Moskova

Moskova

6 Mayıs 2026 Çarşamba

Dünyanın bütün robotları birleşin!

 


Dünyanın bütün robotları birleşin!

 

M. Hakkı Yazıcı

mhyazici@yandex.ru

 

 Kaynak: https://medyagunlugu.com/dunyanin-butun-robotlari-birlesin/


Ofise kan ter içinde gelen İrina, “Sabah, ondan fazla adam gözlerini benden alamadı!” dedi neşeli bir kahkaha eşliğinde.

Yuliya, “Hadi ya! Ne oldu?”

Bu kadar adamın dikkatini çeken bir şey olmalıydı mutlaka. Görmek için kafamı kaldırdım. Bugün seksi mini eteğini, derin dekolteli bluzunu, yüksek topuklu ayakkabılarını giymemişti. Son derece sade giyinmişti.

O zaman neydi?

“Arabamı park ettim!” diye cevap verdi İrina.

Serkan, hemen aklına gelen bir zihni sinir projesini benimle paylaşıyor:

“Abi, müşterilerinin arabalarını araç sahipleri veya görevliler yerine robotların park ettiği bir özel otopark projesi çok kazançlı bir iş olmaz mı?”

 

***

İrina, yine kedisi Barsık’ı getirmişti.

Barsık’ı ofiste bir sürpriz bekliyordu.

Ofis temizliği sorunundan illallah diyen İgor, bir temizlik robotu, “robot-uborşik” almıştı,

Sessiz, sedasız, kendi halinde çalışıyordu.

İgor, “Bu, hiç olmazsa bizim temizlikçi kadın gibi ikide bir zam talep etmeyecek, hastalık bahanesiyle işten kaytarmayacak,” dedi.

“Buna bir isim koysak.”

“İsmi yaptığı işten, kendinden mülhem ‘Robot-Uborşik’, işte,” dedi İgor.

Ofisimize yeni bir çalışan daha eklenmişti.

Robotun temizlikçi kadın yerine yerleri temizleyeceğini öğrenince kızlar, “Çay, kahve servisini kim yapacak?” diye mızmızlandılar.

Barsık, onu ilk gördüğünde çok şaşırmıştı. Ne olduğunu anlamaya çalışmıştı.

“Robot-Uborşik”, odaların içinde, koridorda dolaşıyor, sensörleriyle bir engeli farkedince yönünü değiştiriyordu.

Biraz önce “Robot-Uborşik”ten ürken Barsık, onun kendisinden korktuğunu sanıp, eğlenmek için kovalayıp, oynaşmaya, önüne atlayıp yönünü değiştirtmeye başladı.

Zavallı “Robot-Uborşik”, fır fır dönmeye başladı.

İgor, kızıp, “Bu işin de şeyi çıktı,” dedi.

Robotu durdurup, bir kenara koydu.

Barsık, onun yanına yatıp, robotun yeniden hareketlenmesini beklemeye başladı. Ama boşuna.

Serkan, “En iyisi yerleri İrina’ya temizletelim,” dedi.

***

Ofiste vukuat eksik olmuyor. Biri biterken başka bir olay başımıza geliyor.

Serkan, yine vahim bir hata yapmıştı.

“Ya oğlum, bu fiyatlandırmayı nasıl yaptın? Ne diyeceğiz şimdi müşterilere? Kusura bakmayın bizim ofiste bir zeka özürlü var, yanlış hesap yapmış, falan mı?”

Ses çıkarmadan odadan çıktı.

Çok kızmıştım.

“Adamın algoritması bozuk,” diyor İgor.

Serkan ortalıklarda yok, arazi…

İrina ile Yuliya kapı aralığında kıkırdaşıyorlar. İntikam zamanı gelmişti.

“Evet, ne yazık ki arkadaşımızın algoritması bozuk. Yerine bir robot oturtabilsek...”

“İyi de robotlara yazık, bizim işler de az karışık değil.”

Benim vicdanım elvermiyor, İgor’a “Çocuğa fazla yüklendik herhalde, ben gidip hem gönlünü alacağım, hem de hatalarını anlatacağım,” diyorum.

İgor da beyhude bir iş yaptığımı düşünerek bana kızıyor.

“Sen de mi aptalsın, yoksa?” diye çıkışıyor.

Ofiste gerginlik diz boyu.

İgor, fazla ileri gittiğinin farkına varıyor. Ortalığı yumuşatmak için bir hikaye anlatıyor.

“Bak sana bir anektod anlatayım:

Bir aptal yolda yürürken karşıdan gelen 7 bilge adama rastlamış.

Aptal önlerine geçip onlara sormuş:

Sizler hepiniz çok akıllı adamlarsınız, öyle değil mi? Öyleyse söyleyin bana, hayatın anlamı nedir?

Bilge adamlardan biri durup açıklamaya başlamış.

Arkalarında 2 aptalı bırakan 6 bilge adam yoluna devam etmiş.”

İgor’a “Hayatın anlamı nedir?” diye soracağım, ama bir türlü cesaret edemiyorum.

***

Yuliya, konuyu deşip, bizi yine kışkırtmaya niyetli:

“Yerine bir robot alsak bizim Serkan ne yapar?”

İçeri giren Serkan konuşmanın yarısını duymuş, biraz bozulmuş bir halde, “Biliyor musunuz, Tesla fabrikasında bir robot mühendise saldırmış,” diyor. “İşin daha ileriye gitmesi ancak sistemin ‘acil’ düğmesiyle kapatılmasıyla durdurulabilmiş,”

Aslında gayretli bir çocuk Serkan, ama mesleğini tam olarak öğrenebilmesi için önünde hala tırmanması gereken kocaman bir Everest Dağı var.

Şimdilerde bilen bilmeyen herkes yeni teknolojilerden, robotlardan, yapay zekadan bahsediyor ya, gelecek teorileri havada uçuşuyor.

Ben de kendimi alamadan, bilir bilmez konuşuyor, yazıyorum. Yanlış şeyler ise kusuruma bakmayın. Çok kimse bu tuzağa düşüyor.

Dünya Ekonomik Forumu’nun raporuna göre, 2025-2030 arasında 92 milyon meslek yok olurken, 170 milyon yeni iş alanı ortaya çıkacakmış. Yapay zeka, dijitalleşme ve yeşil dönüşüm, çobanlıktan banka gişe görevliliğine kadar pek çok geleneksel mesleği tehdit ediyormuş.

Gelişen teknolojilerle pek çok meslek sahibi insan işsiz kalacak deniyor.

Serkan, “İşler iyice kötüleşip ofisi kapatsaydık Robot-Uborşik’i kim alacaktı?” diye soruyor.

Bir korku da insanlığın robotların hakimiyetine gireceği.

Serkan, “Bu İgor için de geçerli mi?” diye başka bir soru soruyor.

Yeni nesilden ve hatta bir önceki nesilden insanların elektronik hesap makineleri çıktığından beri kerrat cetvelini unutmuş olmaları bir gerçek.

Belki de insanlık için robotların geleceğimizi belirlemesi tehlikesinin ötesinde yeni sürprizlerle karşılaşabiliriz. İnsan evladının beyin fonksiyonlarının, düşünme yetilerinin gelişmesi gibi başka bir türden canlılar aynı süreci yaşayarak, evrimleşip insanlar kadar zeki varlıklara dönüşebilirler.

Olur mu, olur. Saçma bir tez diye geçiştirmeyin.

Serkan, “Barsık’la bizim İrina rol değiştirebilirler mi mesela?” diye araya girip zihnimi yine dağıtıyor.

***

Robotların insanların yerini alacağı söyleniyor ya. E, peki robotların ürettiği ürünleri kimler alacak?

Serkan, Yuliya’ya “Biliyor musun, robotların son moda giysilere, takılara, pahalı kozmetik ürünlerine, estetik operasyonlarına ihtiyacı olmayacakmış,” diyor.

Gerçekten kapitalizmin en büyük sorunu talep. Üretilen malların satılabilmesi. Bu yüzden de sık sık iktisadi krizlerle karşılaşılıyor.

Daha fazla üretim, daha fazla satış, daha fazla kar. Çılgınca ve kontrolsuz.

Peki, krizler kapitalizmin en belalı sorunu mu?

Evet! Sadece sorunu değil, sonunun da işaretleri aynı zamanda.

Krizler, kapitalizmin bir parçası, birçok düşünür ve ekonomist (özellikle Marksistler) krizlerin kapitalizmin içsel yapısından kaynaklandığını iddia eder. Çünkü sermaye getirisi, aşırı üretim, kârın düşmesi gibi değişken, sistemsel olgular, döngüsel olarak duraklamalar ve aralıklarla devam eder.

Kapitalizm, sürekli büyüme, rekabet ve kar güdüsü üzerine kurulu olduğu için, bu dinamiklerin sisteminin yeterliliğinin sağlanmasında istikrarsızlıklar oluşur ve krizler bu sistemin bir "kader”i olarak görülür. 

***

Gelişmelerin takibi bile çok zor bir şey oluyor artık dünyamızda.

Daha dün bitmeden, yarın biz daha tam anlayamadan başlamış oluyor.

“Çin’de yüz tanıma işleri iyice ilerlemiş,” diyor İgor.

“İlginç ve şaşılacak bir şey. Nasıl beceriyorlar? Biz hep Çinlilerin birbirlerine çok banzediklerini düşünürüz ya.”

“Öyle. Fıkrası bile var: Tanrı bütün insanları farklı yaratmış, ama Çin'e geldiğinde yorulmuş, herhalde, diye.”

“Adamlar, devlet dairelerinde yapılan pek çok işi yapay zekaya yaptırmaya başlamışlar.”

“Ne güzel devlet dairelerine doldurulmuş bir yığın aptaldan kurtulurlar.”

***

Şu andaki bilgilerimize göre, iki yüz bin yıllık İnsanlık tarihinin başlangıcı üretimden önce, “armut piş, ağzıma düş” dönemiyle başlamış.

Avcılık, toplayıcılık döneminin bir evresinde insanlar alet yapmayı, toprağı işlemeyi öğreniyorlar.

Sonra teknoloji bazen yavaş, bazen hızla ilerliyor.

Kapitalizm işine geldiğinde, karın ucunu gördüğünde üretici güçleri geliştiriyor.

Dünyada sorun üst yapının, alt yapıya aynı hızla ayak uyduramamasında.

Yaşam biçimleri, yasalar, gelenekler…

Hepsi arkadan geliyor. Mehter takımı gibi…

Ve hatta ne yazık ki hala ortaçağ karanlığında yaşayanlar var.

Şu anda insanlığın yaşadığı sorunların altında büyük oranda bu var.

Cem Yılmaz’ın dediği gibi: Eğitim şart.

Tuhaf bir dünyada yaşıyoruz.

Bugünün dünyasında hayat da, aynı bir sirkteki gibi - sadece bir kaç kubbenin altında dönüyor, diğer herkes sadece izliyor.

Geleceğin dünyasında üretim ilişkileri değişecek. Başka bir dünyaya gözümüzü açacağız. Bildiğimiz klasik sınıflar da ortadan kalkacak. Ancak farklılıklar kuşkusuz devam edecek. Fiziksel, zihinsel farklılıklar mutlaka olacak.Yetenekli insanlarla yeteneksizlerin aynı olması mümkün değil.

Umudumuz haksızlıkların, baskının, sömürünün olmaması. Barışın, kardeşliğin, dayanışmanın egemen olması.

Romancı H. G. Wells, siyasi görüşlerini  açıklarken şöyle yazmış: "Marks işçi sınıfının kurtuluşundan yanaydı, ben de onun yok edilmesinden yanayım."

***

Serkan’la bir şirket ziyareti için Merkez’de buluşmaya karar verdik.

Balşoy Tiyatrosu’nun karşısında Marks’ın bir heykeli var. Oraya yakın bir yerde onu bekliyorum.

Anıtta Manifesto kaynaklı ünlü slogan var. Aynı zamanda SSCB tarafından devletin resmî sloganı olarak da kullanılan bir Rusça slogan: 

“Пролетарии всех стран, соединяйтесь!. -Bütün ülkelerin proleterleri, birleşin!”

Gülümsüyorum.

Bir zaman sonra “Dünyanın bütün robotları birleşin!” mi denilecek?

Eğer SSCB varlığını sürdürmüş olsaydı 2026 yılına kadar komünizm kurulmuş olur muydu?

Bunu İgor’a sormak lazım.

Aklıma İgor’dan duyduğum 1979 yapımı bir Sovyet Filminden, "Elektroniklerin Maceraları" ( Приключения Электроника) filminden bir şarkı geliyor. Urri'nin Şarkısı.

“Endişeler unutuldu,

Koşuşturma durdu.

Robotlar çalışıyor,

İnsan değil.

Ne büyük ilerleme!

Fiziksel emek ortadan kalktı,

Ve hatta zihinsel emek bile.

Şimdi dünyayı dolaşın, şarkı söyleyerek ya da söylemeden.

Kaygılar unutuldu, koşuşturma durdu,

Robotlar çok çalışıyor, insanlar mutlu.”

 

Serkan’ı beklerken Marks sanki beni duyarmış gibi mırıldanıyor, konuşuyorum.

Yukarıya bakıp, “Robotlar giderek daha da gelişmiş hale geliyor, hiç bu kadarını tahmin etmiş miydin?” diyorum. 

“Bu da, insanların emekten tamamen kurtulabileceği zamanın yaklaştığı anlamına geliyor” cevabını bekliyorum.

Ses yok!

Yorumlarda sürekli olarak bunun komünizmin kurulması için gerekli bir ön koşul olduğu görüşüyle ​​karşılaşılıyor.

Genellikle hemen ardından Marks'a atıfta bulunuluyor. O da böyle düşünüyordu, diye.

Peki, zaten buharın egemen olduğu, ama elektriğin henüz olmadığı bir çağda başka nasıl böyle düşünebilirdi ki?

O, bir bilim insanıydı ve yaşadığı dönemin analizini yapmıştı.

Tabii ki, makinelerin yakında tüm ağır bedensel işleri devralıp proletaryanın yerini alacağını bekliyordu.

“Bundan sonra robotların kaybedecek hiçbir şeyi kalmayacak, sadece zincirleri kalacak. İnsan toplumunda devrimci duygular yok olacak,” diyecek hali yoktu.

Marks'ın böyle bir şey söylemediği veya düşünmediği anlamını mı çıkarmak gerekiyor?

Mesele, onun modern takipçilerinin emeği, insanın kurtarılması gereken bir tür kötülük olarak garip bir şekilde anlamalarıdır.

İşgücünü satarak yaşamını sürdüren insanlar ne yapacak?

Akla hemen birçok seçenek geliyor, ancak bunların yakın gelecekte sosyal olarak kabul görmesi şüpheli.

Peki, o kişiye ne kalıyor?

Yaratıcı işler mi, yönetim mi?

Ama diyelim ki yapay zeka, bir süper bilgisayar kontrolü ele geçirdi ve geriye sadece yaratıcı işler kaldı, o da sadece robotların bu tür şeyleri yapması yasal olarak yasaklandığı için...

O zaman şu soru ortaya çıkıyor: Şu anda herhangi birinin yaratıcı işlerle uğraşmasını engelleyen şey nedir?

Karışık, ama tartışılan meseleler.

***

Tam o sırada yanımdan hızla bisikletli bir kız geçti.

Kaldırımlarda vızır vızır yanımızdan geçen motorlu kuryelere artık alıştığımız için sürekli dikkatli olmak zorundayız. Sorun olmadı.

Amerikalı aktör Morgan Freeman, Kapitalizm bisikleti sevmez. Çünkü bisiklet sürmek ekonomi için kötüdür.Bisiklet süren insan otomobil almaz, akaryakıt almaz, kasko yaptırmaz, motorlu taşıt vergisi ödemez, arabayı servise götürmez, yedek parça satın almaz ve işin kötü tarafı sağlıklı olur. Sağlıklı insan doktora gitmez, ilaç almaz,” demiş.

Bir baktım buluşacağımız yerin karşısında, caddenin öbür tarafından Serkan bana el sallayıp karşıya nasıl geçebileceğini işaret diliyle soruyor.

Ah be Serkan!

Alt geçidin olduğu tarafı işaret ediyorum. Biraz ötede de trafik ışıkları var.

Ancak korkunç bir araba yoğunluğu var.

Alt geçitler, trafik ışıklarının olduğu yerlerdeki yaya geçitleri olmasa karşıdan karşıya geçmek imkansız.

Aynı fıkradaki gibi. Hani adamın biri işlek bir caddenin karşısında gördüğü bir başka yayaya bağırarak sormuş.

“Karşı tarafa nasıl geçebilirim?”

“Bilmem, ben bu tarafta doğdum.”


3 Mayıs 2026 Pazar

Bir siyasi düşünür olarak Alexander Soljenitsin


 

Nikolay Rabotyazhev

Kaynak: https://www.ng.ru/

  

Soljenitsin, 20. yüzyıl Rus muhafazakâr düşüncesinin en önde gelen isimlerinden biridir.

 

11 Aralık 2018, büyük Rus yazar ve 1970 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Aleksandr Soljenitsin'in doğumunun 100. yıl dönümünü işaret ediyor. Ancak Soljenitsin sadece Rus edebiyatına değil, aynı zamanda neo-Slavsever görüşün önde gelen siyasi filozofu ve yayıncısı olarak da önemli katkılarda bulundu. Şüphesiz ki, 20. yüzyılda Rus muhafazakâr düşüncesinin en önde gelen temsilcilerinden biri olarak kabul edilebilir.

Günümüzde "muhafazakarlık" kavramı genellikle güçlü bir otoriter devlet, babacanlık, özgürlükten ziyade düzenin önceliklendirilmesi ve hatta Sovyet imparatorluğuna duyulan özlem gibi fikirlerle ilişkilendirilmektedir. Ancak Soljenitsin'in muhafazakarlığı oldukça farklıydı. Yazar, 19. yüzyılın ortalarında Alexei Khomyakov, Ivan Kireevsky, Ivan ve Konstantin Aksakov ve Yuri Samarin tarafından kurulan Slavofil entelektüel geleneğini sürdürdü ve yaratıcı bir şekilde geliştirdi. Soljenitsin için, klasik Slavofiller gibi, en önemli değer devlet değil, Rus halkı, onların eşsiz kimliğiydi. Devlete gelince, Ortodoks Rus okulunun muhafazakarları -Slavofillerden Soljenitsin'e kadar- onu yalnızca halkın korunması ve geliştirilmesi için bir araç olarak gördüler. Ivan Aksakov'a göre, güçlü bir devletin savunucuları, "kabı severler, içeriğini ihmal ederler." Slavofiller, Rus halkının özgür ulusal varlığının, sivil hakların, ifade özgürlüğünün, basın özgürlüğünün, dini vicdan özgürlüğünün ve zemstvo (yerel yönetim) sisteminin geliştirilmesinin güvence altına alınmasını gerektirdiğini savundular. Onların muhafazakarlığı belirgin bir liberal karaktere sahipti. 

Soljenitsin, Bolşevizmin sert bir eleştirmeniydi. Eserlerinin birçoğu, Sovyet rejiminin insanlık dışı ve baskıcı doğasını canlı ve ikna edici bir şekilde tasvir eder. Manevi kökenleri Smena Vekhi hareketine ve Nikolay Ustrialov'un Ulusal Bolşevizmine dayanan ve komünizmi Rusya'nın medeniyetinin benzersizliğinin bir tezahürü olarak gören solcu muhafazakarların aksine, Soljenitsin komünizmin esasen ulusal karşıtı bir olgu olduğunu ve SSCB'deki "sosyalizmin inşasının" Rus geleneklerinin ve yaşam biçiminin yıkımına yol açtığını savundu. Yazar, 1917 Ekim Devrimi'nin Rus tarihinin organik bir ürünü değil, tüm ulusal gelenekle felaket bir kopuş olduğuna inanıyordu. Soljenitsin, 1976'da Hoover Enstitüsü'nde (ABD) bir resepsiyonda, "Ekim öncesi Rusya'dan SSCB'ye geçiş bir devamlılık değil, neredeyse tam bir ulusal yıkımla sonuçlanan omurganın ölümcül bir kırılmasıdır" demişti. "Sovyet gelişimi, Rus gelişiminin bir devamı değil, tamamen yeni, doğal olmayan, kendi halkına düşman bir yönde çarpıtılmış halidir... 'Rus' ve 'Sovyet', 'Rusya' ve 'SSCB' terimleri yalnızca birbirinin yerine kullanılamaz, eşdeğer değildir, aynı doğrusal değildir, aynı zamanda uzlaşmaz bir şekilde karşıttır, tamamen birbirini dışlar." Düşünür, komünist ideolojinin Rus topraklarında neredeyse hiç kök salmadığına ve "Batı'dan üzerimize 'ileri ideolojinin' karanlık bir kasırgasının çöktüğüne" inanıyordu. Soljenitsin'e göre komünizm, 18. yüzyılın ateist Aydınlanmasından doğan ve bu nedenle ülkemize tamamen yabancı bir olgu olan Batı'nın radikal liberal hümanizminin bir "kuzenidir".

Yazar, 1960'ların aydınları arasında popüler olan "iyi Lenin" ve "kötü Stalin" efsanesini kararlılıkla reddetti. 1974 yılında "Yıkıntıların Altından" adlı derlemede yayımlanan "Nefesin ve Bilincin Dönüşü Üzerine" adlı makalesinde Soljenitsin, "Stalin, yeteneksiz olmasına rağmen, Lenin'in öğretilerinin ruhunun çok tutarlı ve sadık bir devamcısıydı" diye iddia etti ve Stalinist sosyalizm modelinin temel unsurlarının esasen Leninist dönemde şekillendiğini savundu. Bugün, yazarın haklı olduğu açıktır; totaliter yönetimin temelleri (tek parti yönetimi, polis terörü, medyanın devlet tekeli, sendikaların ve diğer kamu örgütlerinin parti-devlete tabi kılınması, emeğin militarizasyonu vb.) Lenin ve Troçki'nin Sovyet devletini yönettiği dönemde ülkemizde zaten atılmıştı.

Soljenitsin, komünizmin yalanlarını çürüten birinden çok daha fazlasıydı. Modern Batı uygarlığının manevi krizine dikkat çekti ve (Slavofilleri takip ederek) bu uygarlığın temelini oluşturan rasyonalist hümanizmi, materyalizmi ve seküler hümanizmi eleştirdi. Yazara göre, Batı'da bireysel özgürlük yozlaşmış, ahlaki sorumluluktan ve görev duygusundan yoksun bir özgürlüğe dönüşmüştü. Soljenitsin Avrupalılara şöyle yazmıştı: "Özgürlüğün anlamını unuttunuz. Avrupa onu ilk kurmaya kalkıştığında, Hristiyan dünya görüşünden doğrudan türetilen kutsal bir kavramdı. Bu özgürlük, insanın yücelmesine hizmet ediyordu. Değerlerin açığa çıkmasını sağlamayı vaat ediyordu. Bu özgürlük, erdem ve kahramanlığa giden yolu açıyordu. Ama bunların hepsi unutuldu." Yazara göre, Batı'da bir "özgürlük parçalanması" meydana gelmişti; Batı'nın özgürlük kavramı "neredeyse tamamen dış baskıdan özgürlüğe, devlet şiddetinden özgürlüğe indirgenmişti." Bu arada, Soljenitsin'e göre, yasal olarak güvence altına alınmış dış özgürlük kendi başına bir değer değildir; Bu, bir insanın ahlaki ve ruhsal mükemmelliğine ulaşmasının bir koşuludur ve bu da onun başlıca dünyevi amacıdır. Yazarın vurguladığı gibi, hayatın amacı sınırsız tüketim veya maddi genişlemede değil, ruhsal gelişimdedir. Bu nedenle, "dışsal özgürlük kadar, bir insanın ruhu için kirlenmemiş bir alana, ruhsal yoğunlaşma fırsatlarına ihtiyacı vardır."  

Akla doğal olarak şu soru geliyor: Soljenitsin'in liberalizme karşı tutumu neydi? Bunu cevaplamak için öncelikle liberalizmin iki çeşidi olduğunu (radikal ve muhafazakâr liberalizm) ve yazarın bunlara karşı tutumunun farklı olduğunu hatırlamalıyız. Ulusal gelenekle bağlantısı olmayan ve mevcut toplumsal düzeni genellikle yurtdışından ödünç alınan soyut modellere göre yeniden yapılandırmayı amaçlayan radikal liberalizm, elbette Soljenitsin tarafından kesin bir şekilde reddedilmiştir. Dahası, hem 20. yüzyılın başlarındaki yarı sosyalist ilkeleriyle Rus radikal liberalizmini hem de yazarın kendi sözleriyle "talihsiz Rusya üzerinde acımasız bir deney"i temsil eden 1990'ların radikal liberalizmini, Gaidar ve Çubais reformlarını şiddetle eleştirmiştir.

Soljenitsin, Rus radikal liberallerinin siyasi yelpazenin sağ kanadıyla haksız yere aynı çizgide yer aldıklarına inanıyordu. Yazar, "Sağ kanat, ülkenin geleneklerini koruyarak istikrarlı, durdurulamaz bir gelişmeyi savunan muhafazakarlardır" diye belirtiyordu. "Tırnak içindeki 'sağ'ımız bu insanlara benziyor mu?" Soljenitsin, 1990'ların Rus radikal liberallerinin 18. yüzyıl Fransızlarının ve Fransız Devrimi'nin manevi mirasçıları olduğuna ve bu nedenle ideolojik olarak Bolşeviklerin kuzenleri olduğuna inanıyordu. Yazar şöyle devam etti: "Ve uygulamalarında -Rusya'yı nasıl yağmaladıklarını, halkın servetinin nasıl yağmalanmasına izin verdiklerini, nüfusun yarısından fazlasını nasıl anında yoksulluğa sürüklediklerini gösterdiklerinde- Bolşeviklerin öz kardeşleridirler, bu yüzden yerleri sağ kanatta değil, aşırı soldadır."     

Ulusal geleneklere dayanan ve Rusya'nın tarihi köklerinden kopmayan, evrimsel değişime yönelik muhafazakâr liberalizm ise yazar için tamamen kabul edilebilirdi. Bu bağlamda, Soljenitsin'in "büyük bir liberal" olarak adlandırdığı Pyotr Stolypin'in reformlarına büyük bir sempatiyle yaklaştığını belirtmekte fayda var. Dahası, yazar özel mülkiyetin doğal hakkını kabul etti ("özel mülkiyet, insan faaliyetinin gerçek doğal koşuludur; aktif, motive olmuş işçileri teşvik eder"), ancak elbette insanı homo oeconomicus (modern neoliberaller arasında yaygın bir kusur) olarak asla görmedi. Yazara göre, ekonomik faaliyet de dahil olmak üzere her türlü insan faaliyeti, daha yüksek dini ve ahlaki hedeflere, kişilerarası değerlere tabi olmalıdır. 

Soljenitsin, 1990 yılında SSCB'de yaklaşık 30 milyon adet basılan "Rusya'yı Nasıl Yeniden İnşa Etmeliyiz?" broşüründe ülkemizdeki reformlara ilişkin pratik önerilerini özetledi. Bu eserinde, Sovyetler Birliği'nin çöküşünün kaçınılmaz olduğunu belirtti ve Baltık, Transkafkasya ve Orta Asya cumhuriyetlerinin yanı sıra Moldova'nın ve hatta muhtemelen Güney Kazakistan'ın da ayrılmasının tanınmasını savundu. Yazar, Sovyet imparatorluğunun çöküşünün Rus ulusal dirilişi için elverişli koşullar yaratacağına inanıyordu. "Bir imparatorluk için gücümüz yok! Buna ihtiyacımız yok, o yüzden omuzlarımızdan düşsün," diye yazdı ve şöyle devam etti: "Büyük bir imparatorluğu sürdürmek, kendi halkımızı öldürmek demektir. Neden bu karmakarışık yapı? Ruslar eşsiz kimliklerini mi kaybedecekler? On iki cumhuriyetin ayrılmasıyla, bu görünürdeki fedakarlıkla, Rusya tam tersine, değerli iç gelişimi için kendini özgürleştirecek ve nihayet dikkatini ve gayretini kendine yöneltecektir." Soljenitsin'e göre yeni Rus Birliği, Rusya, Ukrayna, Belarus ve Kuzey Kazakistan'ı kapsayacaktı. 

Broşürde, Ukraynalılara ve Belaruslulara Rusya'dan ayrılmamaları çağrısında bulunan bir "Ukraynalılar ve Belaruslulara Bir Söz" bulunması dikkat çekicidir. Yazar öncelikle Ukraynalılara seslenmiştir. Soljenitsin, "Bütün bunlar yakın zamanda uydurulmuş bir yalandır; ayrı, Rus olmayan bir dile sahip ayrı bir Ukrayna halkı neredeyse 9. yüzyıldan beri var olmuştur. Hepimiz, Nestor'un Kroniği'ne göre 'Rus topraklarının yemeye başladığı yer' olan değerli Kiev'den, Hristiyanlığın bize doğduğu yerden birlikte aktık. Aynı prensler bizi yönetti... Kiev Rus halkı aynı zamanda Moskova devletini de kurdu." Ukrayna'nın Rusya'dan ayrılması da bir insanlık trajedisi olurdu, çünkü "Ukrayna'yı ayırmak milyonlarca aileyi ve insanı bölmek anlamına gelir: Nüfusun ne kadar karışık olduğu; Rus çoğunluğuna sahip bölgeler; kaç kişinin iki milliyet arasında seçim yapmakta zorlandığı; kaç kişinin karışık kökenli olduğu; kaç kişinin karışık evlilik yaptığı - ve hiç kimse bunları 'karma' olarak görmemiştir." "Kardeşler! Bu acımasız bölünmeye gerek yok!" diye ısrar etti yazar.

Soljenitsin'in "Rusya'yı Nasıl Yeniden İnşa Etmeliyiz?" adlı eseri de ekonomik ve siyasi reform önerileri içeriyordu. Yazar, ülkemizin Batı ekonomik modellerini düşünmeden kopyalamaması gerektiğine ve planlı komuta ekonomisinden piyasa ekonomisine en sorunsuz geçişin, küçük ve orta ölçekli özel girişimlerin kapsamını en üst düzeye çıkarmak olduğuna inanıyordu. Post-komünist Rusya'nın siyasi sisteminin inşasıyla ilgili olarak Soljenitsin, "güçlü bir merkezi hükümetle, yerel yaşam haklarını sabırla ve ısrarla genişletmeyi" önerdi. Esasen, siyasi projesi, güçlü başkanlık otoritesi ile geniş yetkilere sahip yerel ve bölgesel özyönetimin bir kombinasyonunu öngörüyordu. Düşünür, "Düzgün bir şekilde kurulmuş yerel özyönetim olmadan, insanca bir yaşam olamaz ve 'sivil özgürlük' kavramının kendisi anlamını yitirir" diye vurguladı. Soljenitsin, yüzyıllarca süren ve şehir meclislerini, topluluk toplantılarını, Kazak özyönetimini ve zemstvoları içeren "küçük ölçekli demokrasi" geleneğinin yeniden canlandırılması çağrısında bulundu. Şüphesiz ki yazarın görüşleri, monarşiyi gelişmiş zemstvo özerk yönetimiyle birleştirmeyi savunan 19. yüzyıl Slavseverlerinin fikirlerinden etkilenmiştir. 

1991'den sonra Rusya'daki reformların seyri Soljenitsin'den güçlü bir tepki aldı. Yazar, 1991 Belovezh Anlaşmaları'na çok olumsuz tepki gösterdi, çünkü SSCB'nin dağılması 20 milyondan fazla Rus'un komşu ülkelerin vatandaşı olmasına yol açmıştı. Soljenitsin daha sonra şöyle yazdı: "SSCB'nin bölünmesi, pervasız bir aceleyle ve mümkün olan en kötü şekilde gerçekleştirildi... 1991'de, tek sağlıklı olasılık -eğer varsa- üç Slav cumhuriyetinin Kazakistan ile tek bir federal devlette gerçek, karşılıklı güvenli birleşmesi kaybedildi... Böyle bir birlik altında, Rus halkı -Ukrayna halkı gibi- bölünmezdi."

Rus liderliğinin 1992'de başlattığı radikal liberal ekonomik reformlar da yazar tarafından oldukça eleştirel bir şekilde değerlendirildi. "Kabinenin (Uluslararası Para Fonu ve Gaidar'ın) reform projesi"nin "halkı 'kurtarma' projesi değil, onlara acımasız bir 'şok' projesi" olduğunu belirtti. Soljenitsin, 1992'deki fiyat serbestleşmesinin, rekabet ortamı olmadan, tekelci üreticiler tarafından fahiş fiyatlara yol açtığını; "acımasız bir çılgınlıkla" uygulanan kapsamlı özelleştirmenin, ulusal zenginliğin yağmalanmasına denk geldiğini; ve banka mevduatlarının devalüasyonunun orta sınıfın başlangıcını yok ettiğini kaydetti. Yazar, "Komünizmi en çarpık, en acı verici, en absürt şekilde terk ediyoruz" diye belirtti. 1990'lardaki reformların sonuçları, Soljenitsin tarafından 1998'de yayınlanan "Çöküşte Rusya" adlı kitabında analiz edildi.  

Yazarın 1990'lardaki Rus liderliğinin dış politikasını da eleştirdiğini belirtmekte fayda var. Özellikle şu durumdan öfkelenmişti: "Belirsiz BDT toplantılarında, Rus liderliği, asıl vatanlarında aniden 'yabancı' olarak bulundukları bu yeni devletlerde Rus nüfusunun varlığının devamı için bile net bir şekilde konuşma cesaretini bulamıyor... Rus liderliği, Rus çıkarlarına yönelik herhangi bir önyargıdan kaçınmak için her türlü çabayı gösteriyor... Rus etnik grubu, Rusya'nın desteğinin bir sütunu olarak açıkça dahil edilmiyor." Soljenitsin ayrıca, o dönemde Andrei Kozyrev'in başkanlığını yaptığı Rus Dışişleri Bakanlığı'nın Rusya'nın ulusal çıkarlarını savunmayı fiilen reddetmesinden de rahatsızdı. Yazar, "her ülkenin kendi ulusal çıkarları vardır ve bunları savunmak şovenizm değildir" diye vurguladı.

1990'lardaki reformlar, başlatıcılarına göre, Rusya'da demokrasiyi inşa etmeyi amaçlıyordu. Ancak Soljenitsin'in görüşüne göre, ülkemizde gerçek demokrasi ortaya çıkmadı. Yazar, 1994 yılında, anavatanına döndükten kısa bir süre sonra, "Halkımız şu anda kendi kaderinin efendisi değil. Bu nedenle demokrasiye sahip olduğumuzu söyleyemeyiz" diye belirtti. Demokrasinin en önemli sosyal sütunu olan ekonomik olarak bağımsız birey, mal sahibi, mülk sahibi figürünün Rusya'da son derece zayıf olduğunu savundu. Soljenitsin, Eylül 1994'te Rostov Üniversitesi'nde yaptığı konuşmada, "Büyük liberalimiz -ve diğer tanımlarına inanmayın- Pyotr Stolypin'in dediği gibi: demokrasi her şeyden önce bir vatandaşı, bir mal sahibini gerektirir" dedi. "Bizde bu yok." Bir ay sonra, Devlet Duma'sına hitaben yaptığı konuşmada yazar tekrar vurguladı: "Mülk ve özellikle de toprak, emek ve beceri sahibi insanlara ait olmalı, geçici hayallere değil." "Kitlelerin ekonomik bağımsızlığı olmadan demokrasi olmaz." Yazar, 1990'lardaki Rusya'daki yönetim biçimini oligarşi, yani "sınırlı, kapalı bir insan grubunun yönetimi" olarak nitelendirdi; bu grup, komünist nomenklaturanın üst ve orta kademelerindeki temsilcileri ve büyük, yeni zengin mülk sahiplerini (yazarın deyimiyle "yakında zengin olacakları") içeriyordu. 

Yazar, perestroyka ve perestroyka sonrası reformların yıkıcı sonuçlarını öncelikle "yetkililerin, yabancı modelleri beceriksizce ödünç alarak, halkın hem girişimini hem de zihniyetini, ayrıca Rusya'nın yüzyıllardır süregelen manevi ve sosyal geleneklerini tamamen göz ardı etmelerine" bağladı. Ulusal geleneklere ve temellere dayalı halk egemenliğinin savunucusu olan Soljenitsin, demokrasinin vatanseverliğe karşıt olmaması gerektiğini, aksine demokratik ve vatansever değerlerin organik olarak birleşmesi gerektiğini savundu. Yazar, "Demokrat kelimesinin küfür haline geldiği ülkeye yazıklar olsun," diye belirtti. "Ve vatansever kelimesinin küfür haline geldiği ülke kaybedilmiştir." Bizim görüşümüze göre, bu çok doğru bir görüştür. Sonuçta, çağdaş Alman muhafazakâr siyaset felsefecisi Günther Rohrmoser'in de belirttiği gibi, tüm büyük demokrasiler demokrasi ve ulusal bilincin birliğinden güç alırlar.

Özetlemek gerekirse, Soljenitsin'in Rus sağcı, "beyaz" muhafazakarlığının siyasi felsefesinin oluşumuna önemli bir katkı sağladığını belirtiyoruz. Bu muhafazakarlık öncelikle "halkı korumaya", eşsiz manevi kimliğini muhafaza etmeye ve ulusal kültürün "muhafazakar-koruyucu" ve "yaratıcı-yenileyici" ilkeleri arasında bir denge kurmaya yöneliktir. Bu açıdan, güçlü bir devleti Rus medeniyetinin en yüksek değeri olarak ilan eden İzborsk Kulübü ve "Zavtra" gazetesinin solcu muhafazakarlığından ve öncelikle bürokratik kurumun mutlak gücünü korumayı ve Rusya'yı "dondurmayı" amaçlayan Birleşik Rusya'nın bürokratik muhafazakarlığından temelden farklıdır. 

Bizim görüşümüze göre, Soljenitsin'in birçok fikri modern liberal ve aydınlanmış Rus muhafazakarlığının temelini oluşturabilir. Bununla birlikte, yazarın siyasi liberalizm fikirleriyle ilişkisinin karmaşık olduğu akılda tutulmalıdır. Örneğin, Soljenitsin'in siyasi çoğulculuğa karşı tutumu belirsizliğini koruyor. Batı'daki çok partili sisteme ve Rusya'da ortaya çıkan çok partili sisteme karşı önemli ölçüde şüphecilik ifade etti ve rakiplerini -Rus tarihini önyargılı bir gözle yorumlayan sol liberal ve sosyalist eğilimli göçmen yazarları- "çoğulcular" olarak adlandırdı. Soljenitsin'in kendisi her zaman seçmenlerin bir partiye değil, tanıdıkları bir adaya oy verdikleri çoğunlukçu bir sistem altında seçimleri savundu. Yazarın çok partili sisteme yönelik temel reddinin, Slavofillerden miras aldığı organik-konsilci toplum anlayışıyla bağlantılı olması muhtemeldir (sonuçta, Rus toplumu tek bir organizma ise, sosyo-politik çatışmalar ve bunları siyasi düzeyde yansıtan partiler arasındaki mücadele için hiçbir temel yoktur).

Bir başka soru da ortaya çıkıyor: Soljenitsin'in sosyalist fikre yönelik tam ve koşulsuz kınaması, Rus felsefi düşünce geleneğine uyuyor mu? Her halükarda, 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarındaki Rus düşünürlerin çoğu – Vladimir Solovyov, Nikolay Berdyaev, Sergey Bulgakov, Georgy Fedotov ve Fyodor Stepun – sosyalizm fikrinde bir miktar doğruluk payı olduğunu kabul etmişlerdir (ancak Marksist yorumunu reddetmişlerdir). Görünüşe göre Rus aydınlanmış muhafazakarlığı sadece liberal değil, aynı zamanda bazı sosyalist değerleri de içermelidir.

Soljenitsin'in siyasi ve felsefi mirası şu anda Rusya'da büyük bir talep görmüyor. Ülkemizde hâlâ diğer muhafazakâr ideoloji biçimleri egemen durumda. Ancak büyük Rus yazar, düşünür ve peygamberin fikirlerine dayanan liberal muhafazakârlığın zamanı henüz gelmeyecektir.

 

Yazar hakkında: Nikolai Vladimirovich Rabotyazhev, siyaset bilimi alanında doktora adayı ve IMEMO RAS'ta önde gelen bir araştırmacıdır.

30 Nisan 2026 Perşembe

"Rusya - Türkiye 105 Yıl ve Üzeri"

"Rusya - Türkiye 105 Yıl ve Üzeri" başlıklı uluslararası medya forumu Moskova'da düzenlendi.


Kaynak: https://ujmos.ru/

 (Fotoğraflar: Aleksandr Ruzayev)


22 Nisan 2026'da, Moskova Devlet Pedagoji Üniversitesi'nde "Rusya - Türkiye 105 Yıl ve Üzeri" Uluslararası Medya Forumu düzenlendi. Etkinlik, Moskova Gazeteciler Birliği, A.M. Gorçakov Kamu Diplomasisi Fonu, Rus Barış Vakfı ve Moskova Devlet Pedagoji Üniversitesi tarafından, Büyük Asya Medya Grubu'nun bilgi desteğiyle organize edildi. Forum, çok yönlü iş birliğinin sağlam temellerini atan RSFSR ve Türkiye arasındaki Moskova Dostluk ve Kardeşlik Antlaşması'nın imzalanmasının 105. yıldönümüyle aynı zamana denk gelecek şekilde planlandı.

Moskova Hükümeti Bakanı ve Moskova Dış Ekonomik ve Uluslararası İlişkiler Dairesi Başkanı Sergey Evgenievich Cheremin, resmi açılış törenine katıldı. Konuşmasında, Rus başkenti ile Türkiye Cumhuriyeti arasındaki işbirliğinin dinamiklerini detaylandırdı. Cheremin, ilişkilerin yakın ve verimli olduğunu belirterek, geçen yıl karşılıklı ticaret hacminin yaklaşık 30 milyar dolara ulaştığını kaydetti. Aralarında büyük inşaat şirketlerinin de bulunduğu onlarca Türk şirketi, Moskova ekonomisinde başarılı bir şekilde faaliyet gösteriyor.

Bölüm Başkanı, özellikle Ankara ve diğer büyük Türk şehirleri, başta İstanbul olmak üzere, ile ortaklıklara büyük önem verdi. Sergey Çeremin şunları vurguladı:

"İstanbul, büyüklük, nüfus ve gelişim dinamikleri açısından Moskova'ya çok benziyor. Bugün, Avrasya'daki en büyük iki kentsel yığılmayız. İstanbul ile birlikte, dünyanın dört bir yanındaki diğer mega kentler tarafından da desteklenen çeşitli girişimleri sıklıkla teşvik ediyoruz."

Moskova'nın yakın zamanda tarihi ve kültürel mirası korumaya adanmış olan Miras İstanbul sergisine aktif olarak katıldığını ve Moskova standının en iyilerden biri olarak kabul edildiğini açıkladı. Dahası, forum, bir sonraki Miras İstanbul sergisinin Rusya'nın başkentinde düzenlenmesi için bir girişim başlattı.

Sergey Çeremin'e göre, güçlü insani bağların bir diğer teyidi de yakında açılacak anıtlar olacak: Ankara'da Yuri Gagarin'in, Moskova'da ise seçkin Türk şair Yunus Emre'nin anıtları dikilecek. Bakan, Rusya'ya yönelik bilge ve dengeli politikası için Türk liderliğine içten teşekkürlerini ifade ederek, zorlu uluslararası duruma rağmen iki ülke arasındaki bağların aynı derecede güçlü ve yakın kaldığını belirtti.

Forumda ayrıca "Rusya-Türkiye: 21. Yüzyılda Siyasi Diyalog ve Ortaklığın Sosyal Bağlamı" başlıklı bir genel oturum ve tematik bölümler de yer aldı. Her iki ülkeden gazeteciler, medya temsilcileri, akademisyenler ve uzmanlar, dezenformasyona karşı sürdürülebilir medya ortaklıklarının geliştirilmesi, ülkelerin medyada karşılıklı imajı ve insani ve ekonomik işbirliğinin temeli olarak kültürel klişeler ve gerçeklik konularını ele aldılar.


Rusya - Türkiye, 105 seneden fazlası

Kaynak: https://ujmos.ru/65760-2/


Rus ve Türk medya temsilcileri tarihi anımsayarak gelecekteki iş birliğini ele aldılar.

22 Nisan 2026'da Moskova'da "Rusya - Türkiye, 105 yıl daha" başlıklı medya forumu düzenlendi.

Rusya Dışişleri Bakanlığı'nın resmi temsilcisi Maria Zakharova, 16 Nisan 2026'da Rusya Dışişleri Bakanlığı'nda düzenlenen bir bilgilendirme toplantısında bu olayı duyurdu .

Moskova Gazeteciler Birliği'nin Gorçakov Kamu Diplomasisi Fonu'nun desteğiyle düzenlediği uluslararası medya forumunun, iki ülke arasındaki siyasi diyaloğu ve insani ortaklığı güçlendirmeye yönelik ortak çabaları yoğunlaştırmayı amaçladığını belirtti.

Forumun yaklaşan programını açıklayan diplomat, programın "Rusya-Türkiye: 21. Yüzyılda Siyasi Diyalog ve Ortaklığın Sosyal Bağlamı" başlıklı bir genel oturumun yanı sıra insani işbirliği, medya, kültürel değişimler ve gençlik girişimlerine ayrılmış bölümler içerdiğini vurguladı.

Çok yönlü Rus-Türk işbirliği bağlamında, iki ülkenin gazetecilik camiaları arasında doğrudan diyaloğun geliştirilmesine geleneksel olarak özel önem verildiğini belirtmek gerekir.

2023 yılında Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, uzmanlaşmış bir yuvarlak masa toplantısının katılımcılarına yaptığı konuşmada, olumlu bir bilgi ortamı yaratmak için önde gelen medya kuruluşları arasında pratik işbirliğinin gerekliliğini vurgulamıştı.

22 Nisan 2026'da Moskova Devlet Pedagoji Üniversitesi'nde düzenlenen uluslararası medya forumu, bu çalışmanın bir devamı niteliğindeydi.

Ana düzenleyicilerin yanı sıra, uluslararası medya forumunun eş düzenleyicileri arasında Rus Barış Vakfı, Rusya Devlet Çağdaş Tarih Arşivi, Rusya Dışişleri Bakanlığı, Greater Asia TV kanalı ve Yurttaşlar: Ortak Davaya Katkı adlı kamu girişimi yer aldı.

Forum, her iki ülkeden hükümet yetkililerini, uluslararası kuruluşları, uzmanları, bilim insanlarını ve medya temsilcilerini bir araya getirdi.

Etkinliğin temel konuları Rusya ve Türkiye arasında siyasi diyaloğun güçlendirilmesi, ekonomik ortaklığın geliştirilmesi ve insani, kültürel, bilimsel ve eğitim alanlarında iş birliğinin genişletilmesiydi.

Genel oturumun moderatörlüğünü Big Asia medya grubunun CEO'su Alexander Lebedev yaptı. 

Etkinliğin açılış konuşmasını Rusya Devlet Başkanı'nın Küresel Alanda Kültürel İşbirliği Özel Temsilcisi Mihail Şvydkoi yaptı.

İki ülke arasındaki zengin halkla ilişkilere dikkat çekti. Medya alanı da dahil olmak üzere çok sayıda ortak etkinlik şu anda devam ediyor. Rus ve Türk gazeteciler arasındaki etkileşimin ve ortak çalışmaların, iki halk arasındaki karşılıklı anlayışı geliştirmeye yardımcı olduğuna inanıyor.

Moskova Dış Ekonomik ve Uluslararası İlişkiler Dairesi Başkanı Sergey Çeremin, konuşmasında Rus başkenti ile Türkiye arasındaki yakın ve verimli ilişkilere dikkat çekti. Geçen yıl karşılıklı ticaret hacmi yaklaşık 30 milyar dolara ulaştı. Aralarında büyük inşaat şirketlerinin de bulunduğu onlarca Türk şirketi şehirde faaliyet gösteriyor. Sergey Çeremin, Moskova şehrindeki gökdelenlerin inşasında Türk inşaatçıların katılımını, bunların yarısının Türk inşaat şirketleri tarafından inşa edilmesini, bu işbirliğinin çarpıcı bir örneği olarak gösterdi.

Ayrıca Moskova'nın Ankara ve başta İstanbul olmak üzere diğer büyük Türk şehirleriyle hızla gelişen ilişkilerine de dikkat çekti.

Sergei Cheremin, "Bugün Avrasya'daki en büyük iki kentsel yığılma bölgesiyiz," diye vurguladı.

Moskova Gazeteciler Birliği Birinci Sekreteri Lyudmila Shcherbina ise , 15.000'den fazla üyesiyle ülkenin en büyük bölgesel medya temsilcileri birliğini tanıttı. Birlik, her yıl çok sayıda etkinlik düzenliyor; bunlar arasında, bugüne kadar birçok gazetecinin hayatını kurtarmaya yardımcı olan "Kale" kursları da yer alıyor.


Türk gazeteci ve yazar Hakan Aksay, iki ülke arasındaki ilişkilerin tarihine vurgu yaptı. 1917 Ekim Devrimi'nden sonra Türkiye'ye gelen göçmenlerin, özellikle kültürel alanda, Türkiye'nin sosyo-ekonomik hayatı üzerinde önemli bir etkiye sahip olduğunu hatırlattı.

Rus-Türk ilişkilerindeki bir sonraki aktif temas dalgası, Rusların mekik ticareti geliştirdiği 1990'larda yaşandı.

Sonuç olarak, Hakan Aksay, ikili insani temasların geliştirilmesi ve analiz edilmesi için bir platform görevi görecek ortak bir kamu forumu oluşturulmasını önerdi.

Foruma ayrıca A.M. Gorçakov Kamu Diplomasisi Fonu Genel Müdür Yardımcısı Sergei Orlov , Rusya Devlet Çağdaş Tarih Arşivi Müdürü Igor Permyakov , Uluslararası Televizyon ve Radyo Akademisi Başkanı Leonid Mlechin , Moskova Devlet Pedagoji Üniversitesi Halkla İlişkiler Rektör Yardımcısı Tatyana Vladimirova , Türkiye'deki Rus Vatandaşları Örgütleri Koordinasyon Konseyi üyesi Alexander Babaev , Forum hazırlık koordinatörü Galina Karavaeva'nın yanı sıra diğer uzmanlar, gazeteciler ve akademisyenler de katıldı.

Genel kurul oturumunu özetleyen Alexander Lebedev, Rusya ve Türkiye arasındaki ilişkilerin gelişme potansiyelinin yüksek olduğuna olan güvenini dile getirdi. Bu durum, forumun adında da yansıtılmaktadır. Her iki ülke de birçok alanda iş birliğini geliştirmeye devam etmeyi hedeflemektedir. Akkuyu Nükleer Santrali inşaatı da dahil olmak üzere büyük ortak projeler devam etmekte ve Rusya'dan gelen turist akışı yeni rekorlar kırmaya devam etmektedir. Büyük Asya Genel Direktörü, Forumun amacının iki ülke arasındaki olumlu iş birliği gündemini daha da ilerletmek olduğunu belirtti.

Genel kurulun ardından forum, bölüm tartışmaları şeklinde devam etti.

Oturumu Alexander Lebedev yönetti, Andrey Alferov ise eş sunuculuk yaptı. Oturumda hem insani yardım ve eğitim alanlarındaki iş birlikleri hem de güncel medya konuları ele alındı.

Bu bağlamda, Türk üniversitelerini, özellikle Yeditepe Üniversitesi Rus Dili ve Edebiyatı Bölümü öğretim üyesi ve uluslararası ilişkiler koordinatörü Sayın Turaj Aliyeva temsil ederek, "Türkiye'de Rus Dili: Talep ve Sistem Arasında, Türkiye'deki Yükseköğretim Kurumlarında Yabancı Dil Olarak Rusça Öğretiminin Yapısal Özellikleri" başlıklı bir konuşma yaptı ve Rus dili ve edebiyatı öğretimi deneyimlerinden bahsetti. Aliyeva, bugün Türkiye'de 15 devlet üniversitesinde ve bir özel üniversitede Rus dili ve edebiyatı eğitimi verildiğini belirtti.

Rus uzmanlar ise bilim ve eğitim alanına yönelik yeni modeller sunmanın yanı sıra yapay zeka ve siber güvenlik alanlarında fikri mülkiyetin korunması konusuna da değindiler.

Bu bölümde, ikili ilişkilerin geliştirilmesinde kamu diplomasisinin rolüne önemli ölçüde dikkat çekildi.

"Vatandaş: Ortak Davaya Katkı" adlı kamu girişimi projesinin başkanı, uluslararası ekonomist ve ekonomi doktora adayı Omar Farizov, Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü'nün kurulmasına yol açan çalışmalara katıldığını açıkladı.

Ona göre, Türkiye Cumhurbaşkanı Turgut Özal ve Başbakan Süleyman Demirel'in katılımıyla İstanbul'da düzenlenen uzmanlar zirvesi , öncelikle petrol ve doğalgaz sektöründeki iş birliği перспектиfleri üzerine odaklandı.

Konuşmacının da vurguladığı gibi, bugün ikili ilişkiler temelden yeni bir seviyeye ulaşmıştır; bunun en açık örneği ise Rusya'nın Türkiye'de Akkuyu nükleer santrali inşa etmesi gibi amiral gemisi niteliğindeki bir projenin hayata geçirilmesidir.

Ömer Farizov, 1980'lerin sonu ve 1990'ların başında Sovyetler Birliği'nde kurulan Türk sermayeli ortak girişimlerin olumlu deneyimini de hatırlattı. Bu ticari yapıların Rus-Türk turizm alışverişinin gelişmesinde önemli bir rol oynadığını ve her iki ülkedeki gelişimine önemli katkı sağladığını değerlendirdi.

Uzman, dünyadaki jeopolitik durum ve bunun Rusya ile Türkiye arasındaki ikili ilişkilere etkisi hakkında konuşurken, tarihsel bir bakış açısıyla, yıkıcı siyasi rejimlerle ittifak kuran devletlerin nihayetinde kendi yarattıkları yıkıcı eğilimlerin kurbanı olduklarını belirtti.

Omar Farizov, yurt dışında yaşayan vatandaşlarla iş birliğini geliştirmek ve kardeş şehir hareketi aracılığıyla etkileşimleri artırmak da dahil olmak üzere, kamu diplomasisi araçlarının daha aktif bir şekilde kullanılmasının öneminden bahsederken, Rusya ve Türkiye'nin kardeş şehirler toplantısının düzenlenmesini önerdi. Bu toplantının, belediye düzeyinde deneyim alışverişinin genişletilmesini ve iki ülke arasında kamu diplomasisi yoluyla yatay bağların güçlendirilmesini kolaylaştırabileceğini belirtti.

Ayrıca, 2026 yılının Rusya'da Devlet Duma seçimlerinin yapılacağı yıl olduğunu ve Türkiye'nin kendi seçim döngüsünün de yakında başlayacağını belirtti. Bu koşullar altında, iki ülkenin medya toplulukları ve sivil toplum kuruluşlarının iç siyasi süreçlere ilişkin objektif bilgi aktarımı sağlamak için ortak çabalarının özellikle önemli olduğuna inanıyor.

Stolica Kültür ve Eğitim Derneği (Antalya) Başkanı ve Türkiye'deki Rus Vatandaş Dernekleri Koordinasyon Konseyi üyesi Alexander Babaev, Türkiye'de yaşayan Rus vatandaşlarıyla etkileşim konusunu ele aldı ve insani diyaloğu güçlendirmede vatandaş derneklerinin önemli potansiyelinin dikkate alınmasının önemini vurguladı.

İki ülkenin belediyeleri arasındaki işbirliği bağlamında diasporanın çabalarının birleştirilmesinin, sivil toplum düzeyinde bir güven ortamı yaratmaya hizmet ettiğini doğruladı.

Panel tartışması, 21. yüzyılda Rusya ve Türkiye arasındaki medya diyaloğuna odaklandı. Tartışmaya Russia Today, TASS, Rossiyskaya Gazeta ve STS'den yöneticiler ve uzmanların yanı sıra önde gelen Türk yayınları Millet ve Sözcü'den köşe yazarları katıldı.

Ana tema, dezenformasyonla mücadele etmek ve sürdürülebilir medya ortaklıkları kurmaktı.

Özellikle Russia Today'in baş editör yardımcısı Alexei Nikolov, saygın medya kuruluşlarında sunulan bilgilerin kendi değerlendirmelerini yapma hakkına sahip olduklarını iddia eden ve bu bilgilerin yerine kendilerine ve sahiplerine fayda sağlayan güvenilmez içerikler koymayı amaçlayan, kendilerini "gerçek kontrolü firmaları" olarak adlandıran kuruluşların aktif olarak kurulmasına dikkat çekti.

Ayrıca, kendi kendini değerleme firması olarak ilan edenlere ilişkin uluslararası yargı uygulamalarının olumsuz olduğunu ve bu durumun bu yıkıcı eğilimle mücadeleyi zorlaştırdığını belirtti.

Katılımcılar, her iki ülkenin profesyonel camiaları için en önemli zorluklardan birinin, medya kuruluşlarının tartışmalı konularda kamuoyunu körükleyen haber gündemlerine odaklanmaktan kaçınması ve bunun yerine olayların yapıcı ve objektif bir resmini sunması olduğu konusunda hemfikir oldular. Bu bağlamda, Forum katılımcıları, gerçekleri kontrol etmek ve sahte haberleri derhal çürütmek için ortak bir Rus-Türk platformu oluşturma olasılığını görüştüler.

Sonuç olarak, medya forumuna katılanlar, Rusya ve Türkiye arasındaki ortaklığın sabit olmadığını ve küresel durumdaki değişikliklere duyarlı olduğunu, ancak medya alanında düzenli ve dürüst diyaloğun güveni korumak ve ulusal çıkarlar arasında denge kurmak için gerekli bir araç olmaya devam ettiğine olan inançlarını dile getirdiler.

Rusya-Türkiye işbirliğinin yoğunlaşması, Forumun açılışından bir gün önce, 21 Nisan'da Rusya-Türkiye parlamenter istişarelerinin yapılmasıyla da teyit edilmiştir. Türkiye Federasyon Konseyi Başkan Yardımcısı ve Rusya ile Dostluk Grubu Başkanı Murat Baybatur ile yaptığı görüşmede Konstantin Kosachev , Türkiye tarafının Rusya karşıtı yaptırımlara katılmayı reddetmesinden ve Ukrayna ihtilafına ilişkin tutarlı ve sorumlu duruşundan dolayı teşekkür etti. Senatör ayrıca Ankara'nın, Rusya ve Ukrayna arasında olası müzakereler için İstanbul'u bir platform olarak sunmaya devam etme isteğini de özellikle vurguladı. 

Irina Shelekhova , Moskova Gazeteciler Birliği üyesi.

Bir asrı aşan dostluk


Osman Nuri Cerit

Kaynak: https://anlatilaninotesi.com.tr/

 

Türkiye Rusya ilişkilerinin 105’inci yılı gazeteciler tarafından ele alındı.

Moskova Devlet Pedogoji Üniversitesi’nde Rusya Gazeteciler Birliği tarafından "Rusya-Türkiye 105 yıl artı” Medya Forumu düzenlendi.

Rus ve Türk gazeteciler iki ülke ilişkilerinin güçlenmesi için atılacak adımları ele aldı.

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ilk dış politika belgesi, 26 Nisan 1920 tarihinde Sovyet Rusya’ya yapılan başvuruydu. Mustafa Kemal Atatürk’ün imzasını taşıyan bir mektup, diplomatik ilişkiler kurulması için resmi bir teklif ve Türkiye’nin bağımsızlık mücadelesinde yardım talebiyle Moskova’daki Vladimir Lenin’e gönderildi.

Sovyet yönetimi, Mustafa Kemal Atatürk önderliğindeki milli mücadeleye maddi ve manevi destek verdi. Bunun ilk aşaması olarak 16 Mart 1921 Moskova Antlaşması imzalandı. Her iki ülke karşılıklı diplomatlar göndererek ikili ilişkilerin gelişmesine yönelik adımlar attı.

Mustafa Kemal Paşa, cumhuriyetin ilanından sonra da dış politikada barışçıl bir süreç izlemekle birlikte, komşuları ile de ilişkilerini geliştirme politikasını yürüttü. Musul Meselesi dış politikanın en önemli başlıklarından birisini oluşturdu.

İngiltere’nin girişimleri ile Musul’un Misak-ı Milli dışında kalması önemli bir mesele oluşturdu. Sovyetler Birliği de aynı dönemde batılı devletlerle sorunlar yaşadı. Böyle olunca da Türkiye ve Rusya, Batılı devletlerin kendilerine karşı yürüttüğü politikaların neticesi olarak işbirliğini arttırdı.

17 Aralık 1925 tarihinde imzalanan Türkiye - Sovyetler Birliği dostluk ve saldırmazlık antlaşması ile iki ülke arasında dostluk pekiştirilmiş oldu.

 

Dostluğu güçlendirmek için atılacak adımlar konuşuldu

Aradan geçen bir asrın ardından iki ülkenin dostluk ilişkileri Moskova’da düzenlenen bir forum ile yeniden gündeme geldi. “Rusya-Türkiye 105 yıl artı” Medya Forumu için Moskova’da düzenlendi.

Rusya Gazeteciler Birliği’nin organize ettiği toplantıya Türkiye’den davet edilen gazeteciler katıldı. Forma Türk-Rus gazetecilerin yanı sıra, Rusya’dan bazı yetkililer, Türk Büyükelçiliği’nden bir görevliler, akademisyenler ve öğrencilerden oluşan geniş bir katılım sağlandı.

Moskova Devlet Pedogoji Üniversitesi’nde gerçekleştirilen toplantıda iki ülke arasında bir asrı geride bırakan dostluk elen alındı. İki ülke arasındaki, kültüre ve tarihi ilişkilerin yanı sıra akademik ve güncel konulardaki iş birlikleri de değerlendirildi.

‘Basında işbirliği önerisi’ toplantıların açılış konuşmasını Rusya Devlet Başkanı Putin’in uluslararası kültürel iş birliği ve medya özel temsilcisi Mihail Şvıdkoy yaptı. İki ülke arasındaki ilişkilerin yoğunluğu üzerinde duran Şvıdkoy, gazetecilerin yayınlarının iki halk arasındaki karşılıklı anlayışın gelişmesine katkı sağlayacağını ifade etti.

Şvıdkoy bu nedenle Türk ve Rus gazeteciler arasındaki iş birliğinin genişletilmesinin önemli bir alan olduğunu söyledi.

 

‘İki ülkede karşılıklı anıtlar dikilecek’

Moskova Dış Ekonomik ve Uluslararası İlişkiler Departmanı Başkanı Sergey Çeryomin ise Moskova ile Türkiye arasındaki yakın ve verimli ilişkiler üzerinde konuştu. Gayrimenkul başta olmak üzere onlarca Türk şirketinin Rusya’da faaliyet gösterdiğini belirten Çeryomin, Moskova’daki gökdelenlerin yarısının Türk inşaatçılar tarafından yapıldığını vurguladı.

Çeryomin, “İstanbul, büyüklüğü, nüfusu ve gelişim dinamiği bakımından Moskova’ya çok benziyor” dedi. İki ülke arasında dostluğun simgesi olarak anıtlar dikileceğini belirten Çeryomin "Moskova’da Yunus Emre Parkını ve anıtını açacağız. Türkiye’de ise uzaya çıkan ilk insan olan Gagarin anıtı açılacak. Bu adımlar iki ülkenin dostluğunu simgesi olacak” dedi.

 

‘Forumda ele alınan başlıklar’

Forumda tarihten, sanata, bilimden akademiye, güncel konulardan iki ülke liderlerinin birbirleri ile sürdürdükleri yakın diyaloga kadar pek çok konu ele alındı.

Forumda şu mesajlar dikkat çekti:

-Türkiye ile Rusya ilişkilerin artırılmasına büyük önem verildiği ve bağların güçlendirilmesine yönelik çalışmaların artığına" vurgu yapıldı.

-Türkiye’nin bölgedeki arabuluculuğu ve Ukrayna ile ilgili gelişmelerdeki barış çabaları takdir edildi.

-İki ülkenin birçok alanda iş birliğini sürdürmesi ve bunu alanları artırmayı hedeflemesi gerektiği mesajı verildi.

-Akkuyu Nükleer santralinin iki ülkenin birlikte çalıştığı büyük projelerden biri olduğunun altı çizildi.

-Rusların Türklerle yaptığı evliliklerin arttığı ve bunun da iki ülke insanının yakınlığını göstermesi açısından önemli olduğu dile getirildi.

-Akademik alanda Rusya ve Türkiye’de eğitim alan gençlerin sayısına dikkat çekildi.

-Rusların özellikle Antalya bölgesini çok sevdiğini ve tatil tercihlerinin burası olduğunu vurgulandı.

-Rusların özellikle Türklerin misafirperverliğinden duydukları memnuniyet dile getirildi.

 

Karlov’un eşinden mesaj

Türkiye’de görev yaptığı sırada terör saldırısı sonucu hayatını kaybeden Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Andrey Karlov’un eşi Marina Karlov’da foruma katılan isimler arasında yer aldı.

Türk gazeteciler ile sohbet eden Karlov şunları söyledi:

“Benim eşim bir terör saldırısı sonucu hayatını kaybetti. Bir teröristin yaptığı saldırının o ülkenin diğer insanları ile alakası yok. En kötü dostluk savaştan daha iyidir. Bu nedenle iki ülkenin dostluğunun güçlenmesi önemli. Türkiye ve Rusya ilişkilerinin her geçen gün artması ve bu dostluğun daha da güçlenmesi gerektiğine inanıyorum."