Moskova

Moskova

13 Nisan 2026 Pazartesi

Rusya'da şirket müdürlerinin rutin alışkanlıkları


Kaynak: https://turkrus.com/ 

 

Rusya’daki büyük şirketlerin genel müdürleri erken kalkma, yoğun çalışma temposu ve disiplinli yaşam tarzıyla öne çıkıyor. RBC’nin SQN danışmanlık şirketine dayandırdığı araştırmaya göre, üst düzey yöneticilerin büyük bölümü sabah saat 07.00’den önce güne başlıyor. Katılımcıların yaklaşık yarısı ise 05.30-06.15 aralığında uyanıyor. Hafta sonlarında bile bu alışkanlık büyük ölçüde korunuyor.

Araştırma, CEO’ların zaman yönetimine özel önem verdiğini ortaya koyuyor. Katılımcıların yüzde 71’i toplantıları 30-45 dakika ile sınırlandırırken, yüzde 56’sı “amaç yoksa toplantı yok” ilkesini benimsiyor. Ayrıca yöneticilerin önemli bölümü bazı günleri tamamen toplantısız planlayarak daha verimli çalışmayı tercih ediyor. Günlük iş yükünün önemli kısmı ise asistanlara ve ekiplere devrediliyor.

Üst düzey yöneticilerin yaşam tarzında sağlık ve fiziksel aktivite önemli yer tutuyor. Araştırmaya göre CEO’ların yüzde 84’ü düzenli spor yapıyor. En yaygın aktiviteler fitness, koşu ve yüzme olurken, çoğu yönetici haftada en az üç kez antrenman yapıyor. Spor, sadece fiziksel form değil, aynı zamanda stres yönetimi aracı olarak görülüyor.

Kahve tüketimi de dikkat çekici seviyede. Katılımcıların yüzde 95’i her gün kahve içerken, önemli bir kısmı günde üç ila beş fincan tüketiyor, yüzde 15’i ise altı fincanın üzerine çıkıyor. Bu durum yoğun tempoya uyum sağlama ihtiyacının bir göstergesi olarak değerlendiriliyor.

Araştırma ayrıca aile yaşamının da giderek daha fazla iş rutinine entegre edildiğini ortaya koyuyor. CEO’ların büyük bölümü yoğun programlarına rağmen her gün kısa da olsa aileleriyle vakit geçirmeye çalışıyor. Hafta sonlarında ise en az bir günü tamamen aileye ayırmayı öncelik haline getiriyorlar.

Uzmanlara göre Rusya’daki yöneticiler küresel eğilimlere benzer şekilde iş ve özel yaşam dengesi kavramına daha fazla önem vermeye başlasa da, ülkenin daha dalgalı ekonomik ve siyasi ortamı nedeniyle yöneticilerin üzerindeki baskı daha yüksek. Bu nedenle spor, disiplinli rutinler ve planlı dinlenme, sadece yaşam tarzı tercihi değil, uzun vadeli dayanıklılık stratejisi olarak öne çıkıyor.

11 Nisan 2026 Cumartesi

Rusların çoğu kendini Avrupalı görmüyor: "Bize uymaz"


Kaynak: https://turkrus.com/


Rusya’da yapılan bir kamuoyu araştırması, toplumun büyük bölümünün kendisini Avrupa’ya ait hissetmediğini ortaya koydu. VTsIOM verilerine göre katılımcıların yüzde 66’sı, "Rusya’nın değerler sistemi açısından Avrupa’dan farklı olduğunu ve Avrupa fikirlerinin ülkeye uygun olmadığını" düşünüyor. 

Bu yaklaşımın son yıllarda güçlendiği görülüyor. 2006 yılında "Rusya’nın farklı bir yol izlediğini" savunanların oranı yüzde 51 seviyesindeydi. Buna karşılık Avrupa’nın “refah, özgürlük ve demokrasi” gibi değerlerine yakınlık duyanların oranı yüzde 42’den yüzde 24’e geriledi.

VTsIOM Direktörü Valeriy Fedorov, sonuçları değerlendirirken günümüz Rus toplumunun geçmişe kıyasla daha temkinli ve eleştirel olduğunu belirtti. Fedorov’a göre Ruslar, ülkenin gelişimini egemenlik ve bağımsızlık çerçevesinde değerlendiriyor ve Batı değerlerini evrensel kabul etmiyor.

Araştırma, Rusya’da giderek daha fazla kişinin ülkenin kendine özgü bir gelişim yolu olduğuna inandığını gösteriyor. Bu yaklaşımın, siyasi ve toplumsal tercihleri de uzun vadede şekillendirmeye devam etmesi bekleniyor.

12 bin nüfus yeterli: Rusya 1119 şehre ulaştı


Kaynak: https://turkrus.com/

  

Rusya’nın idari yapısında "şehir" (gorod) kavramı sanılandan çok daha katmanlı bir görünüm sunuyor. Son verilere göre ülkede 1119 şehir bulunuyor. Bu tablo, aynı statü altında hem megapolleri hem de birkaç yüz kişinin yaşadığı küçük yerleşimleri bir araya getiriyor. Uzmanlara göre “şehir” tanımı yalnızca nüfusla değil, ekonomik işlev, tarihsel rol ve bölgesel önemle belirleniyor.

"Gorod" sayılmak için Rusya'da genel eşik yaklaşık 12 bin nüfus olarak kabul edilse de bu kural esnek uygulanıyor. Bölgesel yönetimler ekonomik potansiyeli olan küçük yerleşimlere de şehir statüsü verebiliyor. Sanayi istihdamı, ulaşım altyapısı, sosyal hizmetler gibi faktörler bu kararda belirleyici oluyor. Bu nedenle Rusya’da şehir kavramı Batı’daki standartlardan daha geniş bir anlam taşıyor.

İzvestiya'nın incelemesine göre, ülkenin demografik ağırlığını 16 adet milyonluk şehir oluşturuyor. Moskova ve St. Petersburg başı çekerken Novosibirsk, Ekaterinburg ve Kazan gibi merkezler bölgesel ekonomik kutuplar olarak öne çıkıyor. Buna karşılık 500 bin ile 1 milyon arası nüfusa sahip yaklaşık 20 büyük şehir, üretim ve lojistik açısından kritik rol oynuyor.

Şehirler arasındaki yaşam maliyeti farkı da dikkat çekici. En pahalı şehir olarak öne çıkan Kuzey Kutup bölgesine komşu Anadır’de temel tüketim sepeti ülke ortalamasından yaklaşık yüzde 57 daha yüksek. Buna karşılık Nazran ve bazı Mordoviya şehirleri en düşük yaşam maliyetine sahip yerleşimler arasında yer alıyor. Bu fark, Rusya’nın coğrafi genişliği ve lojistik maliyetlerinin şehir ekonomilerine doğrudan yansıdığını gösteriyor.

Tarihsel açıdan bakıldığında ise Rusya’nın en eski şehirleri Derbent ve Kerç olarak kabul ediliyor. Her iki yerleşimin geçmişi iki bin yılın ötesine uzanıyor. Derbent’in kökenleri milattan önce dördüncü binyıla kadar giderken Kerç’in kuruluşu antik dönemlere dayanıyor. Bu şehirler, Rusya’nın yalnızca modern değil aynı zamanda çok katmanlı bir tarihsel mirasa sahip olduğunu ortaya koyuyor.

Sistemin diğer ucunda ise nüfusu binin altına düşen şehirler bulunuyor. Yakutya’daki Verhoyansk ve Tula bölgesindeki Çekalin gibi yerleşimler demografik olarak küçük olsa da idari statülerini koruyor. Bu durum, Rusya’da şehir kavramının yalnızca büyüklükle değil, tarih ve yönetim geleneğiyle de şekillendiğini gösteriyor.

 

Uzmanlara göre önümüzdeki dönemde büyük şehirler büyümeyi sürdürürken küçük şehirlerin geleceği daha çok ekonomik canlılık ve altyapı yatırımlarına bağlı olacak. Rusya’nın şehir haritası bu yönüyle yalnızca bir idari liste değil, aynı zamanda ülkenin ekonomik ve tarihsel dönüşümünün de aynası olmaya devam ediyor.

9 Nisan 2026 Perşembe

Cahit Arf ve düşüncesiz makineler



Kaynak: https://medyagunlugu.com/author/m-hakki-yazici/


Pencerenin öinünde madeni bozuk paraları, bazı kağıt paraları koyduğum bir cam kavanoz var.

Vladimir İvanoviç’in son Türkiye seyahatimden kalan 10 Liralık bir banknot dikkatini çekiyor.

Ne yazık ki artık karşılığında bir çay, bir simit bile alamadığımız bir kağıt para.

Paranın değeri düşmüştü, ama arkasındaki resimdeki bilim insanının değerini daha fazla anlıyorduk.

Eline alıp inceledi, arkasındaki resmi gösterip sordu.

“Bu adamın ismi Cahit Arf. Çok önemli bir bilim insanı, matematikçi. Benim için de, ayrıca önemli bir kıvanç kaynağı, bizim ODTÜ’den hocamız. 1910 doğumlu. Dedem gibi Selanik'te dünyaya gelmiş,” dedim.

***

Türkiye'de matematiğin simgesi olarak anılan Ord. Prof. Dr. Cahit Arf, 1938 yılında Göttingen Üniversitesinde doktorasını tamamlamış. 1962 yılına kadar İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesinde görev  yapmış. Daha sonra Robert Kolejinde matematik dersleri vermiş.1964 yılında Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) Bilim Kolu Başkanı olmuş.

Cahit Arf, kısa bir süre California Üniversitesinde konuk öğretim üyeliği yaptıktan sonra, 1967-1980 yılları arası Orta Doğu Teknik Üniversitesinde çalışmalarına devam etti.

Emekli olduğu dönemde, TÜBİTAK'a bağlı Gebze Araştırma Merkezinde çalışmalarını sürdürdü. 1985-1989 yılları arasında da Türk Matematik Derneği başkanlığını yürüttü.

Cebir konusundaki çalışmalarıyla dünyaca ün kazandı. Sentetik geometri problemlerinin cetvel ve pergel yardımıyla çözülebilirliği konusunda yaptığı çalışmalarla da ünlendi.

"Arf Değişmezi” (Arf Invariant), "Arf Halkaları” (Arf Rings) ve “Arf Kapanışı” (Arf Closure) gibi, literatürde kendi adıyla anılan çalışmalarıyla, matematik dünyasının önde gelen bilim insanları arasında yer aldı.

Vladimir İvanoviç, “Bu parayı cebinde taşıyan çok insan bunun farkında değildir mutlaka,” diyor.

***

Konuyu dağıtmak pahasına Türkiye’deki demokratik üniversite mücadelesinin 70’li yıllarının başından, benim “Koca bir sevdaydı yaşadığımız” isimli kitabımda da yer verdiğim bir anıyı paylaşıyorum.

ODTÜ İnşaat Mühendisliği Bölümü eski profesörlerinden Uğur Ersoy hocamızın ünlü matematikçi Prof. Cahit Arf’ı anlattığı (bir üniversitenin nasıl olması gerektiğiyle ilgili) güzel bir anısı şöyle:

“…Bir gün Genelkurmay Başkanı’nın bizi görmek istediği haberi geldi. ODTÜ sorununu bizden dinlemek istiyordu.

Genelkurmay Başkanı’nın odasına girdiğimizde biraz şaşırdık. Oda, üç dört yıldızlı generallerle doluydu. Parti başkanlarına yaptığımız gibi, ODTÜ’deki sorunu genel çizgileri ile özetledik ve hareketimizin kesinlikle siyasi bir niteliğe sahip olmadığını vurguladık.

Konuşmam bittiğinde oda derin bir sessizliğe bürünmüştü. Bu sessizliği Genelkurmay Başkanı’nın tok sesi bozdu:

‘Hocam, benim anlayamadığım bir husus var. Bizim de üniversitemiz var: Harp Okulu. Orada hiçbir disiplinsizlik yok, çıt çıkmıyor. Sizde boyuna sorun çıkıyor. Bunu anlamakta güçlük çekiyorum.’

Ne söyleyeceğimi şaşırmıştım. Verilecek yanıt belliydi; ama bu yanıt Genelkurmay Başkanı’nı gücendirebilirdi. Bunu da kesinlikle istemiyorduk. Ne yapacağıma karar verememenin sıkıntısını yaşarken Cahit Hoca yardımıma yetişti.

‘Uğur, Sayın Başkan’ın bu sorusuna ben yanıt vereyim. Paşam önce bir soru sorayım size. Harp Okulu’nda öğrencilere ne öğretilmesi gerektiğini biliyor musunuz?’

‘Elbette biliyoruz,’ diye yanıt verdi Başkan.

Cahit Hoca son derece sakin, gülümseyerek devam etti.

‘Bakın Paşam, sorun buradan kaynaklanıyor. Biz öğrenciye ne öğreteceğimizi tam olarak bilmiyoruz. Daha doğrusu emin değiliz. Eğer öğreteceğimiz her şeyden emin olsaydık, o zaman orası üniversite olmazdı. Üniversite, tartışarak gerçeklerin arandığı bir kurumdur. Tartışma olan yerde de sorun çıkması doğaldır Paşam.’

Şaşkınlıkla ve hayranlıkla Hoca’nın yüzüne bakıyordum. Cahit Hoca’nın yanıtında üniversitemizin olağanüstü güzel bir tanımı vardı.”

***

Cahit Arf, taa 1958 Yılında Erzurum'da Yapay Zeka konulu ''Makine düşünebilir mi ve nasıl düşünebilir?'' adlı bir konferans vermiş.

Günümüzde çokça tartışılan yeni teknolojik gelişmeler, robotlar, yapay zeka gibi konulara, zihin açıcı görüşlere taa o zamanlarda değinmiş.

Cahit Arf'ın bu konferansa konu olan makalesi de zihin felsefesi alanında bir klasik.

Düşüncenin ve bilincin doğası hakkında önemli sorular ortaya koyan, düşünceli ve iyi savunulmuş bir makale.

Makalenin içeriğini genel hatlarıyla Vladimir İvanoviç’e aktarıyorum.

Cahit hoca, insanın düşünme biçimi ile makinelerin yapısını karşılaştırarak makinelerin de düşünüp düşünemeyeceklerini sorguluyor. Zilli saat gibi basit makinelerin de çalışma prensipleri nedeniyle bir bakıma düşünen makineler olduğunu ifade eden Arf, tekil problemleri çözen çeşitli makine örnekleriyle konuya açıklık getiriyor. 

Makinelerin yalnızca düşünceyi taklit edebileceklerini, ancak gerçekte kendileri için düşünemeyeceklerini savunmuş.

Bu tezini makinelerin insan beyni ile aynı türden bir iç yapıya sahip olmadığına işaret ederek anlatmakta.

İnsan beyni öğrenebilen ve uyum sağlayabilen karmaşık bir sistemken, makineler sadece bir dizi talimatı takip etmek üzere programlanmıştı.

Ayrıca makinelerin insanlarla aynı türden bir bilince sahip olamayacağı ileri sürülmekte.

Bilinç, tanımlanması zor olan öznel bir deneyimdir, ancak düşünce için gereklidir.

Makineler insanlarla aynı tür öznel deneyime sahip değildir, bu nedenle gerçekten düşünemezler.

“Cahit Arf’ın makalesi, düşünce ve bilincin doğası hakkındaki tartışmalara değerli bir katkı,” diyorum.

Vladimir İvanoviç, “Makine zekası olasılığı hakkında önemli soruları gündeme getiren değerli, düşündürücü bir makale gerçekten,” diyor.

30 Mart 2026 Pazartesi

Tüm dünyaya Rus dilini öğreten dilbilimci


Kaynak: https://www.gw2ru.com/

 

Dünyanın dört bir yanındaki birçok Rus dili uzmanı Vitaly Kostomarov adını biliyor.

Vitaly Kostomarov (1930-2020), Rusçayı yabancı dil olarak öğretme konusuna bilimsel bir yaklaşım getiren ilk kişiydi ve yabancılar için bir dizi Rusça ders kitabı hazırladı. Ancak, asıl bilimsel ilgi alanı dil ve kültür arasındaki ilişkiyle de ilgiliydi. Bilim insanı, herhangi bir dilin öğretiminin ülkenin kültürüyle birlikte gerçekleşmesi gerektiğinde ısrar etti.

Kostomarov'un 'Dil ve Kültür' adlı kitabı, dilbilim ve kültür çalışmalarına (dilbilim ve kültür bilimi olarak da adlandırılır) yani dilin ülke ve kültürü hakkındaki gerçekler üzerinden incelenmesine ivme kazandırdı.

Kitabında şöyle yazmıştı: "Yabancı dil öğrenenler genellikle öncelikle iletişimde yer almanın başka bir yolunu öğrenmeye çalışırlar. Ancak bir dil edinirken, kişi aynı anda yeni bir ulusal kültüre nüfuz eder ve öğrenilen dilin barındırdığı muazzam manevi zenginliği edinir."

Dilbilimci, "Özellikle yabancı bir öğrenci veya okul çocuğu, Rus dilini öğrenirken, Rus ulusal kültürü ve tarihiyle, Rus halkının çağdaş yaşamıyla ve ayrıca, çok daha az ölçüde de olsa, Sovyetler Birliği'nin diğer halklarının kültürleriyle tanışmak için gerçek ve son derece etkili bir fırsat elde eder" diye ekliyor.

Kostomarov'un bilimsel başarıları çok sayıda ödül ve devlet nişanıyla taçlandırıldı. Ayrıca, SSCB Pedagoji Bilimleri Akademisi'nin (şimdiki Rus Eğitim Akademisi) ve Uluslararası Rus Dili ve Edebiyatı Öğretmenleri Birliği'nin başkanlığını da yaptı.

1960'larda onun girişimiyle Moskova Devlet Üniversitesi'nde Rus Dili Bilimsel ve Metodolojik Merkezi kuruldu. Ve 1973'te bu merkezden Puşkin Devlet Rus Dili Enstitüsü "doğdu" ve Kostomarov ilk müdürü, ardından da rektörü ve başkanı oldu.

Bugün Puşkin Enstitüsü, Rusçayı yabancı dil olarak öğretme konusunda önde gelen eğitim ve bilim kurumudur. Kuruluşundan bu yana geçen yıllar içinde, dünyanın dört bir yanından 90 ülkeden 500.000 mezun, Rusça öğretmeni ve Rusça dilbilimcisi olmuştur.

Bolşoy 250 yaşında


Kaynak: https://turkrus.com/

 

Rusya’nın en önemli kültürel sembollerinden biri olan Bolşoy Tiyatrosu’nun (Büyük Tiyatro) kuruluşunun üzerinden tam 250 yıl geçti. 28 Mart 1776 yılında II. Yekaterina’nın kararıyla kurulan tiyatro, bugün yalnızca bir sanat kurumu değil, aynı zamanda ülkenin simgelerinden biri olarak kabul ediliyor. Ancak bu görkemli geçmiş, yangınlar, savaşlar ve mali krizlerle dolu zorlu bir tarihten geçti.

Tiyatro, Moskova’da kalıcı bir sahnenin olmadığı dönemde Prens Urusov’un girişimiyle doğdu. İlk yıllarda küçük ve ahşap sahnelerde faaliyet gösteren topluluk, kısa sürede daha büyük bir binaya taşındı. 1780’de açılan ilk büyük tiyatro binası yaklaşık bin seyirci kapasitesine sahipti. Ancak kuruculardan Medoks bu projeden sonra iflas etti.

Bolşoy’un tarihi felaketlerle de şekillendi. 1805 yılında çıkan yangın tiyatroyu yok etti. 1812’deki büyük Moskova yangınında yeni bina da kül oldu. 1825’te yeniden inşa edilen tiyatro, bugünkü görkemli mimarisinin temelini oluşturdu. Ancak 1853’te bir yangın daha yaşandı ve bina tekrar neredeyse tamamen yok oldu. Üç yıl sonra yeniden açıldığında bugünkü görünümüne kavuştu.

Bolşoy’un tarihinde az bilinen ilginç detaylar da bulunuyor. Örneğin ilk dönemlerde seyirciler parterde ayakta izliyordu ve bilet fiyatları 1 rubleden başlayıp bin rubleye kadar çıkıyordu. Ayrıca tiyatronun ilk sanatçı kadrosunun önemli bir kısmı soylulara ait serf oyunculardan oluşuyordu.

Bir diğer ilginç gerçek ise sahnenin hafif eğimli olmasıydı. Bu eğim hem akustik hem de sahne görünürlüğünü artırmak için tasarlanmıştı. Tiyatronun çatısındaki ünlü Apollon heykeli ise ilk başta taş olarak yapılmış, daha sonra bronz versiyonla değiştirilmişti.

Sovyet döneminde Bolşoy sadece sanat değil, aynı zamanda siyasi bir vitrin işlevi gördü. Yabancı liderler ve delegasyonlar için özel temsiller düzenlendi. Hatta bazı dönemlerde yeni operaların sahnelenmesi ideolojik denetimden geçmek zorundaydı.

Günümüzde Bolşoy Tiyatrosu, Rusya’nın kültürel vitrini olarak görülüyor. Yıllık bütçesi 10 milyar rubleyi aşmasına rağmen gelirleri bunun yaklaşık yarısı seviyesinde kalıyor. Buna rağmen tiyatro ticari bir kurumdan çok ulusal bir sembol olarak değerlendiriliyor. 250 yıldır süren bu miras, Bolşoy’u yalnızca bir sahne değil, aynı zamanda bir prestij unsuru haline getiriyor.

27 Mart 2026 Cuma

Rus tarihinde iki çarın aynı anda taç giydiği TEK dönem.


Aleksandra Guzyeva 

Kaynak: https://www.gw2ru.com/

 

Moskova Kremlin'inin Silah Odası, iki genç çar için özel olarak yapılmış eşsiz bir çift tahtı sergiliyor. Peki, bu iki çarın tahta birlikte çıkması nasıl oldu?

Çar Alexei Mikhailovich'in ölümünden sonra taht, en büyük oğlu Fyodor'a geçti. Varis bırakmayan Fyodor, 1682'de hastalıktan öldü. 

Ondan sonra, o zamanlar 16 yaşında olan, çok zayıf ve hasta bir genç olan İvan, çar olacaktı. Ancak Alexei Mikhailovich'in yeni karısından 10 yaşında bir oğlu daha vardı, Peter. Etkili akrabaları ve aile reisi onu tahta geçirmek istiyordu.

İki klan arasındaki mücadele, silahlı 'streltsy' muhafızlarının isyanına yol açtı ve patrik tarafından önerilen bir uzlaşmayla sona erdi: her iki genç varisi de çar olarak taçlandırmak.

Aynı zamanda, büyük kız kardeşleri Sophia naip oldu ve fiilen onları yönetti. Kardeşi Ivan'ı destekledi ve isyana ilham verdi. Ivan'ın 1696'daki ölümünden sonra, yetişkin Peter, Sophia'yı devirerek tek başına hükümdar oldu. Daha sonra Büyük Peter olarak tanındı.