Moskova

Moskova

2 Şubat 2026 Pazartesi

Yılın en iyi 10 Rus filmi

 


Kaynak: https://turkrus.com/

  

Sinema kanalı "Russkiy Bestseller", 2025 yılının en dikkat çeken Rus filmlerinden oluşan “Mutlaka Görülmesi Gereken İlk 10” listesini yayımladı.

Liste, gişe rekorları kıran büyük bütçeli yapımlarla bağımsız ve festival filmleri arasında dengeli bir dağılım sunuyor.

Ayrıca ilk filmini çeken yönetmenlerin üç yapımı ilk 10’a girmeyi başardı.

Listenin zirvesinde ise masalsı yapım "Finist. Pervıy Bogatır" yer aldı.

Sıralama, özel olarak geliştirilen bir metodolojiyle hazırlandı. Profesyonel sinema eleştirmenlerinin görüşleri, izleyici puanları, büyük sinema sitelerindeki listeler, gişe verileri ve kanalın program kurulunun değerlendirmeleri birlikte ele alındı. Filmler her listede aldıkları sıraya göre puanlandı ve toplam skor üzerinden nihai sıralama oluşturuldu.

Buna göre 2025 yılının “Zirvedeki İlk 10” Rus filmi şöyle:

1. Finist. Pervıy Bogatır

2. Batya 2. Ded

3. Svodiş s Uma

4. Tuda

5. Konçitsya Leto

6. Papa Umer v Subbotu

7. Krasnıy Şyolk

8. Gruppa Krovi

9. Zloy Gorod

10. Rovesnik

Listenin birincisi olan Finist. Pervıy Bogatır, yönetmen Dmitriy Dyaçenko imzalı, “Bogatır” serisinin dördüncü filmi ve önceki hikâyelerin öncesini anlatan bir yapım. Başrolde Kirill Zaytsev’in yer aldığı film, 2,6 milyar rubleyi aşan hasılatıyla yılın en büyük gişe başarılarından biri oldu.

İkinci sıradaki Batya 2. Ded, İlya Uçitel’in yönettiği ve aile temasını bu kez bir dede karakteri üzerinden ele alan film olarak öne çıktı. 

Üçüncü sırada yer alan Svodiş s Uma ise Dar’ya Lebedeva’nın romantik komedi türündeki ilk filmi olarak, 2025’in en başarılı yönetmenlik çıkışlarından biri kabul ediliyor.

25 Ocak 2026 Pazar

Bugün Vısotski'nin 88'inci yaşgünü: Bir devrin vicdanıydı


Kaynak: https://turkrus.com/

 

Bugün özel bir gün. Doğumunun 88. yılında anılan Vladimir Vısotski, yalnızca bir şarkıcı, ozan ya da oyuncu değil, "Sovyet döneminin vicdanı ve sokağın sesi" olarak hafızalarda yaşamayı sürdürüyor. Kırık dökük sesi, sert ama sahici dizeleri ve sahnedeki neredeyse meydan okuyan duruşuyla Vıstotski, resmî ideolojinin süzgecinden geçmeyen bir hayatı anlatan isimdi. Şarkılarında savaşın yorgunluğunu, hapishanelerin soğuğunu, dostluğun ve ihaneti, insanın kendisiyle kavgasını dile getirdi. Ne tam anlamıyla muhalif bir ikon ne de sistemin kabul ettiği bir sanatçı oldu; tam da bu arada kalmışlık, onu milyonlar için benzersiz kıldı. Bugün 88. yaş gününde Vıstotski /25 Ocak 1938- 25 Temmuz 1980), plaklardan, eski kasetlerden ve hâlâ ezbere söylenen dizelerden çıkıp yeniden hatırlanıyor.

Bu vesileyle TürkRus.Com'da daha önce yayınladığımız bir yazıyı yeniden sizlerle paylaşıyoruz. Vıstotski'nin anısı önünde saygıyla eğilerek:

 

SUAT TAŞPINAR yazdı: 

 

Eğer şarkılarını İngilizce söylüyor olsa, bugün Türkiye'de belli çevrelerde bir Bob Dylan ya da Tom Waits'le kıyaslanabilirdi. Ama "demir perde"nin arkasında söylediği için pek azımız, tesadüfen öğrendi onu. Ama müziğine dokunan iflah olmadı. Ölümünden 24 yıl sonra, şarkıları daha dün çıkmış gibi hala taptaze olan Vladimir Vıstotski'yi, "Rusya yıllarının güzel bir armağanı" olarak sizinle paylaşmak istedim:

Yıllar yıllar önceydi... Moskova'ya ilk ayak bastığım günlerdeydi. Yoldan çevirdiğim eski bir Lada'ya taksi niyetine bindim. Orta yaşını devirmiş, düzgün görünümlü şoför radyo dinliyordu. Şarkı değişince uzanıp sesi biraz daha açtı. Karlı bir Moskova akşamında sarı sokak lambalarının ışığıyla bir parça aydınlanan emektar arabanın şaşırtıcı derecede iyi olan teybinden önce bir kaç ritmik gitar melodisi, sonra "tuhaf", boğuk bir ses çıkmaya başladı. Bir adam marş mı, şarkı mı, şiir mi olduğunu anlayamadığım bir üslupla, gırtlağına basılmış gibi bağırıyordu. Acelesi varmış da bir an evvel ne söyleyecekse söyleyip gitmek ister gibi. Sanki birisi arkasından koşturuyormuş gibi. 

Pek "keyif verici" bir ses değildi. "Huzur verici" olmadığı kesindi. İnsanın ince duygularına dokunan bir hali yoktu. Hırıltı gibi bir sesti doğrusu. Şoföre "Kanalı değiştirir misin?" diyebileceğim, neredeyse rahatsızlık veren bir sesti. Hiç bir şey söylemedim; çünkü direksiyonda şarkıya usulca tempo tutan şoför için çok şey ifade ettiğini anladım. Söylediklerinden, yakalayabildiğim bir kaç basit kelime dışında hiçbir şey anlamıyordum. Karşılıksız bir aşktan da söz ediyor olabilirdi, siyasi hiciv de yapıyor olabilirdi, Rus halk kahramanlıklarını da anlatabilirdi, sevgilisinin gözlerinin içine bakarak coşkuyla bağırıyor olabilirdi. 

Anlayabildiğim tek şey, şarkıcının da şarkının da "sıradan" olmadığıydı. Ki bir süre sonra kulağım alıştı. Anlamadığım bu şarkıda isyanın da, hicvin de, yürekten kopup gelen "ağır" duyguların da harmanlandığını hisseder oldum.

Sessizce karların üzerinde yol alırken, sırf muhabbet olsun diye, "Kim söylüyor?" diye sordum. Şoför "Vısotski" dedi. Ve ben hayatımda ilk defa bu ismi duymuş oldum.

Sonra sık sık duyar oldum bu sesi. Kimdir, nedir öğrenme hepsi uyandı içimde. Tanıdıklarıma sordum.  "Vladimir Vısotksi bu memleketin vicdanı diyebileceğimiz ozanlardandı" diyorlardı. "Narkomandı, genç yaşta bile bile kendini öldürdü" diyorlardı. "Onun şarkılarını bir yabancı anlayamaz, çevirisi de havada kalır" diyorlardı.

"Sovyet devrinin muhalefeti satırlarında gizli, isyankar bir sesti" diyorlardı. "On yıllar da geçse onun şarkıları hep günceldir, hep bizi, tuhaf düzenimizi anlatır, bu topluma ayna tutar" diyorlardı. 

25 Ocak 1938'de doğmuştu Vıstotski. 25 Temmuz 1980'de, henüz 42 yaşında uyuşturucudan öldüğünde Moskova Olimpiyatları'nın en coşkulu günleriydi. Rejim, bu coşkuya gölge düşürür, gündemi değiştirir diye bir kaç ün gizlemeye çalışmıştı ölümünü. Ama haber alan on binler, stadyumları boşaltıp akın akın cenazesine koşmuşlardı. O devirde eşine nadir rastlanan bir sevgi seliyle uğurlanmıştı dostlarının deyişiyle "Valodi"...

Onun şarkılarına "bard" diyorlardı. Yani "ozan"dı. Kendi şiirlerine, sadece kendi gitarıyla eşlik ederek şarkılarını söylerdi. Başkasıyla kıyaslanamaz bir stili vardı. Memleketin sosyal ve siyasi dertlerini genellikle hicve batırılmış bir "sokak jargonu" ile söylüyordu. İşte bu hali, Sovyet sisteminin "mesafe" koymasına neden olmuştu. Devlet TV'lerine çıkarılmıyordu. Halbuki Brejnev'in bile gizli gizli onu dinlediği anlatılıyordu. 

 Daha çocukluğunda "ışık saçan" biriydi. Üç yaşındayken, tıraş olan babasına dönüp, "Bakın hele kim duruyoruz karşımızda: Bizim keçi kendi sakalını tıraş ediyor!" diye hicvettiği anlatılırdı. Evde "istenmeyen misafir" olunca, ince dokundurmalı şiirler, şarkılar uydurup, gitmelerine vesile oluyordu. Küçük yaşta gitar çalmaya başladı. İnşaat mühendisliği okumaya başlayıp bir sene sonra bıraktı,  tiyatroya merak saldı. 1958'de tiyatroda ilk rolünü kaptı. O sırada zaten "underground" mekanlarda "tuhaf" şarkılarını çalıp söylemeye başlamıştı. Tiyatro hayatının ilk yılları "disiplinsizlik" şikayetlerinden kovulmakla geçti. Asi ruhu, alkole düşkün serseri hayatı başına iş açıyordu. 

Derken 1964'te yıllar içinde biriken 48 şarkısından kendi çabalarıyla yaptırdığı ilk kayıt, eş dost arasında dolaşmaya başladı. Ama kulaktan kulağa yayılıyor ve hayran kitlesi artıyordu. O yıllarda, kendisini tiyatro sanatçısı olarak da saygınlığa kavuşturacak olan eserlerle ünlü Taganka Tiyatrosu'nda sahneye çıkmaya başladı. Bazı oyunlarda elinde gitar kendi şarkılarını söylüyordu. Ayrıca beyaz perdeye de adım atmış, hem rolleri hem şarkılarıyla yükselişe geçmişti bile. 

Konserleriyle "kült" olma yolundaydı. Ama alkolle, uyuşturucuyla savaşında kaybetmeye başladığı, sık sık tedavi görmek zorunda kaldığı dönemlerdi bunlar. Yükseliş ve çöküş bir aradaydı... 1970'li yıllar Vısotski'nin inanılmaz bir doğurganlıkla pek çok hit şarkısını yaptığı, artık Sovyet müzik tekeli "Melodiya"nın da mecburen kaydettiği plaklarının yok sattığı, Fransa'dan ABD'ye kadar yurtdışına sık sık konserlere gittiği, New York'ta ünlü TV programı "60 Dakika"ya konuk olduğu,  hem içeride hem dışarıda konserlerinin "olay" olduğu, beyaz perdede ve sahnede unutulmaz rollere imza attığı, ama sağlığı ile ilgili gittikçe batağa saplandığı dönemlerdi... 

Devlet de bölünmüştü: Kimileri isyan ruhlu şiirleri ve hayatıyla Sovyet gençliğine kötü örnek olduğunu savunuyor, ama diğer yandan Brejnev şarkılarını keyifle dinliyor ve ona görünmeyen bir "koruma" sağlıyordu. Ama bu farklı tutumlar, onun sanatını "belli çizgileri aşmadan" istediği gibi yapmasını engellemiyordu. Sovyet sistemine bodoslama savaş açmışlığı yoktu elbette, ama her şeye rağmen "protest" bir ozandı. Ama bu kadar "yıldız" olmuşken, hayatı boyunca Sovyet TV'si onunla tek bir söyleşi bile yapmadı. Diğer yandan “şanslı azınlık”a tanınan bir hakkı kullanıp, Almanya’dan getirdiği Mercedes otomobiliyle Moskova caddelerinde hız yapabiliyordu Vısotskı, kimse hesap sormuyordu. 

Rusya bugün 'Tatyana Günü'nü kutluyor: MGU'nun ilk günü


Kaynak: https://turkrus.com/

 

Bugün 25 Ocak, Moskova Devlet Üniversitesi (MGU) kuruluş gününü kutluyor. 

Ancak bugün toplumda üniversitenin kuruluşu kadar, hatta ondan daha fazla öğrencilere adanan "Tatyana Günü" ya da öğrenci bayramı da demek.

Peki neden Tatyana? 

İşte bu özel günde tarihe kısa bir yolculuk:

Tam bugün, 1755 yılında üniversitenin kuruluş kararnamesi imzalandı ve Rusya ana entelektüel merkezine kavuştu.

MGU'nun kurulmasında kilit rolü, 18. yüzyılın aydınlanma standartlarına göre bile sıra dışı bir figür olan İvan Şuvalov oynadı. İmparatoriçe Elizaveta Petrovna’nın gözdesi olan Şuvalov, zenginlik peşinde koşmayan, asıl tutkusu "özgür bilgi" olan biriydi. Mihail Lomonosov ile birlikte, o dönem için radikal sayılan ilkeleri üniversitenin genetik koduna işlediler. İlk olarak eğitim tüm sınıflara açıldı; ikinci olarak ise ilk yıllarda MGU’ya giriş sınavı olmadan kabul yapılıyordu.  Latince bilmek ve okuma-yazma becerisine sahip olmak yeterliydi.

Üniversite, "devlet içinde bir devlet" olarak tasarlandı. MGU eşi benzeri görülmemiş bir özerkliğe sahipti: ne polise ne de şehir yetkililerine bağlıydı. Kendi iç mahkemesi ve hatta kendi öğrenci hapishanesi (karser) bile vardı. 

Tarih seçimi tamamen kişisel bir nedene dayanıyordu: 25 Ocak, Şuvalov’un annesi Tatyana’nın isim günüydü. Böylece bu ailevi kutlama ulusal bir sembole dönüştü. 19. yüzyılda "Tatyana Günü", mutlak özgürlük zamanı olarak algılanırdı. Polisin alkollü öğrencileri tutuklaması resmen yasaklanmıştı ve Moskova'nın en iyi restoran sahipleri sokaklara ücretsiz yemek ve içecek çıkarırdı. Bu gelenek bugün de yaşıyor: Her yıl rektör, öğrencilere eski tariflerle hazırlanan meşhur ballı içeceği (medovuha) bizzat servis ediyor.

Yıllar içinde büyüyen üniversite, 20. yüzyılın ortalarında Serçeler Tepesi'ndeki (Vorobyovıy Gorıy) bugünkü görkemli gökdelenine kavuştu. Binanın inşaatında 50 m uzunluğunda 10 katlı bir binaya yetecek kadar çelik kullanıldı.  Bu binanın etrafında hala efsaneler yaşıyor: 10 kat derinliğindeki gizli mahzenlerden, devasa binayı uçurumun kenarında tuttuğu söylenen toprak dondurma sistemlerine kadar pek çok hikaye anlatılıyor.

MGU bünyesindeki Azize Tatyana Kilisesi, bu topluluğun her zaman resmi olmayan kalbi olarak kaldı. Burada sınıfsal farklılıklar silinir, profesörler ve birinci sınıf öğrencileri bir araya gelirdi.

Bugün MGU’nun kulesi yeniden ışıklarla aydınlanırken şunu hatırlamak mümkün: 25 Ocak sadece sıradan bir kuruluş bir yıl dönümü değil, Şuvalov ve Lomonosov sayesinde  Rus biliminin temel taşı MGU geleneğinin ve Tatyana Bayramı'nın başladığı çok özel bir gün.

Çevrenizdeki tüm Tatyanaların gününü kutlamayı unutmayın!

15 Ocak 2026 Perşembe

Moskova, anaerkilliğin zafer kazandığı bir şehir ve bu harika bir şey.


Petr Skopin

Kaynak: https://moskvichmag.ru/

 

Hafta içi herhangi bir kafeye, hafta sonu bir bara veya kulübe ya da işlerinizi hallederken çok amaçlı bir merkeze girin. Hakim enerjiyi hissedin ve Moskova'da anaerkilliğin çoktan zafer kazandığı apaçık ortaya çıkacaktır. Henüz televizyonda duyurulmadı, ancak kaçınılmaz olarak yakında gerçekleşecektir.

Moskovalı bir kadın, aynı anda telefonundan banyoda tamir yapan bir tesisatçıyı, okuldan eve koşan çocuğu için pizza siparişi uygulamasını ve ikinci hatta arkadaşının randevu için kıyafet seçimini takip edebiliyor. Peki kadınlar dünyayı ele geçirirken Moskovalı erkekler ne yapıyor? En sıradan işleriyle meşguller. Ev aletlerini tamir ediyorlar, buzda balık tutma ekipmanı arıyorlar, Cuma gecesi arkadaşlarıyla takılacak bir yer seçiyorlar ve aynı zamanda dünyayı ele geçirme planları yapıyorlar... Warcraft dünyasını, "Tanklar" evrenini veya mahalle barlarını. Eşleri müdahale etmiyor; erkeklerin mutlu olmak için kendilerine kalan küçük alanda kendilerini gerçekleştirmelerine izin veriyorlar.

Moskovalı kadınlar, kocalarının o akşamki pancar çorbasına hangi etin gireceğine, hatta tabaklarında hangi tür ekşi kremanın olacağına bile karar vermelerine izin verirler (dana eti, Vologda ekşi kreması, %15 yağ, sakın karıştırıp %20 kullanmayın—erkeklerin burada çiğnenmemesi gereken katı kuralları vardır). Ayrıca bir erkeğin arabada kendi müziğini çalmasına da izin verirler. "Pneumoslon" veya "Sektor Gaza"yı açıp en sevdiği şarkılara eşlik ederek gerçekten keyif alırken, karısı ve kız arkadaşları onun sıradan zevkleriyle alay eder ve Thom Yorke ile Oasis'i beklerler. Bizim erkeklerimiz, tüm güç ve yetkinliğin kadınlara devredilmesi gerektiği gerçeğine razı olmuş durumdalar; bu da onları bir askeri blog yazarının Telegram kanalına veya en yeni bulmacaya dalıp kaybolmaya bırakıyor.

Ama anaerkillik Moskova'da bir gecede kurulmadı. Domuz derisi cipsi eşliğinde bira içerken erkeklerin sürekli cinsiyet sorunları hakkında dedikodu yaptıkları günleri hâlâ hatırlıyorum. Birbirlerine şikayet ederler, çözümler ararlar ve tartışmalar eşi benzeri görülmemiş bir yoğunluğa ulaşırdı. Eşlerin erkekleri ezdiğini, onlara hükmettiğini, bunun dedelerimizin uğruna savaştığı şey olmadığını ve "gücü kendi ellerimize geri almamız gerektiğini" söylerlerdi.

Doğru, bu tür konuşmalar son yıllarda giderek nadirleşti, bunun en büyük nedeni muhtemelen basit bir kuşak değişimi. Milenyum kuşağı erkekleri, 1990'larda yaşamış ve daha katı ve ataerkil bir yaklaşımla karakterize edilmiş önceki kuşaklara göre çok daha uzlaşmacı.

Aslında durum basit: Erkeklerde geliştirilen nitelikler modern Moskova'da neredeyse hiç talep görmüyor. Erkek, erkeksi özelliklere sahiptir: bir savaşı kazanabilir, yeni bir kıta keşfedebilir ve bir haçlı seferine önderlik edebilir. Erkekler için hızlı kararlar almak, sonuçları hemen fark edilmeyen uzun ve titiz çalışmalardan daha kolaydır. Ancak reklam kampanyaları, marka oluşturma ve algoritmalardan oluşan modern ekonominin kalbine girmelerine izin verilmemeli; Tanrı korusun, ciddi hatalar yapacaklar.

Bazı erkekler anaerkil yapı tarafından o kadar şımartılmış ki, tamamen çalışmayı bırakıp tüm gücü kadınlarına devretmişler. Zamanlarını çocuklarıyla, televizyon izleyerek ve çevrimiçi poker oynayarak geçirirken, eşleri kariyerlerini ve yıl boyunca sürecek aile planlarını, sıcak iklimlerde tatiller ve yazlık ev inşa etmeyi de içeren planlarını yapıyorlar. Benim de böyle iki arkadaşım var. Huzur içinde doğum iznindeler ve hiç pişmanlık duymuyorlar; aksine, hayatlarının en güzel dönemini yaşıyorlar. Kadın ofiste çalışırken, onlar evde iç dünyalarını keşfediyor, bir psikologla güvensizliklerinin üstesinden geliyor ve hatta şiir yazıyorlar.

Kadınların isteklerine uyum sağlayan modern erkekler rahat bir nefes alıyor. Artık evcil, nazik ve romantik olabiliyorlar ve kimse onları zayıflıkla suçlamayacak. Aksine, erkekler duyarlılık ve ilgi gösterirlerse tüm övgüyü hak ediyorlar. Erkeklerin büyük zorluk çektiği empati, yeniden bir erdem haline geliyor. "14 Şubat için kocam uçucu yağlar, bir köpük banyo seti ve çok güzel kokulu güller sipariş etti - kesinlikle muhteşem. Ona teşekkür etmek için, tam da sevdiği gibi kabarık bir omlet yaptım. Akşam yemeğinde harika zaman geçirdik, sonra banyoya girdik, bacak bacak üstüne attık ve bir ördek yavrusunu suya bıraktık. Tıpkı filmlerdeki gibi oldu: Vadim'i çok seviyorum," diye yazıyor, bir nakliye şirketinde çalışan kırk yaşındaki dalgıç Vadim'in kız arkadaşı Natasha arkadaşlarına.

Şimdi birkaç istatistikten bahsedelim. Moskova ekonomisi büyük ölçüde kadınlar için ve kadınların adına var. Çocuk pantolonlarından akıllı ampullere kadar her şey için pazar yerlerinde siparişleri toplayanlar onlar. Bütçeler mi? Kadınlar. Alışveriş mi? Kadınlar. Teslimat, indirimler, para iadesi ve bonus bildirimleri üzerindeki kontrol mü? Elbette kadınlar. Erkekler araba veya yaz tatili gibi büyük, gösterişli ve tek seferlik harcamalar yapmaya daha yatkın olsa da, metropolün günlük ekonomisini kontrol edenler kadınlardır. Ve bunu neredeyse fark edilmeden, bir sanat seviyesine ulaşarak yapıyorlar.

Örneğin, bir erkek saatlerce bir uygulamadan bulaşık makinesi seçmekle vakit kaybetmez: parmakları kaçınılmaz olarak bir tankın dönmesini beklerken kaşınır, uzaktan kumandaya basmak ister veya bir kutu bira kapmak ister. Kadınların böyle bir sorunu yoktur; alkolizm ve kumar nadiren kötü alışkanlıkları arasında yer alır. Ayrıca televizyonu belirli bir saatte izlerler. Birkaç gün sonra, mutlu koca yeni cihazının keyfini çıkarırken, karısı da nazikçe ama ısrarla tabağında çok fazla yemek bıraktığı veya yanlış deterjan kullandığı için onu azarlayacaktır. Buna uzun zamandır alışmış bir erkek, karısıyla aynı fikirde olacaktır: evet, canım, tamam canım. Partnerler arasındaki ilişkiler daha esnek hale geldi; bir erkek karısına dürüstçe "Bilmiyorum," "Korkuyorum," "Düşünmem gerekiyor," "Başım ağrıyor (veya bacaklarımda, sırtımda, kalbimde veya ruhumda bir ağrı var)" diyebilir ve kadın anlayacak, ona sarılacak ve onu teselli edecektir.

Şehirde kimin patron olduğunu nihayet doğrulamak için, binanızın sohbet odasına gidin. Tehlikeli yaya geçitlerinin nasıl iyileştirileceği, çöp kutusu eksikliğinden kime şikayet edileceği ve oyun alanından evsizlerin ve düzensiz grupların nasıl uzaklaştırılacağı gibi kararlar bina ve mahalle sohbet odalarında alınır. Doğal olarak, bu kararlar kadınlar tarafından alınır. Mahalledeki tek bir "anne gücü", ebeveynler sohbet odasında öyle bir yerel miting düzenleyebilir ki, herhangi bir yönetim şirketi 15 dakika içinde pes eder. Kadınların devasa çabalarına kimse karşı koyamaz. Yetkililerin en son istediği şey işten çıkarılmaktır, bu yüzden kadınlar dinlenir ve güvenilir; her yönetim tarafından her zaman yüksek saygı görürler ve kararlar hızla alınır. Erkekler böyle bir durumdan nasıl sevinmez ve sonsuza dek sürmesini istemezler ki?

Moskova'da erkeklerin beyin fırtınası yapabileceği rahat vadiler ya da 1990'larda erkekler için sosyal kulüp ve kendini gerçekleştirme mekanı olarak hizmet veren paslı garajlar neredeyse yok. Şehir, kadınsı bir şekilde düzenlenmiş: kaldırımlar düzgün, yollar bakımlı ve birçok bina örnek teşkil ediyor. Şehir bizimle konuşabilseydi, kadın bir koçun sesiyle iletişim kurardı. Ama neden konuşsun ki? Zaten oluyor. En sevdiğiniz sesli asistanların isimlerini düşünün: Alice, Marusya, Eva, Varvara ve diğerleri. Yumuşak sesleri güven uyandırıyor, gelişmiş mantıksal düşünme yetenekleri ve ince mizahları onları her eve hoş birer katkı haline getiriyor. Ancak Rusya'nın erkek isimli tek asistanı güven uyandırmıyor, sürekli alay ve dalga geçmenin hedefi haline geliyor.

Aslında, Moskova'nın en başından beri kadınlar için yaratıldığına dair bir şüphe var. Şehir haritasına bakın: her 300 metrede bir kafe, her 500 metrede bir masaj salonu, her kilometrede bir yoga alanı. Yeni konut komplekslerinin reklam afişleri, kadınların portreleri ve güvenlik ve konforu öven sloganlarla dolu; bunlar onların en sevdiği baskın özellikler. Şehir tasarımı, kadınların kendileri tarafından tasarlanmış geniş bir ekosistem gibi işliyor: her şey kullanışlı, güzel, işlevsel ve kolay. Öyleyse neden bir şey değiştirelim ki?

Yıl 2026. Moskovalı kadınlardan artık dörtnala koşan atları durdurmaları veya yanan kulübelere girmeleri beklenmiyor. Kulübeler çok katlı hale geldi ve demir atları düzenli bakımdan geçiyor. Ancak "zayıf cinsiyetin" enerjisi ve canlılığı azalmadı. Bilinen kural şudur: Enerjiyi kontrol eden şehri kontrol eder. Moskovalı erkekler çoktan geri adım attılar. Ama biz buna alıştık.

11 Ocak 2026 Pazar

Dostoyevski neyimiz olur?


Muhsin Kızılkaya

Kaynak: https://www.haberturk.com/

 

Roman okumaya ilkokul sıralarında başladım. Yaşar Kemal’in “İnce Memed”ini okur okumaz, hayatımın sonuna kadar, roman okumaktan bir daha asla vazgeçmeyeceğimi anladım.

O romanı okuyuncaya kadar yaşadığım bir dünya vardı, gördüklerimle sınırlıydı, her sabah uyanır uyanmaz pencereden bakınca burun buruna geldiğim dağ, Sümbül dağıydı, eteklerinde Zap nehir akıyordu, ağaçlar vardı etrafta, karşı yamaçta bir çoban koyun otlatıyordu, mahallemizdeki tek çinko damlı bina okulumuzdu vb. O güne kadar bu dünyadan farklı bir dünya tahayyül etmemiştim. “İnce Memed” işte bu algımı değiştirdi, başka bir dünya vardı benden fersah fersah uzakta, o zamana kadar dinlediğim masallardan farklıydı o dünya. O dünyada yaşayan insanlar uçan halılara binmiyor, devlerle, cadılarla karşılaşmıyor, incecik bir Memik oğlan zalim ağa Abdi’nin canına okuyor, sevdiceğini dağa kaçırıyor, tanıdığım köylülere benzer köylüleri ağadan aldığı ganimetlere boğuyor, her geçen gün onların dünyasındaki efsanesi büyüdükçe büyüyordu.

O halde, bundan sonra okuyacağım her romanda, bu romanda bana geçen duyguyu arayacağım. Okuyacağım her roman bana benzer bir hissiyat yaşatmıyorsa o romana roman demeyeceğim. Roman dediğin her sayfası benim yaşadığım hayata benzer bir hayatı, o zamana kadar farkına varmadığım bir şekilde anlatan roman olmalıydı.

İşte tam bu sırada bir öğretmenim Dostoyevski diye bir yazardan bahsetti bana. Bin sayfadan fazla kalın bir romanı varmış bu tuhaf isimli adamın. O kalın kitapta tek bir olay varmış. Kahramanları maceradan maceraya koşmuyor, başlarına büyük belalar gelmiyor, onları yok etmek isteyen Abdi Ağa’ya benzer düşmanları da yokmuş. Hiçbir heyecanlı maceraya sürüklemiyormuş insanı kitap. Baba öldürülüyor, katil başkasıdır ama suç üç kardeşten en büyüğünün üzerinde kalıyor, hepsi bu. Bin küsur sayfada yazar sadece bunu anlatıyor.

Hocam kitabı böyle özetleyince, o romanı okumak için içimde en ufak bir istek uyanmadı. Böyle sıkıcı bir kitabı okumam mümkün değildi. Üniversiteyi bitirip askere gidince, Beykoz ormanlarının derinliklerinde kaybolmuş bir askeri kışlada, bir sürü asker arkadaşımla birlikte dağıtım beklerken, askerde okurum diye yanıma aldığım “Suç ve Ceza”yı okuyuncaya kadar yıllar yılı Dostoyevski’den uzak durmamın sebebi hocamın “Karamazov Kardeşler”i böylesine basit bir şekilde özetleyerek beni o büyük yazardan soğutması mıydı bilmiyorum, bildiğim tek şey hayatında ilk defa Dostoyevski okumaya başlayan hemen hemen herkesin, ister ünlü bir yazar, ister bir şair veya bir alim olsun herkesin o anı hayatı boyunca bir daha unutmadığıdır.

*

Yıllar önce TRT’nin bir programına çıkan şair Cemal Süreya, eleştirmen Doğan Hızlan’ın “Bize biyografini özetler misin?” sorusuna şu karşılığı vermişti:

“1931 yılında doğdum, 1937 yılında annem öldü, 1944 yılında Dostoyevski okudum; o gün bugün huzurum yoktur. Biyografim bu kadardır.”

Şair Cemal Süreya gibi, Dostoyevski’yi ilk defa okuyan birisinin “huzuru” neden kaçar? Ve onu keşfettikten sonra onu neden hayatının hülasası haline getirir?

Dostoyevski, insan ruhunun karanlık denizinin derinliklerine tüpsüz dalan bir dalgıçtır. Orada gördüklerini, hissettiklerini anlatırken filtre falan kullanmaz. Derdi insanı analiz etmek falan değildir. İnsana ait ne varsa bencillik olsun, kibir olsun, korku olsun, inançsızlık olsun, çelişki olsun hepsini çiğ bir ışığın altında, çırılçıplak gösterir bize. Bir süre sonra onu okuyan okur, o karakterlerde karşılaştığı şeyleri, yavaş yavaş kendi hasletleriyle karşılaştırmaya başlar. Bu durum da onu rahatsız eder, çoğu zaman “şeytanı kovmak” ister yanından. Çünkü o zamana kadar kaçtığı, halının altına süpürdüğü, bilincinin arka bahçesine attığı, kendinden uzak tuttuğu, aklına getirmek istemediği her şeyle bir anda rûberû kalır. Kendi benliğinden sıyrılır, karakterlerin zihninin içine hapsolur. Kahramanların çektiği vicdan azabı, kuruntular okurun zihnine de bir virüs gibi bulaşır. Onu yine de okumaya devam eder, okudukça rahatlamaz, gevşemez, bunaltıcı bir ruh hali içinde bitirir kitabı. Okur bunalır çünkü “doğru budur” sorusunun cevabı o kitapta yoktur. Katarsis hemen oluşmaz. Okur hemen tatmin olmaz, gevşemez. Acı uzar, karakter dibe doğru süzüldükçe her yer karanlıktır, makberin dibinde bir ihtimal görünecek olan ışık fersah fersah uzaktadır. Okur hep kendi kendisinin sorgucusu olur, “Onun yerinde ben olsaydım nasıl davranırdım?” sorusu zihnini kemirip durur. Dostoyevski “huzuru” kaçırmaz. Okura, “aradığın huzur satıhtadır, o satıhtaki huzur da sahtedir” der soğuk bir edayla. Bu yüzden sarsar okuru, bu sarsıntı da zamanla onda bir bağımlılığa dönüşür.

*

Dostoyevski’yle tanıştıktan sonra “satıhtaki huzurun huzur olmadığını” kavrayıp, “Huzur” adında bir roman yazan Ahmet Hamdi Tanpınar, bu büyük yazarla karşılaşma hikayesini “Edebiyat Üzerine Makaleler” kitabında şöyle anlatır:

“Dostoyevski'yi ise yeni yeni tadıyordum. Muazzam bir şeydi bu. Her an dünyam değişiyordu. İnsan ıstırabıyla temasın sıcaklığı her sahifede sanki kabuğumu çatlatacak şekilde beni genişletiyordu. Düşüncem adeta birkaç gece içinde boy atan o mucizeli nebatlara benziyordu. Ciltten cilde atladıkça ufkum başkalaşıyor, insanlığa ve hakikatlerine kavuştuğumu sanıyordum.”

İki kavramı, “kötülük” ve “günah” kavramlarını Tanpınar Dostoyevski’den ödünç alır ve o zamana kadar Türk romanına girmemiş olan bu iki kavram etrafında bir dünya kurar. Bu dünyanın başkahramanı Mümtaz, dışarıdan bakınca oldukça sakin görünen bir karakterken aslında içten içe parçalanmış birisidir. Zihni daima açıktır; korkular, hatıralar, endişeler, gelecek kaygısı zihninin içinde dans edip durur. Vicdan ağır bir kâbus gibi üzerine çöker, Nuran’a duyduğu aşk ona huzur getirmez, tam tersine huzursuzluğunu daha da derinleştirir.

Tanpınar, Dostoyevski’yi taklit etmez ama ruh çözümlemeleriyle ona çok yaklaşır. Ona göre “Dostoyevski’de insan ruhu, bütün karanlığı ve karmaşıklığıyla sahneye çıkar.” Ona bu kadar tutkuyla bağlanmasının nedeni, Dostoyevski’nin modern insanın trajedisini en iyi kavramış yazar olduğunu bilmesidir, Dostoyevski’nin karakterleri başkalarıyla değil kendileriyle boğuşurlar. “Onun insanı, kendisiyle boğuşan insandır.”

*

Türk edebiyatında, Tanpınar’dan sonra yazdıklarında en fazla Dostoyevski etkisini hissettiren yazarlardan birisi de Oğuz Atay’dır. Kısacık ömrü boyunca, Dostoyevski kahramanlarının sırtında taşıdıkları o ağır yükü, hiç yüksünmeden, isteyerek ve severek sırtında taşımıştır.

Yıldız Ecevit, biyografisini anlattığı “Ben Buradayım…” (İletişim Yayınları) kitabında anlatır. Oğuz Atay, kitap okumaya başladığı çocukluk yıllarından itibaren en sevdiği oyun, okuduğu kitabın sonunu tahmin etmekmiş ve bundan da hiç yanılmazmış. İlk defa Dostoyevski’yi okumaya başlayınca tahmininde yanılmış. “Suç ve Ceza” ilk eline geçen romanıdır. Romanı alırken kitapçı, “Kolej bebelerine uygun bir kitap sayılmaz o elinde tuttuğun, kolej bebeliğinden kurtulsan da anlamazsın aslında, anlamak için birkaç fırın ekmeği sırtında taşıman gerekir,” diyerek onu küçümser ama o yine de kitabı almaktan vazgeçmez. Okumaya başlar, bu “değişik yazarın”, kitabın sonunu başa aldığını görür. O kitabı okuduktan sonra karar verir:

Artık hiçbir kitabın sonunu tahmin etmeye gerek yoktur!

Kurgu eserler yazmaya başlar başlamaz da Dostoyevski yapışır yakasına. Hem “Tutunamayanlar” hem de “Tehlikeli Oyunlar” romanlarında kahramanları sanki “yeraltından” çıkmışlar. Kendi kendileriyle tartışıyorlar. Kendilerini kendileri yargılıyor. Çoğu zaman mantıksız görünmelerine rağmen aslında son derece yaşayan, hepsi tanıdık kahramanlardır. Kahramanlarını, Türkiye’nin modernleşme sancıları içine yerleştirerek yerelleştirir. “Tutunamayanlar”ın kahramanı Turgut Özben, “Ben yeraltından konuşuyorum” der, sonra zihnindeki sorgulayıcı, bilge ve bazen ironik iç sesi, “efendim” dediği Olric’e seslenir:

“Böyle giderse her mahallede bir Dostoyevski çıkacak Olric. Dünya borsalarında Dostoyevski hisseleri düşecek. Her hafta bir Karamazov, yeraltımız kadar yeraltı olacak.”

Oğuz Atay, Dostoyevski’den insanın karanlık içine bakma cesaretini, tutarsızlığı ve çelişkiyi estetik bir değer olarak görmeyi ve en önemlisi, romanı felsefi bir sorgulama alanına dönüştürmeyi devralır ve bunu Türk aydının trajedisi ve modernleşme sürecinin sancılarıyla birleştirip, Türk edebiyatında o zamana kadar kurulmamış özgün bir edebi dünya kurar.

*

Dostoyevski’nin, bir de fikir hayatımızda kurgu dışı bir yazar üzerindeki etkisine bakalım şimdi. Yolu çok erken yaşlarda Dostoyevski’ye çıkmış fikir adamlarından birisidir Cemil Meriç. Aslında çok erken yaşlarda Dostoyevski’yi okuduğu halde o bu buluşmayı hep bir “geç kalmışlık” olarak nitelendirir. “Mağaradakiler” (İletişim Yayınları) kitabında bu “keşfini” şöyle anlatır:

“Suç ve Ceza baştan sona okuduğum, büyük bir kısmını çevirdiğimi sandığım ilk yabancı kitap. Bu bir keşifti. Kristof Kolomb’un önüne Amerika’yı çıkaran kader, benim karşıma da Dosto’yu çıkarmıştı. Dosto’yu yani sonsuzu. Bu girdaplar ve zirveler dünyasında, tek başına dolaşacak yaşta değildim. Kıyıdan seyrettim ummanı. Aylarca Raskolnikof’u yaşadım. Sonya’yı sayıkladım aylarca. (…) Kitapta havsalamın almadığı tek taraf, kahramanların, daha doğrusu kahramanın Hıristiyanca nedameti olmuştu.”

Cemil Meriç, Dostoyevski’yi sadece bir romancı olarak görmez, ona göre Dostoyevski, modern çağın vicdanını deşen bir alimdir. Cemil Meriç’in en büyük derdi insanı “idrakimize giydirilmiş deli gömlekleri” olarak gördüğü ideolojilerin nesnesi olmaktan kurtarmaktır. Ona göre insan anlaşılmadan, toplum zinhar anlaşılmaz. İnsanı anlamak için de onu “en çıplak haliyle yakalamış olan” Dostoyevski’yi okumaktan geçer. Dostoyevski’nin “yeraltı” insanı Batılılaşmış, köksüz, kendi değerlerine ve toplumuna yabancılaşmış bir insandır. Cemil Meriç’in bütün eserlerinde nükseden “taklitçi aydınlar”, “tercüme kafası”, “köksüz entelektüeller”, Dostoyevski’nin kahramanlarıyla güçlü bir akrabalık bağıyla bağlıdırlar. Her iki yazara göre de “vicdan, akıldan önce gelir”, Dostoyevski’ye göre “acı çekmeden hakikat olamaz”; bu saptama Meriç’in entelektüel duruşunun esasını teşkil eder.

*

Şimdi gelelim yazının başlığında sorduğumuz sorunun cevabına.

Benim Dostoyevski’ye tanışmam ne kadar geçse, Dostoyevski’nin Türkçeye çevrilmesi o kadar geçtir. Bize gazete ve roman Fransa’dan geldi. Roman denilen büyülü aracı gazete ulaştırdı okumuş yazmışlara. Her şey Fransızcaydı ve bu yüzden de birçok şeye “Fransız kaldı” toplum. Dostoyevski bile Fransızca çevrileri üzerinden Türkçeyle buluştu, o da eksik gedik bir biçimde. Aydınlarımız Victor Hugo üzerine gül koklamamaya azimliydi.

Oysa, biz Fransızlardan çok Ruslara benziyorduk. İki toplum da “Batı-dışı” modernleşme sürecinden geçmişti. Her iki toplum da derin bir kimlik bunalımı yaşamıştı. Her iki toplum da harıl harıl “kayıp kimliğini” arıyordu. Batılılaşma temel hedefti. “Doğulu kalarak Batılılaşmak mümkün mü” sorusu iki toplumun da entelektüellerinde kafa göz yaran kavgalara sebep olmuştu. Din ve inanç meselesi karşısında iki toplum da benzer krizler yaşamıştı.

Dostoyevski ne tam Batılı ne de geleneksel Doğu zihniyetini taşıyor, iki arada bir derede kalmış, sıkışmıştır. Benzer bir sıkışmayı bizim yazarlarımız da yaşıyor ama onun gibi teşhis koyamıyorlardı dertlerimize. Sıkışmışlıktan kurtulmanın yolu Peyami Safa’ya göre Doğu-Batı çatışmasından; Tanpınar’a göre “zaman ve medeniyet” krizinden; Oğuz Atay’ya göre “modern bireyin parçalanmasını” iyi kavramaktan geçiyordu. Medeniyet bizi “bozan” bir şeydi zaten. İlk Türk romanı olarak kabul gören Recaizade Ekrem’in “Araba Sevdası” bu “bozulmanın” mükemmel bir anlatısıydı.

Dostoyevski, suçu kanunla değil vicdanla, çatışmayı dış dünyayla değil iç dünyayla izah etmeye çalışmıştı. Türk edebiyatı da benzer kavramlarla olgunlaşmaya başlamış. “Günah”, “nefis”, “iç hesaplaşma” yaygındır edebiyatımızda ama Dostoyevski’nin izah ettiği gibi Türk romanında yer almaz. Dostoyevski “ıstırabı” sadece felaket olarak görmez, ona göre ıstırap arınmanın, hakikate yaklaşmanın bir yoludur. Bu fikir bizdeki tasavvuf düşüncesinde var zaten, Anadolu insanın acıyla kurduğu ilişki aslında Dostoyevski’nin romanlarında kurulan ilişkiden pek farklı değildir. Türk romanında Şule Gürbüz’ün “Kıyamet Emeklisi”nde mükemmel bir yer bulmuş kendine bu ilişki.

Bu yüzden aslında Dostoyevski’nin kurduğu dünya bizim yazarların kurmaya çalıştıkları dünyaya yabancı bir dünya değildir, o ruh hali hepimiz için oldukça tanıdıktır. Mesela Batı edebiyatında Tanrı ya yok ya da arka planda oldukça siliktir. Dostoyevski ise Tanrı’yı daima sorgular, “yeryüzünde tek bir çocuk acı çekiyorsa Tanrı yoktur” diyen bir dindardır; onda inanç ile inkâr yan yana yürür. Sekülerleşme sürecinde Türk aydını da bu meseleyle çok boğuştu ve hâlâ boğuşmaya devam ediyor. Bunun romana yansıması ise, Tanpınar’da “örtük”, Safa’da “açık”, Atay’da “ironik”tir.

Türk yazarları da romanlarında ideal tipten çok, tıpkı Dostoyevski gibi “yalnız”, “yenik” ve “tutunamamış” kahramanlara yer verdiler. Dostoyevski’nin Raskolnikof’u da Yeraltı Adamı da İvan Karamazov’u da bize ahlak dersi vermez ama ellerinden geldiği kadar rahatsız ederler. Dostoyevski’den etkilenmiş Tanpınar’ı, Safa’yı, Atılgan’ı, Atay’ı, Pamuk’u, Toptaş’ı, Gürbüz’ü dışında tutarsak geride kalanlar bu “yarayı” pek kaşımaz ya da kaşımayı beceremezler.

*

Biz modernleşmenin baş döndürücü hızını yalapşap yaşadık, kendi değerlerimizden şimşek hızıyla koptuk, bu yüzden de derin bir ruh kaybını yaşadık. Yanı başımızdaki Rusya da tıpkı bizim gibi bu “acılardan” geçmişti ama o acılar içinde “insan kalmanın” zor yolunu onlara gösterecek bir Dostoyevskileri vardı. Aynı dertten mustarip olduğumuz için onların Dostoyevski’siyle tanışır tanışmaz ona hemen sarıldık. Bu yüzden gönül rahatlığıyla, “Dostoyevski bizim akrabamız değil ama kader ortağımızdır” diyebiliyoruz bugün.

"Kuz'kina mat" ve "Yoshkin kot" kimlerdir?



Kaynak: https://dzen.ru/

 

Rus dili, yalnızca imgeleriyle değil, aynı zamanda sert küfürlerin yerini alan ve tüm duygusal gücünü koruyan şaşırtıcı ifadeleriyle de ünlüdür.

"Poznat' kuz'kinu mat'" (Kuz'kin'in annesini göstermek için) ve "yoshkin kot" (kediyi göstermek için) gibi ifadeler sadece kelimeler değil, folklora, politikaya ve hatta sinemaya dayanan bütün hikayelerdir.

Gelin, bunların kökenlerini ve anadili konuşanlar tarafından neden bu kadar sevildiklerini inceleyelim.

"Kuzka'nın annesi" ifadesi, Sovyetler Birliği Komünist Partisi Merkez Komitesi Birinci Sekreteri Nikita Kruşçev sayesinde dünya çapında ün kazandı. 1959'da Moskova'da düzenlenen Amerikan başarıları sergisinde, Amerika Birleşik Devletleri için "Size Kuzka'nın annesini göstereceğiz!" demişti. Çevirmen bu ifadeyi "Kuzma'nın annesi" olarak çevirmekte zorlanmış ve Amerikan kamuoyu bu tehlikeli kadının kim olduğu konusunda uzun süre şaşkınlık yaşamıştı. Kruşçev daha sonra bu deyimin "Size daha önce hiç görmediğiniz bir şey göstereceğiz!" anlamına geldiğini açıklığa kavuşturdu.

1959'da Richard Nixon ve Nikita Kruşçev. Sovyet Genel Sekreteri'nin Kuzka'nın annesine yaptığı gönderme ve bu deyimin İngilizce'deki anlaşılmazlığı büyük yankı uyandırdı.

Kruşçev, var olan yaygın bir ifadeyi kullandı. Tam kökeni bilinmiyor, ancak birkaç olası versiyonu var. Rus atasözlerinde ("Acı Kuzma - acı bir kader"), Kuzma genellikle mutsuz, annesi ise sert bir kadın olarak tasvir edilir. Eski zamanlarda "Kuzka", ev içi cezalandırmada kullanılan bir kırbacı da ifade edebilirdi. Bu durumda "Kuzka'nın annesine göster" tehdidi, daha ciddi bir silah göstermek anlamına geliyordu. Kuzka ayrıca bir domavoy veya orman cini, annesi ise eve felaket getiren kötücül bir yaratık olan Kikimora'yı da ifade edebilirdi.

Kruşçev'in konuşmasının ardından bu ifade siyasi sözlüğe sağlam bir şekilde yerleşti. 1961'de, Sovyetler Birliği'nin en güçlü termonükleer bombası olan AN602, halk arasında "Kuzka'nın annesi" olarak anılmaya başlandı.

"Yoshkin kedisi"nin kökeni tartışmalı bir konudur. İki ana teori vardır ve her ikisi de geçerlidir. Bazıları kediyi Baba Yaga (Yaga, Babka Yozhka) ile ilişkilendirir. Slav mitolojisinde ise genellikle canavarca güce sahip efsanevi bir yaratık olan Bayun Kedi ile ilişkilendirilir.

Bu, büyük olasılıkla nispeten yeni bir örtmecedir; müstehcen ifadelerin yerine kullanılan, uydurulmuş bir ifadedir. Diğer popüler ikamelerden ("yokarny babay" gibi) esinlenerek oluşturulmuş ve 20. yüzyılın sonlarında popüler hale gelmiştir.

Bu ifade, karakterlerin duygusal bir şekilde kullandığı 1984 yapımı "Aşk ve Güvercinler" adlı komedi filminin yayınlanmasından sonra yaygın bir popülerlik kazandı. Bu da ifadeyi gerçekten popüler hale getirdi.

Bu ifadenin popülerliği o kadar büyüktü ki, 2011'de Yoshkar-Ola'da şehrin adındaki "Y" harfinden oluşan "Yoshkin Kot" adlı bronz bir anıt dikildi ve yerel bir simge haline geldi.

Rus dili, bu tür anlamlı kelime değişimleri açısından zengindir. İşte birkaç ünlü örnek daha (bu ifadelerin herhangi birinin kökenini öğrenmek isterseniz yorumlarda bize bildirin :)

Japonca "polis" kelimesi şaşkınlık veya rahatsızlık ifadesidir. Gerçek bir tarihi olaydan kaynaklanmaktadır: 1891'de Japonya'nın Otsu şehrinde, Rus tahtının varisi II. Nikolay, yerel bir polis memuru tarafından saldırıya uğramıştır.

"Yadrena vosh" (kelimenin tam anlamıyla "nükleer bit"), güçlü duyguları (şaşkınlık, sinirlilik) ifade etmek için kullanılan bir deyimdir. "Yadryonny" (kelimenin tam anlamıyla "nükleer") kelimesi "güçlü, kudretli" anlamına gelir ve "voshi" (kelimenin tam anlamıyla "bit") ile birleşimi, halk arasında yaygın bir kelime oyununun sonucudur.

"Yokarny Babay", kaba bir küfür kelimesinin "nezaket" bir alternatifi örneğidir. "Babay", çocukları korkutmak için kullanılan Türk folklorunda yer alan bir karakterdir.

Yolki-palki, Yoperny teatr, Yedrena kopalka - bunların hepsi "ё" ile başlayan, yumuşatılmış, genellikle mizahi ifadelerin örnekleridir.

"Kuz'kina mat" ve "Yoshkin kot" gibi ifadeler sadece kelimeler değil, halk mizahının, yaratıcılığının ve zengin bir tarihin yansımasıdır. Bu ifadeler, dilin kaba olmadan en güçlü duyguları iletmek için nasıl canlı ve eşsiz imgeler yaratabileceğini gösterir. Bu ifadeler bizimle birlikte yaşar ve değişir ve gizemli kökenleri de cazibelerini artırır.

7 Ocak 2026 Çarşamba

Kremlin kulelerindeki kızıl yıldızların 88 yıllık sırrı

 


Kaynak: https://turkrus.com/

 

Başkentin tarihi ikonlarından birine yakından bakmaya ne dersiniz? Moskova’nın en tanınan simgelerinden olan Kremlin yıldızları, 1930’ların ortasında iki başlı kartalların yerine takıldı ve o tarihten bu yana başkentin siluetinin ayrılmaz parçası haline geldi.

Her biri 6 metreden yüksek beş köşeli yıldızlar bugün yeni yıl süslemelerinin de merkezi sembollerinden biri olarak görülüyor.

Tasarımlarını SSCB Halk Sanatçısı Fyodor Fedorovskiy yaptı. Farklı kuleler için farklı ebatlarda hazırlanan yıldızlardan en küçüğü Vodovzvodnaya kulesinde yer alıyor ve uçtan uca 3 metre genişliğe sahip. Spasskaya ve Nikolskaya kulelerindeki yıldızlar ise 3 metre 75 santimetreyi buluyor. Açık havada yaklaşık 5 kilometre uzaklıktan bile görülebilen bu semboller aynı zamanda kendi ekseninde dönecek şekilde tasarlandı.

Yıldızların parlak kırmızı rengini veren özel cam, Moskova’lı cam ustası Nekonor Kuroçkin tarafından geliştirildi. Altın yerine selenyum kullanılan karışım hem maliyeti düşürdü hem de daha yoğun bir yakut tonu sağladı. Camın içinde kuvars kumu, soda, borik asit ve çinko beyazı dahil on kadar bileşen bulunuyor. Bu özel camın en büyük özelliği yüksek mekanik dayanıklılık ve güneş ışığına karşı renk kaybı yaşamaması. Moskova Cam Enstitüsü’nün bahçesinde bu camın orijinal örnekleri sergilendiği için ziyaretçiler malzemeyi yakından inceleyebiliyor.

Yıldızların içindeki 5 bin watt’a kadar ulaşan ampuller ise çift filamentli yapıları sayesinde biri çalışmayı durdurduğunda diğerinin devreye girmesi için özel olarak tasarlanmış durumda. Temizlik sırasında ustalar, içinde biriken isi vuran tungsten tanecikleriyle gidermek için yıldızı sallayarak bakımı tamamlıyor.

Kremlin yıldızları tarihlerinde yalnızca iki kez kararmıştı. İlk kez İkinci Dünya Savaşı sırasında karartma amacıyla söndürüldüler. İkinci kez ise Nikita Mihalkov’un “Sibirya Berberi” filminin Vasilevskiy Yokuşu’nda çekilen sahnesi için geçici olarak kapatıldılar.

Her biri yaklaşık bir ton ağırlığında olmasına rağmen zarif bir etki yaratan yıldızlar bugün hâlâ Moskova’nın en dikkat çekici yapay ışık kaynaklarından biri olmayı sürdürüyor. Selenyumlu camın yakut parıltısı ve döner mekanizmanın yarattığı “yıldız fısıltısı” ile Kremlin kuleleri, hem Rusya’nın modern tarihine hem de mimari-mühendislik mirasına ışık tutmaya devam ediyor.