Moskova

Moskova
Volga etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Volga etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ekim 2020 Pazar

Rusya’nın Nehirleri / Bölüm 1: VOLGA




Metin Uçar

VOLGA 

Kaynak

Türkiye’deyken hep hayal ederdim, ‘bir gün gelir Fırat ve Dicle Nehri’nin doğduğu yerlerden başlayıp denize kadar yolculuk yaparım’ derdim. Kısmet olur mu bilmem, ancak nehirlere duyduğum ilgi çok eskiye dayanır. Kaptan Cousteau’nun benzeri Nil, Amazon seyahatlerini gıptayla izlerdim. Rusya’nın nehirlerine olan ilgimin doğal kaynağı işte bu merakımdır. Nehirler, eski zamanlardan beri büyük uygarlıkların etrafında kurulduğu doğal oluşumlardır. Önce beslenme, ardından sulama ihtiyacı, daha sonra nehir taşımacılığı, düşmandan korunmak için sudan faydalanılması gibi nedenlerle nehirler her zaman önemli rol oynamıştır tarihte. Bu yazı dizimde Rusya’nın büyük nehirlerini size tanıtacağım. Doğduğu yerden başlayıp, denize ya da okyanusa döküldüğü yere kadar, nehir boyunca ilginç neler varmış araştıracağım. Yapacağım çalışmanın ilginizi çekeceğini düşünüyorum. Çünkü meraktan Türkçe Wikipedia’nın Volga makalesini inceledim. Bir paragraftan ibaret. Burada çok daha geniş bir tanışma sizi bekliyor, emin olun. Çünkü Wikipedia'dan aldığım teknik bilgileri diğer kaynaklarla zenginleştirmeye çalışıyorum. Çekilmiş belgeselleri izliyorum.

Sizin de anladığınız üzere listemizin 1 numarası Rusların Mat-Volga (Volga Ana) dedikleri Volga Nehri. Okunması kolay olsun diye her nehirle ilgili yazıyı üç bölüme ayıracağım: Kaynak, orta havza ve delta.

Volga gerçekten de Rusya’daki Nehirlerin anasıdır. Su debisi, nehir havzası alanı ve uzunluk bakımından Dünya’nın en büyük nehirleri arasındadır ve Avrupa’nın ise en büyüğüdür. Volga’nın bir diğer özelliği ise Dünya’nın su çıkışı olmayan en büyük su havzasına (Hazar Denizi) dökülen en büyük nehri olmasıdır. 1930 yılından önce uzunluğu 3690 km olan Volga’nın bugünkü uzunluğu 3530 km’dir. Bu kısalmanın nedeni 1930 – 1980 arasında Volga üzerinde inşa edilen sekiz HES’in nehrin bazı bölümlerini muazzam baraj gölleri haline getirmiş olmasıdır. Rusya’nın Volga boyunca uzanan bölgesine Povoljye (Volga Boyu) denir.

Volga Nehri’nin doğduğu yere 1989 yılında yerleştirilen büyük bir kayanın üzerinde Volga’nın Rus nehri olduğu yazar. Mevcut hali ile tabii ki tartışılması anlamsız bir konu ancak Dünya’daki diğer doğal güzellikler gibi Volga da bir zamanlar başka halklara kucak açmıştır. Antik kaynaklarda ona Ra denir. Orta Çağ’da Tatarlar ona İtil, İdel, Atal derler. Rusça ismi Volga ise V’lga, yani nemden gelir. Çekya’daki Vlha, Polonya’daki Vilga nehirleri de bu ismin Slav kökenli olduğunu gösterir. Volga’nın doğduğu topraklar Baltık ülkelerine yakın olduğu için Baltık dillerine dayanılarak iddia edilen isimleri de dikkat çeker. Mesela ilga ‘uzun’ demektir.

Gelelim Volga’nın doğduğu yere. Volga Nehri’nin resmen doğduğu kabul edilen yer, Tver Bölgesi’ne bağlı Ostaşkovo Beldesi, Volgoverhovye (Yukarı Volga) Köyü’nde yeralır. Burada denizden 228 metre yükseklikte çok sayıda su pınarı bulunur. Bunlar birbirlerine küçük bir gölet ile bağlıdırlar. Muazzam Volga’nın bebeklik hali 30 cm derinlikte, bazen bir metreye varan genişlikte bir deredir. Volga’nın kaynağı olarak kabul edilen bu yerin 250-300 metre ilerisinde 19 yy başında inşa edilen kaya dolgu bir bendin izleri bulunur. Bu Volga üzerinde inşa edilen ilk baraj olarak kabul edilir. Baraj ile beraber burada Olga Kadın Manastırı inşa edilmiştir. Volga’nın bebeklik güzergahı yaklaşık 91 km’dir ve üzerinde Malıye Verhitı, Bolşiye Verhitı adında iki küçük göl bulunur. Ardından ise daha büyük olan Sterj, Vselıg, Peno ve Volgo gölleri gelir. Burada kadın manastırın yanı sıra kütükten yapılmış, Aziz Nikola’ya adanmış küçük bir kilise bulunur. Kilise’nin hemen önünde ise sizin de yakında tanıdığınız bir Anadolu’lunun heykeli vardır. Heykelin resmi adı: Likya Mira’lı Mucize Yaratan Nikolay. Heykel nispeten yakın zamanda, 2001’de kurulmuştur. Ortodoks inanışının Bizans üzerinden Rusya’ya gelmiş olmasından dolayı Aziz Nikola’ya ya da Aziz Georg’a adanmış sayısız kilise vardır Rusya’da.


2. Bölüm - orta havza 

Orta havza ifadesinin sadece yazımı üç bölüme ayırmak için kullandığımı belirterek kayığıma biniyorum. Katedeceğim yol Moskova’yı beş denizin şehri yapan Volga Nehri üzerinde bulunuyor.

Turistik seyahatimize başlamadan önce Volga’nın Rusya için öneminden bahsetmek istiyorum. Volga, Rusya’nın adeta bel kemiğidir. Nehirlerin anasıdır. Rus kimliğinin hatta dilinin oluşmasında birinci derecede rol oynamıştır. Dilbilimsel açıdan konuşma (reç - речь) ve nehir (reka - река) aynı kökten gelmektedir. Volga Nehri kıyısında Rusya’nın tarihini yoğuran, şekillendiren şehirler kurulmuştur. Günümüz Rusya’nın milyonun üzerinde nüfusu olan dört büyük şehri Volga kıyısındadır: Nijniy Novgorod (Aşağı Yenişehir), Kazan (bildiğimiz kazan), Samara (adını Samara Nehri’nden alır) ve Volgograd (Volga Şehri).

Volga’yı böylesine önemli yapan, kıyısında yaşayan insanların çehresini ve en nihayetinde tarihini şekillendiren özelliği bir ticaret yolu olmasıdır. Volga-Don kanalı ile Don, Azov ve Karadeniz bağlantılı ticaret yapılırdı Volga üzerinden. Arap halifeliğinden kumaş, metaller getirilir, slav ülkelerinden ise silah (kılıç), kürk, balmumu ve bal gönderilirdi. Hazar’ın İtil’i, bulgarların Bulgar’ı, Rusların Rostov, Suzdal, Murom ve Verhnoye Povoljye (Yukarı Volga Havzası) şehirleri çok önemli ticaret merkezleri haline gelmişlerdi. Rus knyazı Svyatoslav’ın 965 yılında Hazarları yenilgiye uğratmasından sonra Volga ticaret yolu eski önemini kaybeder.

11.yy’dan itibaren Rusya’nın ticari ve dini ilişkilerinin şekillendirdiği Dnyeper Nehri önem kazanır. Çünkü o günlerde Rusya yüzünü Bizans'a çevirmişti. Taa ki Korkunç İvan’ın Veşşiy Oleg’in vasiyetini yerine getirmesine kadar. Veşşiy Oleg, Volga’nın Rus için oynadığı ve oynayacağı rolü hissetmiş ve Rus’un ancak tüm Volga’ya sahip olması halinde güçlü bir devlet olacağını söylemiştir. XVI. yy ortalarında Kokrunç İvan Astrahan’ı ele geçirdiğinde bu hedefe ulaşılmış olur. O tarihten sonra Volga yeniden eski ticari ve tarihi önemini kazanır. Ortalama 500 gemiden oluşan gemi kervanları Volga’da gider gelirler o zamanlar.

1808 yılında Volga ve Neva nehirleri birbirine bağlanır. O tarihten itibaren güçlü bir nehir filosu meydana gelir. 1820’de ilk buharlı gemi Volga’nın sularında boy gösterir. O dönemde Volga kıyısında 300 bin burlak çalışmaktadır. Unutulan meslekler yazı dizimizde burlaklardan bahsetmiştik. Nehrin akış yönünün tersine tekne çeken insanlardı burlaklar. Güneyden, Astrahan’dan tahıl, tuz (Elton gölü), balık daha sonraki yıllarda petrol ve pamuk taşınırdı.

1917 Ekim Devrimi’nden sonra bolşevik yönetiminin kurulması aşamasında Volga yine belirleyici rol oynar. Devrim sonrasında yaşanan içsavaş sırasında büyük direniş gösteren Tsaritsino’nadaki çarpışmalara aktif olarak katılanlar arasında İ.V. Stalin de bulunmaktadır. Daha sonraları Tsaritsino’nun adı Stalingrad’a çevrilir.

30’lu yıllarda yaşanan endüstri devrimi sırasında Volga’nın önemi gittikçe artar. Volga artık sadece bir ticaret yolu değil bir enerji kaynağıdır. O yıllarda inşaatına başlanan ve hala çalışan sekiz HES Volga’nın da çehresini değiştirir. Volga boyunca muazzam büyüklükle baraj gölleri meydana gelir.

Unutmadıysanız kayığa binmiştik. Yolumuz güneye ve akış yönünde olduğu için Hazar Denizi’ne varmak o kadar yorucu olmayacak!

Küçük dereleri yanımıza alarak Volga’nın sularıyla birlikte güneye olan yolculuğumuza devam ediyoruz. Karşımıza üç büyük göl çıkıyor. Sterj (foto – 001 STERJ GÖLÜ), Peno (foto – 002 PENO GÖLÜ) ve Volgo (foto – 003 VOLGO GÖLÜ).

Daha sonra kıvrıla kıvrıla, sayısız güzelliklere tanık olarak Volga üzerinde kurulmuş ilk büyük şehir Rjev’e (foto – 004 RJEV) varıyoruz. Rjev’den sonra Volga aniden yön değiştirir. Artık kuzeye doğru ilerlemeye başlarız. Karşımıza çıkan ikinci şehir Tver’dir (foto – 005 TVER). Tarihi zengin olan bu şehirde dikkatimizi çeken kişi İvan Andreyeviç Krılov. Krılov Rusya’nın en bilinen masal yazarıdır. Tver’de yazıcı memur olarak uzun yıllar çalışmıştır. Ancak masal yazarlığı daha sonraki döneme aittir.

Volga, Tver’den sonra yoluna devam eder. Sanki yolu direkt Moskova’ya doğrudur. Ancak öyle değil. Yine keskin bir viraj alarak kuzeye yönelen Volga’nın Moskova’ya en yakın noktasında Şoşa köyü yeralır. Şoşa köyünün Volga kıyısında modern bir tatil merkezi vardır. Zavidovo. Bir zamanlar yabancı diplomatların her türlü ihtiyacını karşılamak üzere kurulan GlavUpDK’ya ait olan bu tatil merkezinin inşaatını Türk EMT A.Ş. şirketi yapmıştır (foto – 006 ZAVIDOVO). Buralarda çok sayıda tatil tesisi olduğunu notlarımıza alıp yolumuza devam ediyoruz. Kuzeye doğru olan yolumuzda bir sonraki uğrak yerimiz Dubna şehri. Ancak Dubna’ya varmadan İvankovskiye su rezervuarını aşmamız gerekiyor. Yolumuz üzerindeki ilk HES de burada bulunuyor. Kanal havuz sayesinde baraj engelini aşıp yolumuza devam ediyoruz.

Yolumuza devam ediyoruz, ancak Volga bir türlü güneye dönmek niyetinde değil gibi. Yukarılara çıktıkça çıkıyor. Ben bunu merak ederken karşıma çok ilginç bir yer çıkıyor. Kalyazin. Size yola çıkmadan Volga üzerinde sekiz HES inşa edildiğinden bahsetmiştim. Bu barajlar ülkenin ihyitacı olan elektrik enerjisini sağlarlar, ancak çok sayıda yerleşim yerinin de sular altında kalmasına neden olmuşlardır. Kalyazin çan kulesi (foto – 007 KALYAZIN) bir mucize eseri sulara karşı durabilmiş az sayıdaki yapıdan biridir.

Kalyazin çan kulesinin suya karşı kazandığı zafere eğilerek saygımızı ifade ediyoruz ve yolumuza devam ediyoruz. Sıradaki şehir Ugliç (foto – 008 UGLIC). Ugliç, yabancı turistlerin Altın Ring olarak bildiği ve çok sayıda kilise ve manastırı ile güzel bir yerdir. Ancak Ugliç’e Altın Ring seyahati sırasında geri dönmek üzere yolumuza devam ediyorum. Ugliç’te ikinci HES’i yine kanal havuz yardımıyla aşıyorum. Sıradaki yerleşim yeri, sakinlerinin fareleri çok sevdiği Mışkin (Fare Köy) (foto – 009 MISKIN). Efsaneye göre knyaz Fyodor Mihayloviç Mıstislavskiy birgün Volga kıyısına uzanır. Yorgundur. Aniden yüzünden dolaşan bir fare onu uyandırır. Sinirlenen knyaz fareyi nasıl cezalandıracağını düşünürken aslında hayatını kurtardığı anlar. Çünkü hemen yakında bulunan sinsi bir yılan ona saldırmak üzeredir. Bunun üzerine fareyi affeden knyaz burada onun adına bir köy kurulmasını emreder. Bugün Mışkin sokaklarında dolaşan fare kılıklı insanlar görürseniz şaşırmayın. Konunun Walt Disney ile alakası yok! 2008 yılından itibaren burada Uluslararası Fare Festivali düzenlenir. 2008’de Fare Sarayı açılmıştır.

Fareli köy Mışkin’den ayrıldığım sırada Volga’nın nasıl da genişlediğini farettim birden. Üstelik kuzeye doğru ilerledikçe iki kıyısı arasındaki mesafe inanılmaz derecede artmış idi. Neredeyse 1.5 kilometreye varan yerlerden geçiyorum. Bu arada ‘Volga acaba ne zaman güneye dönecek?’ diye sormaya da devam ediyorum. Ama öyle bir niyeti yok gibi. ‘Böyle giderse Hazar Denizi’ne dökülemez ki!’ diyorum kendi kendime.

Sorumun cevabını hemen alıyorum. Teknemle sanki denize çıktım. Sağım solum su! Karadan iz yok! Burası Rıbinsk Baraj Gölü. En geniş yeri 51 km, uzunluğu 130 kilometreden fazla. Burası Van Gölü’nden bile büyük. Yakınlardan geçen bir balıkçı teknesinden önümde Rıbinsk Barajı’nın olduğunu öğreniyorum. Şansımdan barajı inşa edenler benim gibileri unutmamışlar. Hemen güneyinde bir kanal havuzu inşa etmişler (foto – 0010 KANAL HAVUZ). Bu kanalın yönü güneye dönük. Demek ki dönüş noktamız bu imiş. Bu kanal havuz sayesinde 30 metre aşağı iniyorum ve Volga üzerindeki yoluma devam ediyorum. Karşıma unutulan meslekler dizisinde bahsettiğim Rıbinsk şehri çıkıyor. Rıbinsk (foto – 0011 RIBİNSK) zamanında burlakların başkenti olarak kabul edilirdi. Rıbinsk şehrinin görülecek yerleri arasında Volga Ana heykelini özellikle belirtmek istiyorum. Çünkü bu heykel Volga’nın kendisini simgeliyor.

Rıbinsk’ten sonra yeniden güneye doğru yaptığım seyahatte karşıma çıkan diğer bir şehir Yaroslavl. Yaroslavl (foto – 0012 YAROSLAVL) tarihi şehir merkezi UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası’na dahil edilmiştir ve ünlü Altın Ring’i oluşturan şehirler arasındadır. Yaroslavl’ın hemen ilerisinde yine Altın Ring’in diğer bir tarihi şehri olan Kostroma’ya (foto – 0013 KOSTROMA) geliyoruz. Kostroma yine kiliseleri ve manastırları ile bilinen bir yer, ancak burada üretilen bir hediyelik eşyayı mutlaka biliyorsunuzdur. Kostroma valiliğinde çok eski zamanlardan beri yapılan bu zanaatın adı Hohlama’dır(foto – 0014 HOHLAMA) . Kostroma ayrıca Rus ulusal kahramanı İvan Susanin’inde doğduğu yerdir. İvan Susanin Polonya-Litovya ordularına esir olur ve yol göstermesi için işkenceden geçirilir. Ancak bunu yapmayı reddeden Susanin düşman birlikleri yanlış yollara sokar ve kaybolmalarını sağlar. Bu hayatına malolur ama adı da tarihe malolur. Günümüzde size rehberlik eden, ancak yolunuzu kaybetmenize neden olan birine ‘Eh Susanin!’ diye takılınır.

Kostroma’dan sonra gelinleri ile ünlü, tekstil merkezi İvanovo’ya doğru inen Volga aniden yönünü doğuya çevirir ve yeniden bir denize dönüşür. Bu deniz hemen Nijnij Novgorod şehrinin önünde yeralan Gorkiy baraj gölüdür.

Farketiniz mi bilmiyorum, ancak güneye indikçe Volga’nın etrafındaki tarih de zenginleşiyor, derinleşiyor. Ben böyle ağır ağır önümdeki ikinci baraj olan Gorkiy’e doğru ilerlerken, sağ kıyıda Çkalovsk diye bir yerleşim yeri olduğunu öğreniyorum. Şehre bu isim burada doğan ve tüm dünyaca tanınan bir pilotun şerefine verilmiş. Valeriy Pavloviç Çkalov. Çkalov 1937 yılında Kuzey Kutbu’nu aşarak Moskova – Vancouver (ABD) arasında direkt uçuşu (foto – 0015 ANT-25. Çkalov’un uçağı) gerçekleştirerek tarihe geşmiş bir insandır. Çkalovks’ta onun adına bir müze bulunur.

Bu ilginç tanışmadan sonra yoluma çıkan diğer bir engel olan Nijniy Gorod HES’ni yine havuz kanal sistemi ile aşıyorum. Yine metrerlerce aşağı iniyorum. Önümde ise Volga’nın ‘milyonluk’ ilk büyük şehri Nijniy Novgorod! (foto – 0016 NIJNIY NOVGOROD) Bir milyon ikiyüzellibin nüfusu ile Nijniy Novgorod gerçekten büyük bir şehirdir. Alman Mercedes ve Volkswagen Rusya’da üretim yapacakları fabrika için burayı seçmişlerdir. Şehrin diğer bir bilinen kuruluşu silah üreticisi Almaz-Antey’dir.

Volga, Nijniy Novgorod’dan sonra hafifçe doğuya doğru yönelir ve Rusya Federasyonu’na bağlı iki cumhuriyet arasında doğal ve idari bir sınır görevi görür. Kuzeyde Mari El, güneyde ise Çuvaş Cumhuriyeti bulunur. Yolumuza çıkan sıradaki şehir Çuvaş Cumhuriyeti’nin başkenti olan Çeboksarı’dır (foto – 0017 CEBOKSARI). Çeboksarı’ya varmadan Volga yine deniz olur. Bu denizin adı ise Çeboksar Baraj Gölüdür ve sıradaki Çeboksar HES’in inşaatından sonra meydana gelir.

Volga’nın yine asıl yönü olan güneye döndüğü noktada diğer bir büyük şehir çıkar karşımıza. O da bir başkenttir, o da Rusya Federasyonu’na ait diğer bir cumhuriyet olan Tataristan’a dahildir: Kazan (foto – 0018 KAZAN). Bir milyon ikiyüzelliyedibin nüfusu ile ayrı bir yazıya konu olabilecek Kazan, tarihin en eski çağlarından itibaren doğu ve batı arasında önemli bir ticaret merkezi olmuştur. Kazan bir zamanlar Volga Bulgar Krallığı’nda sınır kenti olarak inşa edilmiştir. Kazan bilimsel, teknolojik alanda da çok önemli bir uygarlık merkezidir. Ancak dediğim gibi uzun yolumuzda sadece bir uğrak yeri olduğu için, onu başka bir yazıya bırakıp asılıyorum küreklere.

Yukarıda dediğim gibi Kazan’da güneye sert dönüş yapan Volga yine bir denize dönüşür. Bu sefer karşıma çıkan Jigulyovks HES’in meydana getirdiği Kuybışevskiy Baraj Gölü. Elimdeki harita olmasa, bu baraj gölünün doğusunda ikinci büyük bir nehrin Volga’ya karıştığından haberim bile olmayacaktı. Volga’ya dökülen bu büyük nehrin adı Kama’dır. Bu birleşmeden sonra Volga artık bildiğimiz, o çok engin ve uzun Volga haline gelmiştir (foto – 0019 VOLGA KAMA). Bir kıyısında durduğunuzda diğer kıyısını göremezsiniz. Ben de öyle düşünüyordum ama bir baktım ki kıyılar görünür oldu. Hem de iki taraftan da. Demek ki bir boğaza yaklaşıyoruz. Bu boğaz dediğim yerde karşıma Ulyanovsk şehri (foto – 0020 ULYANOVSK) çıkıyor. Bu şehir dünya tarihinin en önemli tarihi isimlerinden birinin doğduğu yer: Vladimir İlyiç Ulyanov (LENİN).

Ulyanovsk’u geçtikten sonra yukarıda bahsettiğim Jigulyovsk HES’na varıyorum. Yine havuz kanal, yine iniş. Ama Volga yoluna devam ediyor. Önümüzde iki önemli şehir bulunuyor. Tolyatti ve Samara. Tolyatti (foto – 0022 TOLYATTI) önemli bir sanayi merkezidir ve Rusya otomotiv sanayinin beşiği sayılır. SSCB ve Rusya’nın önemli otomobil üreticisi AvtoVAZ’ın merkezi buradadır. AvtoVAZ’ın %50’den fazla hissesi 2016’dan bu yana Fransız Renault’a aittir. Burada SSCB’nin efsanevi otomobilleri Lada markası altında üretilir. Jiguli, Niva, Sputnik, Samara ve ünlü mini otomobil Oka bu fabrikanın ürünleridir. Lada Niva’nın adı tüm dünyaya yayılmıştır ve birçok ülkede Lada Niva sevenler klüpleşmişlerdir.

Volga, Jigulyovsk HES’inden sonra 180 derece dönüş yapar ve artık batıya doğru akar. Bu keskin virajın bitiş noktasında Volga’nın diğer bir milyonluk şehri Samara çıkar karşımıza. Bir milyon yüzellialtıbinlik nüfusu ile Samara (foto – 0023 SAMARA) bölgenin bir sanayi devidir.

Samara’dan sonra Volga yine genişler. Bu önümüzde yeni bir baraj olduğuna işaret ediyor. Artık buna alıştım. Yeni bir baraj ve yeni bir havuz kanal geçişi. Önümüzdeki HES’in adı Saratov. Hemen aşağısındaki Saratov şehrinden alıyor adını. Yoluma devam ederken ilginç bir detay dikkatimi çekiyor. Önce Volga’nın sol kıyısında Marks isimli bir yerleşim yerinin yakınından geçiyorum. Ardından ise yine sol kıyısındaki Engels şehri karşıma çıkıyor. Umarım bahsettiğim detayı hissetmişsinizdir. Engels’in hemen karşısındaki sağ kıyıda ise Saratov şehri yeralıyor.

Bundan sonraki uğrak yerimiz yine bir milyonun üzerinde nüfusu olan Volgograd (Volga şehri) (foto – 0024 VOLGOGRAD). Volgograd’a sekizinci HES olan Volga HES’nın kanal havuzundan geçerek ulaşıyoruz. 1961 yılına kadar Stalingrad adını taşıyan bu şehirde görülecek çok önemli tarihi ve turistik yerler var. Ancak bunların başında Volgograd’ın simgesi olan Mamayev Kurgan gelir. 2. Dünya Savaşı’nda yaşanan Stalingrad savunmasının anısına yapılmış bir anıt kompleksidir. Bu savunma o kadar önemliydi ki İngiliz Başbakan’ı Winston Churchill, Tahran Konferansı’na gelirken yanında İngiltere Kralı VI. Georg’un özel bir hediyesini getirir. Stalingrad Kılıcı adını taşıyan bu hediyeyi yüksek misafirlerin huzurunda resmen teslim alan kişi İstanbul Taksim’deki Atatürk heykel kompozisyonundaki Voroşilov’dan başkası değildir! (foto 0025 - KILIC)

Volgograd’dan sonra hafifçe doğuya kıvrılan Volga artık yolunun sonuna gelmiştir.

 

3. Bölüm - Delta

Nehirler sadece kıyısında yaşayan insanlara sağladığı imkanlarla, insanlık tarihinin yazılmasına etki etmezler. İçinde aktıkları nehir yatağını rahat rahat akabilecekleri bir şekle getirmek için de uğraşıp dururlar. Sert kayalık araziler bile onlara kanyonlarla geçit vererek boyun eğerler. Volga’nın ise pek öyle bir derdi yok gibidir. Rusya ovası olarak bilinen havzası boyunca karşısına çıkan tepecikler birkaç yüz metreyi geçmez. Volga bu tepecikleri aşarken kıyının birinde eşsiz güzellikte yarlar meydana getirir. Çoğunlukla ise düz ovada aktığı için, neden olduğu erozyon sonucu arada bir yönünü değiştirir. Bizim menderes diye bildiğimiz kıvrımlar meydana getirir. Nehirlerin denize, okyanusa ya da bir göle döküldüğü yerlerde delta dediğimiz doğal oluşum meydana gelir. Deltalar nehirler gibi sürekli şekil ve yer değiştirirler. Mesela Milet bir zamanlar bir liman şehri idi. Fırat ve Dicle deltaları da yıllar önce şimdiki yerlerinden çok daha yukarıda bulunmaktaydılar.

Volgograd’dan sonra stepin ortasından tembel tembel akan Volga’nın deltası kendi gibi büyüktür. Kendisi gibi Avrupa’nın en büyük, Dünya’nın ise sekizinci büyük deltasına sahiptir. Burası bir ekosistem parkı statüsündedir ve 2019’da yüz yılını geride bırakmıştır. Son yılların ekoloji turizminde önemli bir yer almaktadır. 800’den fazla değişik türden canlının yaşadığı Volga Deltası adeta bir cennettir. 500’den fazla koldan meydana gelen deltanın alanı son 130 yıl içinde dokuz katı artmıştır.

Volga Deltası’nın hemen hemen ortasında seyahatimiz boyunca karşımıza çıkacak olan son şehir Astrahan’dır. Tarihi çok eski tarihlere dayanan Astrahan denildiğinde, doğal gaz, havyar, Mersin balığı, zengin fauna ve flora, ayrıca Astrahan karpuzu gelir. Nasıl ki Türkiye’de karpuz dendi mi Diyarbakır deriz, Rusya’nın Diyabakır’ı dendi mi Astrahan deriz! Burada nadiren bulunan altın havyarın kilosunun Londra’da 25.000 sterline alıcı bulduğu söylenir. Gram gram alınan siyah havyarın nasıl pahallı olduğunu ve öyle her yerde bulunmadığını siz de bilirsiniz.

Volga Deltası’nın diğer bir mucizesi uçsuz bucaksız tarlalara benzeyen lotus çiçekleridir. Lotus balı çok popülerdir.

Rusya’daki ve Avrupa’daki nehirlerin Anası Volga’nın suları deniz seviyesinden ortalama 27 metre aşağıda yeralan deltası içinden kıvrıla kıvrıla Hazar Denizi’ne dökülür.

Uzun seyahatimizin bitmesi şerefine bir Astrahan karpuzu kesiyorum. Yediğim bana, gördüklerimi size anlattım zaten.

Gördüklerim dedim de böylesi muhteşem bir seyahati yapmak için tabii ki uzun bir zamana ihtiyaç var, bir de kayığa! Her ikisinden de mahrum olduğum için bu seyahati ‘hayali’ olarak yaptım. Ancak modern teknoloji sayesinde bu hayal neredeyse gerçek gibiydi. Belki soracaksınız. ‘Peki sen hiç Volga’yı gördün mü?’ Rusya’ya gelip de Volga’yı görmeme şansı bana göre çok az.

Volga ile ilk defa Nijniy Novgorod’da tanıştım. Moskova’nın içinden geçen Moskova Nehri ileride Oka Nehri’ne dökülür, Oka ise Nijniy Novgorod’da Volga ile birleşir.

1991’in yaz ayları idi ve DEİK heyetine tercümanlık yapıyordum. Gittiğimiz yerler Nijniy Novgorod, Ufa, Volgograd ve Astrahan idi. Ufa - Volgorad – Astrahan arasındaki yolculuğumuz trenle idi ve bu sırada Volga ile bayağı senli benli olmak zamanını bulmuştum. Çok iyi hatırlıyorum Volga’nın üzerinde uzun mu uzun bir demiryolu köprüsünü aşıyoruz. Tabii ki bu nefes kesici manzaranın bir fotoğrafını çekmem lazım. Ben uygun bir kare yakalamak için uğraşırken vagon sorumlu kondüktör hanım yanımda bitiverdi ve bir haşlama, bir haşlama sormayın! Meğerse köprünün fotoğrafının çekilmesi yasak imiş. Hele de yabancılar tarafından. Bu size tuhaf gelmesin. O zamanlar daha SSCB dağılmamış ve memleket hala komünizme ilerleyen sosyalist bir memleket! Velhasıl kendisinden özür diliyorum ve çekmeye zamanım olmadı zaten diyorum. Oysa Zenit marka, İstanbul’da alınmış fotoğraf makinemin deklanşörüne bir kere basmışım. O fotoğraflar bir yerlerde tozlanıyor, ama nerede?

Dediğim gibi yolumuzun son durağı Astrahan olduğu için Volga’nın deltasını da gördüğümü söyleyebilirim. Tabii ki karpuzundan da yemişliğim vardır.

Size Türk inşaatçılar tarafından inşa edildiğini yazdığım Zavidovo’ya da hem inşaat sırasında hem de inşaattan sonra misafir olmuşum. Karşımızda akan tabii ki Volga.

En son Volga’yı Vesyegonks seyahatimiz sırasında Tver’de görmüşüm. Birkaç kere üzerinden geçmişim. Velhasıl Volga ile tanışıklığımız çok uzun yıllara dayanır.

Volga Nehri maceramız böylece bitiyor. Önümdeki Rusya haritasında görülesi nice dev nehir bulunuyor. Acaba hangisinden devam etsem diyorum. Galiba önce kendi gözümle gördüklerimden bahsedersem daha iyi olacak. Volga nehirlerin anası olduğu için ondan başlamıştım. İkinci sırada belki de en çok gördüğüm Moskva (Moskova) Nehri’ni anlatacağım. Bu bölümde sadece Moskva Nehri değil, Oka'da kürek sallayacağım.

22 Mayıs 2020 Cuma

Rusya’nın simgelerinden Volga Nehri’nin göz alıcı manzaraları






20 Mayıs günü Rusya’da Volga Nehri Günü olarak kutlanıyor.

Türk dünyasında İdil adıyla bilinen Volga Nehri, dünyanın en geniş ve debisi en yüksek nehirleri arasında yer alıyor. Uzunluğu, bir uçtan ötekine Moskova-Madrid arası mesafeden fazla olan nehir ayrıca Rusya’nın önde gelen simgelerinden biri.

Avrupa’nın en uzun nehri olan Volga Rus tarihi ve kültüründe çok özel bir yere sahiptir.
Volga, kentsel bölgelere ve Avrupa Rusya’sının ekili alanlarına bol su temin eden bir nehir.

2008 yılından beri kutlanan Volga Günü’nde Rusya’nın birçok şehrinde düzenlenen etkinliklerin amacı, hem Volga'yı daha iyi tanıtmak, hem de nehrin suları ve kıyıları ile ilgili ekolojik sorunlara toplumun dikkatini çekmek ve farkındalık yaratmak.

Nehir, Rusya’nın önde gelen simgelerinden biridir. Yüzyıllarca ‘‘Volga Ana’‘ olarak biliniyor.

Nehrin akıntısı güç kaynağı olarak kullanılıyor.

Volga Nehri boyunca birçok yerleşim yeri vardır. Kıyısında 1400'den fazla marina ve sanayi limanı yayıldı. Nehrin ana işlevi ekonomik rolüdür. İnsanların geçim kaynaklarını iyileştiren endüstriyel malzemeler, gıda maddeleri ve diğer gerekli yükler nehir boyunca taşınır.

Volga kıyısındaki şehirlere ve köylere mükemmel uyum sağlayan birçok muhteşem doğal manzara mevcut. Her birinin kendine özgü bir tarihi, kendi kültürel değerleri var.

Volga boyunca seyahat etmek en popüler eğlence türlerinden biridir. Teknede yolculuk sırasında turistler Rus şehirlerini, tarihlerini ve kültürlerini tanıyor, Volga kıyılarında bulunan bölgeler hakkında birçok ilginç şey öğreniyor ve inanılmaz güzel manzaraya sahip yerleri görüyorlar.

Rusya’nın en ilginç yerlerinden biri Yaroslavl kenti, Volga kıyısında bulunmaktadır. Kentin tarihi merkezi, UNESCO’nun ‘‘Dünya Kültür Mirası’‘ listesinde yer alıyor. Kentte 785 kültürel ve tarihi eser bulunmaktadır.

Volga kıyısında bulunan en eski Rus şehirlerinden 8'ini içeren ünlü bir turist rotası Rusya'nın Altın Yüzüğü’dür.

Volga Nehri, birçok Rus ressam ve yazarına ilham kaynağı oldu.

Volga, ünlü yazarların ve şairlerin birçok eserinde övüldü, onun hakkında birçok harika Rus halk şarkısı yazıldı. Volga ve kıyısında bulunan hemen hemen tüm şehirler tarihi, ihtişamı ve güzelliği ile dikkat çekiyor.

30 Mart 2017 Perşembe

MUMUN DİBİ: TOLSTOY


Mehmet Öztunç -  Yol Hikâyeleri


Volga, Avrupa’da doğar, Asya’ya dökülür; bütün Asya’yı besleyecek kadar güçlü, bütün Asya’yı yutacak kadar öfkelidir. Yatağı kendisine dar gelen bir ırmaktır. Yatak, Volga’nın hırçın suları altında evladına ah u vah eden bir anne gibi mahcup ve sadıktır; Volga sükûnete erdiği, yatağına kurulduğu yerlerde boynunu büker, suyunu eksiltir.

Üzerinde, bir tarih yazılmıştır Volga’nın. Göçlerle kurulan bir medeniyete geçit vermiş, medeniyetler korumuş; bazen keskin bir kılıç bazen sağlam bir kalkan gibi arz-ı endam etmiştir tarihin yüzünde.

Rus, Tatar, Başkurt, Kazak… Bütün Asya Volga’yı bilir. Bir Rus ressamın fırçasında Volga, gri bir nehir olur akar. Etrafı sazlıktır ve sazlıklar yaban ördeği doludur. Bir Tatar gencinin gönlünde Volga bir sevda hazinesidir. Gelinlik kız kardeşi Mehru, Volga’ya sevdalanmış olmalıdır ki evlendiği gün Volga’nın kollarında ölmüştür. Bir Başkırt nine için Volga, çocukların kanına susamış katil bir nehirdir. Oğlu Togay, Volga’nın gümüş pullu balıkları için evden ayrılmış ve onda yitmiştir. Bir Kazak delikanlı için Volga, soy bir aygırdır Asya çöllerinde coşan. Boz rengi şavkıyınca daha da coşan soy bir aygır. Hiçbir aygır, Volga kadar uzun mesafe kat edemez.

Volga, şairlere ilhamdır, yazarlara konu . Puşkin, Volga’nın sularından matarasını doldurmuştur. Abay, Volga sularında taze kımız tadı almıştır. Lermantov, Volga’nın suyunu tattıktan son­ra bir daha durulmamıştır. Aytmatov, Kırgız bozkırlarında Volga’nın serinliğini almıştır.

Gümüş bir balıkla, pinti bir martının hikâyesi Volga’da bir destan gibi anlatılır. Ne gül ile bülbülün aşkı ne de Kerem ile Aslı’nın aşkı... Varsa yoksa gümüş balıkla, pinti martının aşkı. Fakat Volga ketum bir nehir… Şimdiki çocuklar bu aşkı bilmezler. Atalarının pervasızlıklarının bedelini, çocukları ödemişlerdir, bu aşkı bilmemekle, unutmakla. Volga, Tataristan’dan geçerken toprağa âdeta bin yıllık hasretle dokunmuştur. Tatar topraklarında Volga’nın bir buketi gibi iç içe, rengârenk bir öbek çiçeği vardır. Efsane bu ya, kim bu öbek çiçeği kopardıktan sonra kurutmadan kırk gün evinde saklarsa o eve ne dert girer ne de bela. O çiçekler, kundaktaki bebeklerden daha narin, daha sevilesi çiçeklerdir.

Yolu Volga’ya düşen bir gezgin bu nehrin hiddetinden korktu. Bir sevdayı dindirir gibi eğildi ve Volga’yı öptü. Aklına Nergis’in hikâyesi geldi ve korkuyla gerisin geri çekildi. Çantasından bir kitap çıkardı ve kendisini taşıyan botun üstünde Volga’ya, “İnsan Ne ile Yaşar” kitabından ilk hikâyeyi okudu. Volga, derin bir huşu içinde bu hikâyeyi dinledi. İçindeki kini, öfkeyi, bu yalancı dünyanın gelip geçiciliğini siyah bir yılanın gömlek değiştirmesi gibi değiştirdi ve beyaz bir gömlek giydi. Ne sancılı bir gömlek değiştirmeydi! Günlerce Volga’nın Hazar’a gark olduğu yerde simsiyah bir su aktı. Barbar kavimlerin Volga’ya bıraktıkları bütün kötü duygular Hazar’da yok olup gitti. Volga coşmuştu, gezgin elindeki kitabı korkuyla çantasına yerleştirdi, aklına Anton Çehov’un “Vişne Bahçesi” adlı eserinden, “Git, Volga’ya git. Volga, acı çekenlerin sesleri ile dolu.” cümlesi geldi. Canından endişe etmişti. Gezgin, kitabını yerleştirirken bottaki hasır şapkalı Tatar balıkçı, Rusça, kimi okuduğunu sordu. Gezgin, “Lev Nikolayeviç Tolstoy” dedi. Tatar balık­çı, hasır şapkasını çıkardı ve sağ elinin tersi ile alnındaki kirli teri sildikten sonra, “Tolstoy mu?” dedi.

O Tolstoy ki bütün bir dönemin kahrını çekti; bütün bir coğrafyada Volga gibi yalnızdı bazen coşkun bazen dingin bir şekilde aktı. Her milletten insan Tolstoy’u bilir ve ondan hikâ­yeler anlatır. Tolstoy’u tanımak isteyen önce Volga’yı bilmeli, Volga bilinmeden Tolstoy tanınmaz. Bazı varlıkların kaderi benzerdir, Tolstoy’un kaderi Volga’nın kaderine benzer. İkisi de doğdukları yere yabancılaşır, doğdukları yerden uzaklarda, çok uzaklarda ölürler.

Dünyanın en önemli romancılarından biri olmuş, ünü ülkesini çoktan aşmıştı. O, ise edebiyattan kazandığı üne sert bir tekme savurmuştu. Savaş ve Barış’ı, Anna Karanina’yı, Kroyçer Sonat’ı ayağının düzüyle itmiş; sanatı; “mukaddes olanla sava­ şan bir savaşçı” olarak nitelendirmişti. Belki onun hayatındaki kadar keskin virajlı başka hayat yoktur; buna rağmen o bütün bu virajları son sürat almıştı. Geride bıraktıkları onu üzdüğü gibi sahip olamadığı değerler de onu üzüyordu. Hayatının birinci döneminde sadece iyilik ve masumiyet bayrağını elinde taşıyor; hayatının ikinci döneminde ise bu bayrağın nasıl dokunması ve nasıl taşınması gerektiği üzerine dersler veriyordu.

Yasnaya Polyana’da bir kont çocuğu olarak dünyaya gözlerini açmıştır ve oldukça varlıklı bir aile içinde, şahsî yanlışlıkları dışında, ekonomik sıkıntı çektiği bir zaman olmamıştır. Hayatının ilk döneminde ait olduğu sınıfın farkında olan ve bunun avantajlarını en iyi şekilde kullanan bir Tolstoy vardır. Hayatının ikinci döneminde ise yalınayak, yoksul ve her türlü haktan yoksun insanları gördükçe içi burkulan, onların acısını yaşayan bir Tolstoy. Dünyanın uçuruma doğru sürüklendiği dönemde o, uçurumu çok uzaklardan fark etmiş ve çığlık çığlığa insanları eteklerinden tutmaya çalışmıştır. Dünyada birçok insan bu çığ­lığı duymuş; ama ailesi onun ne çığlığını duymuş ne de derdi­ni dinlemiştir. O, bu hafakanlar içinde kıvranırken kendisine on üç çocuk veren eşi Sofya bile adeta onun varlığını görmezden gelmiştir. Tolstoy, edebiyattan elini eteğini çekmişken kitaplarının telif ücretini eşi almaktaydı; o, insanların ölüm karşısında eşit olduklarını söylerken eşi, mensubu olduğu sınıfın fildişi kulelerinden halka yukardan bakmaktaydı. Tolstoy, mülkiyetini yoksullara dağıtarak kendisini Yaratıcı’dan uzaklaştıran bütün maddî fazlalıklardan kurtulmak için uğraşırken eşi, varlığına varlık katmakla meşguldü. O, bütün Rus gençliğine akıl hocası olmuşken eşi, onun bütün anlattıklarına, “maval” diye gülüp geçiyordu. Dünyanın seren direği, birdenbire çatırdamış ve Tolstoy o keskin gözleri ile direkteki çatlakları görmüştü, eşi ise elindeki balta ile bu direğe vurdukça vuruyordu. Sonunda Yasnaya Polyana’daki o ihtişamlı malikâne Tolstoy’un ruhunu kemiren farelerle dolmuştu, her gece kâbuslar görmeye başlamıştı. Malikânesinin önünde toplanan gençler Tolstoy’a makalelerinde anlattığı fikirleri pratikte de görmek istediklerini söylüyorlardı. O ise utancından insanların içine çıkamaz olmuştu, kestane rengi atına atlıyor ve güneş doğmadan kilometrelerce koşturuyordu. Uzaklara gitmek, uzaklaşmak daha uzaklara gitmek… Geriye dö­nüp baktığında ise kendisini yanı başında buluyordu ve uzaklığın içinde gizli olduğunu anlıyordu.

İnsanın kendisini Allah karşısında hissettiği o acziyet içinde buluyor ve kaleminden şu satırlar dökülüyordu: “Niçin yaşamalı, hayatımın ve başkalarının hayatının sebebi ne? Hayatımın ve başkalarının hayatının gayesi ne? Kendi içimde hissettiğim şu iyilik ve kötülük ikiliği ne anlama geliyor ve niçin var, nasıl yaşamalıyım? Ölüm nedir, ölüme rağmen nasıl var olabilirim?” “Bana inanç ver Allah’ım ve başkalarının da onu bulmasına yardımcı olmamı sağla lütfen.”

Bir ara, inziva manastır hayatı da yaşamıştı fakat Ortodoks inancının kendisine yetmediğini, ruhundaki yaraları sağaltmadı­ğını anlamıştı. Zaten kilise de onu aforoz etmişti. O, Allah’a giden yolun kilisenin karanlık ve rutubetli koridorlarından geçmediğine inanıyordu.

O, mimarı olduğu “Tolstoy”dan kaçtıkça daha güçlü bir Tolstoy’la karşılaşıyor ve ruhunda daha derin acılar hissediyordu. Yoksul olmak istiyor, yazdığı kitaplardan para kazanmak istemiyordu; oysa ailesi buna izin vermiyordu. O, servetini azaltmak isterken yakınları servetini arttırıyorlardı. Yalnız kalmak istiyordu; oysa teorisine inanmış insanlar ve gazeteciler onun yalnız kalmasına izin vermiyorlardı. O, kendisinin acziyetini, değersizliğini vurguladıkça insanlar, ona ermiş muamelesi yapıyorlardı.

Günlüğündeki şu cümle onun içindeki ruh travmasını çok açık yansıtıyor: “Söyle, Leon (Aslan) Tolstoy, doktrininin ilkelerine göre mi yaşıyorsun? Hayır, utançtan ölüyorum ve hor görülmeyi hak ettim.” Artık kararını vermişti yaşadığı şehri, malikânesini ve kendisine azaplar veren, on üç çocuğunun annesini, eşini Sofya Andreyevna’yı terk edecekti. Yani kendi kendisini kovuyordu. “Bize hayatı öğret!” diye yazan gence daha cevap yazmadan başka bir mektupta: “Malını mülkünü dağıtma ve Allah yolunda hacca giden bir gezgin gibi yollara düşme zamanı g eldi.” yazılıydı. Kusursuzluğa ulaşmak için yola düşmesi gerektiğine artık o da inanmaya başlamıştı.

1884’te evini terk etti ancak yoldan geri döndü, eşi doğum sancıları çekiyordu ve eşini bu acılar içinde bırakıp gitmeyi içine sindiremedi.

1887’de tekrar kaçtı ve eşine şu mektubu bıraktı: “ Kaçmaya karar verdim, çünkü ilk olarak, yaşım ilerledikçe bu hayat bana daha ağır geliyor ve yalnızlığı gittikçe artan bir kuvvetle özlüyorum. Önemli olan şey, altmış yaşına gelen her dindar insan gibi ben de son yıllarımı Allah’a ayırmak istiyorum. Ben şimdi yetmiş yaşındayım ve hayatımla inancım arasındaki acı ve keskin uyumsuzluktan kurtulabilmek için ruhumun olanca gücüyle huzurun 26 Yol Hikâyeleri ve yalnızlığın özlemini çekiyorum.” Bu cümlelerin sahibinin gü­cü yolda tüketiyor ve süklüm püklüm geri dönüyor.

Son kaçışının üzerinden on üç yıl geçmiştir. Bu kez sadece evinden değil, hayattan da kaçmıştı. 7 Kasım 1910’da Aspatova tren istasyonunda alnı kırış kırış, güçlü ve gür sakallı bir ihtiyar, zatürreeden ölüyordu. Bu ihtiyar, Tolstoy’du.

28 Ekim günü, daha güneş doğmadan, önceden planlandığı gibi uşaklar, derin bir sessizlik içinde arabayı hazırlamış. Bu seksenini aşmış ihtiyar; bir hırsız dikkati ve tedirginliği içinde arabaya yerleşmişti; tanınmamak için, kaba saba köylü elbiseleri giymişti. Başına bir hayvan ölüsünü andıran kirli bir kasket geçirmişti; kendisini kurtuluşa götürecek trende üçüncü mevki bir kompartımana yerleşti. Zamanın bilinmezliği içinde sürüklenen Tolstoy, sonunda mekânın da bilinmezliği içine savruldu ve bir ermiş edasıyla dünyanın çekilmezliğini bir bohça gibi ruhunda taşıdı.

Bütün uğraşılarına rağmen trende bir yolcu onu tanıdı. Devletin bütün güvenlik birimleri, onun peşindeydi. Ondan hayatı öğrenmek isteyen insanlar, evini terk etmesini ona çok görüyorlardı. Tren Bulgaristan sınırına yakın Aspatova’ya varınca memur, Lev Tolstoy’a geçiş izni vermedi. Kaçarken yanına en küçük kızını da almıştı. Kız, babasının ağırlaştığını ve terlediğini görmüş, babasının yolun sonunda olduğunu anlamıştı. Bir Germen savaşçının bedeni kadar sert ve dayanıklı olan bu beden içinde ölümü saklayan hastalığa yenik düşüyordu.

Tren istasyonunda ağırlanıyor. İstasyondaki oda, Tolstoy’un vasiyetiymişçesine uğruna hayatını adadığı bir mekân gibi kar­şısına çıkıyor. Yoksullar için hazırlanmış, dar ve köhne bir oda. Tolstoy, içerde can çekişirken dışarıda aslında onun kabullenmediği fakat kopamadığı ünü yine başına dert oluyor, meraklı yüzlerce insan, ona bir mürşitmiş gibi inanan gençler ve pervasız gazeteciler bir gürültü tufanı koparıyorlar. Eşi Sofya Andreyevna, gözyaşları içinde Aspatova’ya kadar geliyor. Ölmeden önce son sözleri: “Ya mujikler! Mujikler nasıl ölür?” 28 Ekim 1910’da evini terk eden adam, 7 Kasım 1910’da bir tren istasyonunda öldü.

Yolu sıla bilmiş, yolda gurbeti tatmış yaşlı bir Rus bilgenin yol serüveni, içinde hayatı da saklı bir serüven. Bir Rus dostum bana bir şeyler fısıldadı: “Tolstoy, İstanbul’a gelmek için yola çıkmıştı. Çünkü ruhunun açlığını İstanbul’da doyuracağına inanı­yordu.”

Volga’ya yolunuz düşerse suya iyi bakın eğilin Tolstoy’u sorun, inanın size ondan bahsedecektir.


Yol bitmiyor, yolculuk özlemleri dinmiyor.