Moskova

Moskova

14 Ağustos 2026 Cuma

İgor’un daça maceraları



İgor’un daça maceraları

 

M. Hakkı Yazıcı

mhyazici@yandex.ru

 

Yaz mevsimi bitene kadar, biz İgor’un kır evi yaşamından hikayeleri, daça maceralarını daha çok dinleriz.

Soruyorum:

"Ay takvimine göre mi ekim yapıyorsun?”

"Hayır, güneş takvimine göre; gün aydınlanır aydınlanmaz küreği elime alıyorum!" diye cevap veriyor.

Çok çalışıyor garibim.

Kışın, daça sahipleri, yazlık evlerini keyifli mangal partileri yapılan, hamaklarla dolu, cennet benzeri bir mekan olarak hatırlar. Yazın ise bir yazlıkçı kışı ot yolma, biçme veya hasat işlerinin olmadığı bir zaman olarak hatırlar.

İgor, “Garip bir spor faaliyeti gibi şu tür egzersizleri yapıyorum: sabahları öne eğiliyorum, akşamları ise doğruluyorum,” diyor.

Diyorum ya, çok çalışıyor zavallı, ama hiç şikayetçi değil.

Ofise genellikle, şık şıkırdak, takım elbise ve kravatla gelen İgor daçasında çalışırken toza, toprağa, çamura bulanıyordu.

“Ter içinde, kirli elbiselerle çalışırken beni görsen tanıyamazsın,” diye ekliyor.

Ona konuyla ilgili komik bir anektod anlatıyorum:

Esprileriyle ünlü İrlandalı ünlü yazar ve eleştirmen George Bernard Shaw, ileri yaşlarında Hertfordshire'daki evinde bizim İgor gibi kendini bahçe işlerine çok fazla kaptırmıştı.

Bir gün karısını ziyarete gelen yaşlı bir hanım, onu elinde çapa, iki büklüm olmuş durumda görünce tanıyamamış:

“Günaydın bahçıvan bey, siz Bernard Shaw’un yanında ne zamandan beri çalışıyorsunuz?” diye sormuş.
“Kendimi bildim bileli,” diye cevap vermiş bizim şakacı yazar.
“Verdikleri ücret sizi tatmin ediyor mu?”
“Eh, sadece yiyeceğimi veriyorlar.”

Misafir kadın, şaşırmış, onun bu hâline acımış olacak ki:
“Eğer benimle çalışırsanız, size yiyecek ve giyecekle birlikte yeterli bir aylık da verebilirim,” diye bir teklifte bulunmuş.

Bernard Shaw:
“Nezaketinizden dolayı çok teşekkür ederim, saygıdeğer hanımefedi. Ne yazık ki ben, bayan Shaw’a ömür boyu bağlıyım,” diye bu teklifi geri çevirmiş.

Yaşlı bayan biraz da kızarak:
“Ama bu tutsaklıktan, kölelikten başka bir şey değil!”

Bernard Shaw ise gülerek:
“Hayır, sayın bayan, “Biz buna evlilik diyoruz,” diye cevap vermis.

İgor, gevrek bir kahkaha atarak, biraz da karısıyla olan ilişkisini ima ederek, “İnanır mısın, geçenlerde benim de başıma aynen buna benzer bir olay geldi,” dedi.

Bilmez miyim, ah İgor’cuk! Ofiste esip gürleyen bizim İgor, evde itaatkar bir köle adeta.

Ruslar kılıbık anlamında “podkabluçnik”, yani topuklu ayakkabı altında ezilen zavallı diyor böylelerine.

 

***

İgor, baharın gerçekten gelmesinin yabani ot temizleme sezonunun ve bol miktarda kabak yetiştirme sezonunun açıldığı anlamına geldiğini söylüyor.

 

Kabaklarla ilgili en büyük sorun da, büyüdüklerinde onlardan kurtulmak. Zira arz fazlası var. Herkes daçadaki tüketilemeyen ürünlerini onların ihtiyacı olup olmadığını pek düşünmeden eşine dostuna hediye eder. Onlar da aynı kabağı başkaların hediye ediyor.

İgor, oğlu Maksim’in dalga geçmek için okulda arkadaşlarıyla aralarında anlatıp güldükleri bir anektodu anlatıyor.

Kabaklar kilerde yatmış, deneyimlerini paylaşıyorlarmış:

Biri diğerine sormuş:

“Kaç tane sahibin oldu?”

“İki tane.”

Öbürü:

“Üç tane.”

Başkası:

“Ve benim henüz bir tane bile olmadı,” diye hıçkırmış.

“Üzülme evlat, daha çok gençsin.”

Bu sırada evin sahibi sağlıklı, kararmış, çatlamış bir kabak getirmiş.

Hepsi sessizleşmiş.

Sonra biri sormuş.
“Ya siz, sevgili beyefendi, kaç sahibiniz oldu?”

“7 ya da 8, hatırlamıyorum bile. Yakında tohum çiftçisine verileceğimi söylüyorlar.”

Hepsi şaşırmış:

“Vay canına! Gerçek bir duayensiniz.”

“Kabaklar, tohum çiftçisinin şerefine koro halinde şarkımızı söyleyelim,” demişler:

“Çocukluğumdan beri kilerlerde dolaşıyorum, masa süsü olmadım.
Ah, neden bahçede doğdum,
Ah, neden beni topladınız?!
Ah, neden bahçede doğdum,
Neden hasadı topladınız?!”

***

İgor’un garip dilekleri var. Yağmur sadece siz şehre gittikten sonra yağsın ve şaşlık, yani şiş kebap o kadar lezzetli olsun ki komşuların ağzı kıskançlıktan sulansın, falan gibi.

Ancak şikayetleri de var.

Bir şikayeti azgın, arsız sivrisineklerden.

“Eğer sivrisineğin vızıltısını duymuyorsan, bu onun zaten senin üzerine konduğu anlamına gelir,” diyor. “Bir ara tüm sivrisinekleri elle öldürmeye karar verdim, sonra vazgeçtim. O kadar çoklardı ki ‘sonsuzluk’ kavramının fiziksel anlamını kavradım.”

“Aklımı hep kurcalayan bir soru var... Yahu, biz daçaya gelmeden önce bu sivrisinek sürüsü neyle besleniyordu acaba?” diye söyleniyor.

O sırada masanın üstündeki cep telefonunun ekranına konup tarayıcı simgesinin üstünde gezinen  sivrisineği gösterip, “Bu şimdi bir şey mi arıyor, yoksa bir şey mi indirmeye çalışıyor?” diyor.

***

Biz konuşurken yanımızdan İrina geçti.

İgor, ona “Bir daha geldiğinde kedin Barsık’ı da getirmezsin umarım,” diyor.

İrina,” Korkma, bir daha öyle bir şey olmaz,” diyor.

İrina, İgor’un daçasını ziyarete gittiğinde yanında Barsık’ı da götürmüş. O zamana kadar bahçede hiç fare yokmuş. Ta ki kedi onları içeri getirene kadar! Barsık, çitlerin arasından dışarı çıkıp, tarlada fare yakalayıp canlı olarak İgor’un daçasına getirmiş. Sonra onu odanın ortasına bırakıp, keyifle bir kenara gidip yatmış.

Bunu birkaç kez tekrarlamış.

İgor, “Kurtuluncaya kadar daçada bir fare ailesiyle birlikte yaşadık,” diyor.

***

Moskova’da Mart ayından başlayarak bahçe malzemeleri satan mağazalarda büyük bir çılgınlık yaşanıyor: İnsanlar, örneğin sadece resimlere bakarak, pakettekiyle tıpatıp aynı ananası yetiştireceklerine inanarak tohum satın alıyorlar.

Sezona hazırlanmak aynı zamanda komşunuzla bir rekabet yarışıdır: eğer o yeni bir toprak işleme makinesi aldıysa, çimleriniz üç metrekarelik karahindiba ile kaplı olsa bile, sizin de acilen yeni bir çim biçme makinesine ihtiyacınız vardır.

Bir yazlıkçının evrimi aşağı yukarı şöyle olur: Yazlık evde geçirdiğiniz ilk yıl, sadece çiçek diker ve verandada çay içersiniz. Beşinci yıl, marketten taşımaktan daha kolay olduğu için patates ekersiniz. Onuncu yıl, her şeyi biçmekten bıktığınız için sadece çim ekersiniz. Ve en ileri seviye, para kazanabileceğiniz bir şey söylediğiniz zamandır!

İgor’un evden daçasına yaptığı her yolculuk ayrı bir serüven. Market alışverişlerinde aldıklarını, ihtiyaç duyulan yiyecek, aletler, fideler ve muhtelif eşyaları taşıyor. Dönüş yolunda ise hasadı, turşu kavanozlarını ve yorgun bir sırtı taşıyor.

Daçaya yapılacak bir yolculuğa hazırlanmak, sel sırasında tahliye olmaya benziyor. Geçen sezondan beri kullanmadığı şeyler de dahil olmak üzere, yere çakılı olmayan her şeyi arabaya yüklemeye çalışıyor. Ama en önemli şeyler de sığmayabiliyor.

Yol boyunca beklenmedik aksilikler yaşanırsa durum daha da kötüleşir. Gidiş, dönüş telaşındaki daçacıların sebep olduğu probki, yani aşırı araç yoğunluğu ve her yaz yapılan yol bakım çalışmalarının neden olduğu trafikteki tıkanmalar. Bu durum, bazen bizim İstanbul’da, Boğaziçi köprülerindeki yaşanan çileye rahmet okutur.

İgor, “Daça, şehir sakinlerinin kendi topraklarında gönüllü köle oldukları, bunun için para ödedikleri ve buna tatil adını verdikleri bir yerdir,” diyor gülerek.

“Ve başkalarını da köle yaparlar,” diye şikayetleniyormuş karısı.

 

***

Bizdeki “ev alma, komşu al” lafını daha önce de hatırlamıştık.

İgor’un daça keyfine limon sıkan bir komşusu var. Ondan dolayı çok dertli.

Kıl bir herif.

Ne iş yaptığı belli olmayan, ama belli ki parası bol bu adam, Aleksey Petroviç, İgor’un daçasının yanındaki kır evini almış, epeyce lüks, masraflı bir tadilat yaptırmıştı.

Aralarında hala halledemedikleri bir arazi anlaşmazlığı var. Kaşla göz arasında bir çit yaptırmış, İgor’un bahçesine tecavüz etmişti. “Çiti yamuk yapıp yapmadığımızı kontrol etmek için Google veya Yandex'in uydu görüntülerini güncellemesini bekliyorum,” diyordu.

Geçenlerde çitin arkasından bahçesinde kan ter içinde çalışan İgor’u seyrederken seslenmiş:

“Komşu, ayağındaki bot neyin nesi!?”

İgor, ayağındaki bota bakmış. Belki bir ikinci el eşya dükkanından almıştı, nerden gelmiş, kalmıştı bu bot hatırlamıyordu bile. Hollanda ordusuna ait, çizgili ve bayraklı bir çift bottu bu. Kolayına gelmiş, ayağına geçirmişti.

"Daçanın bahçesinin bu NATO botu tarafından çiğnenmesine gönlün razı geliyor mu?”

İgor, biraz düşünmüş, “Haklısın, hiç dikkatimi çekmemişti,” deyip, botu çıkarıp çıplak ayakla çalışmaya devam etmiş.

Adam bir de İgor’un horozuna kafasını takmıştı.

“Sased, komşu, senin horozun çok ötüyor be arkadaş.”

“Seninki ötmüyor mu?”

“Benimki seninki gibi ötmüyor. Kes, afiyetle ye onu. Senin bu horoz yüzünden çoluk çocuk uyku muyku uyuyamaz olduk.”

“Vay be! Verdiği akla bak hele,” diye söylenmiş.

“Kafayı sıyırmış bizim komşu,” diye anlatmış İgor karısına bu olayı.

“Hiç horoz öttü diye bir mevzu olur mu? Horoz bu, tabii ki de öter.

Horoz öter. Kuşlar dallarda cıvıldaşır. Sonra mevsimi gelir cırcır böcekleri çıkar ortaya.”

Karısı terasta çiçekleri sularken, çayı elinde iskemleye çökmüş anlatıyordu:

“Dalgalar kıyıyı döver. Çocuklar bahçelerde oynaşır. Rüzgar pencerenin pancurlarını sallayıp tangırdatır.”

“İgor’cuk, elin değdiğinde şu tuvaletin kapı menteşelerini yağlayıver. Gece tuvalete gidince fena gıcırdıyor. Çocuklar uyanıyor.”

“Tamam, karıcım,” diye cevap verip, devam etmiş:

“Yağmur damlaları camlara şıpır şıpır dökülür.”

O sırada başka bir komşuları Pavel kamyonetiyle yoldan tozları kaldırmış geçerken korna çalıp selamlamış.

İgor:

“Pavel arabasının kornasını çalar. Hayat böyle. Bunlarsız olur mu hiç?” diye konuşmasını sürdürmüş.

“İyi dersin, doğru söylersin İgor’cuk,” diyen karısına “Bizim komşu tırlatmış, sen onun karısına bir ara tembihleyiver de, konuşsun aklını başına toplasın,” demiş.

Bir sabah İgor, bahçeye çıkınca yine komşusuyla burun buruna gelmiş.

Komşusu “Bak sased, sen kesmezsen ben keseceğim horozunu ona göre,” diye seslenmiş çitin arkasından.

“Vay be arkadaş, kes bakalım da göreyim. Ben de seninkini keserim.”

Komşusu amatör arıcı, bahçesinde arı kovanları var. İgor, inat olsun diye komşusuna, "Senin de arın beni soktu," diyor.

Aleksey Petroviç, "Vayyy! Kusura bakma, hangi arı olduğunu göster ona gereken cezayı vereyim!" demiş.

İyice inatlaşmaya başlamışlardı:

“Aleksey bana borcunu ne zaman ödeyeceksin?”

“Ne borcu?”

“Arıların çiçeklerimden nektar topluyor, ama ben hiç baldan yararlanamıyorum.”

“Tamam, onlara senin bahçenden toplamamalarını söyleyeceğim.”

İgor’la komşusu arasında saçma sapan bir muhabbet böyle sürüp gidiyordu.

Bu arada Aleksey Petroviç’in kendi horozu eceli gelip ölünce komşusu iyice çekilmez hale gelip, daha beter, abuk sabuk konuşmaya başlamıştı:

“Ölecek horoz ölmez de benim horozum ölür, tanrım adaletin bu mu!?”

Yine bir sabah İgor uyanınca bahçeye çıkmış. Horozu bahçede yokmuş. Bu deli komşu horozumu kesmiş olmasın diye endişelenmiş haliyle.

Bütün bahçeyi aramış, taramış, bulamamış. Yokmuş.

Yola, karşı tarlaya bakmış. Yoktu.

Komşusunun bahçesiyle aralarındaki çite usulca yanaşıp bakınca bir de ne görsün? Horozu çitten karşı bahçeye atlamış, komşunun tavuklarından birini yakalayıp üstüne çıkmamış mı?

Eyvah ki, ne eyvah!!!

Şimdi bir başka maraza çıkacaktı komşusuyla aralarında.

“Komşu, hayırlı sabahlar olsun,” diye bir ses duymuş.

İgor, irkilip, sesin geldiği tarafa başını çevirip, bakmış.

Komşusu açık bir üst kat penceresinin pervazına oturmuş, atlet, pijama, elinde sigara, keyifle sırıtıyormuş.

“Yahu ben, senin bu horozuna kızıyordum, ama pek yaman bir şeymiş meğer. Senin tavukların işini bitirip, çitten atlayıp bizim bahçeye geldi, şimdi benim tavukları hallediyor. Müsaaden var değil mi?” demiş kahkahayla.

İgor, şaşırmış:

Pajalusta, rica ederim, lafı mı olur, demiş.

***

Daça hikayeleri böyle.

Aşağı yukarı bütün Rusların anılarında aynı döngü tekrarlanıyor.

Bununla ilgili bir daça hikayesi de şöyle:

“7 yaşındayım. Yaşasın!!! Sonunda büyükannemle, babuşkamla yazlığa gidiyoruz!

14 yaşındayım. Anne babamla birlikte bahçe işleriyle uğraşmaktan bıktım artık!

20 yaşındayım. Babuşkam delirmiş gibi görünüyor, bütün gün ot topluyor, bahçede de sorun olmazdı, ama çitin kenarındaki otların ne önemi var ki?

25 yaşındayım. Yazlığa sadece mangal için, şaşlık yapmak için gitmeye ihtiyacım var.

35. Biraz turp ekmeli miyim?

45. Bütün sebze bahçesi arkları hazır.

60. Çit otlarla kaplı, ayıklanması gerekiyor.

78. Yazlığa ağır bir sırt çantası taşıyorum, çocuklarım ve torunlarım yardım etmiyor, "ekmeye gerek yok, her şeyi biz marketten alacağız" diyorlar. Ve sadece büyük torunum beni mutlu ediyor, 7 yaşında ve yazın tekrar geldiğine ve birlikte yazlığa gideceğimize seviniyor.

Ve hayat devam ediyor.

Türkiye’de yaşamaya başlayan bir Rus kadının anlatımıyla, Türkiye'de evler nasıl temizleniyor?


Kaynak: https://dzen.ru/

 

“Her gün yerleri yıkıyoruz, yoksa kimseyi evimize davet etmekten utanırız.”

Bu, komşum Sveta'nın taşındıktan bir ay sonra Alanya'dan bana gönderdiği sesli mesajdaki ilk cümleydi.

Yedi yıldır arkadaştık, yan yana binalarda oturuyorduk ve sabahları işe gitmeden önce birlikte kahve içiyorduk.

Bir kişi, başka bir kültürde altı ay yaşadıktan sonra günlük alışkanlıklarında ne gibi değişiklikler yaşar?

Şimdi Sveta, denize bakan balkonundan sesli mesajlar gönderiyor ve Türk yaşamından bahsediyor; bu yaşam tarzı onun temizlik hakkındaki fikirlerini değiştirmiş.

Dinliyorum ve en ilginç şeyleri not alıyorum: benimsenmeye değer olanları ve sadece kafa karışıklığına yol açanları.

Zeminler haftada bir değil, neredeyse her gün yıkanıyor.

Bizim için haftada bir veya iki kez genel temizlik yapmak alışkanlık haline gelmiş bir rutindir ve yeterli kabul edilir.

Sveta'ya göre, Türk ailelerinde, özellikle içeri girerken ayakkabıların çıkarılmasının adet olduğu yerlerde, yerleri yıkamak genellikle günlük bir ritüelin parçasıdır.

Svetlana şöyle hatırlıyor:

“İlk başta komşuların sadece temizliğe takıntılı olduklarını düşündüm. Sonra bunun misafirperverlikle ilgili bir şey olduğunu anladım. Misafirler arama yapmadan gelebilirler ve ev her an hazır olmalıdır.”

Rusya'nın mevsimsel kir ve çamurla kaplı ikliminde, kapının hemen dışında her gün yerleri yıkamak aşırıya kaçmak gibi görünüyor ve yaygınlaşması da pek olası değil.

Ancak, ayakkabılarınızı kapıda çıkarma alışkanlığını edinmekte fayda var: daha az toz olur, genel olarak yerleri yıkamak için daha az neden olur ve misafirlerin sokak ayakkabıları yerine temiz çoraplarla dolaşması daha rahattır.

 

Ventilasyon planlı değil, ancak her fırsatta uygulanabilir.

Sveta'nın neredeyse hemen fark ettiği bir diğer ayrıntı ise şuydu: Türk evlerindeki pencereler, mevsim ne olursa olsun, ülkemizdeki alışılmışın aksine daha sık ve daha uzun süre açık kalıyor.

“Alt kattaki komşum, kışın bile her sabah en az bir saat dairesini havalandırıyor ve havayı taze tutmak için ince bir ceketle evin içinde dolaşıyor.”

Özellikle soğuk mevsimlerde, ısı kaybından korktuğumuz için odayı genellikle beş ila on dakika havalandırıp hemen ardından pencereyi kapatıyoruz.

Bu arada, mikroiklim uzmanları da Türklerin alışkanlığına katılma eğilimindedir: Dairede temiz hava, termometrede birkaç derece fazla sıcaklıktan daha önemlidir.

 

Mutfak, yemek pişirme sırasında havalandırılır, sonrasında değil.

Yemek pişirme konusunda da durum benzer.

“Rusya'da, mutfağın soğumaması için önce pencereyi kapatıp kızartma yaparız, sonra da telaşla havalandırırız.”

Gözlemlerine göre Türkiye'de, tava cızırdamaya başlamadan çok önce mutfak penceresi açılıyor.

Oturma odasındaki perdelerden kızarmış soğan kokusunu gidermek için yarım gün harcamaktansa, birkaç dakika serinliğe katlanmak daha iyidir.

Mutfak penceresini önceden açma alışkanlığı sıfır rubleye mal olur ve her türlü hava koşulunda işe yarar.

Halılar ve yatak takımları balkona çıkarılıp silkelenir.

Svetlana şunları paylaşıyor:

“Burada hâlâ battaniyeleri ve yastıkları güneşte havalandırıyorlar; alt kattaki komşular için bu, cumartesi gününün olmazsa olmaz bir ritüeli.”

 

Yatak çarşafları ve halılar düzenli olarak balkona çıkarılıyor, korkuluklara asılıyor ve birkaç saat boyunca doğrudan güneş ışığına maruz bırakılıyor.

Güneşin sadece kurutmakla kalmayıp, kumaşları herhangi bir tozdan daha iyi dezenfekte ettiğine inanılıyor.

Rusya'nın enlemlerinde güneşli günler daha azdır ve balkonlar genellikle bisiklet ve kayaklarla doludur, ancak fikrin kendisi dikkate değerdir: en az ayda bir kez, güneş nihayet kendini gösterdiğinde bir battaniye veya yastığı dışarıya, güneş ışığına çıkarın.

 

Konuklar limon kolonyasıyla karşılanıyor.

“Beni en çok şaşırtan detay şu oldu.

Bazı Türk evlerine, hatta bazen kafelere girerken, misafirin eline az miktarda kolonya, yani hafif limon kokulu bir parfüm damlatılır.”

Bu eski bir misafirperverlik geleneğidir: ellerinizdeki taze narenciye kokusu, hoş geldiniz ve beklendiğiniz anlamına gelir.

“İlk başta kafam karışmıştı, avuç içlerime bununla ne yapacağımı anlamamıştım, ama sonra denedim: hoş bir his verdi ve ruh halim anında değişti.”

Ülkemizde misafirler terlik ve çay ikramıyla karşılanır, Türklerde de bu hafif ve hoş kokulu jest kullanılır.

Bunun birebir kopyalanması gerekmiyor, ancak girişte misafirler için hoş bir küçük ritüel fikri her kültürde işe yarıyor gibi görünüyor.

 

Mobilya sayısı az, ama halı sayısı daha fazla.

Sveta, Türk arkadaşlarının dairelerinde Rus arkadaşlarınınkine kıyasla belirgin şekilde daha az büyük mobilya olduğunu, ancak neredeyse her zaman ailede yıllardır kullanılan bir veya daha fazla halı bulunduğunu söylüyor.

“Burada mesele para tasarrufu yapmak değil, buradaki halının sadece bir yer örtüsü değil, bir aile yadigarı olması gerçeği.”

Bu halılara titizlikle bakılıyor: dövülüyorlar, elde yıkanıyorlar ve bazen sezonda bir kez özel bir temizleyiciye gönderiliyorlar.

Ülkemizde benzer bir saygılı tavır daha çok yaşlı nesilde görülür; Sovyetler Birliği döneminden kalma, uzun zamandır rulo halinde sarılıp ara katta saklanan halılar buna örnektir.

 

Bizi şaşırtan ve kendimize mal ettiğimiz şeyler nelerdir?

Sveta, kendi itirafına göre, yoğun iş temposu nedeniyle çok fazla emek gerektirdiği için sadece altı ay sonra her gün yerleri yıkamaktan vazgeçti.

Başkalarının günlük rutinlerini kelimenin tam anlamıyla kendi dairenize taşımaya değer mi?

Her zaman öyle olduğunu düşünmüyorum.

Ama neredeyse her zaman bir detayı ele alıp kendi evinize uyup uymayacağına bakabilirsiniz.

Arkadaşım, Türk alışkanlıklarından beşinden dördünü benimsemiş durumda:

Kapıya varır varmaz ayakkabılarınızı çıkarın;

Mümkün olduğunca odaları uzun süre havalandırın;

Yemek pişirmeye başlamadan önce mutfaktaki pencereyi önceden açın;

Girişte misafirler için küçük ve hoş bir ritüel.

Ve bence bu, tek bir hamle için zaten mükemmel bir sonuç.

Sovyetler Birliği'nde neden hiç televizyon dizisi yoktu?


Kaynak: https://dzen.ru/

 

Günümüzde çeşitli televizyon kanallarında ve yayın platformlarında haftada yaklaşık bir kez, basit senaryolara sahip düşük kaliteli diziler yayınlanmaktadır. Bu projeler, standartlaştırılmış senaryolar kullanılarak, düşük bütçelerle ve sıkı zaman kısıtlamalarıyla üretilmekte, tek seferlik izleme için tasarlanmakta ve önemli bir kültürel etkiye sahip olmamaktadır. Bu bağlamda, gelişmiş bir film okuluna sahip olan Sovyetler Birliği'nde, modern anlamda dizilerin neredeyse hiç bulunmaması dikkat çekicidir.

Sovyet izleyicileri için televizyon içeriği farklı bir niteliğe sahipti ve çok bölümlü dramalar, sitkomlar ve melodramatik diziler, hakim değer sistemi ve kültürel normlarla tam olarak örtüşmüyordu.

 

İdeolojik temeller

Sovyet ve Batı televizyon modelleri arasındaki temel fark, amaçlanan işlevlerinde yatıyordu. Batı televizyonu, izleyici katılımını en üst düzeye çıkarmayı hedefleyen bir eğlence endüstrisi olarak şekillenmişti ve diziler bu hedefe ulaşmanın en uygun aracıydı. SSCB'de devlet televizyonu öncelikle eğitim, aydınlanma ve ideolojik etki aracı olarak tanımlanmıştı. Birincil işlevi eğlence değil, vatandaşların dünya görüşlerini dönüştürmek, onları sosyalist sistemin başarıları hakkında bilgilendirmek ve yüksek kültür örnekleriyle tanıştırmaktı.

Bu bağlamda, gayri resmi ancak sıkı bir şekilde uygulanan bir kural yürürlükteydi: televizyon yayınları işe veya kamu görevlerinin yerine getirilmesine müdahale etmemeliydi. Televizyon, günlük yaşamın yerine geçen değil, tamamlayıcı bir unsuru olarak görülüyordu. Yayın akışında, izleyicileri uzun süreli pasif düşünmeye sevk edebilecek uzun eğlence programları yoktu. Program formatları genellikle radyo veya haber filmi modellerini kopyalıyordu. Vatandaşların boş zamanlarını saatlerce televizyon izlemek yerine okumaya, sinemaya gitmeye, spor yapmaya ve aile zamanına ayırmaları gerektiği varsayılıyordu. Milyonların dikkatini haftalarca veya aylarca çekebilecek bir dizi kavramı, Sovyet toplumunun aktif ve üretken bir üyesi imajıyla çatışıyordu.

 

Sınırlı yayın süresi ve televizyonun durumu

Yayın ağının teknik ve organizasyonel sınırlamaları önemli bir faktördü. Sovyet döneminin büyük bir bölümünde en fazla üç kanal faaliyet gösteriyordu ve bazı bölgelerde sadece bir kanal vardı. Bu durum, yayın programını oluştururken yayın ekibine büyük bir sorumluluk yüklüyordu. Her yayın saati ideolojik, eğitimsel veya kültürel öneme sahip içerikle doldurulmalıydı. Onlarca bölümden oluşan uzun anlatı formatlarının bu yapıda yeri yoktu. Bireysel filmlere, müzik ve edebiyat programlarına, haber bültenlerine ve konferanslara öncelik veriliyordu.

Film dağıtımında öncelik, filmin bir etkinlik olarak sunulmasıdır.

Sovyet kültür politikasının ayırt edici özelliklerinden biri, filmlerin kutlama etkinlikleri olarak algılanmasıydı. Bir sinema zincirinde yeni bir filmin prömiyeri, toplumsal açıdan önemli bir olay, tartışma ve beklenti konusu haline geldi. Sinemaya gitmek, en yaygın ve erişilebilir eğlence biçimlerinden biriydi. 1960'ların ortalarında, ortalama bir Sovyet sinemaseveri yılda 20'ye kadar gösterime katılıyor ve yıllık bilet satışları 4,5 milyarı aşıyordu.

Film yapımı merkezileştirilmiş ve devlet planlamasına tabiydi. Her yıl düzinelerce yerli film gösterime giriyor, ayrıca sosyalist blok ülkelerinden, Hindistan'dan, Avrupa ülkelerinden ve Amerika Birleşik Devletleri'nden de filmler satın alınıyordu. Yerleşik prosedür, bir filmin sırayla gösterime girmesini öngörüyordu: önce sinemalarda gösterim, ardından birkaç ay ila birkaç yıl gecikmeyle televizyonda yayın. Televizyon "ikinci ekran" görevi görüyordu. Bu hiyerarşi, evde izlemeye kıyasla sinemalarda gösterime öncelik veriyordu. Hemen televizyonda dağıtılması amaçlanan çok bölümlü bir proje bu sistemi bozarak, yapımı sinema dağıtım sisteminden çıkarıyor ve filmin kültürel bir olay olarak statüsünü azaltarak, zorunlu sinema gösteriminden mahrum bırakıyordu.

Televizyonların yaygınlığı, teknik ve ekonomik bir engel teşkil etmektedir.

Televizyon dizilerinin kitlesel bir ürün olarak üretimi ve dağıtımı, halkın alıcı ekipmanlara erişiminin sınırlı olması nedeniyle sekteye uğradı. Bu durum on yıllar içinde değişti: 1960'ta hanelerin %5'inde televizyon varken, 1986'da bu oran %93'e ulaştı. Ancak uzun yıllar boyunca televizyonlar kıt bir ürün olarak kaldı ve pahalı birer satın alma olarak kabul edildi. 1980'lerin sonlarında bile, 100 hane başına 105 televizyonluk resmi rakama rağmen, ekipmanın önemli bir kısmı eski siyah beyaz modellerden oluşuyordu. Renkli alıcılar yetersiz miktarda üretiliyor ve kotalar ve kuyruklar aracılığıyla dağıtılıyordu.

 

Çok bölümlü filmler ve televizyon dizileri

Düzenli yayın programı formatı olarak "dizi" kavramı ile sınırlı bir sinema eseri olan "çok bölümlü film" kavramı arasında ayrım yapmak önemlidir. Sovyet televizyon yayınlarında uzun metrajlı filmler yer alsa da, bunlar birkaç gün boyunca gösterilmek üzere tasarlanmış mini diziler veya epik filmler olarak sınıflandırılıyordu. Bu projeler olay odaklıydı ve düzenli olarak yayın programını doldurmayı amaçlamıyordu.

İlk Sovyet çok bölümlü filmin, kahramanlık draması "Kendine Ateş Yakmak" (1965, 4 bölüm, prömiyeri 1969) olduğu kabul edilir. Sonraki yıllarda, "Baharın On Yedi Anı" (1973) ve "Gölgeler Öğlen Kaybolur" (1972) gibi klasikler yayınlandı. Bu filmler, önde gelen oyuncular ve profesyonel teknik ekiple sinema standartlarına uygun olarak üretildi. Yayınlanmaları nadirdi ve ülke çapında önem kazandı.

Sovyet televizyonu ayrıca yabancı çok bölümlü dizilere de yer verdi. Popüler Polonya yapımları arasında "Dört Tankçı ve Bir Köpek" (1966–1970) ve "Hayattan Daha Fazlası Tehlikede" (1968) yer alıyordu. Amerikan dizisi "Lassie"nin bazı bölümleri, "Forsyte Destanı" (1969–1970) ve "Thibault Ailesi"nin (1972–1973) Fransız ve İngiliz uyarlamaları da gösterildi. Ancak bu yayınlar düzensizdi ve izleyiciler tarafından ana yayın programına egzotik eklemeler olarak algılanıyordu. Tüm bu durumlarda, bunlar düşük bütçeli, seri üretim diziler değil, pahalı uzun metrajlı filmler veya klasik edebiyat uyarlamalarıydı.

 

1980'lerin ikinci yarısında modelin değiştirilmesi

Televizyon politikasındaki dönüşüm, 1980'lerin sonlarında, Perestroyka döneminde başladı. Bu süreçte, çok bölümlü diziler yavaş yavaş Batı'nın düzenli yayıncılık modeline daha yakın seri formatlara yerini bıraktı. Televizyon, içerik sunumunda yeni standartlara uyum sağladı. Dinamik olay örgülerine ve çok yönlü çatışmalara sahip projeler yayınlanmaya başladı ve önceki epik kalıplardan uzaklaştı.

Bu geçişin önemli bir örneği, bir polis komiserinin mafya yapılanmalarına karşı mücadelesini konu alan İtalyan dizisi "Sprut" idi. Yayınlanması, ideolojik olarak sağlam ve ahlaki olarak belirlenmiş olay örgülerine alışkın Sovyet izleyicileri üzerinde derin bir etki yarattı. "Sprut", karmaşık bir olay örgüsü, çatışan karakterler ve şiddet unsurları içeren aksiyon dolu televizyon dizisi formatını sergiledi; bu da televizyonun önceki döneminde alışılmadık bir durumdu. Aynı zamanda, video salon kültürü gelişiyordu ve bu da eski film dağıtım modelinin aşınmasına daha da katkıda bulunuyordu. Çağdaşların anıları, kitlelerin Sovyet yapımında bulunmayan tür filmleri, aksiyon filmleri ve korku filmlerinin yanı sıra Francis Ford Coppola, Stanley Kubrick ve dünya sinemasının diğer önde gelen isimlerinin eserleriyle video salonlarında tanıştığını kaydediyor.

 

1990'ların Özellikleri

1990'larda televizyon dünyası kökten değişti: düzenli günlük yayınlar için tasarlanmış yabancı projeler yayın akışını adeta istila etti. "Zenginler de Ağlar" ve "Ev Sahibi Kadın" gibi çok bölümlü melodramatik diziler geniş bir popülerlik kazandı. Bu dizilerin yayınlanması yeni bir yayıncılık mantığının parçası haline geldi: yayın akışını uzun, uzatılmış hikayelerle doldurmak, olay örgüsünün tekrar eden duygusal klişeler ve tahmin edilebilir sürprizler üzerine kurulması. Bu projeler izleyicilerde günlük izleme alışkanlığı oluşturdu ve farklı bir etkileşim türü yarattı; eskiden olduğu gibi olay odaklı değil, rutin, günlük hayata entegre olmuş bir etkileşim. Başlangıçta yerli stüdyolar öncelikle yabancı içerik satın alıp yayınladılar ve ancak yavaş yavaş uzun metrajlı televizyon hikayeleri üretme konusunda kendi yaklaşımlarını geliştirdiler.

10 Ağustos 2026 Pazartesi

Rusya'da 190 etnik topluluğun en küçükleri: 315 bin kişi

 

Kaynak: https://turkrus.com/

 

Rusya'da 2021 Nüfus Sayımı verilerine göre 190'dan fazla etnik topluluk yaşarken, bunların 47'si "yerli ve az nüfuslu halklar" kategorisinde yer alıyor. Bu grupların toplam nüfusu 315 bin 161 kişiyle ülke nüfusunun yalnızca yüzde 0,2'sini oluşturuyor. Ülkede en kalabalık yerli halklar 49 bin 800 kişiyle Nenetsler, 43 bin 340 kişiyle Abazinler, 37 bin 840 kişiyle Evenkler olarak sıralanıyor.  

Yerli halklar Rusya'nın 39 bölgesine dağılmış durumda bulunuyor. En büyük topluluk 48 bin 350 kişiyle Yamalo-Nenets Özerk Bölgesi'nde yaşarken, Yakutistan'da 42 bin 80, Karaçay-Çerkesya'da 37 bin 700, Hantı-Mansi Özerk Bölgesi'nde 32 bin 340, Habarovsk Krayı'nda ise 21 bin 300 yerli halk temsilcisi bulunuyor. 2002-2021 döneminde 47 yerli halktan yalnızca 13'ünün nüfusu artarken, 29'unun nüfusu azaldı. En hızlı artış yüzde 64 ile Tuva-Todjinler ve yüzde 58 ile Soyotlarda görülürken, Vepsler'in nüfusu yüzde 43, Çulımların yüzde 42, Nagaybakların ise yüzde 40 geriledi. 

Araştırmaya göre kentleşme oranı yükseldikçe birçok küçük etnik grupta nüfusun asimilasyon nedeniyle azalma eğilimi gösterdiği belirtiliyor. Öte yandan yerli dillerin korunması da önemli bir sorun olmaya devam ediyor. Yerli halklardan yalnızca üçünde ana dilini konuşabilenlerin oranı yüzde 50'nin üzerinde bulunurken, son on yılda en büyük dillerden dördünde konuşan kişi sayısı geriledi. Buna karşın Nenets dili konuşanların sayısı aynı dönemde yüzde 12 arttı.  

Rusya mevzuatı, geleneksel yaşam biçimini sürdüren 47 yerli halka alternatif askerlik hizmeti, geleneksel yaşam alanlarını ücretsiz kullanma hakkı, sanayi faaliyetlerinden kaynaklanan çevresel zararlar için tazminat, bazı gruplar için erken emeklilik ve yerel yönetimlerin kültürel mirası ile ana dili korumaya yönelik destek sağlama yükümlülüğü gibi çeşitli haklar tanıyor. 

Rusya'da "yerli halklar" (коренные малочисленные народы) kavramı, etnik kökenden çok hukuki bir statüyü ifade ediyor. Rusya'nın 1999 tarihli "Yerli ve Az Nüfuslu Halkların Haklarının Güvenceleri Hakkında" yasasına göre bu statüden yararlanabilmek için bir topluluğun nüfusunun 50 bin kişinin altında olması, atalarının yaşadığı geleneksel bölgelerde yaşamını sürdürmesi, geleneksel yaşam tarzı ile geçim faaliyetlerini koruması ve kendisini ayrı bir etnik topluluk olarak tanımlaması gerekiyor. Bu kriterleri karşılayan 47 halk resmen "yerli ve az nüfuslu halk" olarak tanınırken, ülkede toplam 190'dan fazla etnik topluluk bulunmasına rağmen bu özel hukuki statü yalnızca söz konusu gruplara uygulanıyor.


3 Ağustos 2026 Pazartesi

'Ku' kelimesi neredeyse filmi yasaklatacaktı: "Kin-dza-dza!" 40 yaşına giriyor


Kaynak: https://dzen.ru/

 

Koca süper gücü korkutan bir kelime vardı. Uzaylılar hakkındaki bir komedi filmi için icat edilmiş kısa, iki harfli bir sözcük. 'Ku' kelimesi.

2026'da, Georgy Danelia'nın harika hicivi "Kin-dza-dza!" 40 yaşına giriyor. Film, 1986'da vizyona girdi, 1986-1987 yıllarının başlarında büyük ekranlarda gösterildi ve bugün filmi tekrar izlemek için bir kuvvetli bir sebep var; o dönemde neredeyse kimse anlamamıştı ve yıllar sonra tüm nesiller bu alıntı konusunda ayrıştı.

Konuşmaya 'ku' sözü ile başlamak en iyisi.

 

Sinemayı neredeyse yasaklatacak kelime

Hikaye şöyle: Film üzerinde çalışmalar devam ederken, SSCB'deki güç değişti ve Konstantin Ustinoviç Çernenko genel sekreter oldu.

İsminin baş harfleri: K. U. Yani, 'ku'.

Şimdi bir fotoğraf hayal edin; uzaylılar buluştuklarında çömelip kollarını açıp anlamı bilinmeyen bir sözcüğü, 'ku'yu selam, küfür ya da her neyse, neredeyse her saniye, her lafın arasında tekrar ediyorlar.

O zamanki bu hadise bir tesadüf müydü. Yoksa bir şey mi ima ediliyordu?

Belki çok komik değildi, ama tehlikeliydi: Bu yüzden filmin kayıtları rafa kaldırılabilirdi.

Danelia ve hikayenin ortak yazarı Rezo Gabriadze, bu kelimenin yerine başka bir şey bulmak ve filmi yeniden seslendirmek konusunda ciddi bir şekilde tartıştılar.

 

Aslında, tüm filmin geleceği iki harfe bağlıydı.

Sansür teyakkuzdaydı.

Yetkililer içinde şifre aramaya başladı, ama belki de hiç şifre yoktu.

Bu film ne tür bir film?

Pluk ne tür bir gezegen?

Hikaye dahiyane derecede basitti.

Moskova'lı ustabaşı Amca Vova ve sıradan bir keman öğrencisi (Kemancı lakabıyla tanıtılan bir öğrenci), koridordaki yabancı birine ait tuhaf bir cihazın düğmesine basar ve kendilerini anında çölün ortasında bulurlar. Sadece bu çöl, Kin-dza-dza galaksisi tentura'daki Pluk gezegenindedir.

Eve dönebilirsin, ama bunun için bir uzay gemisi 'pepelats', 'gravitappa' adında bir parça ve burada her şeyin nasıl işlediğini anlamaya ihtiyaç var.

Ve her şey çok iyi düzenlenmiş. Pluk'un toplumu iki kasta ayrılır: patsaklar ve chatlanlar, ve bu cihaz kim olduğunuzu belirler.

Gezegendeki en yüksek değer, yerel 'CC' üzerinde sıradan bir eşleşmedir. Neredeyse her durumda bir 'ku' var ve tek hakaret içeren kelime 'kyu'dur.

Yetkililerin temsilcileri 'eziloppes' (tersini okursanız, 'polis' dersiniz). Ve kimin önünde çömelmesi gerektiğini gösteren renkli pantolonlar var. Danelia ve Gabriadze, onlara göre, uzaylıları çok renkli bezlerle giydirerek medeniyetin çöküşünü göstermek istediler. Kötü ve doğru bir karikatür çıktı ve her on yılda bir yeniden okundu.

Amca Vova'yı Stanislav Lyubshin, kemancıyı ise Levan Gabriadze canlandırdı. Ve iki ana plyukan, Wef ve B, iki mastodona verildi: Evgeny Leonov ve Yuri Yakovlev.

Aynı Leonov, çocuk masallarında iyi bir adam, burada kurnaz, acınası ve sonsuz canlı bir chatlanin oynuyor. Bu tek başına yeniden değerlendirme için bir sebep.

Ama "Kin-dza-dza!"daki en ilginç şey, film izleyiciye gösterilmeden çok önce başladı.

 

Çöl, Kayıp Gemi ve Hurda Sahası Kıyafetleri

Bu fikir 1984'te doğdu. Ve sonra çekimler başladı, ki Danelia daha sonra bunu kariyerinin en uzun sabırlı dönemlerinden biri olarak nitelendirdi. Ve bu tabii ki anlaşılabilir bir durum.

Pluk gezegeni çekimleri bir stüdyoda değil, gerçek bir mekanda yapıldı: Karakum çölünde, kavurucu güneşin altında, Türkmen Nebit-Dağ'ına çok uzak olmayan bir yerde.

Sıcaklık, kum, rüzgar. Ve bu arka plan karşısında, bugün inanması zor bir hikaye ortaya çıkıyor. Pepelatsy (ve birkaç tane vardı) Moskova'dan çekim yerine demiryolu ile gönderildi.

Ve kaybettiler.

Pahalı bir bilim kurgu filminin aksesuarları yolda kayboldu.

Kaybolan malzemeler ülkenin diğer ucundaki Vladivostok'ta bulundu.

Bu sırada film ekibi kumlarda erime ruh halinde gemilerini bekliyordu.

Bu arada, 'pepelat'ın kendisi bilgisayar grafikleri değil, ağır bir demir parçasıydı. Hizmetten çıkarılan bir Tu-104 yolcu uçağının kuyruk bölümünden monte edilmiş ve poliüretan köpükle kaplanmıştı. Paslı, titreşen, tamamen saçma bir araba, Sovyet bilim kurgusunun en tanınabilir görüntülerinden biri haline geldi.

Kostümlerle ilgili olarak hikaye de başka bir konu.

Dikiş atölyesi yoğundu, kimse lüks için para vermiyordu ve uzaylı kıyafetleri eldeki her şeyden kelimenin tam anlamıyla bir araya getiriliyordu. Eski iç çamaşırları, devre dışı bırakılmış uçuş kıyafetlerinin parçaları, aynı çölde bulunan bazı demir parçaları kullanıldı. Kumaşlar beyazlaştırılmış ve yanmıştı, sanki gerçekten ölmekte olan bir gezegende giyiliyormuş gibi. Ünlü Uef miğferi, film ekibinin anılarına göre, bir uçuş tulumunun bir parçasından yapılmıştı. Ekranda dekor yoksulluğu gibi görünen şey, her şeyin çoktan bozuk olduğu bir dünyanın ideal estetiğine dönüştü.

Ayrıca tamamen olarak anlatılan bir anekdot taraf da vardı. Danelia, bir keresinde Amerikalı bir yönetmene, filmdeki 'gravitappa'nın gerçek, askeri olduğunu şaka yollu söylediğini ve detaylar için ordumuzla iletişime geçmemizi tavsiye ettiğini anlatmayı severdi. Direktörün dediğine göre, Tom gerçekten daha sonra Savunma Bakanlığı'ndan bir telefon aldı. Gerçeklikten daha ikna edici bir absürt şey mi uydurmak istiyorsunuz? "Kin-dza-dza!" de.

 

Efsaneye dönüşen bir başarısızlık

Film vizyona girdiğinde soğukkanlı karşılandı.

1987 gişesinde "Kin-dza-dza!" mütevazı bir şekilde 14. sırada yer aldı. On iki ay içinde yaklaşık 15,7 milyon izleyici izledi ki bu Sovyet standartlarına göre kesinlikle bir zafer değil.

Eleştirmenler de sevindirmek için acele etmiyordu: örneğin film eleştirmeni Vsevolod Reviç, filmi yaratıcı bir başarısızlık olarak nitelendirdi ve çok uzun olduğu için eleştirdi.

Birçoğu gösterilenleri anlamadı. Garip sözler, garip pantolonlar var, bir çöl ve yıldız gemisi yerine paslı bir kova.

Ve sonra kimsenin beklemediği bir şey başladı.

Gişe başarısız olduğu sürece başarısız olan film, unutulmadı. Televizyonda izlendi, kasetlere yeniden kaydedildi, replikalar için parçalara ayrıldı.

'Ku', 'kyu', 'patsak', 'Fiddler gerekmiyor': tüm bunlar sessizce sinemadan canlı konuşmaya akıyordu.

1986'dan önce var olmayan kelimeler, çeviri olmadan anlaşılır hale geldi. "Pepelats" şaka yollu herhangi bir çöken ekipman için kullanılmaya başlandı.

Ve filmin en inanılmaz anıtı eleştirmenler değil, sıradan insanlar tarafından dikildi: 2010 nüfus sayımında, Kursk bölgesinin birkaç sakini ciddiyetle 'patsak' olarak milliyetlerini belirtti.

Film zamanından daha akıllı ve inatçı çıkınca kendi başına büyür.

 

Neden şimdi yeniden düşünmeye değer?

Bu filmin gerçekten ne olduğunu görmek için kırk yıl iyi bir mesafe.

Komik uzaylılar hakkında bir lahana kitabı değil, toplumun renkli pantolon giyenler ile önlerinde çömelmesi gerekenler olarak ne kadar kolayca bölündüğünü anlatan bir meseldir.

Danelia medeniyetin çöküşünden bahsetti, ama bu genel olarak insanlarla ilgiliydi: hiyerarşi, aşağılanma, normal bir insanın absürt kurallara ne kadar çabuk alışıp hayatta kalıp eve döndüğü.

Aynı zamanda, "Kin-dza-dza!" ahlakı okumaz. Aynı anda komik, hüzünlü ve çekici, Leonov ve Yakovlev öyle oynuyor ki, saçma plyukanların arkasında canlı, tanınabilir insanları görüyorsunuz. Bir çöl, paslı küller, iki kayıp yeralı ve her durum için bir kelime.

40 yıl sonra, tüm bunlar geçmişten gelen bir selam gibi değil, bizimle ilgili bir sohbet gibi görünüyor.

Yani uzun zamandır izlemediyseniz ya da daha da önemlisi, henüz izlemediyseniz, şimdi mükemmel bir zaman gibi görünüyor.

https://ya.ru/video/preview/14484206027683297252    

2 Ağustos 2026 Pazar

Peredelkino


 

Peredelkino: Moskova bölgesinin en edebi mekanında neler görülmeli?

 

 

Aleksandra Stelmakh

Kaynak: https://www.raiffeisen-media.ru/

 

Eminim Peredelkino'da bir gün yeterli olmaz.

Peredelkino köyündeki başlıca turistik yerler arasında Pasternak'ın yazlık müzesi, Çukovski'nin ev müzesi, edebiyat mezarlığı ve Patrik'in ikametgahı bulunmaktadır. Oraya nasıl gidileceği, neler görüleceği, nerede yemek yeneceği ve birkaç şiir alıntısı hakkında ipuçları.

Peredelkino, 1930'larda edebi çalışmalar için özel koşullar yaratma deneyi olarak kurulan, Moskova bölgesinde efsanevi bir yazarlar yerleşimidir. Boris Pasternak, Korney Çukovski, Konstantin Paustovski, Bulat Okudzhava, Bella Akhmadulina ve diğer yazarlar burada yaşadı ve çalıştı. Burada sadece çalışmakla kalmadılar, aynı zamanda sosyalleştiler, ziyaretlerde bulundular ve yetkililerin sürekli olarak bastırmaya çalıştığı gizli okuma ve tartışmalar düzenlediler.

Bugün Peredelkino, hem bir açık hava müzesi (bazıları müzeye dönüştürülmüş yazarların yazlıkları, bir edebiyat mezarlığı) hem de Yaratıcılık Evi'ndeki konaklama imkanları ve halka açık zengin bir edebiyat programıyla canlı bir yaratıcı mekândır.

Daha derin bir bağlam anlayışı edinmek için gezinizden önce Arzamas'ta Pasternak hakkında verilen dersleri dinlemenizi tavsiye ederim. Köyü gezerken, Arzamas ve Yaratıcılık Evi ekipleri tarafından ortaklaşa oluşturulan rehberli turu dinleyebilir ve verilen haritayı takip edebilirsiniz. Ayrıca köyde yaşamış yazarların şiirlerinden alıntılar da bulacaksınız.

 

Yazarlar Kasabasının Tarihi

Yazarlar Şehri, 1930'larda yazarların yaratıcı çalışmalarını sürdürebilecekleri rahat koşullar yaratma, ancak aynı zamanda onları sürekli ideolojik kontrol altında tutma girişimi olarak ortaya çıktı. Amaç, yeni bir kamu bilincini şekillendirebilecek "insan ruhunun mühendisleri" (1932'de yazarlarla yaptığı bir toplantıda Joseph Stalin'in kadeh kaldırmasıyla popülerleşen bir ifade) yetiştirmekti. Proje, Avrupa'daki yaratıcı konukevlerinden esinlenerek Maxim Gorky tarafından başlatıldı. Yazarlar ve ülke liderliğiyle yapılan görüşmelerin ardından, 1930'ların ortalarında Yazarlar Şehri'nin inşa edilmesi, Sovyet Yazarlar Birliği'nin kurulması ve Edebiyat Fonu'nun yeniden canlandırılması kararı alındı. Yazarlar Birliği, öz örgütlenmeyle mücadele etmek için kuruldu ; 1934 yılına gelindiğinde edebi ve sanatsal gruplar ortadan kaldırılmıştı.

İlk yazlık evler 1936'da inşa edildi: Edebiyat Fonu'na aittiler, ancak yazarlara ömür boyu kullanım hakkı tanındı. İlk sakinler arasında Isaak Babel, Boris Pasternak, Konstantin Paustovsky, Ilya Ehrenburg ve Margarita Aliger vardı. Savaş sırasında Peredelkino kısmen terk edildi: yazarlar cepheye gitti ve yazlık evler askeri üs olarak kullanıldı. Aralarında Alexander Afinogenov ve Yevgeny Petrov'un da bulunduğu bazı yazarlar, Chukovsky'nin oğlu Boris gibi sevdikleriyle birlikte hayatlarını kaybetti. Savaş sonrası yıllarda birçok yazar basit fiziksel işlerde teselli buldu. Chukovsky meyve yetiştirdi, Leonov bir sera inşa etti, Pasternak sebze bahçesinde çalıştı ve neredeyse hiç geliri olmamasına ve gözden düşmesine rağmen "Doktor Zhivago" romanını burada yazdı.

Toprakla uğraşırken
gömleğimi çıkaracağım,
sıcaklık sırtıma vuracak
ve beni kil gibi yakacak.

En sıcak yerde duracağım
ve orada gözlerimi kapatarak, baştan ayağa kendimi seramik sırıyla
kaplayacağım .

Boris Pasternak'ın "Yaz Günü" (1940, 1942) adlı eserinden bir bölüm.

1950'lerde, ülkenin dört bir yanından yazarların üç hafta boyunca kalabileceği bir yer olan Yaratıcı Yazarlar Evi'nin açılmasıyla yeni bir dönem başladı. Mütevazı yaşam koşullarına rağmen, oraya ulaşmak büyük bir başarı olarak kabul ediliyordu. Aynı zamanda, Peredelkino önemli bir kültür merkezi haline geldi. Korney Çukovski, yerel çocuklarla oyuncular, şairler ve yazarlar arasında buluşmalar sağlayan ünlü "Merhaba Yaz!" şenlik ateşlerini düzenledi. Bu şenlik ateşleri hala Çukovski Evi Müzesi'nde düzenlenmektedir. On yılın sonunda, köy Pasternak trajedisini yaşadı: "Doktor Zhivago"nun yurtdışında yayınlanması, uzun zamandır beklenen Nobel Ödülü, ardından diğer yazarlar tarafından zulüm görmesi ve şairin 1960'taki ölümü.

1960'larda Peredelkino, "yumuşama"nın ve yeni bir edebiyat kuşağının merkezi haline geldi. Bulat Okudzhava, Bella Akhmadulina ve Vasily Aksyonov gibi isimlerden oluşan 60'lar kuşağı burada ortaya çıktı. SSCB'nin çöküşünden sonra kasaba zor bir dönem geçirdi: Edebiyat Fonu ortadan kayboldu ve bazı araziler özelleştirilip satıldı. Bununla birlikte, önemli sayıda ev devlet kontrolünde kaldı ve Peredelkino edebi bir mekan olarak gelişmeye devam etti.

 

Oraya nasıl gidilir?

Elektrikli tren

 

Kievsky İstasyonu'ndan Peredelkino İstasyonu'na yolculuk yaklaşık 20 dakika sürer. Banliyö trenleri sabahtan akşam geç saatlere kadar 10-15 dakikada bir kalkmaktadır. Bilet fiyatı 75 rubledir.

Belorussky, Savelovsky ve Kursky tren istasyonlarından ve MCD-4 hattındaki birçok istasyondan Peredelkino istasyonuna banliyö trenleri sefer düzenlemektedir. Ödeme, Troika kartı ("Cüzdan" tarifesiyle) veya banka kartı ile yapılabilir.

Peredelkino istasyonundan Yaratıcılık Evi'ne yürüyerek yaklaşık 20 dakika sürer. 296 ve 468 numaralı otobüsler Pisateley Town durağına gider.

Metro + taksi/otobüs

Novoperedelkino metro istasyonunda (sarı hat, 1 ve 4 numaralı çıkışlar) inin ve oradan bir taksi çağırın; yolculuk yaklaşık 10 dakika sürer. Oradan 296 numaralı otobüse de binebilirsiniz.

Moskova'dan araba veya taksiyle

Moskova merkezinden Peredelkino'ya yolculuk yaklaşık bir saat sürüyor. Araç paylaşım hizmeti kullanıyorsanız, kiralama işlemini yerinde tamamlayamazsınız; aracı sadece bekleme moduna alabilirsiniz. Hafta sonları otopark sınırlıdır, ancak Peredelkino istasyonunun yakınında, Çernigov'lu Kutsal Prens İgor Kilisesi'nin yanında, Yaratıcılık Evi'ne 10-15 dakikalık yürüme mesafesinde ücretli otopark mevcuttur.

 

Peredelkino'daki yazarlar kasabasında görülecek yerler

Boris Pasternak'ın yazlık müzesi

Açılış saatleri: Salı-Pazar 11:00-18:00 (bilet gişesi 17:30'a kadar açık), Pazartesi kapalı.

Giriş ücreti: 300 ₽, indirimli 200 ₽ (önceden online olarak satın alınabilir )

"Eğer bu kadar yaşlı olmasaydım, kendime yeni bir meslek bulurdum. Pasternak'ın şiirleriyle bağlantılı Peredelkino'daki yerlere rehberlik ederdim. Turistleri Pasternak'ın ölümsüzleştirdiği şu şu huş ağacına, meşhur şu şu dereye götürürdüm. Onlara her gün yürüdüğü tarlayı gösterirdim..." diye paylaşmıştı Korney Çukovski 1964'te.

Pasternak 1936'da Peredelkino'ya taşındı ve hayatının geri kalanını burada geçirdi. Burada "Peredelkino", "Erken Trenlerde", "Dünyevi Genişlik" ve "Fırtına Başladığında" adlı şiir döngülerini yazdı ve Shakespeare ile Goethe'nin "Faust" eserlerinin yanı sıra "Doktor Zhivago" romanının çevirileri üzerinde çalıştı. 23 Ekim 1958'de Nobel Edebiyat Ödülü'nü bu evde öğrendi ve 30 Mayıs 1960'ta burada vefat etti. Pasternak, Peredelkino mezarlığına defnedildi.

Yazarın ölümünden sonra, resmi makamların uzun süredir bir anıt müzesi kurulmasına izin vermemesine rağmen, aile evi ve eşyalarını yıllarca, tıpkı yaşamı boyunca olduğu gibi özenle korudu. Pasternak'ın ailesi ve arkadaşlarının çabalarıyla gayri resmi bir sergi sürdürüldü. 10 Şubat 1990'da, Boris Pasternak'ın doğumunun 100. yıldönümünde, kır evi Devlet Edebiyat Müzesi'nin bir şubesi olarak resmi statü kazandı. Bugün sergide, yazarın öldüğü yatak da dahil olmak üzere evin orijinal iç mekanları sergilenmektedir.

 

Kayboldum, tıpkı bir ağıla kapatılmış bir hayvan gibi.
Bir yerlerde insanlar, özgürlük, ışık var,
ama arkamda kovalamacanın gürültüsü var,
çıkış yolum yok.

Karanlık bir orman ve bir göletin kıyısı,
devrilmiş bir ladin kütüğü.
Yol her yerden kesilmiş.
Ne olursa olsun, önemli değil.

Ne büyük bir kötülük yaptım ben,
katil ve cani miyim ben? Ülkemin güzelliği yüzünden
bütün dünyayı ağlattım .

Ama yine de, neredeyse mezara vardığımda,
inanıyorum ki zaman gelecek - İyilik ruhu
, kötülüğün ve kinin gücünü yenecek

Boris Pasternak, "Nobel Ödülü", 1959

 

Korney Çukovsky Ev Müzesi

Çukovski bu evi 1938'de aldı, ancak soğuk mevsimde orada yaşamak imkansızdı. Yazar ancak 1950'de, ev yalıtıldıktan sonra Peredelkino'da yıl boyunca yaşayabildi. Hayatının sonuna kadar bu evde yaşadı. Ölümünden sonra, iç mekan kızı Lidiya Korneyevna ve torunu Elena Tsezarevna tarafından özenle korundu ve onlar müzenin ilk rehberleri oldular. 1994 yılında, restorasyonun ardından müze, Devlet Edebiyat Müzesi'nin bir parçası oldu. Sergide özel bir yeri, Aleksandr Soljenitsin'in 1965'te "Gulag Takımadaları"nı tamamladığı masa işgal ediyor.

Müzede, Çukovski'nin 1957'de kurduğu ve hayatının eseri olarak gördüğü bir çocuk kütüphanesi bulunmaktadır. Çukovski, çocukların ne ve nasıl okuduklarını bizzat takip ederek kitapları kendisi seçmiştir. Eski kitaplık, Çukovski'nin evinde kullandığı ve koleksiyonun başlangıç ​​noktası olan kitaplığın aynısıdır. Çalışma odası, yazarın çalışma alanının atmosferini korurken, Öncü Odası ise kitaplar, okul malzemeleri ve dönemin diğer görsel detaylarıyla Sovyet çocukluğunu anımsatmaktadır.

Kütüphanenin koleksiyonu, Çukovski'nin kişisel koleksiyonundan ve Peredelkino'daki arkadaşlarından ve komşularından gelen hediyelerden oluşan 400 kitapla başladı. Bugün 10.000'den fazla kitaba ev sahipliği yapıyor. Özellikle gurur duyulanlar arasında, 20. yüzyılın önde gelen çocuk yazarlarının imzalı baskıları yer alıyor: Samuil Marshak, Lev Kassil, Valentin Berestov, Eduard Uspensky ve diğerleri.

Kütüphane bugün hala faaliyette: çocuk atölyeleri, okuma etkinlikleri ve toplantılar düzenliyor ve kayıt olduktan sonra (pasaport gerekli) kitaplar eve götürülebiliyor. Bu anlamda, Chukovsky'nin vizyonuna uygun olarak, çocuk edebiyatının camın arkasında saklanmadığı, aksine günlük yaşamın bir parçası olarak kaldığı bir yer olmaya devam ediyor.

 

Yazarların Yaratıcılık Evi

Açılış saatleri: Park — Pzt–Paz 9:00–22:00; Yaratıcılık Evi — Sal–Paz 12:00–21:00; Yazar Evi kitapçısı — Pzt–Per 12:00–18:00, Cum–Paz 12:00–19:00

Giriş ücretsizdir, sergiler için ücretli bilet gerekebilir (bu bilgi Yaratıcılık Evi posterinde kontrol edilebilir).

Yaratıcılık Evi birkaç binadan oluşmaktadır. Tarihi Bina (1955 yılında restore edilmiş bir bina), yazarların yaşadığı yerdi. Bugün ise, genellikle edebi eserlere dayalı çeşitli sergilere ev sahipliği yapmaktadır.

Sovyet döneminde kulüp ve kafeterya olarak hizmet veren Kulüp Binası, günümüzde konferanslara, konserlere, film gösterimlerine, performanslara ve halka açık söyleşilere ev sahipliği yapıyor.

Günün geri kalanında burada kitap okuyabilir veya çalışabilirsiniz; ortak çalışma alanında bir günün ücreti 500 ₽'dir.

"Pisatel Evi" kitapçısı, yazarlar Mihail Bakhtin, Viktor Astafyev, Rasul Gamzatov ve Vainer kardeşlerin çeşitli zamanlarda yaşadığı bir kır evinde yer almaktadır. Hem en yeni yayınları hem de nadir bulunan ikinci el kitapları sunmaktadır. 2026 yılında "İlk Kır Evi" müzesi adında yeni bir mekanın açılması planlanmaktadır.

Merak Kabinesi'nde gösteriler düzenleniyor (biletler 1.500 rubleden başlıyor) ve atölyede baskı teknikleri tanıtılıyor: burada yüzyıllık bir gravür baskı makinesinde çalışabilir, kendi gravürünüzü yaratabilir ve bir hediye ile ayrılabilirsiniz—bir baskı (1.800 ruble) veya bir tasarımcı alışveriş çantası (2.300 ruble). Her Cumartesi, Yaratıcılık Evi'nde bir kitap kulübü düzenleniyor (ücretsiz, kayıt gerekli )—hatta banliyö treninde bile kitap okuyabilirsiniz.

Mümkünse, Peredelkino'ya birden fazla gün ayırmanızı öneririm. Yaratıcılık Evi'nden düzenlenen turlarla birlikte bağımsız yürüyüşler yapabilirsiniz: 60'lı yıllar veya burada yaşamış ünlü senaristler hakkında bilgi edinebilirsiniz. 1960'lar ve 1970'lerin atmosferini koruyan edebi otelde gecelik 9.000 rubleden başlayan fiyatlarla konaklayabilirsiniz.

 

Yevgeni Yevtuşenko Müzesi ve Galerisi

Müze-galeri koleksiyonunda Yevgeny Yevtushenko'nun kişisel koleksiyonundan eserler, hatıra eşyaları ve orijinal fotoğraflar yer almaktadır. Sergi, 20. ve 21. yüzyıl sanatçılarının resimlerini, grafik sanatlarını ve heykellerini bir araya getiriyor; küresel avangard ve sürrealizmin klasiklerinden (Pablo Picasso, Marc Chagall, Fernand Léger, Georges Braque, Joan Miró, Max Ernst) şaire zaman ve ruh olarak yakın Sovyet ve Rus sanatçılarına (Oleg Tselkov, Mikhail Shemyakin, Yuri Vasiliev, Lado Gudiashvili, Niko Pirosmani) kadar uzanan bir yelpazeyi kapsıyor.

Yevtuşenko, koleksiyonunu, ev kütüphanesini ve Peredelkino'daki arazisini devlete bağışladı. Galerinin Rusya Çağdaş Tarih Müzesi'nin bir parçası olması onun için çok önemliydi. Yaşamı boyunca galerinin faaliyetlerinde çok aktifti: Yevtuşenko sadece turları koordine etmekle kalmadı, bazen turlara bizzat kendisi de rehberlik etti.


Peki , ülkenin en yaşlı genç adamı, kibar polislerin motosikletinde otururken, ben bu yorgunluğa katlanabilir miyim?

Çukovski beni ziyarete geliyor.
Kürk önlüğünü kendisi çıkarıyor ve
"Lütfen şarap getirmeyin..." diye uyarıyor
, ardından
Sorgenfrey, Blok, Kuzmin hakkında harika bir hikaye anlatıyor...

Edebiyatın bilge, uzun süreli askerleri,
yeryüzünün gri gece kuşları,
hayatınızın sayfaları ,
henüz her şeyi çevirmediğiniz satır arası çeviriler gibi.

Ey genç adam, kendini çok erken asma,
biraz güç biriktir
ve düşmanlarından onur ve nezaketle kurtul,
canın sıkılmasın diye de yenilerini edin.

Ve insan güçlü, sorumlu olmalı
ve uzun saatler çalışmalıdır. Yirminci yüzyılda
tüm insanlar, özellikle yazarlar, uzun yaşamalıdır.

Yevgeny Yevtushenko'nun "Peredelkino" adlı eserinden alıntı, 1968

 

Bulat Okudzhava Ev Müzesi

Açılış saatleri: Salı-Pazar 11:00-17:00 (turlar 11:00, 13:00 ve 15:00'te); Pazartesi günleri kapalıdır. Müze ekibi, +7 (495) 731-77-27 veya +7 (495) 593-52-08 numaralı telefonlardan önceden arayarak bilgi vermenizi rica eder.

Giriş ücreti: 250 ₽, indirimli 200 ₽ (önceden online olarak satın alınabilir )

Okudzhava'nın Peredelkino dönemi, 1987 yazında Yazarlar Birliği'nden küçük bir kır evi kiralayıp edebiyat dünyasındaki çağdaşları Bella Akhmadulina, Yevgeny Yevtushenko ve Fazıl İskender'in arasına yerleşmesiyle başladı. Geç dönem şiirlerini, düzyazılarını ve Booker Ödülü'nü kazanan son otobiyografik romanı "Kaldırılmış Tiyatro"yu burada yazdı.

Şairin ölümünden bir yıl sonra, Ağustos 1998'de, dostlarının ve hayranlarının çabaları sayesinde Peredelkino'da Bulat Okudzhava Halk Müzesi açıldı. Projenin başlatıcısı ve ilham kaynağı edebiyat bilimci ve arşivci Lev Shilov'du. Çalışmaları, diğer şeylerin yanı sıra, Okudzhava'nın eserlerinin araştırılması ve popülerleştirilmesine adanmıştı.

Müzenin en belirgin ve canlı özelliklerinden biri, gayri resmi tılsımı haline gelen çanlarıdır. Bella Akhmadulina, şaire çan hediye etme geleneğini başlattı ve çanlar müzeye bağışlanmaya devam ediyor. Her yıl Ağustos ayının son Cumartesi günü müze, doğum gününü, yani Çan Günü'nü kutluyor. Eğer o gün müzeyi ziyaret ederseniz, koleksiyona eklemek için bir çan getirin.

Şu sıralar tembellik ve çalışma arasında
, kavak ve ladin ormanları arasında bir münzevi gibi yaşıyorum .

Ve korumalarım
arkadaşlarım ya da ebeveynlerim değil...
Güneş, hava ve su.

Bulat Okudzhava. “Günümüzde bir münzevi gibi yaşıyorum...”, 1994

 

İsa’nın Başkalaşımı Kilisesi’nin Patrikhaneye Ait Külliyesi ve Peredelkino Mezarlığı

Açılış saatleri: Ayin programı manastırın internet sitesinde yer almaktadır . Mezarlık her gün 09:00 - 17:00 (Ekim-Nisan), 09:00 - 19:00 (Mayıs-Eylül) saatleri arasında açıktır.

Ücretsiz giriş

1960'lardan beri Peredelkino Mezarlığı'nda bir yazar mezarlığı oluşmaktadır. Boris Pasternak, Korney Çukovski, Arseny Tarkovski (ve kardeşi Andrei'nin anıt mezarı), Robert Rozhdestvensky ve Yevgeny Yevtushenko'nun mezarları burada bulunmaktadır. Pasternak ve Çukovski'nin mezarları kültürel miras alanı olarak tescil edilmiştir. Hatta Quentin Tarantino 2004 yılında Pasternak'ın mezarını ziyaret etmiştir; yazar onun için önemli bir ilham kaynağı olmuş ve Tarantino'nun mezara yaslandığı bir fotoğraf viral olmuştur.

Mezarlığın yanında, çeşitli kiliselere ev sahipliği yapan Patrikhaneye ait Metochion bulunmaktadır. Çernigovlu Kutsal Prens İgor Katedrali, canlı kubbeleriyle dikkat çekmektedir: Her biri kendine özgü ton ve desenlere sahip, kobalt sırla kaplı porselen karolardan yapılmıştır. İsa'nın Başkalaşımı Kilisesi, köyün en eski anıtlarından biridir ve ilk olarak 1646'da anılmıştır. Küçük ve mimari açıdan sade olan bu kilise, Peredelkino'nun daha yeni binaları arasında neredeyse göze çarpmayan bir görünüme sahiptir, ancak onu diğerlerinden ayıran da tam olarak bu sadeliğidir.

 

"Arşiles" Heykeli

Açılış saatleri: parkın programına göre, Pazartesi-Pazar 09:00-22:00

Ücretsiz giriş

2022 yılında, Nikola-Lenivets Sanat Parkı ve Rusya'da peyzaj sanatının gelişimiyle ilişkilendirilen sanatçı Nikolai Polissky'nin "Arşiles" adlı arazi sanat enstalasyonu Peredelkino'da açıldı. Eserin yaratılmasının ardındaki itici güç oldukça çarpıcıydı: Ladin böceği istilası nedeniyle, çevredeki ormanı kurtarmak için altı asırlık ladin ağacının kesilmesi gerekiyordu. Polissky, bu ağaçların kütüklerinin yerine, iç içe geçmiş fındık ve kuş kirazı gövdelerinden altı dikey yapı inşa etti. "Arşiles" kelimenin tam anlamıyla "ilk orman", "ilkel orman" anlamına gelir ve doğayı bir arketip ve enerji kaynağı olarak ele alır.

 

Peredelkino'da nerede yemek yenir?

 

"Peredelkino" Kafesi

Açık büfe bar

Bu efsanevi mekan, tarihi Yaratıcılık Evi binasının bodrum katında yer almaktadır. Sovyet şairleri ve yazarları burada dinlenir, yemek yer ve içki içerlerdi. Menüde sadece Rus değil, Gürcü mutfağından da yemekler bulunmaktadır: hamsi (470 ₽), etli ve ekşi kremalı krep (470 ₽), pancar çorbası (490 ₽), haçapuri (610 ₽–650 ₽), lor peyniri güveci (390 ₽) ve çakhokhbili (790 ₽). Büfe, 8 Mart 2026 tarihine kadar tadilat nedeniyle kapalıdır.

 

Restoran "Kütüphane"

Tavanında bile bolca ahşap detaylar bulunan, aydınlık bir pavilyon. Daha sıcak aylarda açık olan veranda, Peredelkino'nun kır evi atmosferinden bir kesit sunuyor. Menü, Rus geleneklerini taze yerel malzemelerle birleştiriyor; öne çıkan lezzetler arasında ördekli pancar çorbası (790 ₽), patates püresi ve mantarlı dana yanakları (1.690 ₽) ve kırmızı havyarlı donutlar (790 ₽) yer alıyor. Kır evi ruhunu mükemmel bir şekilde yansıtan çay için dört özel karışım hazırlanmış ve kahve severler Moskova'lı kahve kavurma şirketi Rockets Coffee'den içecek sipariş edebilirler. Rezervasyon yaptırmanız önerilir; rezervasyonları web sitesinde bulabilirsiniz .

 

Kafe "Robin"

Aile işletmesi olan Robin Café, tamamen çocuklara ayrılmış büyülü bir çatı katına sahip şirin bir evde yer alıyor: bir yazar çalışma odası, mikrokozmoslarla dolu kitaplıklar, bir gölge tiyatrosu, gizli odalar ve hatta bir Kızılderili kanosu. Yaz aylarında, 4-10 yaş arası çocuklar, özel bir aktivite kitabı eşliğinde iki saatlik rehberli orman yürüyüşlerinin tadını çıkarıyor; doğayı keşfediyor, aktif oyunlar oynuyor ve yerel yazarların şiirlerini dinliyorlar. İç mekan ve menü, kır evi yaşamından ve Peredelkino sakinlerinin eserlerinden ilham alıyor. 2-4 kişi için 1900 ruble karşılığında çay ve küçük bir mini sandviç ve tatlı tabağı içeren 5 O'clock Tea seti sipariş edebilirsiniz.

 

"Peredelki" Kafesi

Yukarıda bahsedilen tüm mekanlar Yaratıcılık Evi içinde yer alırken, bu kafe 15 dakika uzaklıkta bulunuyor ve hafta sonları masalar doluysa hayat kurtarıcı olabilir. Ayrıca samimi bir kır evi havası da var: Yazlık verandada otururken, ayaklarınızın altında evcil bir tavuk veya hatta bir tavus kuşu görebilirsiniz. Çeşitli kömürde ızgara şiş kebap (750 ₽–2200 ₽), kutaby (190 ₽'den başlayan fiyatlarla) ve haçapuri (670 ₽–750 ₽) sunuyorlar.

 

"Ahır"

Peredelka'ya beş dakika mesafede, panoramik pencereleriyle hem kafe hem de market olarak hizmet veren Ambar projesi bulunuyor. Burada sadece lezzetli bir kahvaltı yapmakla kalmayıp, eve götürmek için sağlıklı yiyecekler, arkadaşlarınıza hediye olarak seramik ve mumlar satın alabilir, kitaplara göz atabilir ve dizüstü bilgisayarınızda çalışabilirsiniz. Konuklar özellikle somonlu ve haşlanmış yumurtalı patates krepini ve kakuleli çörekleri çok beğeniyor.

 

Konuta nasıl ulaşılır?

Peredelkino Yaratıcılık Evi, orijinal konseptini sürdürerek hâlâ bir konuk sanatçı programı yürütmektedir . Açık çağrıyı geçerseniz, (konuk sanatçı türüne bağlı olarak) bir ila üç hafta boyunca Peredelkino'ya gelme fırsatınız olacak. Konuklara seyahat, yemek, konaklama ve atölye masrafları karşılanmaktadır. Konuk sanatçı programı sadece yazarları değil, aynı zamanda kelimelerle çalışan diğer profesyonelleri de ağırlamaktadır: senaristler, çevirmenler, sanatçılar, müzisyenler, yönetmenler, illüstratörler ve küratörler.

Sanatçı, ikamet programının ardından projesini sunar; bu araştırma, edebi bir eser, çeviri veya metinle ilgili diğer formatlar olabilir. Başvuru için lütfen özgeçmişinizi, metinlerinizi (yayınlanmış olması şart değil; taslaklar da yeterlidir) veya sanatçı portföyünüzü gönderin.

Yaratıcılık Evi ayrıca yazarların ve çevirmenlerin yayıncılarla buluşabileceği yıllık edebiyat etkinliklerine de ev sahipliği yapıyor.

 

Peredelkino, günübirlik veya gecelik ziyaretler için uygun bir yer: mesafeler kısa, ancak müzeler, yürüyüş parkurları ve etkinlikler zamanı kolayca dolduruyor.

Seyahatinizden önce müzelerin ve etkinliklerin programlarını kontrol etmeniz faydalı olacaktır: ev müzelerinin programları biraz farklılık gösterirken, Yaratıcılık Evi sık sık konferanslara, performanslara ve sergilere ev sahipliği yapmaktadır.

Eğer Peredelkino'yu hafta sonu ziyaret ediyorsanız, yanınızda mutlaka atıştırmalık bir şeyler getirin; eğer Yaratıcılık Evi'nde yemek yemek istiyorsanız, rezervasyon yaptırmanız en iyisidir.

Moskova'dan Kievsky İstasyonu veya MCD-4'ten banliyö treniyle oraya ulaşmak kolaydır. Yolculuk 100 rubleden daha az tutar ve yaklaşık 20 dakika sürer.