyle anlattı: Komşum kızını çevrimiçi bir okula yazdırdı. Aylık 12.000 ruble ödüyor. Ayrıca dans dersleri 4.000 ruble, spor dersleri ise 5.000 ruble.

Sonuç ne oldu? Çocuk okula başladı. Normal bir okulda sadece C notları alıyor ve sürekli şikayet ediyordu.

Ancak herkesin çocuklarının eğitimi için ayda 20-40 bin lirası yok.

 

Sosyal normlar değişti.

Geçmişte, çocukları yıkanmadan, özensiz konuşarak, eski kıyafetlerle büyütmek mümkündü ve bu, işçi sınıfı için normal bir durumdu.

Şu an imkansız. Toplum bunu kınayacak.

Başınızı dik tutmak istiyorsanız, çocuğunuzun bakımlı, terbiyeli, gelişmiş ve iyi giyimli olması gerekir.

Aksi takdirde, utanç verici olur. Hem de büyükannelerin önünde değil, aynı genç ebeveynlerin önünde.

Bir kadın şöyle yazdı: "İşe güzel giyinip makyaj yaparak gidiyorsanız, çocuğunuz da iyi giyinmiş ve bakımlı olmalıdır. Aksi takdirde, kendinizden utanırsınız."

Bu baskı muazzam.

 

Geleceğe güven

Bir diğer önemli nokta: psikolojik istikrar.

Eskiden geleceğe dair bir güven vardı. İş güvencesi. Maaş güvencesi. Devlet tarafından sağlanan konut. Emekli maaşı garantisi.

Zengin değil, ama tahmin edilebilir.

Şimdi mi? Sürekli kaygı.

İşinizi her an kaybedebilirsiniz. Şirketiniz iflas edebilir. Maaşlarınız mal fiyatlarına yetişemeyebilir. Konut krediniz ağır bir yük olabilir. Hastalanamazsınız, işten atılırsınız.

Bir ay yerine iki haftalık tatil. Vücut hiç dinlenemiyor.

Bir kadın durumu mükemmel bir şekilde özetledi: "Şimdi yerinizde kalabilmek için olabildiğince hızlı koşmanız gerekiyor."

Çok yorucu. Fiziksel olarak değil, zihinsel olarak.

 

Çok amaçlı pişirme cihazı sorunu çözmez.

En sevdiğim argüman: "Ama senin çok amaçlı bir pişirme cihazın ve robot elektrik süpürgen var!"

Dürüst olalım.

Çok amaçlı pişirme tenceresi, zamanlayıcılı bir tenceredir. Kendi kendine yemek pişirmez. Yine de doğrama, ekleme ve yıkama işlemlerini sizin yapmanız gerekir.

Robot elektrik süpürgesi mi? Önce zemini temizlemeniz gerekiyor. Sandalyeleri kaldırın. Kapıları açın. Sonra kendiniz temizleyin.

Bulaşık makinesi mi? Evet, gerçekten de yardımcı oluyor. Çamaşır makinesi de öyle.

Ancak bu, diğer yüklerdeki artışı telafi etmiyor.

Kadın, 50'den fazla meslektaşını şöyle anlattı: işten sonra yemek pişiriyorlar, donduruyorlar, yığınla çamaşırı ütülüyorlar, perde dikip yıkıyorlar ve balkondaki bitkilerin yerini değiştiriyorlar.

Tek başına eve gelir ve dinlenir. Haftada birkaç kez elektrik süpürgesiyle evi temizler, haftada iki kez yemek pişirir, hepsi bu.

Fark yaklaşımda yatıyor. Eski nesil bir evin pırıl pırıl olması gerektiğine inanırken, yeni nesil hayatın mükemmel bir evden daha önemli olduğuna inanıyor.

 

İşe giden yol

Bir diğer sorun: mesafeler arttı.

İş yerim eskiden evime yakındı. Gidiş dönüş yolculuğu en fazla yarım saat sürerdi.

Günümüzde birçok insan günde üç saatini işe gidip gelmeye harcıyor. Bu da haftada altı saat, ayda 24 saat demek. Neredeyse üç iş günü boşa gidiyor.

Yorgunluk giderek artıyor.

 

Görünüm gereksinimleri

Eskiden erkekler eşlerinden sonsuz gençlik ve güzellik talep etmezlerdi.

Kırklı yaşlarındaki bir kadın kırk yaşında gibi görünüyordu - normal.

Peki ya şimdi? "Kadın kendini salmış, gevşemiş ve kendine hiç bakmıyor."

Aynı kadın hem çalışıyor, hem çocuk yetiştiriyor, hem de evin işlerini yürütüyor.

Ama yine de spor salonuna gitmem, güzellik uzmanına görünmem, şık giyinmem ve kırk yaşında yirmi beş yaşında görünmem gerekiyor.

Bu, daha önce olmayan ek bir baskıdır.

 

Beslenme giderek daha karmaşık hale geldi.

Önce: Bir tencere pancar çorbası yaptım. Üç gün boyunca yedik. Kimse pancar çorbasından bıkmış diye şikayet etmedi.

Şimdi: her gün farklı. Çocuk ısıtılmış yemek yemiyor. Kocam çeşitlilik istiyor. Kalori, protein, yağ ve karbonhidrat saymam gerekiyor.

Gıda, yakıt olmaktan çıkıp bilime dönüştü.

Peki, işin özü ne?

Büyükanneler için fiziksel olarak daha zordu: elde yıkama, ocakta yemek pişirme ve imkanlardan yoksunluk.

Ama ahlaki açıdan daha kolay.

Onlardan daha az şey bekleniyordu. İş evde onları rahatsız etmiyordu. Çocuklar kendi başlarına büyüdüler. Gelecek tahmin edilebilirdi. Dış standartlar çok fazla önem taşımıyordu.

Burada hayat fiziksel olarak daha basit. Çamaşır makinemiz, sıcak suyumuz ve yakınlarda dükkanlarımız var.

Ama zihinsel olarak daha zor.

İş asla bitmiyor. Çocuklar beşiklerinden itibaren özenle büyütülmeli. Gelecek belirsiz. Sosyal talepler çok fazla. Sürekli bir baskı ve kaygı var.

Farklı dönemler, farklı yükler.

O zamanlar mı daha kolaydı, yoksa şimdi mi, söylemek imkansız.

Bu, farklı açılardan zor bir durum.

Başkasının deneyimini "ama önce..." gibi ifadelerle değersizleştirmek haksızlık olur.

Her dönem kendi koşullarını belirler. Ve her dönemde insanlar ellerinden gelenin en iyisini yaparak bu koşullarla başa çıkmaya çalışırlar.

Girişlerdeki babuşkalar nereye gitti ve avlunun bu sembolü neden neredeyse tamamen ortadan kayboldu?


Kaynak: https://dzen.ru/

 

Yirmi yıl öncesine kadar bu manzara oldukça yaygındı: Birkaç yaşlı kadın, binalarının girişindeki bir bankta oturmuş, komşularını, çocuklarını, fiyatları, hava durumunu ve bahçede olup biten her şeyi konuşuyorlardı. Kimin taşındığını, kimin bebek sahibi olduğunu, kimin eve geç geldiğini ve kimin arabasının yanlış yere park edildiğini biliyorlardı.

Günümüzde bu tür şirketlerin sayısı gözle görülür şekilde azaldı. Büyükanneler, babuşkalar, ortadan kaybolmadı, ancak giriş çevresindeki yaşam biçimi tamamen değişti.

 

Avlu artık başlıca iletişim merkezi olma özelliğini yitirdi.

Sovyet ve erken Sovyet sonrası şehirler için avlu, günlük yaşamın önemli bir parçasıydı. İnsanlar on yıllarca aynı evlerde yaşar, komşularını iyi tanır ve boş zamanlarını genellikle avlunun yakınında geçirirlerdi.

Bu durum özellikle emekliler için geçerliydi. Birçoğunun arabası yoktu, yazlıkları çok uzaktaydı ve eğlence seçenekleri çok daha azdı. Televizyon, mağazalar, pazarlar ve avlular sosyal hayatın başlıca noktalarıydı.

Girişteki bank, günümüzdeki anlık mesajlaşma uygulamaları ve sosyal medyanın işlevine benzer bir işlev görüyordu. İnsanlar haberleri takip eder, tartışır, yeni insanlarla tanışır ve kısaca yalnızlık duygusundan kaçınırlardı.

Artık iletişimin bir kısmı telefona kaydı. Yaşlılar WhatsApp, Telegram ve Odnoklassniki kullanıyor, YouTube izliyor, akrabalarıyla görüntülü görüşme yapıyor ve son haberleri takip etmek için dışarı çıkmalarına gerek kalmıyor.

 

Evler ve avluların kendileri değişti.

Eski Sovyet avlusu, girişin hemen önüne bir bank yerleştirilecek şekilde tasarlanmıştı. Neredeyse tüm sakinler oradan geçiyordu, bu yüzden grup otomatik olarak olayların merkezinde yer alıyordu.

Yeni konut komplekslerinde her şey farklı. Giriş kapıları, interkom sistemleri, yer altı otoparkı, çoklu girişler, zemin katlarda ticari alanlar, geniş avlular ve dinlenme alanları, insanları mekanın her yerine dağıtıyor.

Birçok eski binada, girişlerin yakınındaki banklar tamamen kaldırılmış. Sebebi bilindik: sakinler gece gürültüsünden, gençlerden, sigara içmekten ve alkolden şikayetçiydi. Sorunlu toplanmaların yanı sıra, emeklilerin geleneksel buluşma yeri de ortadan kayboldu.

Dahası, komşuluk bağları zayıfladı. İnsanlar daha sık daire değiştiriyor, kira ödüyor ve hatta yıllarca yan komşularını tanımayabiliyorlar.

 

Modern babuşka da değişti.

Gözden kaçırılması kolay başka bir neden daha var. Günümüzün 60-70 yaşındaki kadını, aynı yaştaki tipik Sovyet emeklisinden çok farklı.

Birçoğu çalışmaya, araba kullanmaya, seyahat etmeye, spor salonlarına gitmeye, torunlarına bakmaya, yazlıklarına gitmeye veya başka birçok aktiviteye devam ediyor.

Şu anda 65 yaşında olan bu kişi, 1960'ların başlarında doğmuştur. Gençliği tamamen farklı bir kültürel döneme denk gelmiştir. Böyle bir kadın için, apartmanının girişinin yakınındaki bir bankta oturmak, emeklilik hayatını yaşamanın doğal bir yolu olmayabilir.

Emeklilik yaşı da zamanla değişti. Eskiden 55-60 yaşlarında başlayan emeklilik, artık çok daha geç yaşlarda başlıyor.

 

Ama banklarda oturan büyükanneler tamamen ortadan kaybolmadı.

Büyük bir şehrin merkezinden uzaklaşıp eski yerleşim bölgelerine, küçük kasabalara veya köylere doğru araba yolculuğu yaptığınızda, yine de tanıdık bir manzarayla karşılaşabilirsiniz.

Özellikle insanların on yıllarca aynı evde yaşadığı ve eski bankların, yeşil avluların ve yakın komşuluk bağlarının korunduğu yerlerde.

Artık her girişin zorunlu bir unsuru değil.

Ortadan kaybolan şey, "girişteki büyükanne"nin kendisi değil, bu tür şirketleri kitlesel bir olgu haline getiren sosyal ortamdır .

Haberler artık akıllı telefonlardan geliyor, komşular eskisi kadar tanınmıyor, avlular farklı şekilde düzenlenmiş ve emeklilerin kendileri de daha çeşitli hayatlar sürüyor.

Yani ünlü büyükanneler hiçbir yere gitmediler.

Onlar sadece banktan kalkıp internete, arabaya, yazlığa, kafeye, alışveriş merkezine ve aile sohbetine geçtiler.

14 Ağustos 2026 Cuma

İgor’un daça maceraları



İgor’un daça maceraları

 

M. Hakkı Yazıcı

mhyazici@yandex.ru

 

Yaz mevsimi bitene kadar, biz İgor’un kır evi yaşamından hikayeleri, daça maceralarını daha çok dinleriz.

Soruyorum:

"Ay takvimine göre mi ekim yapıyorsun?”

"Hayır, güneş takvimine göre; gün aydınlanır aydınlanmaz küreği elime alıyorum!" diye cevap veriyor.

Çok çalışıyor garibim.

Kışın, daça sahipleri, yazlık evlerini keyifli mangal partileri yapılan, hamaklarla dolu, cennet benzeri bir mekan olarak hatırlar. Yazın ise bir yazlıkçı kışı ot yolma, biçme veya hasat işlerinin olmadığı bir zaman olarak hatırlar.

İgor, “Garip bir spor faaliyeti gibi şu tür egzersizleri yapıyorum: sabahları öne eğiliyorum, akşamları ise doğruluyorum,” diyor.

Diyorum ya, çok çalışıyor zavallı, ama hiç şikayetçi değil.

Ofise genellikle, şık şıkırdak, takım elbise ve kravatla gelen İgor daçasında çalışırken toza, toprağa, çamura bulanıyordu.

“Ter içinde, kirli elbiselerle çalışırken beni görsen tanıyamazsın,” diye ekliyor.

Ona konuyla ilgili komik bir anektod anlatıyorum:

Esprileriyle ünlü İrlandalı ünlü yazar ve eleştirmen George Bernard Shaw, ileri yaşlarında Hertfordshire'daki evinde bizim İgor gibi kendini bahçe işlerine çok fazla kaptırmıştı.

Bir gün karısını ziyarete gelen yaşlı bir hanım, onu elinde çapa, iki büklüm olmuş durumda görünce tanıyamamış:

“Günaydın bahçıvan bey, siz Bernard Shaw’un yanında ne zamandan beri çalışıyorsunuz?” diye sormuş.
“Kendimi bildim bileli,” diye cevap vermiş bizim şakacı yazar.
“Verdikleri ücret sizi tatmin ediyor mu?”
“Eh, sadece yiyeceğimi veriyorlar.”

Misafir kadın, şaşırmış, onun bu hâline acımış olacak ki:
“Eğer benimle çalışırsanız, size yiyecek ve giyecekle birlikte yeterli bir aylık da verebilirim,” diye bir teklifte bulunmuş.

Bernard Shaw:
“Nezaketinizden dolayı çok teşekkür ederim, saygıdeğer hanımefedi. Ne yazık ki ben, bayan Shaw’a ömür boyu bağlıyım,” diye bu teklifi geri çevirmiş.

Yaşlı bayan biraz da kızarak:
“Ama bu tutsaklıktan, kölelikten başka bir şey değil!”

Bernard Shaw ise gülerek:
“Hayır, sayın bayan, “Biz buna evlilik diyoruz,” diye cevap vermis.

İgor, gevrek bir kahkaha atarak, biraz da karısıyla olan ilişkisini ima ederek, “İnanır mısın, geçenlerde benim de başıma aynen buna benzer bir olay geldi,” dedi.

Bilmez miyim, ah İgor’cuk! Ofiste esip gürleyen bizim İgor, evde itaatkar bir köle adeta.

Ruslar kılıbık anlamında “podkabluçnik”, yani topuklu ayakkabı altında ezilen zavallı diyor böylelerine.

 

***

İgor, baharın gerçekten gelmesinin yabani ot temizleme sezonunun ve bol miktarda kabak yetiştirme sezonunun açıldığı anlamına geldiğini söylüyor.

 

Kabaklarla ilgili en büyük sorun da, büyüdüklerinde onlardan kurtulmak. Zira arz fazlası var. Herkes daçadaki tüketilemeyen ürünlerini onların ihtiyacı olup olmadığını pek düşünmeden eşine dostuna hediye eder. Onlar da aynı kabağı başkaların hediye ediyor.

İgor, oğlu Maksim’in dalga geçmek için okulda arkadaşlarıyla aralarında anlatıp güldükleri bir anektodu anlatıyor.

Kabaklar kilerde yatmış, deneyimlerini paylaşıyorlarmış:

Biri diğerine sormuş:

“Kaç tane sahibin oldu?”

“İki tane.”

Öbürü:

“Üç tane.”

Başkası:

“Ve benim henüz bir tane bile olmadı,” diye hıçkırmış.

“Üzülme evlat, daha çok gençsin.”

Bu sırada evin sahibi sağlıklı, kararmış, çatlamış bir kabak getirmiş.

Hepsi sessizleşmiş.

Sonra biri sormuş.
“Ya siz, sevgili beyefendi, kaç sahibiniz oldu?”

“7 ya da 8, hatırlamıyorum bile. Yakında tohum çiftçisine verileceğimi söylüyorlar.”

Hepsi şaşırmış:

“Vay canına! Gerçek bir duayensiniz.”

“Kabaklar, tohum çiftçisinin şerefine koro halinde şarkımızı söyleyelim,” demişler:

“Çocukluğumdan beri kilerlerde dolaşıyorum, masa süsü olmadım.
Ah, neden bahçede doğdum,
Ah, neden beni topladınız?!
Ah, neden bahçede doğdum,
Neden hasadı topladınız?!”

***

İgor’un garip dilekleri var. Yağmur sadece siz şehre gittikten sonra yağsın ve şaşlık, yani şiş kebap o kadar lezzetli olsun ki komşuların ağzı kıskançlıktan sulansın, falan gibi.

Ancak şikayetleri de var.

Bir şikayeti azgın, arsız sivrisineklerden.

“Eğer sivrisineğin vızıltısını duymuyorsan, bu onun zaten senin üzerine konduğu anlamına gelir,” diyor. “Bir ara tüm sivrisinekleri elle öldürmeye karar verdim, sonra vazgeçtim. O kadar çoklardı ki ‘sonsuzluk’ kavramının fiziksel anlamını kavradım.”

“Aklımı hep kurcalayan bir soru var... Yahu, biz daçaya gelmeden önce bu sivrisinek sürüsü neyle besleniyordu acaba?” diye söyleniyor.

O sırada masanın üstündeki cep telefonunun ekranına konup tarayıcı simgesinin üstünde gezinen  sivrisineği gösterip, “Bu şimdi bir şey mi arıyor, yoksa bir şey mi indirmeye çalışıyor?” diyor.

***

Biz konuşurken yanımızdan İrina geçti.

İgor, ona “Bir daha geldiğinde kedin Barsık’ı da getirmezsin umarım,” diyor.

İrina,” Korkma, bir daha öyle bir şey olmaz,” diyor.

İrina, İgor’un daçasını ziyarete gittiğinde yanında Barsık’ı da götürmüş. O zamana kadar bahçede hiç fare yokmuş. Ta ki kedi onları içeri getirene kadar! Barsık, çitlerin arasından dışarı çıkıp, tarlada fare yakalayıp canlı olarak İgor’un daçasına getirmiş. Sonra onu odanın ortasına bırakıp, keyifle bir kenara gidip yatmış.

Bunu birkaç kez tekrarlamış.

İgor, “Kurtuluncaya kadar daçada bir fare ailesiyle birlikte yaşadık,” diyor.

***

Moskova’da Mart ayından başlayarak bahçe malzemeleri satan mağazalarda büyük bir çılgınlık yaşanıyor: İnsanlar, örneğin sadece resimlere bakarak, pakettekiyle tıpatıp aynı ananası yetiştireceklerine inanarak tohum satın alıyorlar.

Sezona hazırlanmak aynı zamanda komşunuzla bir rekabet yarışıdır: eğer o yeni bir toprak işleme makinesi aldıysa, çimleriniz üç metrekarelik karahindiba ile kaplı olsa bile, sizin de acilen yeni bir çim biçme makinesine ihtiyacınız vardır.

Bir yazlıkçının evrimi aşağı yukarı şöyle olur: Yazlık evde geçirdiğiniz ilk yıl, sadece çiçek diker ve verandada çay içersiniz. Beşinci yıl, marketten taşımaktan daha kolay olduğu için patates ekersiniz. Onuncu yıl, her şeyi biçmekten bıktığınız için sadece çim ekersiniz. Ve en ileri seviye, para kazanabileceğiniz bir şey söylediğiniz zamandır!

İgor’un evden daçasına yaptığı her yolculuk ayrı bir serüven. Market alışverişlerinde aldıklarını, ihtiyaç duyulan yiyecek, aletler, fideler ve muhtelif eşyaları taşıyor. Dönüş yolunda ise hasadı, turşu kavanozlarını ve yorgun bir sırtı taşıyor.

Daçaya yapılacak bir yolculuğa hazırlanmak, sel sırasında tahliye olmaya benziyor. Geçen sezondan beri kullanmadığı şeyler de dahil olmak üzere, yere çakılı olmayan her şeyi arabaya yüklemeye çalışıyor. Ama en önemli şeyler de sığmayabiliyor.

Yol boyunca beklenmedik aksilikler yaşanırsa durum daha da kötüleşir. Gidiş, dönüş telaşındaki daçacıların sebep olduğu probki, yani aşırı araç yoğunluğu ve her yaz yapılan yol bakım çalışmalarının neden olduğu trafikteki tıkanmalar. Bu durum, bazen bizim İstanbul’da, Boğaziçi köprülerindeki yaşanan çileye rahmet okutur.

İgor, “Daça, şehir sakinlerinin kendi topraklarında gönüllü köle oldukları, bunun için para ödedikleri ve buna tatil adını verdikleri bir yerdir,” diyor gülerek.

“Ve başkalarını da köle yaparlar,” diye şikayetleniyormuş karısı.

 

***

Bizdeki “ev alma, komşu al” lafını daha önce de hatırlamıştık.

İgor’un daça keyfine limon sıkan bir komşusu var. Ondan dolayı çok dertli.

Kıl bir herif.

Ne iş yaptığı belli olmayan, ama belli ki parası bol bu adam, Aleksey Petroviç, İgor’un daçasının yanındaki kır evini almış, epeyce lüks, masraflı bir tadilat yaptırmıştı.

Aralarında hala halledemedikleri bir arazi anlaşmazlığı var. Kaşla göz arasında bir çit yaptırmış, İgor’un bahçesine tecavüz etmişti. “Çiti yamuk yapıp yapmadığımızı kontrol etmek için Google veya Yandex'in uydu görüntülerini güncellemesini bekliyorum,” diyordu.

Geçenlerde çitin arkasından bahçesinde kan ter içinde çalışan İgor’u seyrederken seslenmiş:

“Komşu, ayağındaki bot neyin nesi!?”

İgor, ayağındaki bota bakmış. Belki bir ikinci el eşya dükkanından almıştı, nerden gelmiş, kalmıştı bu bot hatırlamıyordu bile. Hollanda ordusuna ait, çizgili ve bayraklı bir çift bottu bu. Kolayına gelmiş, ayağına geçirmişti.

"Daçanın bahçesinin bu NATO botu tarafından çiğnenmesine gönlün razı geliyor mu?”

İgor, biraz düşünmüş, “Haklısın, hiç dikkatimi çekmemişti,” deyip, botu çıkarıp çıplak ayakla çalışmaya devam etmiş.

Adam bir de İgor’un horozuna kafasını takmıştı.

“Sased, komşu, senin horozun çok ötüyor be arkadaş.”

“Seninki ötmüyor mu?”

“Benimki seninki gibi ötmüyor. Kes, afiyetle ye onu. Senin bu horoz yüzünden çoluk çocuk uyku muyku uyuyamaz olduk.”

“Vay be! Verdiği akla bak hele,” diye söylenmiş.

“Kafayı sıyırmış bizim komşu,” diye anlatmış İgor karısına bu olayı.

“Hiç horoz öttü diye bir mevzu olur mu? Horoz bu, tabii ki de öter.

Horoz öter. Kuşlar dallarda cıvıldaşır. Sonra mevsimi gelir cırcır böcekleri çıkar ortaya.”

Karısı terasta çiçekleri sularken, çayı elinde iskemleye çökmüş anlatıyordu:

“Dalgalar kıyıyı döver. Çocuklar bahçelerde oynaşır. Rüzgar pencerenin pancurlarını sallayıp tangırdatır.”

“İgor’cuk, elin değdiğinde şu tuvaletin kapı menteşelerini yağlayıver. Gece tuvalete gidince fena gıcırdıyor. Çocuklar uyanıyor.”

“Tamam, karıcım,” diye cevap verip, devam etmiş:

“Yağmur damlaları camlara şıpır şıpır dökülür.”

O sırada başka bir komşuları Pavel kamyonetiyle yoldan tozları kaldırmış geçerken korna çalıp selamlamış.

İgor:

“Pavel arabasının kornasını çalar. Hayat böyle. Bunlarsız olur mu hiç?” diye konuşmasını sürdürmüş.

“İyi dersin, doğru söylersin İgor’cuk,” diyen karısına “Bizim komşu tırlatmış, sen onun karısına bir ara tembihleyiver de, konuşsun aklını başına toplasın,” demiş.

Bir sabah İgor, bahçeye çıkınca yine komşusuyla burun buruna gelmiş.

Komşusu “Bak sased, sen kesmezsen ben keseceğim horozunu ona göre,” diye seslenmiş çitin arkasından.

“Vay be arkadaş, kes bakalım da göreyim. Ben de seninkini keserim.”

Komşusu amatör arıcı, bahçesinde arı kovanları var. İgor, inat olsun diye komşusuna, "Senin de arın beni soktu," diyor.

Aleksey Petroviç, "Vayyy! Kusura bakma, hangi arı olduğunu göster ona gereken cezayı vereyim!" demiş.

İyice inatlaşmaya başlamışlardı:

“Aleksey bana borcunu ne zaman ödeyeceksin?”

“Ne borcu?”

“Arıların çiçeklerimden nektar topluyor, ama ben hiç baldan yararlanamıyorum.”

“Tamam, onlara senin bahçenden toplamamalarını söyleyeceğim.”

İgor’la komşusu arasında saçma sapan bir muhabbet böyle sürüp gidiyordu.

Bu arada Aleksey Petroviç’in kendi horozu eceli gelip ölünce komşusu iyice çekilmez hale gelip, daha beter, abuk sabuk konuşmaya başlamıştı:

“Ölecek horoz ölmez de benim horozum ölür, tanrım adaletin bu mu!?”

Yine bir sabah İgor uyanınca bahçeye çıkmış. Horozu bahçede yokmuş. Bu deli komşu horozumu kesmiş olmasın diye endişelenmiş haliyle.

Bütün bahçeyi aramış, taramış, bulamamış. Yokmuş.

Yola, karşı tarlaya bakmış. Yoktu.

Komşusunun bahçesiyle aralarındaki çite usulca yanaşıp bakınca bir de ne görsün? Horozu çitten karşı bahçeye atlamış, komşunun tavuklarından birini yakalayıp üstüne çıkmamış mı?

Eyvah ki, ne eyvah!!!

Şimdi bir başka maraza çıkacaktı komşusuyla aralarında.

“Komşu, hayırlı sabahlar olsun,” diye bir ses duymuş.

İgor, irkilip, sesin geldiği tarafa başını çevirip, bakmış.

Komşusu açık bir üst kat penceresinin pervazına oturmuş, atlet, pijama, elinde sigara, keyifle sırıtıyormuş.

“Yahu ben, senin bu horozuna kızıyordum, ama pek yaman bir şeymiş meğer. Senin tavukların işini bitirip, çitten atlayıp bizim bahçeye geldi, şimdi benim tavukları hallediyor. Müsaaden var değil mi?” demiş kahkahayla.

İgor, şaşırmış:

Pajalusta, rica ederim, lafı mı olur, demiş.

***

Daça hikayeleri böyle.

Aşağı yukarı bütün Rusların anılarında aynı döngü tekrarlanıyor.

Bununla ilgili bir daça hikayesi de şöyle:

“7 yaşındayım. Yaşasın!!! Sonunda büyükannemle, babuşkamla yazlığa gidiyoruz!

14 yaşındayım. Anne babamla birlikte bahçe işleriyle uğraşmaktan bıktım artık!

20 yaşındayım. Babuşkam delirmiş gibi görünüyor, bütün gün ot topluyor, bahçede de sorun olmazdı, ama çitin kenarındaki otların ne önemi var ki?

25 yaşındayım. Yazlığa sadece mangal için, şaşlık yapmak için gitmeye ihtiyacım var.

35. Biraz turp ekmeli miyim?

45. Bütün sebze bahçesi arkları hazır.

60. Çit otlarla kaplı, ayıklanması gerekiyor.

78. Yazlığa ağır bir sırt çantası taşıyorum, çocuklarım ve torunlarım yardım etmiyor, "ekmeye gerek yok, her şeyi biz marketten alacağız" diyorlar. Ve sadece büyük torunum beni mutlu ediyor, 7 yaşında ve yazın tekrar geldiğine ve birlikte yazlığa gideceğimize seviniyor.

Ve hayat devam ediyor.

Türkiye’de yaşamaya başlayan bir Rus kadının anlatımıyla, Türkiye'de evler nasıl temizleniyor?


Kaynak: https://dzen.ru/

 

“Her gün yerleri yıkıyoruz, yoksa kimseyi evimize davet etmekten utanırız.”

Bu, komşum Sveta'nın taşındıktan bir ay sonra Alanya'dan bana gönderdiği sesli mesajdaki ilk cümleydi.

Yedi yıldır arkadaştık, yan yana binalarda oturuyorduk ve sabahları işe gitmeden önce birlikte kahve içiyorduk.

Bir kişi, başka bir kültürde altı ay yaşadıktan sonra günlük alışkanlıklarında ne gibi değişiklikler yaşar?

Şimdi Sveta, denize bakan balkonundan sesli mesajlar gönderiyor ve Türk yaşamından bahsediyor; bu yaşam tarzı onun temizlik hakkındaki fikirlerini değiştirmiş.

Dinliyorum ve en ilginç şeyleri not alıyorum: benimsenmeye değer olanları ve sadece kafa karışıklığına yol açanları.

Zeminler haftada bir değil, neredeyse her gün yıkanıyor.

Bizim için haftada bir veya iki kez genel temizlik yapmak alışkanlık haline gelmiş bir rutindir ve yeterli kabul edilir.

Sveta'ya göre, Türk ailelerinde, özellikle içeri girerken ayakkabıların çıkarılmasının adet olduğu yerlerde, yerleri yıkamak genellikle günlük bir ritüelin parçasıdır.

Svetlana şöyle hatırlıyor:

“İlk başta komşuların sadece temizliğe takıntılı olduklarını düşündüm. Sonra bunun misafirperverlikle ilgili bir şey olduğunu anladım. Misafirler arama yapmadan gelebilirler ve ev her an hazır olmalıdır.”

Rusya'nın mevsimsel kir ve çamurla kaplı ikliminde, kapının hemen dışında her gün yerleri yıkamak aşırıya kaçmak gibi görünüyor ve yaygınlaşması da pek olası değil.

Ancak, ayakkabılarınızı kapıda çıkarma alışkanlığını edinmekte fayda var: daha az toz olur, genel olarak yerleri yıkamak için daha az neden olur ve misafirlerin sokak ayakkabıları yerine temiz çoraplarla dolaşması daha rahattır.

 

Ventilasyon planlı değil, ancak her fırsatta uygulanabilir.

Sveta'nın neredeyse hemen fark ettiği bir diğer ayrıntı ise şuydu: Türk evlerindeki pencereler, mevsim ne olursa olsun, ülkemizdeki alışılmışın aksine daha sık ve daha uzun süre açık kalıyor.

“Alt kattaki komşum, kışın bile her sabah en az bir saat dairesini havalandırıyor ve havayı taze tutmak için ince bir ceketle evin içinde dolaşıyor.”

Özellikle soğuk mevsimlerde, ısı kaybından korktuğumuz için odayı genellikle beş ila on dakika havalandırıp hemen ardından pencereyi kapatıyoruz.

Bu arada, mikroiklim uzmanları da Türklerin alışkanlığına katılma eğilimindedir: Dairede temiz hava, termometrede birkaç derece fazla sıcaklıktan daha önemlidir.

 

Mutfak, yemek pişirme sırasında havalandırılır, sonrasında değil.

Yemek pişirme konusunda da durum benzer.

“Rusya'da, mutfağın soğumaması için önce pencereyi kapatıp kızartma yaparız, sonra da telaşla havalandırırız.”

Gözlemlerine göre Türkiye'de, tava cızırdamaya başlamadan çok önce mutfak penceresi açılıyor.

Oturma odasındaki perdelerden kızarmış soğan kokusunu gidermek için yarım gün harcamaktansa, birkaç dakika serinliğe katlanmak daha iyidir.

Mutfak penceresini önceden açma alışkanlığı sıfır rubleye mal olur ve her türlü hava koşulunda işe yarar.

Halılar ve yatak takımları balkona çıkarılıp silkelenir.

Svetlana şunları paylaşıyor:

“Burada hâlâ battaniyeleri ve yastıkları güneşte havalandırıyorlar; alt kattaki komşular için bu, cumartesi gününün olmazsa olmaz bir ritüeli.”

 

Yatak çarşafları ve halılar düzenli olarak balkona çıkarılıyor, korkuluklara asılıyor ve birkaç saat boyunca doğrudan güneş ışığına maruz bırakılıyor.

Güneşin sadece kurutmakla kalmayıp, kumaşları herhangi bir tozdan daha iyi dezenfekte ettiğine inanılıyor.

Rusya'nın enlemlerinde güneşli günler daha azdır ve balkonlar genellikle bisiklet ve kayaklarla doludur, ancak fikrin kendisi dikkate değerdir: en az ayda bir kez, güneş nihayet kendini gösterdiğinde bir battaniye veya yastığı dışarıya, güneş ışığına çıkarın.

 

Konuklar limon kolonyasıyla karşılanıyor.

“Beni en çok şaşırtan detay şu oldu.

Bazı Türk evlerine, hatta bazen kafelere girerken, misafirin eline az miktarda kolonya, yani hafif limon kokulu bir parfüm damlatılır.”

Bu eski bir misafirperverlik geleneğidir: ellerinizdeki taze narenciye kokusu, hoş geldiniz ve beklendiğiniz anlamına gelir.

“İlk başta kafam karışmıştı, avuç içlerime bununla ne yapacağımı anlamamıştım, ama sonra denedim: hoş bir his verdi ve ruh halim anında değişti.”

Ülkemizde misafirler terlik ve çay ikramıyla karşılanır, Türklerde de bu hafif ve hoş kokulu jest kullanılır.

Bunun birebir kopyalanması gerekmiyor, ancak girişte misafirler için hoş bir küçük ritüel fikri her kültürde işe yarıyor gibi görünüyor.

 

Mobilya sayısı az, ama halı sayısı daha fazla.

Sveta, Türk arkadaşlarının dairelerinde Rus arkadaşlarınınkine kıyasla belirgin şekilde daha az büyük mobilya olduğunu, ancak neredeyse her zaman ailede yıllardır kullanılan bir veya daha fazla halı bulunduğunu söylüyor.

“Burada mesele para tasarrufu yapmak değil, buradaki halının sadece bir yer örtüsü değil, bir aile yadigarı olması gerçeği.”

Bu halılara titizlikle bakılıyor: dövülüyorlar, elde yıkanıyorlar ve bazen sezonda bir kez özel bir temizleyiciye gönderiliyorlar.

Ülkemizde benzer bir saygılı tavır daha çok yaşlı nesilde görülür; Sovyetler Birliği döneminden kalma, uzun zamandır rulo halinde sarılıp ara katta saklanan halılar buna örnektir.

 

Bizi şaşırtan ve kendimize mal ettiğimiz şeyler nelerdir?

Sveta, kendi itirafına göre, yoğun iş temposu nedeniyle çok fazla emek gerektirdiği için sadece altı ay sonra her gün yerleri yıkamaktan vazgeçti.

Başkalarının günlük rutinlerini kelimenin tam anlamıyla kendi dairenize taşımaya değer mi?

Her zaman öyle olduğunu düşünmüyorum.

Ama neredeyse her zaman bir detayı ele alıp kendi evinize uyup uymayacağına bakabilirsiniz.

Arkadaşım, Türk alışkanlıklarından beşinden dördünü benimsemiş durumda:

Kapıya varır varmaz ayakkabılarınızı çıkarın;

Mümkün olduğunca odaları uzun süre havalandırın;

Yemek pişirmeye başlamadan önce mutfaktaki pencereyi önceden açın;

Girişte misafirler için küçük ve hoş bir ritüel.

Ve bence bu, tek bir hamle için zaten mükemmel bir sonuç.

Sovyetler Birliği'nde neden hiç televizyon dizisi yoktu?


Kaynak: https://dzen.ru/

 

Günümüzde çeşitli televizyon kanallarında ve yayın platformlarında haftada yaklaşık bir kez, basit senaryolara sahip düşük kaliteli diziler yayınlanmaktadır. Bu projeler, standartlaştırılmış senaryolar kullanılarak, düşük bütçelerle ve sıkı zaman kısıtlamalarıyla üretilmekte, tek seferlik izleme için tasarlanmakta ve önemli bir kültürel etkiye sahip olmamaktadır. Bu bağlamda, gelişmiş bir film okuluna sahip olan Sovyetler Birliği'nde, modern anlamda dizilerin neredeyse hiç bulunmaması dikkat çekicidir.

Sovyet izleyicileri için televizyon içeriği farklı bir niteliğe sahipti ve çok bölümlü dramalar, sitkomlar ve melodramatik diziler, hakim değer sistemi ve kültürel normlarla tam olarak örtüşmüyordu.

 

İdeolojik temeller

Sovyet ve Batı televizyon modelleri arasındaki temel fark, amaçlanan işlevlerinde yatıyordu. Batı televizyonu, izleyici katılımını en üst düzeye çıkarmayı hedefleyen bir eğlence endüstrisi olarak şekillenmişti ve diziler bu hedefe ulaşmanın en uygun aracıydı. SSCB'de devlet televizyonu öncelikle eğitim, aydınlanma ve ideolojik etki aracı olarak tanımlanmıştı. Birincil işlevi eğlence değil, vatandaşların dünya görüşlerini dönüştürmek, onları sosyalist sistemin başarıları hakkında bilgilendirmek ve yüksek kültür örnekleriyle tanıştırmaktı.

Bu bağlamda, gayri resmi ancak sıkı bir şekilde uygulanan bir kural yürürlükteydi: televizyon yayınları işe veya kamu görevlerinin yerine getirilmesine müdahale etmemeliydi. Televizyon, günlük yaşamın yerine geçen değil, tamamlayıcı bir unsuru olarak görülüyordu. Yayın akışında, izleyicileri uzun süreli pasif düşünmeye sevk edebilecek uzun eğlence programları yoktu. Program formatları genellikle radyo veya haber filmi modellerini kopyalıyordu. Vatandaşların boş zamanlarını saatlerce televizyon izlemek yerine okumaya, sinemaya gitmeye, spor yapmaya ve aile zamanına ayırmaları gerektiği varsayılıyordu. Milyonların dikkatini haftalarca veya aylarca çekebilecek bir dizi kavramı, Sovyet toplumunun aktif ve üretken bir üyesi imajıyla çatışıyordu.

 

Sınırlı yayın süresi ve televizyonun durumu

Yayın ağının teknik ve organizasyonel sınırlamaları önemli bir faktördü. Sovyet döneminin büyük bir bölümünde en fazla üç kanal faaliyet gösteriyordu ve bazı bölgelerde sadece bir kanal vardı. Bu durum, yayın programını oluştururken yayın ekibine büyük bir sorumluluk yüklüyordu. Her yayın saati ideolojik, eğitimsel veya kültürel öneme sahip içerikle doldurulmalıydı. Onlarca bölümden oluşan uzun anlatı formatlarının bu yapıda yeri yoktu. Bireysel filmlere, müzik ve edebiyat programlarına, haber bültenlerine ve konferanslara öncelik veriliyordu.

Film dağıtımında öncelik, filmin bir etkinlik olarak sunulmasıdır.

Sovyet kültür politikasının ayırt edici özelliklerinden biri, filmlerin kutlama etkinlikleri olarak algılanmasıydı. Bir sinema zincirinde yeni bir filmin prömiyeri, toplumsal açıdan önemli bir olay, tartışma ve beklenti konusu haline geldi. Sinemaya gitmek, en yaygın ve erişilebilir eğlence biçimlerinden biriydi. 1960'ların ortalarında, ortalama bir Sovyet sinemaseveri yılda 20'ye kadar gösterime katılıyor ve yıllık bilet satışları 4,5 milyarı aşıyordu.

Film yapımı merkezileştirilmiş ve devlet planlamasına tabiydi. Her yıl düzinelerce yerli film gösterime giriyor, ayrıca sosyalist blok ülkelerinden, Hindistan'dan, Avrupa ülkelerinden ve Amerika Birleşik Devletleri'nden de filmler satın alınıyordu. Yerleşik prosedür, bir filmin sırayla gösterime girmesini öngörüyordu: önce sinemalarda gösterim, ardından birkaç ay ila birkaç yıl gecikmeyle televizyonda yayın. Televizyon "ikinci ekran" görevi görüyordu. Bu hiyerarşi, evde izlemeye kıyasla sinemalarda gösterime öncelik veriyordu. Hemen televizyonda dağıtılması amaçlanan çok bölümlü bir proje bu sistemi bozarak, yapımı sinema dağıtım sisteminden çıkarıyor ve filmin kültürel bir olay olarak statüsünü azaltarak, zorunlu sinema gösteriminden mahrum bırakıyordu.

Televizyonların yaygınlığı, teknik ve ekonomik bir engel teşkil etmektedir.

Televizyon dizilerinin kitlesel bir ürün olarak üretimi ve dağıtımı, halkın alıcı ekipmanlara erişiminin sınırlı olması nedeniyle sekteye uğradı. Bu durum on yıllar içinde değişti: 1960'ta hanelerin %5'inde televizyon varken, 1986'da bu oran %93'e ulaştı. Ancak uzun yıllar boyunca televizyonlar kıt bir ürün olarak kaldı ve pahalı birer satın alma olarak kabul edildi. 1980'lerin sonlarında bile, 100 hane başına 105 televizyonluk resmi rakama rağmen, ekipmanın önemli bir kısmı eski siyah beyaz modellerden oluşuyordu. Renkli alıcılar yetersiz miktarda üretiliyor ve kotalar ve kuyruklar aracılığıyla dağıtılıyordu.

 

Çok bölümlü filmler ve televizyon dizileri

Düzenli yayın programı formatı olarak "dizi" kavramı ile sınırlı bir sinema eseri olan "çok bölümlü film" kavramı arasında ayrım yapmak önemlidir. Sovyet televizyon yayınlarında uzun metrajlı filmler yer alsa da, bunlar birkaç gün boyunca gösterilmek üzere tasarlanmış mini diziler veya epik filmler olarak sınıflandırılıyordu. Bu projeler olay odaklıydı ve düzenli olarak yayın programını doldurmayı amaçlamıyordu.

İlk Sovyet çok bölümlü filmin, kahramanlık draması "Kendine Ateş Yakmak" (1965, 4 bölüm, prömiyeri 1969) olduğu kabul edilir. Sonraki yıllarda, "Baharın On Yedi Anı" (1973) ve "Gölgeler Öğlen Kaybolur" (1972) gibi klasikler yayınlandı. Bu filmler, önde gelen oyuncular ve profesyonel teknik ekiple sinema standartlarına uygun olarak üretildi. Yayınlanmaları nadirdi ve ülke çapında önem kazandı.

Sovyet televizyonu ayrıca yabancı çok bölümlü dizilere de yer verdi. Popüler Polonya yapımları arasında "Dört Tankçı ve Bir Köpek" (1966–1970) ve "Hayattan Daha Fazlası Tehlikede" (1968) yer alıyordu. Amerikan dizisi "Lassie"nin bazı bölümleri, "Forsyte Destanı" (1969–1970) ve "Thibault Ailesi"nin (1972–1973) Fransız ve İngiliz uyarlamaları da gösterildi. Ancak bu yayınlar düzensizdi ve izleyiciler tarafından ana yayın programına egzotik eklemeler olarak algılanıyordu. Tüm bu durumlarda, bunlar düşük bütçeli, seri üretim diziler değil, pahalı uzun metrajlı filmler veya klasik edebiyat uyarlamalarıydı.

 

1980'lerin ikinci yarısında modelin değiştirilmesi

Televizyon politikasındaki dönüşüm, 1980'lerin sonlarında, Perestroyka döneminde başladı. Bu süreçte, çok bölümlü diziler yavaş yavaş Batı'nın düzenli yayıncılık modeline daha yakın seri formatlara yerini bıraktı. Televizyon, içerik sunumunda yeni standartlara uyum sağladı. Dinamik olay örgülerine ve çok yönlü çatışmalara sahip projeler yayınlanmaya başladı ve önceki epik kalıplardan uzaklaştı.

Bu geçişin önemli bir örneği, bir polis komiserinin mafya yapılanmalarına karşı mücadelesini konu alan İtalyan dizisi "Sprut" idi. Yayınlanması, ideolojik olarak sağlam ve ahlaki olarak belirlenmiş olay örgülerine alışkın Sovyet izleyicileri üzerinde derin bir etki yarattı. "Sprut", karmaşık bir olay örgüsü, çatışan karakterler ve şiddet unsurları içeren aksiyon dolu televizyon dizisi formatını sergiledi; bu da televizyonun önceki döneminde alışılmadık bir durumdu. Aynı zamanda, video salon kültürü gelişiyordu ve bu da eski film dağıtım modelinin aşınmasına daha da katkıda bulunuyordu. Çağdaşların anıları, kitlelerin Sovyet yapımında bulunmayan tür filmleri, aksiyon filmleri ve korku filmlerinin yanı sıra Francis Ford Coppola, Stanley Kubrick ve dünya sinemasının diğer önde gelen isimlerinin eserleriyle video salonlarında tanıştığını kaydediyor.

 

1990'ların Özellikleri

1990'larda televizyon dünyası kökten değişti: düzenli günlük yayınlar için tasarlanmış yabancı projeler yayın akışını adeta istila etti. "Zenginler de Ağlar" ve "Ev Sahibi Kadın" gibi çok bölümlü melodramatik diziler geniş bir popülerlik kazandı. Bu dizilerin yayınlanması yeni bir yayıncılık mantığının parçası haline geldi: yayın akışını uzun, uzatılmış hikayelerle doldurmak, olay örgüsünün tekrar eden duygusal klişeler ve tahmin edilebilir sürprizler üzerine kurulması. Bu projeler izleyicilerde günlük izleme alışkanlığı oluşturdu ve farklı bir etkileşim türü yarattı; eskiden olduğu gibi olay odaklı değil, rutin, günlük hayata entegre olmuş bir etkileşim. Başlangıçta yerli stüdyolar öncelikle yabancı içerik satın alıp yayınladılar ve ancak yavaş yavaş uzun metrajlı televizyon hikayeleri üretme konusunda kendi yaklaşımlarını geliştirdiler.