Moskova

Moskova
Anılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Anılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Ağustos 2025 Cuma

Büyükada’ya Veda | Lev Troçki

 


Nazmi Özüçelik

Kaynak: https://parsomenfanzin.com/

 

Portreler 1977 yılında New York’ta basıldı. Kitabın yazılışında 1932-1975 arasında yayımlanan ve Troçki’nin biyografilerini içeren altı farklı yapıttan yararlanıldı. Portreler’de Leon Troçki, çoğu Rus devriminin gözdeleri olan, politik ve üst düzey 25 ünlüyü anlatıyor. Aralarında kimler yok ki. Vladimir İlyiç Lenin, Friedrich Engels, Joseph Stalin, Rosa Lüksemburg, Maksim Gorki, H.G. Wells bunlardan bazıları.

Bütünsel bir biyografi anlayışıyla derlenmeyen Portreler, herhangi bir biyografi yazarının ulaşamayacağı derinlikteki yorumları içeriyor: Troçki ele aldığı insanları yakından tanıyor. Portreler bu yönüyle okuyucuyu, hem Troçki’nin rakipsiz öznel bakışıyla hem de büyük bir yazarın nesnel bakışıyla buluşturuyor ve bu da kitabı çok özel yapıyor.

Portreler arasında gerçek adı bilinmeyen Rum kökenli bir Türkiye vatandaşı da vardır: Charolambos —bir balıkçıdır. Troçki’nin ülkemizdeki sürgün hayatının (1929-33) çoğunu geçirdiği Büyükada’da ona rehberlik yapan, birlikte balığa çıktıkları yirmilerinde bir gençtir Charolambos. 




Troçki’nin Büyükada’yı anlattığı günlüğü, kendisi ve Natalia Sedova Fransa’ya gitmek üzere Türkiye’den ayrılmadan iki gün önce, 15 Temmuz 1933’de yazılmıştır ve başlık: “Büyükada’ya Veda”dır. Bu günce, Portreler’de “Charolambos” başlığıyla yer almadan çok önce, 1934’de aylık bir dergide orjinal adıyla yayımlanmıştır.

Günlük şöyle başlıyor: “İşte! Artık, Fransız vizesi pasaportlarımızda açık ve kesin bir biçimde yer alıyor. İki gün içinde Türkiye’den ayrılıyoruz. Dört buçuk yıl önce, karım ve oğlumla buraya geldiğimde Amerika’da ‘refah’ en parlak zamanını yaşıyordu. Bugün, o günler tarih öncesi, neredeyse efsane gibi görünüyor.”

Günlükte yazılanlar bizi Atatürk döneminin Büyükada’sına götürür. Troçki, Büyükada’yı huzurlu ve unutulmuş bir yer olarak tanıtıyor. Gene de, dünyada olup bitenler adaya gecikerek de olsa gelmekte, ekonomik kriz bile bir yol bulup adaya ulaşmaktadır. İstanbul’dan adaya ziyarete gelenler ceplerindeki parayla birlikte giderek azalmaktadır. “En bol olan ise balık ve fakat ona da talep az.”

Troçki’ye göre, Büyükada, özellikle güz ve kış aylarında tamamiyle insansızlaştığında ve parklarda ağaçkakanlar belirdiğinde, kalemiyle çalışanlar için çok uygun bir yerdir. Tiyatro olmadığı gibi sinema da yoktur. Otomobil ise yasaktır. “Dünyada kaç tane böyle yer vardır?” diye sorar. Evlerinde telefon da yoktur. Eşek anırmalarında sinir yatıştırıcı bir yan bulur. Deniz hemen pencerelerinin altındadır ve adanın hiçbir yerinde denizden kaçış yoktur. Duvarından on metre ötede balık avlar, elli metre ötede ise ıstakoz çıkartırlar. Bazen, deniz haftalarca göl gibi durgundur.

“Fakat, posta sayesinde dünyanın geri kalanıyla yakın bir temasımız var. Postacı günlük gazete, yeni kitaplar, dost ve düşman mektuplarını getirir. O an heyecan doruğa çıkar. Bu basılı ve yazılı kağıtlar umulmadık yükseklikte bir yığın oluşturur. Çoğu da Amerika’dandır. Dünyada, benim ruhumun selametiyle bu aciliyette ilgilenen bunca insanın var olduğuna inanmakta güçlük çekiyorum” diyen Troçki, ruhunun perişanlığına samimiyetle yardımcı olmaya çalışanların ona gönderdikleri din kitaplarının, değil bir kişinin ruhunu kurtarmak, tescilli günahkarlar ordusuna bile yeteceğini söyler. El yazısından karakter okuyanlar, ona doğum günü ve saatini soran, geleceğini okumak isteyen astrologlar, onu tatlı sözlerle kandırarak imzasını almak ve ünlülerin imza koleksiyonuna eklemek isteyenlerin hemen hepsi Amerikalıdır.

Günlüğünü yazdığında, oturdukları yalı hemen hemen boşalmıştır; aşağı katta tahta kutular genç eller tarafından çivilenmektedir. “Eski ve ihmal edilmiş yalının döşemesi ilkbaharda gizemli tasarımlarla boyandığından beri evdeki masa ve sandalyelerin ayakları, hatta ayaklarımız bile dört ay sonra hâlâ döşemeye hafifçe yapışıyor. Tuhaftır, ama bana öyle geliyor ki, bunca yıldan sonra, sanki Büyükada’ya alıştım” der. Döşeme dahi onları adada tutmaya çalışmaktadır.

Çevresi iki saatte yürünerek katedilebilen adada fazla arkadaşı yoktur. Suyla bağlantısı ise daha fazladır. Ada’da geçirdiği 53 ay süresince, değerli öğretmenim dediği Charolambos sayesinde Marmara Denizi ile dost olur. Charolambos’un evreni ada ve onun dört kilometre açıklarına kadardır. Fakat, o evrenini çok iyi tanır. “Tamam, o eğitimsiz biridir, ama Marmara Denizi’nin güzel kitabını sanatkarca okur.” Sülalesi balıkçıdır. Babası ıstakoz avcısıdır, ağ kullanmadan avlar. Şanslı gününde otuz kırk, belki daha fazla ıstakoz yakalar. Troçki, birlikte çıktıkları ıstakoz avının ayrıntılı sürecini günlüğünde uzun uzun anlatır. Istakoz piyasasıyla ilgili olarak, “Son yıllarda herkes öyle yoksullaştı ki, ıstakoza olan talep Ford otomobillere olan talep kadar” diyecektir.

Denizde, Charolambos’la birlikte olduğunda çokça ağ atarlar, Troçki ağ balıkçılığını da anlatır. Balıkçılığın şaşırtıcı ve konuya uzak insanın asla düşünemeyeceği yönleri ona gözlemlerini en ince ayrıntısıyla günlüğüne aktarmaya zorlar. Charolambos’la balığa çıktıklarında ona verilen görevleri elinden geldiğince yapmaya çalışır. Çaresiz kaldığı durumlarda, arkadaşı imdadına yetişir. Günün sonunda, ağ çekildiğinde parmak kadar bir balığı ağda çırpınırken gördükleri zamanlar olduğu gibi, yüzlerce balığın ağı titrettiğine heyecanla tanık oldukları da olur. Troçki bu farkın nedenini merak ettiğinde, Charolambos, Türkçe “Deniz” diye karşılık verecektir. “Bu aynı zamanda ‘Kader’ demektir.”

Ağ çekilirken karşılaşılan tehlike yunus balıklarıdır. Troçki onların nasıl savuşturulacağını da öğrenir; yunuslar kurusıkı bir tabanca atışıyla korkutularak uzaklaştırılır. Tek düşman yunus da değildir. Ağ denizde uzun süre kalmamalıdır. Diğer balıklar da saldırır. En kötüsü de balık ağı hırsızlarıdır. Balıklarla birlikte ağ da gider. Troçki, on kiloya kadar balıkların misinayla tutulabileceğini yazar. Kendisi ne zaman bir balık tutsa Charolambos ona saygıyla “Büyük Mösyö” der. O da “Büyük Charolambos” diye karşılık verir.

İkili kendi aralarında anlaşmak için bir dil geliştirmiştir. Bu dil, Türkçenin, Yunancanın, Rusçanın ve Fransızcanın içinden çıkmakta; çarpık çurpuk, yerinde kullanılmayan sözcüklerden oluşmaktadır. İki veya üç yaşındaki çocukların konuşmalarındaki gibi sözcükleri yanyana getirmeye çalışırlar. Dil konusunda, “Genellikle onunla Türkçe konuşuyordum. Rastlantıyla bizi duyan biri benim Türkçeye hakim bir insan olduğumu bile düşünür. Hatta, gazeteler benim Amerikalı yazarları Türkçeye çevirdiğimi yazdılar —ufak bir abartma!” diye yazar.

“Bu sabah, balık tutma işi yavaşladı. Sezon bitti. Balıklar derin sulara döndü. Ağustos sonuna doğru yeniden gelecekler. Fakat Charolambos artık bensiz balığa çıkacak. O şimdi aşağıda kitap kutularını çiviliyor” diyen Troçki, kafasında Ada’ya vedaya artık hazırdır. “Kütüphanedeki boş raflar uykulu bir esneyiş içinde. Yaşam, yalnızca pencere kemerinin üst köşesinde yuva yapmış olan kuluçkadaki kırlangıçla eskisi gibi sürüyor ve o Fransız vizesiyle hiç ilgilenmiyor.” Troçki, açık olan pencereden adadaki yazlıklarına dönenleri getiren vapura belki de son bir kez bakar ve günlüğünü tamamlar: “Şöyle ya da böyle, ‘Büyükada’ adlı bölüm bitti.”

 

Çeviri ve anlatı: Nazmi Özüçelik

16 Temmuz 2024 Salı

Kaleci iyi yer tutarsa

 

 


Kaleci iyi yer tutarsa

 

M. Hakkı Yazıcı

mhyazici@yandex.ru

 

Konumuz milli takımımızın kalecisi Mert Günok’un Avusturya maçının son saniyelerinde yaptığı, herkese “vay be, helal olsun!” dedirten kurtarışı.

Kaleci iyi yer tutarsa top kucağına düşer.

Ne demek şimdi bu?

Yani, doğru zamanda, doğru yerde olmak mı?

Bir forvet oyuncusu için de doğru değil mi, bu?

Mesela Galatasaraylı Tanju için hep söylenir. Top Tanju’nun önüne düşerdi, gol olması için onun sadece ayağının ucuyla topa dürtmesi yeterliydi falan diye.-Değil tabii…

Şans mı, yoksa oyunu iyi okuma becerisi mi?

Ne zaman, nerede olacağını bilmek…

Kuşkusuz bu da değerli bir şey, ama umulanın dışında bir şey yapabilmek, bir mucizeye imza atmak çok daha değerli.

Yani iyi yer tutmak tamam da, bence imkansızı başarabilmek daha önemli.

Fizik kurallarıyla dalga geçmek.

Kurtarılamaz olan topları çıkarmak.

Koşullara kafa tutmak.

Gerçekçi olup, imkânsızı istemek.

Kahramanlar da zaten bunu yapabilenler arasından çıkıyor.

***

Hayatta da böyle değil mi, zaten?

Tam yeknesak bir hayatın rutini içine girmişken bazen risk alıyorsun, bir başka maceraya girmeye cesaret edebiliyorsun.

Kaderini değiştirmek istiyorsun.

Sonrası?

Sonrası biraz sana ve koşullara, biraz da şansa bağlı.

İşin veya maçın sonunda yenmek de var, yenilmek de…

Moskova’dayım. Yaz aylarında dünyanın en güzel şehirlerinden biri burası.

Bense hala hep İstanbul’umun anıları ve hayalleriyle yaşıyorum.

Senelerdir hiç hesapta yokken geldiğim, ne zaman döneceğim de belli olmayan bir hayat dilimindeyim.

Düşünüp, anlamaya çalışıyorum. Hangi kategoriye giriyor benim yaşadıklarım?

Köşelerden çıkardığım toplar da oldu, ama hiç topu kucağımda bulduğum olmadı. İyi yer tutamamışım mı demek lazım?

Yani kafam biraz karışık…

Vladimir İvanoviç’le bunu fazla konuşmak istemiyorum. “Yine mızmızlanıyorsun!” diyecek diye korkuyorum.

Neyse…

***

Mert Günok’un, o, artık şimdiden efsanelere karışan muhteşem kurtarışı olmasa bunlar aklıma gelir miydi?

Gelmezdi sanırım.

EURO 2024 son 16 turunda Türkiye`ye 2-1 mağlup olarak elenen Avusturya`nın teknik direktörü Ralf Rangnick, büyük bir hayal kırıklığı yaşadıklarını belirterek, "Türkiye`nin Gordon Banks`ini geçemedik," demiş.

Doğru, o kurtarış, İngiltere kalecisi Gordon Banks’in 1970 Dünya Kupası maçında Pele’ye “Dur!” dediği o müthiş enstantenenin neredeyse kopyası idi.

Yorumcular, futbol tarihçileri, Gordon Banks’in kurtarışına 20. Yüzyılın en büyük kurtarışı diyorlar, Mert Günok’un kurtarışı için de 21. Yüzyılın en büyük kurtarışı diyeceklerdir belki.

Gordon Banks, Uluslararası Futbol Tarihi ve İstatistikleri Federasyonu’nun araştırma ve kayıtlarına göre, Lev Yaşin’den sonra 20. Yüzyılda dünyanın en büyük 2. kalecisi.

Evet, benim çocukluğumun kahramanı, Nazım’ın komşusu Lev Yaşin’den sonra.

***

Vladimir İvanoviç’le “Bak, hava ne güzel, hadi!” gezmelerimizden birindeydik.

Birlikte yürümeye başladık. 2. Pesçanaya Sokağı’na kadar gittik. Efsane Rus kalecisi Lev Yaşin’in evinin önünde durup, onu andık.

Yolun karşısında, tam da Yaşin’in yaşadığı apartmanın çaprazında Nazım Hikmet’in evi var.

Bir banka oturduk.

Mutad ziyaret mekanımızda, Nazım’ın evinin önündeki parktaydık yine.

Ben bu mekanda oturmayı çok seviyorum. Huzur buluyorum.

Parkta oturduğumuz bankın bir tarafından Nazım’ın evini, diğer tarafından şimdiki neslin babalarının, dedelerinin efsanesi Lev Yaşin’in evini görüyorduk.

***

Lev İvanoviç Yaşin (Лев Ивaнович Я́шин), Türkiye'de belli bir yaşın üstündeki bütün futbolseverlerin tanıdığı, sevdiği Sovyetler Birliği Millî Futbol Takımı'nın efsane kalecisiydi.

Çok atletik bir vücuda ve müthiş reflekslere sahip olduğu için çok güzel kurtarışlar yapardı. Onun koruduğu kaleler de kale gibiydi yani…

Lev Yaşin,1950'lerde dünyadaki kalecilik anlayışını değiştirmişti. O güne kadar kale çizgisini terk etmeyen, ceza alanı dışına pek çıkmayan bir kaleci tipi yaygındı. Ancak, Yaşin, bu anlayışı değiştirdi. Ceza alanına atılan topları tutmak için kalesini terk etmekten çekinmiyordu. Ayrıca çok iyi yer tutuyordu. 

Başarılı file bekçisi, kariyerine Dinamo Moskova kulübünde başladı ve 1949 ile 1971 yılları arasında bu kulüpte top koşturdu.

Yaşin, kariyerinde 150’den fazla penaltı kurtarmış - ki bu sayı, Dünya tarihinde bir rekormuş.

Vladimir İvanoviç, “Onu penaltı kurtarırken izlemek Gagarin’i uzayda izlemek kadar heyecanlıydı,” diyor. 

Ben de Moskova’ya geldiğim ilk yıllarda bir Rus takımı tutmam gerektiğini düşünmüştüm.

Moskova’da olduğuma göre tutacağım takım bir Rus takımı olmalıydı.

Dinamo Moskova, CSKA, Lokomotiv Moskova…

Bizim ev Dinamo Stadyumu’na da CSKA Stadyumu’na da yürüme mesafesinde. İkisinden biri olabilirdi mesela. Ancak Yaşin’den dolayı tutacağım takımın Dinamo Moskova olması daha makuldü, ama ne yazık ki Dinamo o eski efsanevi dönemlerindeki başarısından uzun yıllardır uzaktaydı.

O yüzden de o iş öyle kaldı.

***

“Nazım’la, Yaşin komşuymuşlar, ama acaba birbirlerini tanır, komşuluk yaparlar mıydı?” diye soruyorum.

Vladimir İvanoviç, “Olabilir,” diye cevap veriyor. “Nazım’ın karısı Vera, Yaşin’le eşine Türk kahvesi bile yapmıştır belki de.”

Meğer Nazım’ın karısı Vera da tutkulu bir Dinamo Moskova taraftarıymış.

Müjdat Gezen, Nazım’ın sevgili vatanı dışındaki yaşamının son on üç yılında onun can dostu olan Ekber Babayev’den bizzat dinlediği anıyı birkaç kez anlatmıştı.

Nazım Hikmet, Vera’ya aşık olduğunda o, eski kocasından henüz ayrılmamıştı.

Sonra boşanıyor ve evleniyorlar.

Vera’nın Nazım’dan bir ricası oluyor.

Cumartesi, pazar günleri Dinamo Moskova’nın maçları oluyor ya, haftada bir gün kendisi gibi koyu Dinamo Moskova taraftarı olan eski kocasıyla birlikte maç izlemeye gitmesine izin vermesini istiyor.

Nazım, düşünüyor, medeni bir insan olarak izin veriyor; ama bir yandan da kıskançlık içini kemiriyor.

Bir gün Nazım’la Ekber Babayev evde birlikte çalışıyorlar. Vera evde yok. Yalnızlar.

Kağıtların, kitapların yayıldığı masanın bir köşesinde Nazım, öbür köşesindeyse Ekber Babayev oturuyor. Hummalı bir çalışma içindeler.

Nazım, önündeki daktiloda yazdıklarını Ekber Babayev’e uzatıyor. O da Rusçaya çeviriyor.

Ancak Nazım’ın bir gözü de karşısındaki televizyon ekranında.

Televizyon Dinamo Moskova maçını naklen veriyor.

Bir, iki,.. Ekber Babayev, sonunda dayanamayıp soruyor:

“Yahu, sen, futboldan anlamazsın, sevmezsin de; ne diye ikide bir televizyondaki maça bakıyorsun?”

“Yahu, Vera, eski kocasıyla maçı seyretmeye gitti.”

“Eee?”

Nazım, “Kamera arada tribünlerdeki seyircileri gösteriyor. Belki onları da gösterir, kocası es kaza Vera’nın elini tutuyor mu diye bakıyorum,” diyor.

Bu anı beni her hatırladığımda güldürür, ama Nazım’a olan sevgimi biraz daha arttırır.

Sanatını da, insan hallerini de daha çok içimde hissederim.

En güzel memleket, vatan hasreti şiirlerini yazan Nazım, aynı zamanda en güzel aşk şiirlerini de yazmış.

Ve o, her haliyle bir insan.

Tutkulu, büyük bir insan.

***

Yine yürüyerek bizim avluya döndük.

Akşamı etmiştik.

Konuşmaktan yorulmuş muyduk ne?

Suskunduk.

Yine lafın belini kırmıştık.

Şu günlerde sadece Türkiye’de değil, pek çok ülkede gündemin üst sıralarında olan futbolla başlayıp, Nazım’la bitirmiştik.

Konunun birinden başlayıp, ilgisiz bir başkasıyla biten; dağdan, tepeden, ilgili ilgisiz her şeyden…

“Biz ne konuştuk?” dedim.

Avlumuzun daldan dala atlayarak dolaşan sincaplarından birini gösterdi.

“İşte şunun gibi yaptık,” dedi, gülerek, “Ha, unutmadan söyleyeyim; sizin çocukları çok beğendim. Yetenekli futbolculardan çok genç bir takım kurmuşsunuz, bu defa olmadı, ama ileride bu genç çocuklar büyük başarılara imza atacaklar,” dedi.

10 Mart 2024 Pazar

Bir zamanlar Moskova


Alper Eliçin

Kaynak: https://medyagunlugu.com/

 

Rusya’ya ilk seyahatim 1995 yılının ocak ayında oldu. O zamanlar Yapı Kredi Bankası’nın (YKB) sahibi olduğu Enternasyonel Turizm’de genel müdür yardımcısıydım. Şirkete yeni kazandırılan Pegasus Havayolları’yla da ben ilgileniyordum. Zaten aynı zamanda Pegasus’un yönetim kurulundaydım.

Enternasyonel Turizm, YKB’nin turizm yatırımları yapan şirketiydi. Pegasus’un dışında Marmaris-Datça yolu üzerinde o günkü adıyla Robinson Club Select Maris’in sahibiydi ve Sultanahmet Four Seasons Hotel yatırımı da devam ediyordu. Otel yatırımlarının geliştirilme ve işletme aşamasından sorumlu genel müdür yardımcımız da Hasan Çağlayan’dı. Hasan, çok başarılı bir performans çizen Club Maris’i mal sahibi olduğumuzdan dolayı disiplinli bir şekilde denetler, Robinson yöneticilerine katkıda bulunur ve misafir yelpazesini genişletmeye çaba gösterirdi. O yıllar da turizm açısından sıkıntılı yıllardı. Bir yandan Körfez Savaşı’nın etkileri, diğer yandan PKK terörü sektörü krize sokmuştu.

Hasan, genel müdürümüz Tavit Köletavitoğlu ve ben, Pegasus ile Club Maris arasında bir sinerji oluşturmaya gayret ediyorduk. Rus piyasası o yıllarda yeni yeni oluşuyordu. Rusların, batı Avrupalılardan farklı olarak PKK terörü, savaş vs. gibi olaylardan fazla etkilenmediklerini biliyorduk. Zira o zamanlar Moskova’da da Çeçen terörü etkisini hissettiriyor, metroda bile bombalar patlıyordu. Fikir kimden çıktı hatırlamıyorum ama Moskova’ya gidilmesine ve gerek Pegasus, gerekse Maris için pazar araştırması yapılmasına karar verildi.

Sovyetlerin dağılmasından sonra pek çok Türk girişimci Rusya’ya akın etmişti. Turizmciler, inşaat şirketleri, ihracatçılar, maceraperestler hepsi yollara düşmüştü. Rusya o sıralar yeni yeni dünyaya açılıyordu. Ruslar da akın akın Türkiye’ye, özellikle İstanbul ve Trabzon’a gelip, başta tekstil olmak üzere her türlü tüketim malzemesini alarak uçak ve gemilerle Rusya’ya taşıyorlardı. Bavul ticareti adı verilen bu aktivite oldukça büyük boyutlara ulaşmıştı. YKB’nin bağlı olduğu Çukurova Holding’in inşaat şirketi Baytur da o dönemde Rusya’da faaliyet göstermeye başlamıştı.

Rusya’ya gitmeden önce, elden geldiğince bilgi topladık. Rusya’da faaliyet gösteren ve Türkiye’ye turist getirmeye çabalayan Türk ve Rus seyahat acentelerinin isimlerini, adreslerini, kontak kurulacak kişilerin isimlerini vs toparladık. Rus Sivil Havacılık Dairesi’nden (RCAD) de randevu aldık. Ayrıca, bize Moskova’da rehberlik edecek birini bulmaya çalıştık. Viyana merkezli Gulet Turizm’in patronlarından Cem Kınay bir Rus hanımı tavsiye etti.

Hasan, ben, Pegasus’tan Ticaret Müdürümüz Harika Akkent, Pegasus Genel Müdür Yardımcısı Eugene O’Reilly 11 Ocak 1995 tarihinde İstanbul’dan THY ile yola çıktık. Moskova-Şeremetyova Havalimanı’na (SVO) karlı bir günde indik.

Terminale indiğimizde, hepimiz biraz çekingendik. Bilmediğimiz bir ülke, bilmediğimiz bir kültür, bilmediğimiz bir dil ve okuyamadığımız bir alfabe. Pasaport kontrolünden önce, sert bakışlı bazı görevliler bizi bazı formlara yönlendirdiler. Ülkeye giriş için doldurulması gereken bu formlarda sadece Rusça vardı ve Kiril alfabesiyle hazırlanmıştı. Ruslar Sovyet döneminde kendi dillerini İngilizce ile eş tutarmış. Zaten tüm Doğu Bloku ülkelerinde de ilk yabancı dil olarak Rusça okutulurmuş. Dolayısıyla konu biraz kibir, biraz da çağın değiştiğinin farkına varmamakla ilgiliydi.

Yıllar sonra, 2013’te bir iş gereği sık sık Moskova’ya tekrar gitmeye başladığımda durum hâlâ aynıydı ve ben fazladan yanımda getirdiğim formu Türkiye’de şirkette doldurtup, yanıma alırdım. Bir keresinde Moskova’da Metropol Otel’de sabah kahvaltısında İngilizce basılan Moscow Times’ı okurken, bir okuyucu mektubu ve Rus mercilerin yanıtını görmüştüm. Okuyucu, formun niye sadece Rusça olduğunu soruyor, bürokrat da, “ABD’ye girerken de form sadece İngilizce” diye bir yanıt veriyordu. Sonunda nihayet bu uygulamadan vazgeçildi.

Biz ise 1995’te Rusya’ya iş için giden ve bu konuda deneyim kazanmış işçi vatandaşlarımızın yardımlarıyla güç bela formları doldurabildik. Pasaport kontrollerinin yapıldığı yerler ise tam bir ana baba günüydü. Kuyruk filan hak getire… İte kaka, pasaporttan geçtik. Kargaşalıkta bazı Ruslar herkesi itiyor, bağırıp çağırıyor, zaman zaman kavgalar çıkıyordu. Neyse ki, pasaport görevlisi biraz lisan biliyordu. Doldurduğumuz formun bir parçası pasaportumuza zımbalandı ve ilk iş polise gidip kendimizi kaydettirmemizi söyledi.

Arındırılmış alandan çıktığımızda, rehberimiz Nataşa, isimlerimizin yazılı olduğu bir kartonla bizi bekliyordu. Tipik bir Şikago aksanıyla, kusursuz İngilizce konuşan Nataşa bir anda tüm endişelerimizin ortadan kalkmasını sağladı.

Terminalden çıktığımızda bizi bir Volga arabaya yönlendirdi. O zamanlar, Moskova’da taksi pek yaygın değildi ve ciddi şekilde fakirleşmiş olan Rus halkının özel arabası olanlarının bir bölümü bu araçlarıyla taksicilik yapıyordu. Nataşa şoförü tanıştırdı. Eşiymiş. Daha sonra hikayesini anlattı.

Rus asıllı olan Nataşa ve eşi aslen Tiflisliymiş. Her ikisi de Tiflis Üniversitesi mezunuymuş. Ne okuyacaklarına Sovyetler döneminde devlet karar verirmiş ve Nataşa’nın şansına İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü çıkmış. Doğal olarak, Sovyet döneminde İngilizce pek işe yaramayan bir dilmiş. Bu duruma çok üzülmüş. Eşi ise elektronik ve telekomünikasyon bölümünde okuyormuş. Mezuniyetlerinden sonra Soyuz kapsüllerinin iletişim altyapısının kurulmasında yazılım mühendisi olarak çalışmış. O zamanın şartlarında iyi bir geliri varmış. Nataşa ise tercüme yaparak, aileye kısıtlı bir katkı yapabiliyormuş. Sovyetler çökünce, Nataşa ve eşi Gürcistan’dan ayrılarak, Moskova’ya gelmişler. O zamanlar Rusya’da yurt içi seyahat belgesi gerekiyormuş ve Nataşaların Moskova’ya seyahat izni de, Moskova’da ikamet etme izinleri de yokmuş. Uzun süre kaçak yaşamışlar.

Moskova’da Yeltsin döneminde başlayan dışa açılma sayesinde pek çok yabancı firma iş olanaklarını araştırmak için Rusya’ya geldiğinden Nataşa’nın İngilizcesi birden önem kazanmış, serbest rehberlik ve tercümanlık yaparak, haftada 800 dolar civarı gelir elde etmeye başlamış. Ancak eşi Sovyet uzay programı çökünce işsiz kalmış ve Nataşa’nın hizmet verdiği yabancılara, Moskova içinde kendi araçlarıyla şoförlük yapmaya başlamış.

Nataşa ile sohbet ederek havalimanından kalacağımız Kievskaya Oteli’ne ulaştık ve pasaportlarımızı resepsiyonda verdik. Resepsiyon görevlisi, polis kayıt işleminin kendilerince yapılacağını söyledi. Ancak, pasaportlar gelene kadar başımız dışarıda derde girmesin diye de geçici bir belge verdiler.

O zamanlar Moskova son derece güvenliksiz bir kentti. Önünüzü kesip soyabilecek küçük çetelerden, daha organize mafyatik yapılara kadar sokakları ve iş yaşamını güvensiz kılan pek çok oluşum vardı. Ayrıca Kiril alfabesini okuyamadığımızdan sokak isimleri bile bizim için bir problemdi. Nataşa’nın bizi geç vakit otelde bırakıp metroyla gitmesi gerektiği durumlarda, eve vardığında bizi cepten aramasını söylerdik. Aramasa ne yapardık bilmiyorum.

Ertesi günden itibaren, program gereği Türkiye’ye turist gönderen acentelerle olan randevularımıza gitmeye başladık. Nataşa her randevuya bizimle gelemediğinden, bazı randevulara ben ve Hasan kendi başımıza gidiyorduk. Trek, Uniropa, Svetal ve Exotour isimli firmaları tek tek dolaştık. Her biri şehrin bir tarafındaydı. Kimisi şehrin merkezinde ünlü Arbat Caddesi’ndeyken bazılarına ancak metroyla gidilebiliyordu. Metro sudan ucuzdu. 30 kopeke (o zamanın kuruyla 3 cent) galiba her yana gitmek olasıydı. Buna karşılık şehirde oldukça merkezi bir konumda olan otelimizden, şehrin yine ana caddelerinden olan Trevskaya’ya gitmek için taksi hizmeti veren bir araca binerseniz durum değişiyordu. Bu yolculuk yanımızda Nataşa varken 3 dolara yapılırken, Hasan’la ben araca yabancı olarak binmek istediğimizde 30 dolara kadar fiyat öneriliyordu. Ayrıca başımıza araçta neler gelebileceği de meçhuldü.

O dönem Rusya’nın en sıkıntılı zamanlarıydı. 1968’de annemin Türk Hukukçu Kadınlar Derneği üyesi olarak, Av. Süreyya Ağaoğlu liderliğinde, Moskova’ya davetli olarak yaptığı seyahatin dönüşünde anlattığı izlenimleriyle, yer isimleri dışında hiçbir şey benzemiyordu. Yukarıda Nataşa ve eşinin hikayesinde anlattığım gibi yerleşik bir sistem çökmüş, yerine yeni bir sistem henüz oluşmamıştı. Sokaklarda biraz dolaştığınızda, bir şekilde zenginleşenler, dövizle geliri olanlar veya mafyatik ilişkiler içerisinde bulunan bir grubun Mercedes 600SL’ler, Cadillac’larla dolaştığını, Galeri Lafayette gibi mağazalardan alışveriş yaptığını, buna karşılık Volga ve Lada’larla dolaşan bir zümrenin olduğunu ve bunların bir stadyumun tribünleri altında açılan Türk pazarından giyim kuşam ve tüketim ürünleri satın aldığını görebilirdiniz.

Bu grubun altında ise yoksulluk sınırında yaşayan Rus ve eski Sovyet vatandaşları da vardı. Örneğin akşamları, otelin hemen yanındaki, Ukrayna’dan gelen trenlerin terminali olan Kievskiy Vokzal’ın kapısında yaşlı kadınlar, örülmüş tek bir kazak veya trenle Ukrayna’dan getirdikleri birkaç kilo patates ya da sebzeyi buz gibi havada satmaya çalışırken görülebiliyordu. Fiyat dengeleri oluşmamış olduğundan saatlerce trenle gelip patates satmak ekonomik bir anlam ifade ediyordu. Zira tren biletleri çok ucuzdu.

Bu insanlar, Sovyet sisteminde, tüm temel hizmetler devlet tarafından ücretsiz sağlandığından, yıllarca düşük ücretlerle çalışmış, emekliliklerinde devletin sağlayacağı ücretsiz hizmetler ve emekli maaşlarıyla rahat edeceklerini düşünmüşlerdi. Ancak, sistem çöküp, ruble şiddetli bir devalüasyona uğrayınca, ayrıca ülkeleri de parçalanınca, emeklilik maaşları kuşa dönmüş, sağlık hizmetleri paralı olmuş, her şeyin fiyatı artmış ve insanlar yokluk içine düşmüşlerdi.

Öte yandan, Ukrayna’dan getirilen bu ürünleri pek alan da olmuyordu, zira o sıralar Çernobil kazası nedeniyle Ukrayna’dan gelen tarım ürünlerinde radyasyon olmasından korkuluyordu. Nataşa’nın anlattığına göre Moskova’da herkesin mutfağında bir Gayger sayacı bulunuyor, alınan her sebze veya meyve radyasyona karşı evde kontrol ediliyordu.

Hasan’la otelden, sokakların ve metro istasyonlarının isimlerinin hem Kiril’le hem de Latin alfabesiyle yazılı olduğu bir harita bulmuştuk. Bizim için hazine değerinde olan bu haritayla metroya biniyor, istediğimiz yere gidiyorduk. Yolculuk şöyle gelişiyordu: Yakınımızdaki Kievskaya istasyonundan metroya binerken, aktarma yapacağımız istasyonun adının Kiril alfabesiyle ilk üç karakterini ben aklımda tutuyordum, izleyen üç karakteri de Hasan. Örneğin, Kropotkinskaya istasyonuna gideceksek, ki adı Kiril alfabesiyle Кропоткинская yazılıyor, ben ”Kpo”yu aklımda tutarken, Hasan da “пот”’u aklında tutuyordu. Zira metrolarda tüm işaretlemeler ve isimler Rusça yazılmıştı. Tıka basa dolu olan metro istasyonları ve metrolarda, bu işi kağıt kalemle yapmak mümkün değildi. Haritayı bile açmak olanaksızdı. Bu sayede, hem aktarmaları hem de metrodan çıktıktan sonra aradığımız sokağı bulmakta oldukça başarılı olduk ve hiç kaybolmadık. Metro istasyonlarında yanlış kapıdan farklı bir caddeye çıkmak veya Moskova metrosunda istasyonlar arası alttan bağlantı olan yerlerde ortaya çıkan isim değişiklikleri bile bizi engelleyemedi.

Ziyaret ettiğimiz acentelerin bazıları otelden bozma han gibi binalarda, birkaç odada faaliyet gösteriyordu. Bu köhnemiş, bakımsız binalarda, birkaç kat tırmanıp acentenin ofisinin önüne geldiğinizde, bazen sizi demir parmaklıklı kapılar ve ellerinde silahlar olan, askeri kamuflaj üniforması giyen güvenlikçiler karşılıyordu.

Bu seyahatin, Pegasus için RCAD’ye gittiğimiz bölümünde bize, Enternasyonel’in bir diğer genel müdür yardımcısı Gökhan Menteş’in yakın bir akrabası olan Olcay Özdemir de refakat etmişti. Olcay Hanım Dağıstan kökenli olması nedeniyle mükemmel Rusça konuşuyordu. Ayrıca Rus kültürünü, Moskova’da iş yapış şeklini ve tehlikeleri çok iyi biliyordu. Zaten, başta THY’nin Moskova ofisinin kurulması olmak üzere, Moskova’ya gelen pek çok büyük Türk şirketine danışmanlık yapmıştı. Bize de deneyimleriyle çok katkı sağladı.

Olcay Hanım’dan bahsedince, bize aktardığı bir anekdotu anlatmadan geçemeyeceğim. Türk şirketlerine danışmanlık için Moskova’ya ilk geldiğinde, Olcay Hanım kendine tek odalı ufak bir ofis tutuyor. Bir gün kapısı çalınıyor ve serseri kılıklı bir adam içeri giriyor. Adam Olcay Hanım’a, “Bana ayda 200 dolar ödeyeceksin, ben de iş yerini koruyacağım, yoksa burada yangın çıkar” diyor. Olcay Hanım mecburen adamı maaşa bağlıyor.

Ancak, aradan bir süre geçtikten sonra bir gün yine kapı çalınıyor. İçeri başka biri giriyor ve o da benzer şekilde para istiyor. Olcay Hanım, bana bir iki gün süre ver, yanımda para yok deyip o an için adamdan kurtuluyor. Derhal, daha önce gelen ve maaşa bağladığı kişiyi arıyor, durumu anlatıyor ve “Ben her gelene ödeme yapamam, hani beni koruyacaktın” diyor. “Sen hiç merak etme, sözüm söz” yanıtını veren adam, diğer adamın tekrar geleceği gün ofise geliyor ve bir sandalyeye oturarak beklemeye başlıyor.

Nihayet kapı çalınıyor ve Olcay Hanım’ın ofisini korumaya talip bu iki kişi karşılaşıyor. İşi alan adam fazla konuşmadan belinden tabancasını çıkarıp ikinci geleni alnından vurup öldürüyor. Anlaşılan polisle ve yargıyla da ilişkisi olmalı ki, bu cinayetten dolayı başı fazla derde girmiyor. Uzun bir süre ortalarda görünmeyen adam, iki yıl sonra yine Olcay Hanım’ı ziyaret ediyor. Bu sefer üzerinde bir takım elbise, elinde de bir evrak çantası var. Kısa bir sohbetten sonra çantasından çıkardığı yangın sigorta poliçesini pazarlamaya başlıyor. Kapitalizm Rusya’ya işte böyle gelmiş.

13 Ocak’ta RCAD’nin ofisine gittik. Randevumuz, Afrika ve Orta Doğu bölgesi şefi Kamil Feizahmanov’laydı. Bildiğimiz kadarıyla, karar verici birisi olmamakla birlikte iç raporlamayı hazırlayıp, tepe yönetime sunan oydu. Sohbet esnasında Tatar asıllı olan bu genç yönetici şirketimizi tanımak istedi. Biz de mali yapımızın gücünü vurgulamak amacıyla, Doğu Almanya’dan dönmekte olan Rus askerleri için Baytur’un Rusya’da konut inşa etmekte olduğunu da anlattık. Kamil Bey hemen bize evinde tadilat yapmakta olduğunu ve Baytur’un banyoyu yenilemek konusunda yardımcı olup olamayacağını sordu. Biz de RCAD’den gerekli uçuş iznin alınıp alınamayacağını bilmediğimizden kesin bir yanıt vermedik. Nitekim, Pegasus’a uçuş izni verilmedi. Nedeniyse Dışişleri Bakanlıkları arasında yapılan Türk Rus sivil havacılık görüşmelerinden bir sonuç alınamamasıydı. Biz de Kamil Bey’in banyosunu yenileyememiş olduk.

Moskova seyahatimden hatırladığım bir başka anekdot ise Harika Hanım’la ilgili. Yorucu bir günün akşamı hep birlikte otele döndük ve odalarımıza çıktık. Bir saat sonra lobide buluşup, otelin restoranında yemek yiyecektik. Hasan’la ben lobiye hemen hemen aynı anda indik ve o sırada Harika’nın bir Rus kadınla çok şiddetli bir ağız dalaşında olduğunu hayretler içerisinde gördük. Harika aynı zamanda ağlıyordu. Biz gelince tartışma sona erdi ve Rus kadın gitti. Harika göz yaşları içerisinde kadının kendisine, “Burası benim bölgem, burada çalışamazsın” diye tepki gösterdiğini anlattı. Harika tüm çabasına rağmen bir türlü iş arkadaşlarını beklediğini kadına anlatamamış. Biz aşağı inince durum anlaşılmış olacak ki kadın Harika’yı rahat bırakıp, çekip gitti.

Rusya’nın bu çalkantılı döneminde yaptığımız Moskova seyahati 14 Ocak’ta sona erdi ve İstanbul’a geri döndük.

 

Not: Bu yazıyı hazırlarken kendisine bazı bilgiler almak için mesaj attığımda, bana o seyahatin sonunda birlikte hazırlamış olduğumuz seyahat notlarını derhal bulup yollayan Hasan Çağlayan’a teşekkür ederim. 1995’te yapılan bir seyahatin notlarını saklaması ve bir sorum üzerine beş dakika içerisinde bulup yollamasını, çalışma ve dosyalama disiplinini çok iyi bilmeme rağmen yine de şaşkınlıkla karşıladım. Çıkınında kim bilir daha neler var?..

29 Şubat 2020 Cumartesi

Tadımlık: “Çağdaşlarının Anılarıyla Anton Pavloviç Çehov”




Kaynak: https://parsomenfanzin.com/



Anton Pavloviç Çehov’un çağdaşı kültür sanat insanlarının yanı sıra onu yakından tanıyan akrabalarının, arkadaşlarının anılarına ve tanıklıklarına yer veren bu kitapta Çehov’un hem edebiyat ve sanatla ilgili görüşlerini hem de “insani” tarafını yansıtan yazılar yer alıyor.


Çehov’un kardeşi Mihail Pavloviç Çehov’un yazısından tadımlık bir bölüm:



Anton Çehov’un Yaz Dinlenceleri

Çehov ailesi 1876’da Taganrog’dan göçtü, Anton Pavloviç ise gimnaziyayı (lise) bitirdikten sonra olgunluk diploması almak için 1879’a dek orada kaldı. O zamanlar kimsenin kır evi denen, yazın oturulacak yerlerden haberi yoktu; köyde çiftliği ya da çevrede bağı-bahçesi olmayanlar bütün yazı kentte sıcaktan kavrularak geçirmek zorundaydılar. Çehovlar da bu ailelerden biriydi. Ailede beş oğlan, bir kız çocuk vardı.[1] Yıl sonu sınavları bitince oğlan çocukları kendi sınıf arkadaşları, komşu çocukları ile birlikte mahallelerinden dışarı ayrılmazlar; sıcak havalar dolayısıyla hep yalınayak gezerlerdi. Geceleri kapalı odalarda uyumak kolay mı? Avluya, evin arkasındaki küçük bahçeye kerevetler atılır, geceleri bunların üstünde yatılırdı. O sıralar 5. sınıf öğrencisi olan Anton Pavloviç kendi diktiği yabanüzümünün altında uyurdu hep, o yüzden “İncir ağacı altında Eyüp Peygamber!” diye ad takmıştı kendisine. O kuytuda yatarken şiirler dizer, manzum bir masal yazmayı düşlerdi. Yazdıklarından birkaç dize hatırımdadır:

Hey, ağalar, neredesiniz, hey!
Bakın, gidiyor ihtiyar Aggey.
Size anlatacak bir masalı var,
İvan ile Savraska kahramanlar…

O çağlardaki tüm okul çocukları gibi Anton Pavloviç de şiiri düzyazıya yeğliyordu.

Evimizin yan bölmesinde S. adında yaşlı bir kadın otururdu. Kadının peltekliği yüzünden Anton Pavloviç ona hep “Şamşa” derdi. İşte bu “Şamşa”nın İraida adında, okula giden küçük bir kızı vardı; geleceğin yazarı, anlaşılan ondan çok hoşlanıyordu. Ama kıza kur yapması da kendine özgüydü. Bir pazar günü İraida hasır şapkasını başına geçirmiş, kelebekler gibi giyinmiş, evden çıkarak öğle ayinine kiliseye gidiyor. Tam o sırada Anton Pavloviç semaver yakmaktadır. Kız önünden geçerken onunla ilgili güldürücü bir şey söyler. Kız buna kızarak somurtur, ağabeyime “mujik” (kaba köylü) der. Beriki altta kalır mı? Yanındaki boş kömür çuvalını kaptığı gibi kızcağızın hasır şapkasına indirir. Bunun üzerine bir kızılca kıyamettir kopar, kömür tozundan göz gözü görmez olur. Başka bir gün de aynı İraida bir nedenden ötürü duygulanarak evin çevresindeki çitin tahtaları üstüne bir şiir yazar. Anton Pavloviç de tebeşiri alır, ona şu karşılığı verir:

Ey, etekli çit ozanı,
Önce kendini tanı!
Git bebeğinle oyna sen,
Bırak da şiir yazmayı!

Yattığımız derme çatma kerevetlerden erkenden kalkardık. Kimi günler annemiz Yevgeniya Yakovlevna’nın akşamdan Anton’a ya da İvan’a tembihleri olurdu, erkenden pazara gitsinler de öğle yemeğine yiyecek bir şeyler getirsinler diye. İlkokula yeni başlamıştım, ağabeylerimin peşine ben de takılırdım. Bir keresinde Anton Pavloviç canlı bir kaz aldı. Eve gelinceye dek hayvancağızı tartakladı durdu. Niçin öyle yaptığını sorduğumuzda;

“Kaz avazı çıktığı kadar bağırsın da herkes bizim kaz yediğimizi öğrensin,” karşılığını verdi.

Pazar yerinde Anton Pavloviç gözünü ötücü kuşlardan, güvercinlerden ayırmazdı. Bu işten çok iyi anlarmış gibi güvercinlerin tüylerine bakar; hangisi taklacı, hangisi yabancıl diye cinslerini anlamaya çalışırdı. Güvercinlerin satıldığı yerde Yera Dubodoglo gibi kuş meraklısı, saka, kanarya avı üstüne konuştukları çocuklar da bulunurdu. Aslında Anton Pavloviç’in kendi güvercinleri vardı evde. Ayak işlerimizi yapan, güvercin delisi Mişka Çeremisov adındaki haşarı oğlanla birlikte her sabah güvercinlikten kuşları dışarı salarlardı. Mişka, kilisede vaaz dinlemeyi pek sever, eve döndüğümüz zaman da kendisi bizlere vaaz yazardı. Ancak kullandığı her sözcük nedense büyük harfle başlardı ve deli saçması şeylerdi hepsi de. Anton Pavloviç bu vaazların en hevesli dinleyicisiydi, kimi zaman Mişka’ya kendisi de böyle şeyler yazdırırdı. İki ağabeyim Aleksandr ile Nikolay, birisi üniversitede, birisi de güzel sanatlar akademisi resim bölümünde okumak için Moskova’ya gittiklerinde Mişka onlara gönderdiği mektuplarda aynı tarz vaazlar yazmayı sürdürdü. Ancak ağabeylerim, Anton’un yazdıklarını ötekilerden ayırt etmekte güçlük çekmezlerdi. Bu vaaz-mektuplardan biri şöyle başlıyordu: “Din kardeşlerim. Şeytanın yolundan ayrılmayınız…”

Her gün denize yüzmeye giderdik. Yolda tanıdık çocukları da çağırdığımız için bir yığın çocuk toplanırdık deniz kıyısında. En çok gittiğimiz yer, denizin içinde yarım kilometre yürüdükten sonra derinliğin ancak boğazımıza geldiği bir yunaktı. Anton Pavloviç’in iki kara köpeği yanımızdan ayrılmazdı. Denizde saatlerce oyalandığımız için dönüşte susuzluktan dilimiz damağımıza yapışırdı. İşte İtalyan Sokağı ile bizim sokağın kesiştiği yerdeki bir çadır ve arkadaşlardan birinin cebinden çıkacak bir kapik bizi susuzluktan kurtarırdı. Bu çadırda koca bir ağaç tas dolusu kvas[2] bir kapiğe satılırdı. Hangimizin cebinde bir kapik varsa yaşadık! Her birimiz tasın bir kenarına yapışırdık. Aramızdan birinin şans yüzüne gülerse denizden “bolbirka” dediğimiz nesneyle dönerdi eve. Bu, bölgemiz balıkçılarının parça parça keserek ağlarına mantar yaptıkları bir çeşit ağaç kabuğuydu. “Bolbirka” bulan çocuğun o gün neşesine diyecek olmazdı. Her yönde kolayca kesilebilen ağaç kabuğunu alıp bir köşeye çekilir; ondan isterse bir gemi, isterse bir adam heykeli oyardı. Antoşa talihin sık sık yüzüne güldüğü çocuklardan biriydi.

Balık avı da sevdiğimiz uğraşlardandı. Ancak bunun için başka bir yere giderdik. Limanın yakınlarına koca koca taşlar atarak sözde rıhtım yapmışlardı. İşte oraya gider, en başta izmarit olmak üzere çeşitli balıklar tutardık. Bir keresinde yılın günleri sayısında, tam 365 izmarit yakalamıştık; bunları sonra tuzlayıp saklamak istedik, fakat kokmaya başlayınca hepsini attık. Bazen balık avcılığına ara vererek yüzerdik. Bastığımız yerlerde keskin kenarlı taşların bulunması vız gelirdi bizlere. Anton Pavloviç bir gün denize nasıl daldıysa alnı yarılmış olarak çıktı. Alnının sol yanında, saçlarının dibindeki yara izi hep öyle kaldı; hatta gimnaziyayı bitirip Taganrog’dan üniversiteye girmek üzere Moskova’ya geldiğinde, tanıtıcı bir işaret olarak bu iz kimlik kartına da işlenmişti.

Gezmek için belediye bahçesine pek seyrek giderdik, hele kent dışına çıkmamız daha da seyrekti. Çocukluğum süresince ailece bir köye yalnızca bir kez gittik, bundan başkasını anımsamıyorum. Burası Kriniçka adında bir köydü. Aleksandr ağabeyim şeker kâğıtlarından kendine geniş siperlikli bir şapka yapmıştı, hiç istemediği halde garip şapkasıyla bindiğimiz arabanın atını ürküttü. O zaman 16 yaşlarında bulunan ağabeyim İvan ise nereden bulduysa, açılır-katlanır bir silindir şapka edinmişti, yola bununla çıkmayı tasarlıyordu. Ağabeyim Antoşa’ya gelince, onun şaklabanlıklarının sonu yoktu. Annemiz Yevgeniya Yakovlevna yolluk olarak aklına ne geldiyse pişirip hazırlamıştı. İvan Fiyodoriç adındaki bir adamın arabasını tutmuştuk. İçerisine halılar, battaniyeler döşedik, yastıklar koyduk; arabacının kendisini saymazsak bu küçücük at arabasına tam 7 kişi sıkıştık: Annem, kız kardeşim Maşa, ağabeylerim kâğıt şapkalı Aleksandr, silindir şapkalı Nikolay, hiç şapka giymemiş olarak Anton, İvan ve ben. 70 kilometre gidiş, 70 kilometre dönüş bu sıkışık durumda yolculuğa zor dayandık; üstümüzü soyunduk, silindir şapkalı Nikolay, Anton’un “Şaşı” diye takılmalarına, türlü şakalarına ister istemez yol boyunca katlandı.

“Hey, Şaşı, ver bir sigara da tüttürelim! Çarpık surat, sigara saracak tütünün var mı?..”

Kentin dışına çıktık, Yahudi mezarlığını geçtik, kiliseleri ırmağın karşı kıyısında bulunan, geniş düzlükteki Mius Kasabası serildi gözümüzün önünde. Annem çan kulelerinde ışıldayan haçları görünce çabuk çabuk istavroz çıkarmaya başladı, biz ise evde yeterince dua ettiğimiz için kiliselerin görkemli görünüşüne aldırmadık bile. Ovanın enginliği karşısında hepimiz özgürlüğe kavuştuğumuzu hissetmiş olmalıyız. Temmuz güneşi otları kavurduğu halde bozkır bize hiç de çıplak gözükmedi. Kentte o güne dek görmediğimiz kuşlar, yuvalarından dışarı çıkıp arka ayaklarının üstünde dikilerek ıslık çalan, biz geçip giderken şaşkın şaşkın arkamızdan bakan geleniler en çok ilgimizi çeken yaratıklardı. Küçük ağabeyim İvan’ın huysuzlukları sinirimize dokunduğu için Anton ona çıkıştı:

“Susacak mısın bakayım kaynana zırıltısı! Yoksa ben sana ne yapacağımı bilirim!”

Arabacımız İvan Fiyodoriç bu durumda ne desin? Adamcağız babacan bir tavırla başını sallayarak;

“Dur be delikanlım! Geriye dönüşte hepinizi arabama alacağım, ama İvan’ı bindirmeyeceğim,” demekle yetindi.

İlk molayı Sambek’te, ırmak kıyısında verdik. Atı koşumundan çözdük, lapa pişirdik, yemeği yere yaydığımız halının üstünde yedik. Ateşi Aleksandr ile Anton yakmışlardı. Yemek piştiği sırada Nikolay silindir şapkasını çıkarmadan otların üstünde yatarak, gözleri kısık, hülyalı bakışlarla enginlere dalıp gitmiş; ayakkabısını değiştiren İvan ise burnunu çekip durmuştu.

Sonra sırayla Abrosimovka’yı, Migrina’yı, Çutina’yı geçerek ancak akşamüzeri, güneş batmadan Kriniçka’ya varabildik. Burası öbür köylerden bir ayrımı olmayan büyücek bir köydü. Köy kilisesinin yanındaki kuyunun soğuk bir suyu vardı. Bu su şifalı sayıldığı için hemen yakınına bir baraka yapılmıştı, oradan gelip geçenler kuyudan bir kova su çekerek barakada yıkanırlardı. Kriniçka’ya girdiğimiz sırada, yol boyunca Nikolay’ın silindiriyle aklını bozmuş bulunan Anton daha fazla dayanamadı, eliyle vurduğu gibi şapkayı yere düşürdü. Terslik bu ya, şapka yuvarlandı yuvarlandı, arabanın tekerinin altına düştü, teker üzerinden geçerek şapkanın tellerini dışarı fırlattı. Ama Nikolay hiç sesini çıkarmadı, telleri yanlardan fırlamış silindiri bir şey olmamış gibi başına geçirerek yolculuğu sürdürdü. Bu arada Aleksandr’ın şöyle bağırdığını duyduk:

“Bak buraya hanım kızım! Git de babana kent manastırından ilahiciler korosunun geldiğini söyle!”

Araba evlerden birinin önünde yeni durmuştu ki, Aleksandr ile Anton ellerine nereden geçtiyse bir ağ kaparak ırmağa balık avlamaya gittiler. Yakaladıkları beş tane küçük çapak balığı ile yüzlerce yengeçten ertesi gün annemiz bize lezzetli bir öğle yemeği pişirdi.

Kriniçka’da dolu dolu iki günümüz geçti. Bu arada Aleksandr ile Anton’un balık yakaladıkları ağın, bunu ödünç veren kişinin eline ulaşmadığı anlaşıldı. Bir kadın geldi, ağın parasını koparmak niyetiyle bir sürü şamata yaptı. Anton kızarıp bozararak ağı gerisingeriye eski yerine bıraktıklarını söyleyip duruyordu. Ama Aleksandr ne yapsa beğenirsiniz? Kadının gözünün içine bakarak kuyruklu bir yalan kıvırdı:

“Karşınızda kim var biliyor musunuz? On ikinci derece devlet memuruyum ben! Avrupa insan haklarına dayanarak iftiradan dolayı hakkınızda dava açacağım!”

Garip değil mi? O saf insanların yaşadığı çağda bu sözler ağın bulunup yerine konması için yetti de arttı bile…

Kriniçka’dan ayrılarak yeniden yola koyulduk, arabamızı 20 kilometre uzaklıktaki Kniyajaya köyüne, dedemin yaşadığı yere sürdük. Dedemiz Yegon Mihayloviç o zaman Kont Platov’un, 1812 seferinde (Napolyon’a karşı) savaşmış ünlü bir atamanın oğlunun çiftliğini yönetiyordu. Kniyajaya’ya vardığımızda kendi haline bırakılmış bir bey konağı ve ırmak kıyısında uzayıp giden geniş bir bahçeyle karşılaştık. Dedem ile ninem konağın yanında, kendi elceğizleriyle yaptıkları küçük bir kulübede oturuyorlardı. Biz gelince hepimizi bey konağına yerleştirdiler. Gelgelelim bütün gece pire ısırmasından kimse gözünü kırpmadı, oysa konak yıllardır boş duruyormuş. Çiftliğin meyve bahçesinin olması, bizi kısıtlayan bir engelin bulunmaması, özellikle de ana-babamızın baskısından kurtulmamız delicesine sevinmemize yetti. Anton orada da Nikolay’ın yakasını bırakmadı, hep silindiriyle alay etti. Talihsiz silindirin sonu burada gelecekmiş meğer. Nikolay ırmakta yıkanırken bile şapkasından ayrılmıyordu. Hep birlikte ırmağa girdiğimiz bir sırada Anton arkadan gizlice yaklaşarak Nikolay’ın başından silindiri suya düşürdü. Silindir bir süre ırmağın akıntısında yüzdü, sonra boğulan bir adam gibi su yutarak derinlere gömüldü gitti.

O yıl Anton Pavloviç yakalandığı bir hastalıktan ötürü az kalsın tahtalıköyü boyluyordu. Evimizde birkaç yıl pansiyon kalmış, ticaret mahkemesinde çalışan Gavriyil Parfentyeviç adında küçük bir memur vardı. Adam gündüzleri görevini yürütür, akşamları da kulüpte büyük paralarla kumar oynardı. Bu işi öylesine ilerletti ki, birkaç yıl sonra altına bir araba çekti, çiftlik aldı, bir sürü para-pul edindi. Kumardan zengin olmuş bu talihli kişinin İvan Parfentyeviç adında bir kardeşi vardı. Adamda para şinanay. Ancak onun da talih yüzüne güldü; Fedosya Vasilyevna adında varlıklı bir dulla evlenerek Taganrog yakınlarındaki büyük bir çiftliğe kondu. Anton Çehov yapıtlarında Fedosya Vasilyevna’ya birkaç kez yer vermiştir, “İvanov” adlı piyesindeki Ziyuziyuşka frenküzümü reçeline düşkünlüğüyle bu kadının uzantısıdır. İşte bu İvan Parfentyeviç bir gün Anton Pavloviç’i çiftliğine çağırır. Ağabeyim oraya giderken yolda terler, sıcağa dayanamayıp ırmağın soğuk suyuna girer. Giriş o giriş, şiddetli bir peritonite yakalanır. Aradan 20 yıl geçtikten sonra bir gün İvan Parfentyeviç’e teyzem Marfa İvanovna’nın evinde rastladığımda bana şunları anlattı:

“Baktım, Antoşa çok kötü hastalanmış. Elim ayağıma dolaştı, ne yapacağımı bilmiyorum. Yakınlarda, Yahudilerin işlettiği bir han vardı. Geceyi geçirmesi için hemen oraya kaldırdım.”

Antoşa’yı eve getirdiklerinde hastalıktan ayakta duracak halde değildi. Zayıflayıp çöken solgun yüzü gözlerimin önünden hiç gitmez. Hastaya bakması için çağırdıkları gimnaziya doktoru Şrempf, Alman şivesiyle her sözünden sonra;

“Bak Antoşa, eğer sağlığına kavuşmak istiyorsan şöyle yap, böyle yap…” diye öğütler yağdırmıştı.

Telaşlanan annem bir yandan tavada keten tohumundan lapa hazırlıyor, bir yandan da Antoşa’nın içmesi için badem ezip suyunu çıkarıyordu. Bense Aleksandr I. Yontusu’nun (heykelinin) karşısındaki Melher’in eczanesine koşuyordum ikide birde. Ağabeyime aldığım hapların hepsinin üstünde “Covin, Paris” yazısı vardı. Anton Pavloviç doktor çıktıktan sonra bu hapların bir işe yaramadığını, hapı çıkaranın reklamı için piyasaya sürüldüğünü söyledi.

Atlattığı hastalığın Anton Pavloviç üzerinde derin izleri kaldı. Ağabeyim, geçirdiği bu ilk ciddi hastalıktan ötürü öğrencilik yıllarında şiddetli basur ağrılarının başladığını söylerdi.

İvan Parfentyeviç’in onu götürdüğü yolcu hanı ise ünlü yazarımızın “Bozkır” adlı uzun öyküsüne konu olmuştur. Orada karşılaştığı sevimli Yahudiler Moisey Moiseyeviç, karısı ve kardeşi Solomon biçiminde “Bozkır”da yeniden canlandılar.

Yukarıda da belirttiğim gibi, Çehov ailesi 1876’da Taganrog’dan Moskova’ya göçmüştür. Anton Pavloviç gimnaziyanın 6., 7., 8. sınıflarını bitirmek için Taganrog’da kaldığından orada geçen yaşamını bilemeyeceğim. Bu üç yıl içerisinde bir kere yılbaşını geçirmek üzere yanımıza gelmiş, sonra gene Taganrog’a dönmüştü. Bildiğim kadarıyla Anton Pavloviç üç yaz dinlencesini üç ayrı yerde geçirmiş. Bunlardan biri yukarıda anılan İvan Parfentyeviç’in çiftliği. Orada kaldığı sıralar, “Bozkır” öyküsünde dayısıyla birlikte büyük tüccar Varlamov’a yün satmaya giden Yegoruşka gibi, İvan Parfentyeviç’le yün satmak amacıyla bozkırda dolaşmış durmuş.

İkinci kaldığı yer, zengin dulun kocasının yeğeni Petya Kravtskov’un ailesinin yanı, üçüncüsü ise okuldan arkadaşı olup sonradan doktor çıkarak Moskova-Kursk demiryolu hattında doktorluk yapan V.İ. Zembulatov’un ailesinin yanıydı.

Taganrog’taki ev kendimizindi. Babam burasını Kniyajaya’da yaşayan dedemizin armağan ettiği, çevresi bomboş bir arsaya yapmış. Evin kurulmasına elde avuçta ne varsa hepsi harcandığı için, eksik kalan 500 ruble de kentin yardım sandığından ödünç alınmış. Borç senedine kefil olarak, bu sandıkta çalışan Kostenko adında biri imza atıyor. Babam uzun süre senedi ödeyemeyince parayı karşılama yükümlülüğü kefil Kostenko’ya düşüyor, o da borcu ödeyip ticaret mahkemesinde karşı dava açıyor. O zamanlar borcunu ödeyemeyenleri zindana tıkarlarmış. Ne yapsın babam? Kaçmaktan başka çıkar yol yok. Kaçacak, ama nereye? O sıralar büyük ağabeylerim Aleksandr ile Nikolay, Moskova’da okumaktalar. Böylece bize Moskova yolları açılıyor. Çehov ailesinin oraya göçmesinin nedeni bu borç senedidir işte.

Ödenmeyen senedin davası ticaret mahkemesinde sürüyor. Aile dostumuz Gavriyil Parfentyeviç ise orada memur. Dosya incelemeden geçiyor ve koskoca ev, herhangi bir satış işlemi filan yapılmadan, 500 rubleyi cebinden çıkarıp veren Gavriyil Parfentyeviç’e bir kapik fazla ödetilmeksizin devrediliveriyor. Evimiz başkasının eline geçince annem çok üzülüyor, çünkü Taganrog’la son bağımız da bir daha kurulamamacasına böyle kopmuştur. Devir işlerinin yapıldığı sıralar Antoşa baba evinde kalmaktadır, ev yeni sahibinin eline geçerken içindeki delikanlıyla birlikte geçer. Gavriyil Parfentyeviç’in kardeşi İvan’ın, yukarıda belirtildiği gibi Petya Kravtsov adında bir yeğeni vardır. Çocuk, Donetsk bölgesinde Kazak asıllı bir toprak ağasının oğludur, askeri liseye girmeye hazırlanmaktadır. Doğup büyüdüğü baba evinde kalmak, bir de karnını doyurmak karşılığında bu çocuğa ders çalıştırmak işi Antoşa’ya düşer. Zamanla çocuğu sever, yakın arkadaş olurlar. Yaz dinlencesi başladığında Petya yeni arkadaşını babasının çiftliğine çağırır, birlikte giderler. Anton Pavloviç sonra bana, Amerikan tarzı bu ilkel çiftlikte geçirdiği günleri anlata anlata bitirememişti. Tüfek atmayı, kara avcılığının tüm güzeliklerini, gem tanımaz atlara binip caka satmayı hep orada öğrenmiş. Çiftlikte çok azgın köpekler varmış, geceleri bir şey için avluya çıkmak gerektiğinde ev sahiplerinden birini uyandırırmış. Kümes hayvanları kendi başlarına öylesine başıboş üreyip çoğalmışlar ki, geceleri canlarının çektiği yerde tünerlermiş. Eğer yemeğe tavuk pişirmek isterlerse bunları tüfekle vurmak gerekiyormuş. İlk taşkömürü çıkarma ve demiryolu döşeme furyası o bölgede başlamıştır. Anton Pavloviç’in yapıtlarında yankısını bulan; maden ocaklarından yukarıya kömür çıkaran teknelerin bağlarından kopup aşağı yuvarlanması (“Vişne Bahçesi”), ovada demiryolu setlerinin yükselmesi (“Ateşler/Işıklar”), katardan ayrılan bir yük vagonunun kendi başına yürümesi (“Korkular”) büyük yazarın burada gözlemlediği olaylardan kaynaklanır. Anton Pavloviç doktor ve yazar olduktan sonra Petya’yı unutmamış; resimli dergilerin ek olarak verdiği, taşbasması resimlerden arkadaşına bol bol göndermişti. Petya bir gün ağabeyime gönderdiği teşekkür mektubunda, değerli tabloların kopyaları olan bu taşbasması renkli resimleri ana-babasının nitelik bakımından değil de nicelik bakımından değerlendirdiklerini yazmıştı. Ağabeyim ne denli çok resim gönderirse o denli çok seviniyorlarmış ihtiyarlar.

Anton Pavloviç okul arkadaşı V.İ. Zembulatov’un ailesinin yanına gene bir yaz dinlencesine gitmiştir.[3] Öğrencilik günlerinde herkese bir ad taktığı gibi bu tombul arkadaşına da Makar derdi. V.İ. Zembulatov okuyup saygıdeğer bir doktor olduktan sonra da aynı ad onunla yaşadı gitti. Okulda Yunanca dersinde öğretmeni “mutlu” sözcüğünün Yunanca karşılığını sorunca çocukcağız “mâkar” diyeceği yerde (Rusça’daki erkek adına benzerliği dolayısıyla yanlış vurguyla) “makâr” deyivermiş. Vay, sen misin böyle söyleyen? O andan sonra Antoşa arkadaşını yeniden vaftiz ediyor.[4] Yalnız gimnaziya süresince olsa gene iyi, üniversitede de öyle, tüm yaşam boyunca da… Yazgımızın Anton ağabeyimle bizi üç yıl birbirimizden ayırmış olmasından ötürü her zaman üzüntü duymuşumdur, bu üç yıl onun özel yaşamıyla ilgili büyük bir bilgi boşluğu bıraktı bende. Gene o günlerden kalma bir olay daha var. Bunu bana A.S. Suvorin anlattı. Anton Pavloviç artık dünyada yoktu o zamanlar. Suvorin’e de kendisi anlatmış. Antoşa daha öğrenciyken bir kuyunun başında dikilmiş, sudaki yansımasını seyrediyormuş. O sırada on dört-on beş yaşlarında bir kız arkadan su almak için yaklaşmış. Kızın güzelliği geleceğin yazarını öylesine büyülemiş ki, onu kucaklayarak öpmeye başlamış. Sonra yan yana durmuşlar, sessizce suya bakmayı sürdürmüşler. İkisi de kuyunun başından gitmek istemiyorlarmış, kız su almaya geldiğini çoktan unutmuş… Kadınla erkeğin ilk bakışta birbirine vurulmaları, karşılıklı sevgi akımı üzerinde konuştukları bir sırada büyük yazarımız anlatmış bu olayı Suvorin’e.

Anton Pavloviç üniversiteye girmek amacıyla 1879’da Moskova’ya geldi ve bir daha da Taganrog’a dönmedi. O zamanlar çok yoksul bir yaşantımız vardı. Graçi semtinde, Nikolay Kilisesi’ne ait bir evin bodrumunda oturuyorduk. Üniversiteye girdikten sonra Anton Pavloviç yazlık nedir, dinlencelerde kentin dışına çıkmak nedir bilmedi. Yalnızca gördüğü yerler, sonraları Karmakarışık Öyküler’de bir güzel alaya aldığı Bogorodski, Sokolniki gibi Moskova yakınlarındaki yazlık ev tutulan köylerdi. Yazın bunaltıcı sıcağında Moskova’da canının pek sıkılmadığını sanıyorum. Çünkü yeni yeni arkadaşlar edinmiş, yazın (edebiyat) çevresine girmiş, gazetelerle, dergilerle ilişki kurmuş, yayın organlarının yönetim yerlerinde aranan kişi olmuştu. Ağabeyim Nikolay ile ikisinin Taganrog’a gitmeleri, orada teyzem Marfa İvanovna’nın erkek kardeşinin (İ. İ. Lobod) düğününe katılmaları, hatta güveyin sağdıcı olmaları o yılların bir kışına rastlar. Düğünde öylesine çılgınca eğlenmişler ki, iyice kafayı bulunca tıpası açılmamış birkaç şişe şampanyayı kaptıkları gibi pencereden dışarı fırlatmışlar. Teyzem sonra bana anlatmıştı. Bahar gelip de karlar eridiğinde şişeleri bahçede sapasağlam bulmuşlar, ağabeylerimi anarak şereflerine içmişler. Bu gezinin anısı olarak büyük bir kâğıda Nikolay’ın çizdiği bir karikatür kaldı. Alt yazısını “Antoşa Çehonte” diye imzalayan Anton Pavloviç sonra bunu Zritel (İzleyici) dergisinde bastırmıştır. Alt yazının başlığı sanıyorum şöyleydi: “Evlenme Mevsimi”. Yazı ise şu sözlerle sürüp gidiyor: “Bay sağdıçlar, kör şeytanlar, durun! Mariya Vlasovna kendinden geçti…”

1880 yılında ağabeyim İvan Pavloviç kilise okullarına öğretmen olmak için sınava girip kazandıktan sonra Moskova iline bağlı Voskresensk Kasabası’na atandı. Kasabanın bir kilometre dışında Novıy Yerusalim (Yeni Kudüs) adında ünlü bir manastır vardı, burası Filistin’deki Kudüs Kilisesi’ne tıpatıp benzetilerek yapılmıştı. Kasabanın bu manastıra bağlı tek okulunun tek öğretmeniydi ağabeyim İvan. Okulun koruyuculuğunu üzerine alan, tanınmış kumaş sanayicisi Tsurikov hiçbir masrafı esirgemediği için öğretmen lojmanı diye geniş bir yer yaptırmıştı. Dayalı döşeli bu geniş ev bekâr bir öğretmene bol bol yeterdi. Moskova’da yoksul bir bodrum katına tıkılıp kalan Çehovlar için bulunmaz bir fırsat çıkmıştı. Yazın Mişa (Mihail) ile Maşa’nın (Mariya) sınavları bitip okullar kapanınca annem Yevgeniya Yakovlevna ikisini kaptığı gibi yaylağa götürdü,[5] yeni ders yılı başlayıncaya değin Voskresensk’ten dönmedi. Kasabada o zamanlar Albay Mayevski’nin komuta ettiği bir topçu bataryası vardı (“Üç Kız Kardeş”). Voskresensk’e gelir gelmez İvan Pavloviç’i evine çağıran Mayevski, onun, kızları Anya ile Sonya’ya ders vermesini istedi. Bunların, Alyoşa adında küçük bir erkek kardeşleri daha vardı (“Çocuklar”). Mayevski ailesi gibi kasabaya kendi havasını veren ikinci bir aile bulunuyordu Voskresenk’te: Çiftçi birlikleri kurulması tasarısını ilk ortaya atan ünlü P.D. Golohvatsov ile yazdığı bir piyes Moskova’da Malıy Teatr’da (Küçük Tiyatro) oynayan karısı Olga Andreyevna çifti. Bataryada görevli Üsteğmen Y.P. Yegorov, Çehov kardeşlerle yakından tanışarak Anton Pavloviç’in “Zolotaya Kosa” (Altın Tırpan) öyküsünde yerini almıştır. Üsteğmen Y.P. Yegorov ordudan ayrıldıktan sonra Nijegorod’da çiftçi birliği başkanı olmuş, 1892’de oraya giden Anton Pavloviç’le birlikte kıtlıkla savaşım kampanyasına katılarak köylüye beygir sağlanması konusunda çalışmıştır.

Anton Pavloviç üniversite yıllarında yazları Voskresenk’e birçok kez gidip gelmiştir. Orada ilk elde pek çok tanıdık edindiği biliniyor. Geniş siperlikli şapkası, siyah peleriniyle her gezide yer alır; akşamları büyük gruplar halinde dolaşırlardı. Küçüklerin önde cıvıl cıvıl gülüşerek koşuştukları bu akşam gezintilerinde büyükler günün konuları üstünde ciddi konuşmalara dalarlardı.

Anton Pavloviç 1881’den başlayarak, o zamanlar çiftçiler birliği doktoru olarak ün yapan P.A. Arhangelski’nin yönettiği, Voskresensk’ten 2 kilometre uzaklıktaki Çikinsk Çiftçiler Birliği Hastanesi’nde hastalara bakmaya başlamıştır. P.A. Arhangelski herkesle kolayca anlaşan bir kişiydi, tıbbiyede okuyan gençler çevresinden eksik olmazlardı. Sonradan her biri kendi alanında üne erişen doktorlardan V.N. Sirotinin, D.S. Tauber, M.P. Yakovlev ile Anton Pavloviç bu hastanede tanıştılar. Gündüzleri çok çalışıp yorulan tıp öğrencileri akşamları tek başına yaşayan Dr. Arhangelski’nin evinde toplanırlar, liberal görüşler ileri sürmekten çekinmezler, edebiyat üzerinde, bilimsel konularda tartışmalara girerlerdi. Saltıkov-Sçedrin gençlerin taparcasına sevdiği bir yazardı, onu dillerinden düşürmezlerdi. Turgenyev de çok okunan yazarlardan biriydi.

1884’te tıp fakültesi bitince Anton Pavloviç, Çikinsk Hastanesi’ne doktor olarak geldi. “Kaçak”, “Ameliyat” vb. öykülerinin konuları buradan alınmıştır. Voskresensk kasabası posta müdürü Andrey Yegoriç’le tanışması sonucu “Rütbe Yükseltme Sınavı” adlı öyküsünü yazar.

Mihail Pavloviç Çehov

[1] Yaş sırasına göre kardeşlerin adları: Aleksandr, Nikolay, Anton, İvan, Mihail, Mariya.
[2] Ekmek, meyve ve sebzenin suda bekletilmesinden elde edilen ekşimsi bir içecek – ç.n.
[3] Zembulatovlar Taganrog yakınlarında Kotlomino adında bir çiftlikte oturuyorlardı.
[4] Vaftiz etmek burada “ad takma” anlamında – ç.n.
[5] Yazla birlikte kırlara otlamaya götürülen kuzulara, oğlaklara benzetiliyor – ç.n.

27 Haziran 2019 Perşembe

Marka yaratmak zor, ama şart!


M. Hakkı Yazıcı
mhyazici@yandex.ru


Vladimir İvanoviç ile bizim padiyezd, yani apartman girişinde karşılaştığımızda daha selam sabah demeden “Bizim hanımın aklına yeni çamaşır makinesi almak fikrini sen mi soktun?” diye çıkıştı.

Hoppala nerden çıktı şimdi bu?

Suratına baktım. Bayağı ciddi idi ve kızmıştı.

Hiç böyle yapmazdı.

“Hangi çamaşır makinesi Vladimir İvanoviç?” diye sordum.

“Bizim hanım kaç gündür çamaşır makinesi artık eskidi, yenisini alalım. Bak Rusya’da da imalat yapan Türk markaları varmış? Bir sor bakalım, diye tutturdu,” dedi.

O zaman anladım. Olga teyze benim çamaşır makinemden memnun olup olmadığımı sorunca bahsi geçmiş; Rusya’da Türk markalarının da satıldığını söylemiştim.

Hepsi bu kadar…

Durumu anlatınca Vladimir İvanoviç, biraz ikna olur gibi oldu.

Onu daha fazla kızdırmamak için söylemedim, ama Rusya’da bazı evlerde hala teknolojisi çok geri, ilkel makineler kullanılıyor.

Hele benim de kullandığım bir tanesi vardı ki anlatmadan geçemeyeceğim. Moskova’ya ilk geldiğim zamanlarda kiraladığım babuşka evinde eski bir Rus malı çamaşır makinesi vardı. Ev sahibem, makinenin nasıl çalıştığını “Tak” şöyle, “Tak” böyle diye anlatmıştı. İlk günler makineyi çalıştırmaya açıkçası korktum. Bu yüzden önceleri Metro çıkışlarında bulunan, şimdi hepsi kaldırılan “rınak”lardan, pazar yerlerinden birinden mavi bir plastik leğen almış, çamaşırlarımı elde yıkıyordum. Sonra makineyi çalıştırmaya biraz alıştım, ama hala korkuyordum. Banyo duvarına yatay monte edilmiş, bu santrifüjlü makine çalışırken duvarı yerinden sökecekmiş gibi, şiddetle sağa sola savruluyordu. Bu nedenle de yıkama süresi bitene kadar savrulup parçalanmasın diye, ihtiyaten, hiç kalkmadan üzerinde oturuyordum.

***

Olga teyze'nin doğum günü vardı. Bir şeyler almak lazımdı.

Vladimir İvanoviç, “Yorulmazsan yürüyelim,” dedi.

Yürümeyi çok severim. İtirazsız kabul ettim. Hem bu arada yürürken konuşur, onun kızgınlığını geçirmek için bir fırsatım olurdu.

Hava iyiydi. Yürümek için ender bulunan güzel, güneşli günlerden biriydi.

Leningradskiy Prospekt’te 15 numaraya kadar yürüdük.

Orada Bolşevik Konditerskaya Fabrika (Большевик Кондитерская Фабрика) vardı. Eskiden Moskova’nın en güzel pasta ve çikolataları burada üretilirdi.

Aksilik! Bir şeyler alabiliriz diye umuyorduk, ama ne yazık ki artık kapanmıştı.

Daha önce nasılsa farkında varmamıştık; fabrikanın bulunduğu binalar restore edilip, konut ve iş merkezine dönüştürülüyordu.

Belki eskiden, şehir henüz bu kadar büyümemişken merkezdeki fabrikalar yadırganmıyordu. Şimdiyse şehir dışına taşınmaları zaten daha uygun olurdu, ama öyle de yapılmıyordu. Eski fabrikalar, binalar yıkılıyor; yerlerine moda olduğu üzere, iş ve alışveriş merkezleri ve lüks konut projeleri yapılıyor. Koca koca fabrikalar ise ne yazık ki tarihe karışıyor. Zil Otomobil Fabrikası ve diğerleri gibi…

Yolun karşısında, biraz çaprazda, Leningradskiy Prospekt 8 numarada Moskova 2 Numaralı Saat Fabrikası (Второй Московский часовой завод ) vardı. Burası da yıkılmıştı. Yıkılan fabrikanın önündeki otobüs durağı ise aynı adı taşımaya devam ediyordu. Hala öyle mi bilmiyorum.

“Burası da mı?” diye söylendi Vladimir İvanoviç.

Caddeyi gösterdi, başını sallayarak “Bu yol boyunca eskiden yemyeşil heybetli, güzel ağaçlar vardı,” dedi. Sonra daha ilerideki Belaruskaya Meydanı’ndaki yazar Maksim Gorki’nin heykeline bakarak, “Bu heykel, neyse ki seneler sonra Park Muzeon’daki ‘heykel mezarlığı’ndan eski yerine döndü. Bu da iyiye bir işaret.”

Meydan’dan sonra, ta Kremlin’e kadar, eski adı Gorki Caddesi olan Tverskaya Caddesi uzanıyordu. Daha fazla yürümeden dönmeye karar verdik.

Bana olan kızgınlığını çoktan unutmuştu. Onun düşünceli hali, sık sık tekrarladığı gibi, Rusya’nın Sovyetler Birliği dönemindeki gücünden bütün yeni iyileşmelere rağmen hala çok uzak olmasındandı.

Havayı değiştirmek için “Biliyor musun, benim ilk fotoğraf makinem Zenit idi,” dedim.

Yüzü birden aydınlandı.

“İyi makinelerdi ama, değil mi?”

“Haklısın, gerçekten çok iyi markaydı.”

Onu mutlu etmek için söylememiştim. Makinemi çok severek kullanmıştım.

Şu sıralar orta ve ileri yaşını yaşayan, gençliğinde fotoğraf amatörü olup işe Rus malı Zenit marka bir makineyle başlamayanların sayısı sanırım çok azdır. Benim de ilk makinelerimden ikisi Zenit idi.

Cep delik, cepken delik; bütçe küçük, merak büyük olunca haliyle ucuz makine almaktan başka çare yoktu.

Ucuzdular, ama allah için iyi makineydiler.

Sovyetler Birliği dağılınca İstanbul’daki yer tezgahları ve hatta Sirkeci’deki fotoğrafçıların kutsal mekanı meşhur Hayyam Pasajı Zenit’lerle dolmuştu.

Sonra Zenitler, hala ara ara bulunabilmesine rağmen tebahhur etti. Üretimi sona erdirilmişti.

Sovyetler Birliği'nin dağılmasına mı şaşırırsın, yoksa Zenit üretiminin sona ermesine mi? 

Karışık işler...

Makinelerden TTL model olanını İstanbul’da Tahtakale’deki yer tezgahlarından birinden almıştım. 15 Liracık mı vermiştim ne? Ve hatta hatırı sayılır bir objektif koleksiyonum bile olmuştu. En değer verdiğim ödül almış 35 mm.’lik bir objektifti. Ustalarım, halamın oğulları kademe atlayıp Japon makinelerine geçince bana onu armağan etmişlerdi. Bu vidalı objektifin çapı bendeki gövdeye uymayınca İstanbul’da Beyazıt’ta ara sokaklardan birinde ince işler yapan bir tornacıya ilave bir halka yaptırıp öyle kullanmaya başlamıştım.

Çok güzel resimler çekmiştim o makinelerle.

Vladimir İvanoviç, “Benim de ilk gençlik yıllarımda bir Zenit makinem vardı. Daçada hoşlandığım komşu kızlarının gizli gizli fotoğraflarını çeker, sonra karta bastırıp onlara hediye ederdim,” dedi, mahçup bir yüz ifadesiyle.

“Oooo, ilk delikanlılık heyecanları!.. Çok iyi bilirim,” diye takıldım.

“Albümümde o makineyle çekilmiş eski bir fotoğrafım var. Eve gidince gösteririm.”

Onun yüzündeki mutluluğu görünce eski Rus markaları muhabbetine devamla babamın dedemden kalan Serkisof marka Rus yapımı köstekli bir saatinin olduğunu, yeleğinin cebinden çıkardığı bu saate bakmadan hiçbir işe girişmediğini anlattım.

Nam-ı diğer "Şimendiferli Serkisof saatleri", Rus yapımı efsanevi mekanik saatler...

Aslında Serkisof, saatten öte bir şeyin; bir hayat tarzının adıydı.

Türkiye’de Devlet Demiryolları, bir asırdır emeklilerine "Efsane saat" olarak nitelendirilen arkası lokomotif kabartmalı Serkisofları hediye ederdi, ancak 1994 yılından sonra tasarruf tedbirleri nedeniyle bu uygulamadan vazgeçilmişti.

Saatlerin maddi değerinden çok  manevi değeri vardı.

Üreten fabrika, Ural Dağları'nın eteklerindeki Çelyabinsk kentindeki Molnija Saat Fabrikası'ydı.

Bu bölge, el becerileri ile ünlü zanaatkar insanlarla doluydu. Rus Çarları, 19. Yüzyılda birçok el sanatı ustasını Kremlin'e buradan götürmüşlerdi. 

Fabrika, 1947'de Çelyabinsk'te kurulmuş; cep, kol, masa ve duvar saatleri yanında, tank ve denizaltılar için de göstergeler üretmeye başlamıştı. Her saat elde ve teker teker üretilirdi. Özellikle köstekli 18 taşlı cep saati çok aranırdı.

Vladimir İvanoviç’i eskilere götürüp hüzünlendiren düşünceler benim için de nostaljikti.

***

SSCB'de oldukça popüler olan Zenit makinelerden yaklaşık 15 milyon tane üretilmiş ( iki tanesi hala bende muhafaza altında ) ve büyük bir kısmı Almanya, İtalya, Fransa ve İngiltere'ye ihraç edilmişti. Ancak Zenitlerin üretimine ne yazık ki 2005 yılında son verilmişti.
Bir ara Zenit makinelerin yeniden üretimine başlanabileceği söylenmişti.

Rusya’nın devlet teknoloji şirketi Rostec, dünya genelinde birçok fotoğrafçının 'fotoğraf makinelerinin tankı’ (tank yerine başka bir benzetme yapsaymışlar daha iyi olurmuş) kabul edilen Zenit’lerin yeniden üretimine başlayacaklarını duyurmuştu.

Rostec'in İletişim ve Bilgilendirme Departmanı'nın başında bulunan Vasiliy Brovko, RNS'ye yaptığı açıklamada, "Zenitler çok popüler ürünler, biz de Leica'nın (Alman fotoğraf makinesi üreticisi) analog versiyonu gibi lüks ürünler üretmek istiyoruz," demişti.

Doğru karar. Hadi inşallah!

Umarım teknolojik ürünler üretirler ve benim gibi fanatiklerine yeniden üretimine son verilmesi üzüntüsü yaşatmazlar.

Vladimir İvanoviç, konuştuklarımızı doğrulayan şeyler söyledi:

“İyi markalardı gerçekten, iyi!” dedi, sonra gülümseyerek sordu: “Katyuşa ile Kalaşnikov da iyi markalar ama, değil mi?”

“Evet, haklısın. İyi markalar.”

***

Zaten niye markalara sahip çıkılmaz ki?!

Bir ülkenin markaları, ekonomisinin milli takımıdır. O kadar yani…Marka yaratmak, çok zahmetli ve pahalı bir şey. Oluşturulması gerçekten zor, harcamasıysa bedava.

Şimdi yine, huyum kurusun büyük laf edeceğim:  Ülkelerin değerleri, buna markaları da dahil, bazen bir toprak parçasından daha önemlidir.

Bunun farkında olanlar zaten atına atlayıp Üsküdar'ı geçiyor.

Eskiden, benim çocukluğumda, Japon mallarının kalitesizliğinden bahsedilir, dalga geçilirdi. O zamanlar daha Sony yoktu, Suzuki, diğerleri yoktu. Zaman geçti; Japon malları, tapon maldan “top ten” seviyesine geldi.

Arkadan Kore malları geldi. Bizim 1950’lerin başında kurtarmaya gittiğimiz Kore, harikalar yarattı.

Niye aynısını biz yapamayalım ki?

Ancak  bunun için hammadde ekonomisinden inovasyon ekonomisine geçmek şart. Ve kuşkusuz daha fazla marka yaratılmalı

Vladimir İvanoviç’le muhabbetimiz, anılar, şakalarla sürüp giderken farkında olmadan daha ciddi konulara geldi.

Dileğimiz, Rusya ve Türkiye arasındaki ilişkilerin olduğundan çok daha fazla gelişmesi, ülkelerimizin zenginleşmesi, halklarımızın refah ve mutluluk içinde yaşaması tabii ki.

Kastettiğimiz basit al-ver ticareti değil, daha nitelikli bir işbirliği…

Türkiye ve Rusya arasındaki iyi ilişkilerin çok büyük fırsatlara gebe olduğuna inananlardanız. Olumlu anlamda gelişen ilişkiler var. Gönül bunun daha da fazla ve kalıcı olmasını istiyor. Aklın yolu da bunu gösteriyor zaten.

İkimiz de umutluyuz.

Umarız bu duruma hizmet edecek markalar da yaratılır.

Babamın sık kullandığı bir laf vardı: “Umut fakirin ekmeği; ye Mehmet’im, ye!” diye. Onu söyledim Vladimir İvanoviç’e.

O da çok bilinen bir Rus atasözünü hatırlattı: “Надежда умирает последней- Nadejda umirayet pasledniy (En son ümit ölür).”

***

Markalar, umutlar üzerinden konuşurken aklıma konuya uyan bir anım geldi. Vladimir İvanoviç’e Sovyet markalı ürünlerle ilgili yine çok, ama çoook eskilerden bu anımı anlattım :

Yıl 1970, aylardan Ekim. ODTÜ’de öğrenciyim.

Bizim arkadaşlar, bir şekilde Yılmaz Güney’in sansüre takılan “Umut” filminin bir kopyasını temin etmişlerdi ve gösterecektik. Ancak bir sorun vardı. Film 35 mm.’likti ve ODTÜ’de 35 mm.’lik film gösterecek bir makine yoktu. Üçlü Amfideki makine 16 mm.’likti.

35 mm.’lik bir film makinesi bulmamız gerekiyordu.

Kara kara düşünmeye başladım. Nereden bulacaktık 35 mm.’lik makineyi? Sinema sinema dolaştım. Sinemaların hepsinin zaten işi vardı ve makineler taşınamayacak kadar ağır ve büyük makinelerdi. Taşınabilseler bile sökülmesi ve yeniden montajı zordu.

Cebeci bölgesindeki fakültelerde okuyan arkadaşlardan yardım almak için gittim. Ortalıkta kimse yoktu; nihayet tanıdığım bir arkadaşa rastladım. Durumu anlattım, ilgilendi. Böyle bir makinenin nasıl bulunabileceğine dair onun da fazla bir fikri yoktu; ancak Bulvar üzerinde, bodrum katta bir reklam ajansı olduğunu, oraya bakmamı söyledi.

Reklam ajansına gittim. Adamlarda gerçekten iki adet 35 mm.’lik Sovyet yapımı portatif film gösterim makinesi vardı. Yanlış hatırlamıyorsam markası Iskra idi. Fakat bir sorun vardı. Bizim gelmelerini istediğimiz tarihte sürekli müşterileri olan Hindistan Büyükelçiliği’nde 
Bayramları nedeniyle bir film gösterisi vardı ve oraya gitmek zorunda idiler.

İşin kötü tarafı Hint filmlerinin çok uzun olması, üç dört saat sürmesiydi.

Ancak “Merak etme,” dediler; “Biz aradan makaslar, filmi makul bir şekilde kısaltırız, kimse anlamaz. Sizin gösteriye yetişiriz.”

Anlaştık, rahatladım; geri döndüm.

Film gösterisi bir Cumartesi akşamı idi. Fazla bir duyuru yapmamıştık. Sadece Kızılay Bulvarı’ndaki Milli Piyango İdaresinin camına küçük bir ilan yapıştırılmıştı.

Okula gittiğimde şaşkına döndüm. Üçlü amfinin önünde neredeyse Rektörlüğe kadar uzanan bir kuyruk vardı. Sadece okulun öğrencileri değil, şehirden de pek çok insan duyup, akın akın gelmişti.

Başlangıçta her şey güzeldi. Ancak bizim makine gecikip, filmin başlama saati geçince salondaki kalabalıkta homurdanmalar başladı.

Sıkıntıdan ter içinde bekliyoruz, makine yok. O zaman cep telefonu gibi bir irtibat olanağı yok ki adamları arayıp durumu öğrenelim. Homurdanmalar, neredeyse protestoya dönüşüyor, yavaştan yuhlamalar başlıyor; makine yok.

Koşa koşa Nizamiye’ye kadar gittim. Orada beklemeye başladım. Neden sonra karanlıkta siyah bir araba Nizamiye’ye yanaştı. Baktım, bizim reklam ajansı ekibi. Kendimi tutmasam adamlara sarılıp öpeceğim. Ben de arabaya atladım, birlikte hızla Üçlü Amfi’ye ulaştık.
Herkes bizi bekliyor. Ekip hemen Sovyet yapımı makineyi kurup ayarlarını yaptı, birinci makarayı taktı. Film başladı, ekrana yansıdı: “Umut”.

Başta ben olmak üzere herkes rahatladı. Homurtular kesildi; izleyiciler filmi izlemeye başladı. Yirmi dakika kadar geçmişti ki bir tuhaflık olduğunu anladık; sadece biz olsak iyi, seyirciler de anlamış ve yeniden homurdanmaya başlamışlardı.

Anladık ki film makarası, telaşla geriye sarılmadan, sadece jeneriğine bakılarak makineye takılmıştı.

Sağolsun Yılmaz Güney, farklılık yaratmak için filmin sonuna “son” yazmayıp “Umut” yazmış, ajans ekibi de filmin sonunu başı zannedip makarayı takmış. Neyse film makarası çıkarılıp diğer makara geri sarıldı, filme yeniden başlandı. Homurtular kesildi, herkes filme yoğunlaştı. İlerledikçe sadece homurtular değil, nefesler de kesildi.

Film bitti, perdede “Umut” yazısı belirdi.

Kızgınlığın yerini mutluluk almıştı. Seyirciler dakikalarca ayakta alkışladılar. Gerginlikle başlayıp, mutlu biten bir olay yaşamıştık.