Moskova

Moskova

4 Şubat 2025 Salı

Moskovalı erkeklerin derdi: "Çok fazla kadın var"

 


Kaynak: https://turkrus.com/

 

Moskova’da gece hayatına adım atan herkes, şehirdeki belirgin cinsiyet dengesizliğini hemen fark ediyor. Barlar ve kulüpler, çoğunlukla kadınlarla dolup taşarken, erkekler ya bir köşede çekingen bir şekilde bekliyor ya da barda içkilerini yudumluyor. Kadınlar ise özgüvenli, girişken ve çoğu zaman kendi eğlencelerini yaratıyorlar. Geleneksel olarak erkeklerin yaptığı ilk adımı atma ve flört başlatma görevi, artık kadınların elinde. 

Şehirlerin belirli karakterlere sahip olduğu söylenir ve Moskova’nın uzun süredir “kadın” bir şehir olduğu düşünülüyor. Ticaretin ve akademinin ağır bastığı, güçlü ve bağımsız kadın figürüyle özdeşleşen bu şehir, son yıllarda daha da “kadınsı” hale geldi. Özellikle son üç yılda yaşanan göç hareketleri ve savaş gibi faktörler, Moskova’daki kadın nüfusunun erkeklerden çok daha fazla olmasına yol açtı. Erkeklerin bir kısmı orduya katıldı, bazıları yurtdışına göç etti ve diğerleri de kırsal bölgelere geri döndü.

Bu süreçte Moskova’daki kadınlar, iş dünyasında ve kültürel hayatta daha aktif roller üstlenmeye başladı. Finans, sanat, moda ve teknoloji gibi sektörlerde etkinlikleri arttı. Kafelerde, ortak çalışma alanlarında, hatta şehirdeki sokaklarda bile kadınların belirgin bir şekilde daha fazla olduğu gözlemleniyor. Erkeklerin azınlıkta kaldığı bu yeni düzen, toplumsal dinamikleri de değiştiriyor. Moskova’da erkekler artık daha fazla rekabet gerektirmeyen bir flört ortamına sahipken, kadınlar seçim yapma konusunda daha fazla avantaja sahip.

Bu durum, Moskova’daki erkekleri ikiye bölüyor. Bir yanda, kadınların ilgisini fazlasıyla çeken ve rahat bir yaşam süren erkekler var. Öte yandan, eski düzenin kaybolmasından rahatsız olanlar da mevcut. Flört sürecindeki rekabetin azalması, bazı erkekleri pasif ve ilgisiz hale getirmiş durumda. Öyle ki, Moskova’da pek çok erkek, sosyal hayattan çekilerek video oyunlarına, sanata ya da içki kültürüne yöneliyor.

Öte yandan, Moskova’daki kadınlar için bu durumun dezavantajları da mevcut. Erkeklerin rahatlığı ve “fazla seçeneğe” sahip olmaları, ilişkilerde dengesizliklere yol açabiliyor. Ayrıca, Moskova’ya gelen yabancı erkekler, yerel erkeklerden daha avantajlı bir konuma geçiyor. Özellikle Batı Avrupa ve Balkanlar’dan gelen erkekler, Moskova’da romantik ilişkilerde daha aktif roller üstleniyor.

Uzmanlar, şehirdeki cinsiyet dengesizliğinin uzun vadede sosyal ilişkileri ve ekonomi üzerindeki etkilerinin daha da belirginleşeceğini öngörmekte. Erkek nüfusunun azalmasıyla birlikte, kadınların daha bağımsız ve kendi işlerine odaklanmaları kaçınılmaz hale geliyor. Moskova’nın geleceğinde, belki de artık erkeklerin yerine yeni “şehir maskotları” ya da farklı sosyal trendler şekillenmeye başlayacak.

(Moskviçmag dergisinden alıntıdır)

3 Şubat 2025 Pazartesi

Rus klasikleri yazarlarından tembellik üzerine


Anna Popova

Kaynak: https://www.gw2ru.com/  

 

Lev Tolstoy tembelliği ciddi bir kusur olarak görüyordu ve "hiçbir şey yapmadığı" için eleştirildiğinde bunu günlüğüne özenle yazıyordu.

Çehov tembelliği alt türlere ayırırken, Puşkin muhataplarına yeni şiirler hakkında yazıyordu, ama metnin kendisini göndermiyordu - tabii ki tembellik yüzünden.

“Rus insanının bir düşmanı vardır, amansız, tehlikeli bir düşmanı, o olmasaydı bir dev olurdu. Bu düşman tembelliktir ya da daha doğrusu Rus’u alt eden acı dolu bir durgunluktur. Gerçekleştirilemeyen birçok düşünce, çoktan sonuçsuz bir şekilde yok olmuştur. Burada boşa harcanan her dakikanın orada kaçınılmaz olarak isteneceğini ve bu korkunç suçlama karşısında solgunlaşmaktansa doğmamanın daha iyi olduğunu her zaman hatırlayın,” diye yazmıştır ‘Ölü Canlar’ın yazarı Nikolay Gogol.

Lev Tolstoy da ona katılmıştır: “Mutlak eksiklikler vardır, örneğin: tembellik, yalanlar, sinirlilik ve egoizm, bunlar her zaman eksikliklerdir.” 

 

Hiçbir Şey Yapmama Sanatı

Tolstoy günlüklerine tembelliğinden bahsetmeyi unutmadı.

“5 Temmuz 1855.

Gerçekler: tembellik, tembellik, tembellik.”

“12 Temmuz 1855.

Bütün gün hiçbir şey yazmadım, Balzac okudum, sadece yeni bir kutu üzerinde çalıştım. 1) Tembellik, 2) Tembellik, 3) Tembellik…”

“9 Ocak 1854.

1) Geç kalktım. 2) Ateşlendim, Alyoshka'yı dövdüm. 3) Tembeldim. 4) Düzensizdim. 5) Üzgündüm.”  

Ivan Turgenev de benzer duygulara sahipti:

"Sağlığım iyi, ama hareketsizlik mutlak. Bu artık tembellik değil - bu, "bu yarı karanlıkta durgunlaşan" "beyaz kanatlı vizyonlar" gibi bir tür durgunluk. 

 

Çalışmak kurt değildir

Son teslim tarihleri ​​yaklaşırken bile, yazarlar yeni bölümler veya şiirler yazmaya başlamak için acele etmiyorlardı.

"Para yok ve çalışmak için çok tembelim. Bana dişlerimin pozisyonu için raflar gönderin. Ama sözümü tutacağım: Mayıs'ta tembel olacağım ve 1 Haziran'dan itibaren oturup çalışacağım," diye söz verdi Anton Çehov.

"Hala işe başlamadım ve başlamam da pek olası değil. Kafamda bir şeyler dönüyor ama tembellik... tembellik... tembellik!" diye itiraf etti Turgenyev.  

Şair Aleksander Blok ilgisizliğin üstesinden gelmeye çalıştı, ama pek işe yaramadı: "Dün, gece ve sabah - kendim için, tembelliğim için, cehaletim için ve diğer şeyler için utanç. Dilleri öğrenmek için çok geç değil."

"Ruh halim berbat, ayrıca fiziksel olarak da kendimi kötü hissediyorum. Çalışmak istemiyorum. Ve genel olarak hiçbir şey istemiyorum, bir tür ilgisizlik, bana hiç yakışmayan bir şey," diye hayıflandı Maksim Gorki. 

Ancak Lev Tolstoy, hiçbir şey yapmamak için bir bahanesi olduğu için mutluydu: “Sabah işe oturdum, ama hiçbir şey yapmadım ve Gorçakov beni ziyarete geldiğinde sevindim.”

 

Tembelliğin coğrafyası

Şehirde, köyde, gurbette; günlerinizi boş geçirecekseniz, bunu her yerde yapabilirsiniz. 

Aleksander Puşkin Boldino’dan Vladimir Odoevsky’ye “Köye vardığımda çalışmayı düşündüm. Ama olmadı. Baş ağrısı, ev işleri, tembellik – bir efendinin, bir toprak sahibinin tembelliği – beni öylesine ele geçirdi ki, Tanrı korusun,” diye yazar.

Ve hiçbir güç Nikolay Gogol'u yürüyüşe çıkaramazdı: eğer hiçbir şey yapmayacaksanız, o zaman rahat olmak daha iyidir. "Yürüyebileceğiniz çok fazla yer var, ama ben o kadar tembelim ki her şeyi yapmaya kendimi zorlayamıyorum. Her seferinde erken kalkmayı planlıyorum ve neredeyse her zaman uyumayı seçiyorum," diye yazdı annesine Baden-Baden'den.

Yazar yola çıkabilse bile, bu planladığı her şeyi yerine getireceği anlamına gelmez.

“Nadiren seyahat ettiniz ve seyahat tembelliğinin ne olduğunu bilmiyorsunuz. Eskiden birine onu ziyaret etme sözü verirdiniz, yemin ederdiniz ama sonra istasyona gelirdiniz… geceydi, havasızdı, tembeldi… el sallar ve yola devam ederdiniz,” diye açıkladı Çehov.

2 Şubat 2025 Pazar

Klasik Rus Edebiyatındaki Memurların Dereceleri Ne Anlama Geliyor?


Kaynak: https://eksiseyler.com/

 

Basit bir ayrıntı demeyin! Bu dereceleri bilmek, okuduğunuz Dostoyevski romanını çok daha iyi ve kolay kavramanızı sağlayacak.

Türkiye'de Rus edebiyatına olan ilgi güzel bir şey, ancak, birçok insan edebi eserlerde geçen "falan kişi bilmem kaçıncı dereceden memurdu" gibi cümleleri genellikle sorgulamıyor. Oysa bu memuriyet dereceleri hakkında bilgi sahibi olmak, Rus edebiyatını daha iyi anlamak için önemli bir adımdır. Çünkü sanata da yansıyan bu dereceler, Rus yöneticilerinin topluma vermek istedikleri yönün somut göstergeleri olmanın yanı sıra, bu sistemi anlamak o dönemin Rus toplumunu, dolayısıyla da edebi eserlerini daha iyi kavrayabilmek için gereklidir.

Bugün sizlere bu memuriyet derecelerinin nasıl ortaya çıktığından ve yeni sistemin toplum ile sanata olan yansımalarından bahsedeceğiz.

Çarlık Rusyası'ndaki 14 dereceli memuriyet sistemi, "rütbe tablosu" adıyla bilinir ve 1722 yılında Çar 1. Petro (Büyük Petro) tarafından oluşturulmuştur. Bu sistemin ortaya çıkışı, dönemin sosyal, siyasal ve idari reform ihtiyaçlarıyla doğrudan ilişkilidir.

1) Reform ihtiyacı

1. Petro, Rusya'yı batı Avrupa'nın güçlü devletleriyle rekabet edebilir hale getirmek istiyordu. Bu nedenle, devlet yönetiminde modernleşme ve bürokrasinin etkinleştirilmesi gerektiğine inanıyordu. Bu amaçla Batı'dan ilham alınarak, özellikle İsveç ve Prusya gibi ülkelerdeki bürokratik sistemlerden esinlenildi. Tablo rankları, yetenek ve liyakate dayalı bir sistem kurmayı hedefliyordu.

2) Feodal düzeni kırma çabası

Rusya, reform öncesinde büyük ölçüde feodal bir yapıdaydı. Soyluların (Boyarlar) statüsü, genellikle doğuştan gelen ayrıcalıklara dayanıyordu. Bu durum, yetenekli bireylerin yükselmesini engelliyordu. 1. Petro, kalıtsal soyluluk yerine, kişisel başarıya dayalı bir sistem kurmak istedi.

3) İdari verimlilik ve merkezileşme

Rusya'nın geniş toprakları ve farklı etnik gruplarından oluşan karmaşık yapısı, merkezi bir yönetim ihtiyacını doğurdu. Tablo rankları, hiyerarşik bir düzen oluşturarak devlet işlerinin daha sistematik ve düzenli işlemesini sağlamayı hedefledi.

4) Askeri ve sivil hizmetin ayrılması

Sistem, bürokrasiyi iki ana kola ayırdı: Askeri ve sivil hizmetler. Her ikisi de 14 dereceye ayrıldı ve belirli görev tanımları yapıldı. Tablo rankları, soyluluk kazanımını sadece kalıtsal ayrıcalıklara dayandırmaktan vazgeçip, devlet hizmetine bağladı.

Belirli bir dereceye ulaşan bir birey, soyluluk statüsü elde edebilirdi:

8. dereceye ulaşanlar: kalıtsal soyluluk kazanır.
14. dereceye ulaşanlar: kişisel soyluluk kazanır. Ancak bu derece modern anlamda bir asalet unvanı sağlamaz; daha çok bürokratik bir avantajdır.

Doğuştan soylu olmayan bireyler, yetenek ve başarı yoluyla yükselebilir hale geldi. Bu durum, özellikle eğitimli ve yetenekli burjuva sınıfının devlet hizmetine katılımını teşvik etti.

Şimdi bu derecelendirme sistemini biraz açalım

1. derece: şansölye (chancellor)

Devletin en yüksek makamı, sadece birkaç kişi bu dereceye ulaşabilirdi.
Çarın en güvendiği danışmanlar ve politik stratejistler bu dereceye sahipti. Buna örnek olarak dışişleri bakanları veya önemli elçileri verebiliriz.

2. derece: actual privy councillor

Çok az kişi bu dereceye ulaşırdı. Devlet işlerinde stratejik kararları alan kişilerdi. Örneğin, en üst düzey bakanlar.

3. derece: privy councillor

İmparatorluk konseyi üyeleri. Diplomatik ve yargı alanında en üst düzeyde yer alırlardı.

4. derece: actual state councillor

Genel valiler, büyük şehirlerin yöneticileri ve yüksek mahkeme hâkimleri.

5. derece: state councillor

Üniversite rektörleri, büyükelçilikte önemli pozisyonlar veya bölgesel valiler.

6. derece: collegiate councillor

Önemli idari görevlerde yer alırdı. Akademik ve idari liderler bu gruptaydı.

7. derece: court councillor

Bölge müdürleri, mahkemelerde yargıçlık yapan kişiler bu dereceye dâhildi.
bu dereceye ulaşan bir kişi, soyluluk (dvoryanstvo) unvanı alabilirdi.

8. derece:collegiate secretary

İlçelerde üst düzey yönetici görevinde bulunurdu.

9. derece: titular counsellor

Küçük bölgesel yöneticiler. Gogol'ün Palto hikâyesindeki Akakiy Akakiyeviç gibi sıradan, düşük seviyeli memurlar genellikle bu derecedeydi.

10. derece: collegiate assessor

Genellikle teknik büro işleri ve yazışmalarla ilgilenirdi.

11. derece: state assessor

Büro işleri ve orta dereceli idari görevlerde yer alırdı.

12. derece: collegiate registrar

Daha çok katiplik ve sekreterlik görevlerini üstlenirdi.

13. derece: provincial registrar

Büroda basit işler yapan düşük dereceli memurlar.

14. derece: gubernial secretary

Sistemin en altındaki pozisyon. Genelde, resmi evrak taşıma, belge yazımı gibi işler yapan kişiler.

Başlangıçta reform amaçlıydı. 1. Petro’nun vizyonu, Rusya’yı modern bir devlet haline getirmekti. Ancak bu sistem zamanla yozlaşma, bireysel trajediler ve toplumsal hiyerarşik baskılar nedeniyle eleştirilerin odağı oldu. Kısacası bu 14 dereceli sistem, bireylerin devlet içindeki yerini belirleyen hiyerarşik bir yapıydı. Ancak bu yapı, bireyleri yalnızca sistemin bir çarkı olarak görmesi ve onları kişisel değerlerinden koparması nedeniyle hem edebiyatçılar hem de toplumbilimciler tarafından sert şekilde eleştirilmiştir.

1 Şubat 2025 Cumartesi

'Opriçnikler' kimlerdi ve Rusya'da nasıl ortaya çıktılar?


Opriçnikler, opriçnina ordusunun ( muhafızlardan oluşan bir müfreze ) bir parçası olan muhafızlardır, yani Rus Çarı Korkunç İvan'ın 1565'teki siyasi reformunun bir parçası olarak oluşturduğu kişisel muhafızlardır.

1550 yılında, "Korkunç" İvan Vasilyeviç, Rus devletinde askeri reform sırasında boyarların "en iyi" çocuklarından bir "Seçilmiş Bin" oluşturmayı planladı.

Çekirdeğinin en asil ailelerin temsilcilerinden ve soylu prenslerin torunlarından oluşması gerekiyordu. Çarın planına göre birliklerin önemli ve çeşitli komuta (liderlik) görevlerini üstlenmeleri, özellikle alay komutanlığı ve komutanlığı görevlerini üstlenmeleri gerekiyordu. Moskova civarında kendilerine arazi sağlanması planlanmıştı ancak o dönemde bu projenin hayata geçirilmesi mümkün görünmüyordu.

3 Şubat 1565'te Çar IV. Korkunç İvan, Rus devletini ikiye böldü: Otokrat, iktidarını defalarca kısıtlayan güçlü boyarlar ve din adamlarıyla yıllarca süren çatışmaların ardından böylesine sıra dışı bir adım attı.

'Opriçnikler' Çar IV. Korkunç İvan'a tamamen sadıktı. İhanetten şüphelendiği boyarlara karşı terör uyguladılar.

Ülkenin toprakları 'opriçnina' (Eski Rusça 'opriç' - 'dışarı' ve 'ayrıca') ve 'zemşçina' olarak ikiye ayrıldı. İlki aslında hükümdarın kişisel kaderi haline geldi ve orada bölünmeden hüküm sürdü.

'Opriçnina' en zengin toprakları içeriyordu. Siyasi merkezi Moskova ve Vladimir arasındaki Aleksandrov Sloboda kraliyet ikametgahıydı.

Boyar ailelerinin büyük arazilerinin bulunduğu diğer tüm topraklar 'zemşçina'ya gitti. Başında Boyar Duması vardı, ancak çar hala en önemli meseleleri kendisi için kararlaştırma hakkını elinde tutuyordu.

Koruma için, IV. İvan da kendi muhafızlarını kurdu - ona tamamen sadık olan 'opriçnikler'. Otokratın itiraz ettiği ve vatana ihanetle şüphelendiği boyarlara ve din adamlarına karşı terör uyguladılar.

'Opriçnik' ordusu, 1570'te Veliky Novgorod'da olduğu gibi, koca şehirleri bile yağmaladı. Ancak dış düşman karşısında güçsüz kaldı ve 1571'de Kırım Hanı Devlet Giray'ın Moskova'yı yakmasını engelleyemedi.

Devlet aygıtının ve onun silahlı kuvvetlerinin zayıflığının bu şekilde ortaya çıkmasından kısa bir süre sonra IV. İvan 'opriçnina'yı kaldırdı.

Kent lokantalarını neden Sovyetlere borçluyuz?

 


Kavel Alpaslan

Kaynak: https://www.gazeteduvar.com.tr/  

 

Sovyet yönetimi, emekçi mahallelerin merkezlerinde bir kamu kantini ağı oluşturur. Devrimden henüz bir yıl sonra Petrograd’da 45 bini aşkın kişiye hizmet veren 189 kamu kantini vardır. Bu rakam 1918 sonlarında katlanarak artacaktır. Kantinlerin yetersizliği ile birlikte makineleşmiş, merkezi bir mutfak fikri nihayet 1925 yılında Ivanovo’da ilk kez açılan ‘fabrika-mutfak’ ile vücut bulur.

Bugün uygun fiyata yemek veren belediye lokantaları bir ‘lütuf’ gibi sunuluyor. Büyük sermaye sahipleri her geçen gün daha fazla yoksul azınlığın sırtından beslenirken, ezici çoğunluğun karnına uygun fiyata sıcak bir şeyler girebiliyor oluşu kimilerine ‘şaşırtıcı’ ve ‘yenilikçi’ geliyor.

Fakat asıl şaşırtıcı olan, halkın uygun, sağlıklı ve kolektif olarak beslenmesini amaçlayan kamusal yemekhane fikrini şu ya da bu belediyeye değil; Ekim Devrimi'ne borçlu oluşumuz! Öyle ki Sovyetler Birliği, bugün rastladığımız ‘kent lokantası’ konseptinin fersah fersah ötesine geçen bir mutfak modelini 1920’lerden itibaren başarılı bir şekilde uygular. Yüzlerce çalışanı ve makineleşmiş mutfağıyla ‘fabrika-mutfak’ ismi verilen bu devasa yerleşkelerin işlevleri sadece yemek vermekten ibaret değildir; spor salonlarından aktivite alanlarına, okuma odalarından müzik salonlarına… yeni bir hayatın ‘üretildiği’ bir yerlerdir.

Gelin kent lokantalarını ‘dâhiyane’ ve ‘özgün’ bir fikir olarak görmeden önce, hep birlikte geçmişe yolculuk edip fabrika mutfakları gezelim. Zira yapacağımız bu yolculukla birlikte, aradan geçen yüz yıla rağmen fabrika mutfakların bugüne kıyasla çok daha engin bir ufka sahip olduğunu görebiliriz.


EVDEKİ KÖLELİĞE KARŞI

Ekim Devrimi gibi dünya tarihine balyoz gibi düşen bir olay, şüphesiz hem Sovyetler Birliği’nde hem de dünyada pek çok şeyi kökünden değiştirir. Üretim araçlarının kolektif mülkiyeti, sadece ekonomik alanda yapılan bazı değişiklikleri ifade etmez; aynı zamanda toplumsal yaşamın her alanını etkisi altına alan devrimci bir süreç söz konusudur.

Proletarya iktidarını kurma yolunda atılan adımlar görkemlidir, ancak bunlardan bazıları görkemini farklı şekilde gösterir. İlk bakışta ‘görkemden eser yok’ gibi görünen, hayatın gündelik ve sıradan alanları devrimci dönüşümün en büyük mevzileridir. Öyle ya, devasa bir inşa sürecinin yapıtları nasıl olur da bizim mutfaktaki küçük hayatlarımızdan başlar?

Oysa devrimden sonra her şey, kimilerine ‘küçük’ görünen oysa yaşamın bizzat kendisi olan bu alanlarla başlar. Bu yüzden kadın kurtuluş mücadelesinin öncülüğünde ev ve mutfak köleliğine karşı çıkış, sosyalist inşa süreciyle buluşur. Kadınların üretim sürecinden ve toplumsal yaşamdan soyutlandığı ataerkil düzene karşı mücadele çeşitli mevzilerde sürer. Ev işlerini kamusallaştırma sürecinin bir ayağı da mutfaktır. 1920’lerin Sovyetlerinde sıkça işitilen “Tencere ve tavalardan kurtulun!” ve “Mutfağa son! Bu küçük hapishaneyi yok edeceğiz! Milyonlarca kadını ev hizmetçiliğinden kurtaracağız” gibi sloganlar dönemin Sovyet kadınları için son derece akılda kalıcıdır.

 

BİR ‘FABRİKA’ OLARAK MUTFAK

İşte… Hem bu mücadelenin itkisiyle, hem ‘yeni Sovyet insanının ve yeni toplumsal yaşamın inşası’ süreciyle, hem de kolektif mülkiyet ile yoğun sanayileşme dönemi ile birlikte ‘fabrika mutfakları’ karşımıza çıkıyor. Bu noktada daha düz bir mantıkla ilerleyen kimileri şöyle düşünecektir “Evdeki mutfağı lanetledikten sonra fabrika mutfağını bir ‘ilerleme’ olarak görmek ne kadar doğru?”

Dilerseniz bu soruya daha dolu bir yanıt verebilmek için önce fabrika mutfaklarının tam olarak ne olduğunu konuşalım.

Ekim Devrimi’nin ardından karşı-devrimci güçlerin saldırısıyla başlayan İç Savaş süresince genç Sovyet iktidarı adımlarını bir ‘savaş komünizmi’ çerçevesinde atar. Devrimin hemen ardından Petrograd’daki Putilov fabrikasının işçileri, aşçılar sendikası ile birlikte kendi bölgelerindeki tüm restoranların kontrolünü ele geçirir. Ardından Sovyet yönetimi, emekçi mahallelerin merkezlerinde bir kamu kantini ağı oluşturur. Devrimden henüz bir yıl sonra Petrograd’da 45 bini aşkın kişiye hizmet veren 189 kamu kantini vardır. Bu rakam 1918 sonlarında katlanarak artacaktır.

Ancak savaşın ardından daha ülke çapında ihtiyaçlara yanıt olacak ve aynı zamanda kadınların evdeki görünmez sömürüsünü engelleyecek arayışlar başlar. Kantinlerin yetersizliği ile birlikte makineleşmiş, merkezi bir mutfak fikri nihayet 1925 yılında Ivanovo’da ilk kez açılan ‘fabrika-mutfak’ ile vücut bulur.

Burası 1920’lerin ‘geleneksel’ mutfaklarından oldukça farklı, makineleşmiş mekanlardır. Bugün her ne kadar ‘ev yemeği’ bize lezzeti çağrıştıran ‘olumlu’ bir kavram olarak kullanılsa da 1920’lerin dünyasında hanelerin mutfakları günümüzden çok farklıdır. Buzdolabının olmadığı, taze yiyeceklere ulaşımın henüz herkes için aynı ölçüde sağlanmadığı, hijyenin hiçbir denetimden geçmediği ev mutfağı, kamu sağlığının öncüsü Sovyet tıpçıları için pek de arzulanan koşullar değildir. Fabrika mutfaklar ise dönem için oldukça modern makineler ve buzdolapları ile desteklenir. Giren çıkan besinler ise uzmanların çalıştığı laboratuvarlardan geçerek sofralara ulaşır. Besin değerleri, günlük kalori miktarları da ayrıntılı hesaplanır. Onlarca kazan, bulaşık taşıyıcıları, devasa termoslar, bulaşık makineleri, yüzlerce çalışan, binlerce aç insan… burası gerçekten de bir fabrikadır artık!

Ivanovo’da başarı ile sonuçlanan ilk örneği, Nizhny Novgorod ve Dnieper’deki diğerleri izler. Birbiri ardına açılan fabrika mutfaklar, sadece mekana gelen insanlara yemek sunmaz, aynı zamanda çevredeki fabrikalara, kurumlara ve iş yerlerine de yemek taşır. Ortalama 400 kişinin çalıştığı fabrika mutfaklar, adeta kentlerin can damarıdır. Yani işlerin örgütlenişi sebebiyle burası bir fabrikanın mutfağı değildir, bir fabrika olarak mutfaktır.


DEVRİMCİ MUTFAĞIN DEVRİMCİ MİMARİSİ

Fabrika mutfaklardaki devrimci süreç, kısa süre içerisinde biçimsel bir çıktı verir. İlk örneklerde farklı amaçlar için inşa edilmiş binalardan bozma yapılar fabrika-mutfaklara çevrilirken Moskova’daki 1. No’lu Fabrika Mutfak (1928) ile birlikte kendine has tasarımlar ortaya çıkar. Sadece fabrika-mutfak işlevi gören bu yapılarda dikkat çeken şey konstrüktivist mimarinin izleridir. Sovyet mimar ve şehir planlamacısı Meşkov’un tasarladığı 1 No’lu Fabrika Mutfak’ta olduğu gibi büyük camlar ve dönemin avangart mimarisinin karakteristik özelliklerinden olan çatıdaki radyo direkleri dikkat çeker.

Sovyetler Birliği’ndeki konstrüktivist sanatçılar da bu gelişmelerden etkilenir. Örneğin Aleksandr Rodçenko’nun, Fabrika Mutfak üzerine yaptığı fotoğraf çalışmaları, bize yeni bir toplumun inşasını, tabaklardan başlayarak nasıl sürdüğünü etkileyici bir şekilde aktarıyor.

Bu tarihten itibaren Sovyet cumhuriyetlerinin çeşitli merkezlerinde ardı ardına fabrika mutfaklar inşa edilir. Fakat mimari olarak en dikkat çekici örneklerden birinden daha bahsetmezsek olmaz: Samara’da 1931 yılında inşa edilen ‘orak ve çekiç’ şeklindeki fabrika mutfak. Ekaterina Maksimova’nın tasarladığı bu büyük yapı, yukarıdan bakıldığında gerçekten orak-çekiç şeklindedir.

O dönem emekçiler için yapılan toplu konutlarda hassasiyetle gözetilen ‘bol güneş ışığı alan tasarımlar’ burada da karşımıza çıkar. Orak-çekiç’in ‘orak’ kısmında yer alan yemek salonları, maksimum güneş ışığı alacak şekilde konumlandırılır.

Sovyetler Birliği’ndeki en etkileyici konstrüktivist mimari tasarımlardan biri olan yapı, sadece dışıyla değil içiyle de çarpıcıdır. Bu mutfak fabrikası -diğer kimi örneklerde olduğu gibi- sadece yemek yapılan ve yemek yenen bir yer değildir. Burası aynı zamanda okuma odalarının, spor salonlarının, çocuk bakım alanlarının, müzik sahnelerinin, dinlenme odalarının bulunduğu bir sosyal merkezdir.

 

BİR MUTFAKTAN ÖTEKİNE Mİ?

Örnekler çoğaltılabilir. Asıl önemli olan fabrika-mutfak fikrinin tek bir ihtiyaca yönelik olmayışıdır. Denetimden geçen, hijyenik koşullarda üretilen bir yemek sistemi söz konusudur. Sovyetler Birliği’ndeki emekçilerin ücret ödemeden ya da sembolik rakamlarla ulaşabildikleri sağlıklı ve besleyici yemekler yapılır. Bununla birlikte kadınların evdeki sosyo-ekonomik anlamda köle statülerini güvenceli, toplumsal yaşamın içinde bağımsız bir iş ile değiştirmeyi amaçlar.

Elbette kadın kurtuluş mücadelesinin tek hikayesi bu fabrika mutfaklar değildir, Sovyet kadınları daha nice cephede kendi tarihlerini kendileri yazarlar.

Örneğin ‘kreş’ uygulamasına dünyada sistematik olarak başlayan ilk ülkenin Sovyetler Birliği oluşu bir tesadüf değildir. Dolayısıyla mesele ‘bir mutfaktan öbürüne’ meselesi kadar basit değildir, hayatın her alanında bir değişim amaçlanır. Yani fabrika mutfaklar, çeşitli ev işlevlerinin bireysel hanelerden kamusal alana taşınma sürecinin sadece bir ayağıdır. Zira milyonlarca insanı içine alan bir ülkede, yeni bir toplum yapısını inşa etmek masa başından göründüğü kadar ‘hızlı’ ve ‘kolay’ değildir. Yine de bunun diğer ülkelere oranla daha ‘başarılı’ ve daha ‘hızlı ulaşılmış’ sonuçlarını görmek mümkündür; kadınların ülke yönetiminde, bilim dünyasında ve çeşitli meslek kollarında temsili Sovyetler Birliği’nde diğer ülkelere göre çok daha yüksektir. Bahsettiğimiz dönemin 1920’ler ya da 1930’lar olduğunu unutmayalım…

 

ÇÜRÜYEN GELECEĞİN KOKUSU

Peki geriye ne kaldı?

Sovyetler Birliği’nin yıkılması, sadece eksileriyle artılarıyla bir deneyimin ortadan kalması demek değildir. Bu tarihten itibaren -hatta 1980’lerdeki çürüme döneminden başlayarak- tüm dünyada emekçiler teker teker sosyal haklarını kaybetmeye başladı. Bileğinin hakkıyla kazandıkları tüm haklar ve kamu hizmetleri bugün hâlâ erimeye devam ediyor.

Orak-çekiç fabrikasının akıbeti, tıpkı kuşbakışı görünen sembolik anlamı gibi son derece manidardır. Uzun bir süre atıl kalan yapı, 1990 sonlarında bir süreliğine AVM’ye dönüştürülür. Ancak ‘tutmayan’ bu projenin ardından boşaltılır. İçinde sokak hayvanları ve evsizler barınır. Daha sonraları restorasyon ile gündeme gelse de, daha önce görülmemiş derecede bir devrimci ufukla inşa edilen bu yapı madden ve manen çürüyüp gider. Geriye kokuşmuş bir geleceği haykıran geçmişin ışığı kalır.

İşte bu yüzden, gündelik yaşamın ayrıntı gibi görünen oysa en hayati unsurlarına dokunan çabalar sosyalizmin inşa ettiği görkemli yapıtlardır. Çünkü ‘görkem’ dediğin şey köle emeğiyle yapılan Piramitlerle değil; uygarlık tarihine konulan gerçek taşlarla kendisini gösterir. Aksi takdirde hayatı tek boyutla yaşıyoruz demektir. Varsın sömürülen emeklerin mozolesi olan piramitler kadar göze hitap etmesin, insanlık onuruna koyulan taşlar hep daha kıymetli olacaktır.

 

BUGÜNÜN SADAKASI

Gelelim kent lokantalarına. Şu veya bu belediyenin açtığı kent lokantaları, elbette konsept olarak reddedilecek bir şey değil. Belediyeler daha fazlasını yapabilir mi yapamaz mı da değil mesele. Uygun fiyata, kontrolden geçen bir yemek her insanın hakkıdır, bir kamu kuruluşunun bunu sunması da şüphesiz olumsuz değildir.

Ancak aslolan, hangi niyetle yapılırsa yapılsın bunun özü itibariyle bir sadaka olduğu gerçeğidir. Çalınan emeklerle biriken sermaye yanında üç kuruşa çorba içme imkanı komik derecede küçük bir hizmettir. Bu sebeple bir lütuf değildir. Olsa olsa açlık sınırında yaşayan milyonların ittire kaktıra hayatta kalmasını sağlama çabasıdır.

Görüldüğü üzere aynı hizmet yüz yıl önce çok daha gelişmiş bir ufuk ile, çok daha zor koşullar altında sunulmuş. O halde sorun ne?

Üretim araçları 1920’lerden çok daha güçlü, çalınan emeklerin oluşturduğu hazine birikimi çok daha fazla. Fakat sırtımızı dayayacağımız sosyalist bir ufuk olmadığı sürece rakipsiz kalan, o hazinenin üzerinde yatan sermaye ejderhası da daha güçlü.

İşte bu yüzden o yüz yıl önceden kalan çürük binalar bize bir şey anlatıyor. Sadakalarla yol yürüyenler, ejderhaya ürkek ürkek kürdan fırlatırlar. Oysa o hazineyi sahibine geri vermek için ihtiyaç demir bir mızraktır. Böyle güçlü bir mızrak sadece Marksist teori ve pratiğin verdiği ışıkla tutuşan bir tarih ateşinde dövülebilir.


Kaynaklar ve daha detaylı bilgilerin yer aldığı adresler:

https://constructivism-kharkiv.com/en/should-know/factory-kitchen

https://socks-studio.com/2015/06/18/the-factory-kitchen-by-alexander-rodchenko-1931/

https://dzen.ru/a/ZhZP0__PYFJQ0uV8

https://thecharnelhouse.org/2015/01/28/the-hammer-and-sickle-kitchen-factory-in-samara-1931/

Starka, Polugar, Samogon: Votkanın gölgesinde kalanlar




Kaynak: https://turkrus.com/

 

Rusya denildiğinde akla gelen ilk alkollü içki şüphesiz votka oluyor. Ancak ülkenin geniş coğrafyasında ve tarih boyunca farklı bölgelerinde üretilen, votka kadar yaygın olmasa da kendine özgü tatlarıyla bilinen sert içkiler de var. Bu geleneksel içkiler, özellikle son yıllarda nostalji rüzgarları ve yerel üreticilerin çabalarıyla yeniden canlanmaya başladı. İşte votkanın gölgesinde kalan bazı Rus içkileri ve hikâyeleri: 

Samogon: Ev yapımı efsane 

Sovyetler Birliği döneminde alkol satışına getirilen kısıtlamalar ve ekonomik zorluklar, halkı kendi içkisini üretmeye yöneltti. Samogon, evlerde damıtılan ve genellikle patates, şeker veya tahıllardan yapılan yüksek alkollü bir içki. Belirli bir standardı olmamakla birlikte alkol oranı yüzde 40’ın üzerine çıkabiliyor. Bugün hâlâ bazı kırsal bölgelerde üretilse de yasalar gereği ruhsatsız damıtım yasak. Buna rağmen özellikle özel günlerde ve ev yapımı içkilere meraklı kişiler arasında hâlâ tüketilmeye devam ediyor.

Polugar: Votkanın atası 

18. ve 19. yüzyıllarda Rus aristokrasisinin en çok tükettiği içkilerden biri olan Polugar, votkaya benzer bir içki olsa da önemli bir farkı bulunuyor: Tekrar tekrar damıtılmadığı için tahılın doğal aroması korunuyor. Çavdar, buğday veya arpadan üretilen Polugar, zamanla votkanın yaygınlaşmasıyla unutulmaya yüz tuttu. Ancak günümüzde bazı küçük üreticiler, geleneksel tarifleri canlandırarak bu içkiyi yeniden piyasaya sunmaya başladı. Örneğin, Rodionov & Sons adlı Rus içki firması, 19. yüzyıl tariflerine sadık kalarak ürettiği Polugar’ı hem yerel hem de uluslararası pazara sunuyor.

Starka: Slav viskisi 

Polonya, Litvanya ve Belarus’ta da bilinen ve Rusya’da bir dönem oldukça popüler olan Starka, meşe fıçılarda yıllandırılarak üretilen bir içki. Viskiye benzeyen bu içki, eskiden yeni doğan bir erkek çocuğun şerefine hazırlanır, evde fıçıya konur ve çocuğun düğününe kadar saklanırdı. Günümüzde ticari üretimi oldukça sınırlı olsa da, bazı butik üreticiler eski tariflere sadık kalarak Starka üretimine devam ediyor. Kaliningrad’daki bir içki üreticisi, 10 yıl dinlendirilmiş Starka şişelerini özel seriler hâlinde piyasaya sunuyor. 

Balsam: Çay eşlikçisi 

Bitkisel özler, kökler ve baharatlarla yapılan bir likör olan Balsam, genellikle soğuk algınlığına karşı tüketilen bir içki olarak bilinir. En meşhur versiyonu Riga Balsam olsa da Rusya’da da benzer ürünler bulunuyor. Örneğin, Tataristan bölgesinde üretilen Kazan Balsam, ginseng, çam reçinesi ve şifalı otlarla hazırlanıyor ve yerel halk tarafından çay veya kahveye birkaç damla eklenerek tüketilmekte.

 Medovuha: Balın fermente yolculuğu 

Bal bazlı bir içki olan Medovuhanın alkol oranı genelde düşük olsa da, bazı versiyonları oldukça güçlü. Eski Rusya’da özellikle düğünlerde ve bayramlarda içilen Medovuha, son yıllarda yeniden popülerleşti. Suzdal ve Veliky Novgorod gibi turistik şehirlerde geleneksel Medovuha üreten birçok atölye mevcut ve turistler için bu içkinin farklı versiyonları sunuluyor. 

Nalivka: Rus uslü likör 

Meyve bazlı bir likör olan Nalivka, genellikle vişne, ahududu veya kuşburnu gibi meyvelerden yapılıyor. Tarihi oldukça eski olan bu içki, özellikle ev yapımı olarak üretilmekte. Moskova ve St. Petersburg’daki bazı barlar, geleneksel Rus tatlarını sunan menülerinde ev yapımı Nalivka çeşitlerine yer vererek bu içkinin yeniden tanınmasını sağlıyor.


Moskova'nın düştüğü gün


Hakan Aksay

Kaynak: https://t24.com.tr/

 

Amerikalılar, gözünü Moskova'nın tam göbeğindeki Puşkin Meydanı'da dikmiş, illa orada bir McDonald's şubesi açmak istiyordu

Bir kez daha anladım ki, hayatın farkına varmak için yavaşlamak gerek.

Çok hızlı bir tempoda koştuğunu düşünsen de.

Son günlerin telaşı arasında defalarca fren yapıp bugünü anlamaya, bazen de geçmişi hatırlamaya çalıştım.

Dün tam da işler güçler bitmiş ve Moskova’daki “sıcak kış” ortamında merkezde biraz dolaşmaya çıkmıştım ki…

Kulağıma bir şeyler çalındı, gülüşen insanların tekrarladıkları bir sayı…

35… 35 mi? 35 yıl mı geçmiş? O kadar oldu mu yahu?

Durdum.

Bir yanımda Puşkin.

Yani ünlü Rus şairin 1880’de yapılmış o tarihi heykeli.

Asla Kızıl Meydan’ın gölgesinde kaybolmaması gereken bir meydandayım, Puşkin Meydanı’nda…

Her yer ışıl ışıl. Moskova yeni yılı kutlamaya devam ediyor.

Zaten “Çin yeni yılı” da bu hafta başladı…

Bayram havası sürüyor…

Hiç sormayın “savaş oralarda hissedilmiyor mu?” diye şimdi, bu yazıda o konuya girmemeye çalışacağım.

Puşkin’in yüzünü çevirdiği yana dönüyorum; arada Tverskaya (eski adıyla Gorki) Caddesi…

Ve işte karşı tarafta bir sürü anı var… Özel olanlar da bana kalsın bugün.

Ama şuradaki “Vkusno i Toçka” (“Lezzetli ve Nokta”) tabelası yok mu… Orada bir durmam lazım.

Durmam ve 35 yıl geriye gitmem…

Çünkü dün, o günün 35. yıldönümü imiş.

Bir Sovyet komünistinin deyişiyle, “Moskova’nın düştüğü gün”ün…

* * *

1990…

SSCB çatırdıyor ama daha yıkılmamış.

Amerikalılar, gözünü Sovyetler'e, üstelik başkent Moskova'ya, hem de şehrin tam göbeğindeki Puşkin Meydanı'da dikmiş! İlla orada bir McDonald's şubesi açmak istiyorlar.

Hem de o kadar iddialılar ki... Açılacak şube, dünyanın en büyüğü olacak.

Olacak şey değil!..

Mitingler, protestolar, imza kampanyaları gırla gidiyor.

“Emperyalistleri Moskova'nın merkezine sokmayız!”

31 Ocak 1990!

“Yoldaşlar” yenildi!

Emperyalistler Puşkin Meydanı'nda futbol sahası gibi kocaman bir McDonald's açtılar.

“Kahrolsun yerli işbirlikçiler!”

Kahrolsun, tabii, kahrolsun da...

Herkes illa McDonald's'a gitmek istiyor.

Bolşevik bir arkadaşım karşımda kükrüyor:

“Sen ki eskiden komünisttin! Nasıl gidersin oraya? Utanmaz sıkılmaz mısın?”

“Ama şeyy... Aslında ben tek başıma gitmem de... Yani herkes oraya gidelim diye ısrar edince...”

“Seni işbirlikçi! Kızları götürecek başka şey bulamadın mı!”

“Ah, evet. Emperyalist mekânlara aşkların tadı başka!”

“Yazıklar olsun!..”

* * *

Meteliksiz geçen öğrencilik dönemim 80'lerde kalmış. 90'ların başında, en azından, o hiç dönemediğim köşeye biraz olsun yaklaştığım hissiyle moralim yüksek.

Artık tanıştığım kızları restorana davet etmekten çekinmiyorum.

Fakat, o da ne! Reddediyorlar. Önerdiğim restoranlara gitmek istemiyorlar.

Daha iyi, daha pahalı olanlara çağırıyorum. I-ıh, yine veto yiyorum.

“McDonald's”, diyorlar. “Şimdi herkes oraya gidiyor. Çok ilginçmiş!”

Yüzümü buruşturuyorum.

Neşemin kaçmasının altında “fast food” konusunda ilkesel bir duruş yok. Hamburgerlerden nefret etme falan gibi bir tercih meselesi de değil. İdeolojik-siyasi ölçüt mü? Yok yok, o da değil.

Benim derdim başka.

McDonald's'a gidersek saatlerce kuyruk beklememiz gerekecek. Bende ise geleneksel Rus sabrı yok.

Bu arada dönem “spekülatif çözümler” dönemi. Kısa sürede “McDonald's kuyruğunda sıra satan üçkağıtçılar” türemiş.

Birileri sıraya gidip önlere geldiğinde arkadaşları da arkadaki bedbahtlara “şu kadar rubleye sıra başına geçme fırsatı” diyorlar.

Ne kadar ayıp!

Ama “toplumsal olarak” kınadığım bu olgudan, pratikte yararlandığımı yıllar sonra burada ifşa ediyorum.

* * *

Sovyetler o günden neredeyse tam bir yıl sonra dağıldı.

McDonald's yüzlerce şube açtı Rusya’da.

Ruslar öylesine benimsediler ki onu… Rusya'dan Antalya'ya giden turist ailelerin çocuklarının “Aa, bakın, burada da bizim McDonald's var!" diye çığlıklar attığını duymuştum…

Sonra Rusya ile Batı'nın arası Ukrayna yüzünden bozulunca önce Moskova cezalar kesti McDonald's şubelerine.

Sonra yaptırımlar genişleyince, başka bir sürü ünlü Batılı şirket gibi o da Rusya’yı terk etme kararı aldı.

Bir süre sessizlikten sonra… Baktık aynı şubeler, bu arada şimdi Puşkin’in önünden baktığım o devasa yer de “Vkusno i Toçka” adıyla aynı ürünleri sunmayı sürdürüyor.

Yalnızca artık her şey Rus!..

Hayat devam ediyor işte.

Ben bütün bunları hatırlayıp yine duygularıma ölçmeye çalışırken yanıma Rus gençler yaklaşıyor. Buralı değiller belli.

“Triumf (Zafer) Meydanı nerede acaba?” diyor aralarında en oturaklı olanı.

“Buradan 5-6 yüz metre ilerleyin, sonra metro işaretini görünce alt geçitten sol tarafa geçersiniz” diyorum.

Teşekkür edip ayrılıyorlar.

Ben onların duymayacağı bir sesle mırıldanıyorum:

“Triumf falan değil aslında o meydanın adı, gençler, Mayakovski’dir! Hâlâ heykeli durur orada. Ona da bir selam verin geçerken.”

Vermezler… Ve duymazlar…

Şart da değil vermeleri ve duymaları…

Zaman hızlı akıp gidiyor.

Geçmiş denilen şey arşivlerde kalıyor…

Bir de yaşayanların anılarında…