Moskova

Moskova

20 Kasım 2016 Pazar

Gogol’ün paltosu




M. Hakkı Yazıcı


Geçenlerde Moskova’da kötü hava koşulları hayatı felç ederken Belediyeden halka “Mecbur olmadıkça evden dışarı adım atmayın!” diye açık bir uyarı yapılmıştı.

Güzel! Bu uyarı için teşekkür etmek lazım.

Aslında ne hoş! 

Evde oturup sıcak çay ve kahve yudumlayıp film izlemek, kitap okuyarak vakit geçirmek, avluda lapa lapa yağan karı gören pencereye yakın divancıkda yayılıp şekerleme yapmak aranıp da bulunamayacak iyi birer seçenek.

Sadece karın keyfini çıkarmak için dikkatli, küçük adımlarla dışarı çıkıp; yakınlardaki parklara gitmek ve hatta çoluk çocuğunuzla kardan adam yapıp, kartopu oynamak da iyi bir fikir.

Ama iyi de işleri kim yapacak? İşler güçler peşimizi bırakmıyor ki, dışarı çıkmayıp da ne yapacağız?

Önce kar, arkasından karla karışık yağmur, sonra bardaktan boşanırcasına yağan bir yağmur, ardından don, sonra yeniden kar, ayaz derken Moskova’nın caddeleri, sokakları buz pistine dönüşmüştü.

Mecburen dışarı çıktım.

Yürürken ayağımı bastığım yer kayıyor mu diye önceden kontrol ediyordum.

İşte en tehlikeli günler bu zamanlar… Sokakta atılacak yanlış bir adımla düşüp, insanın hastanede kırıklar içinde gözünü açması işten bile değil, diye düşünerek, azami dikkatle, telaş etmeden bir süre yürüdüm.

Bir ara yanımdan kısa kürk montu mini eteğini bile örtmeyen, upuzun topuklu ayakkabısıyla kırıtarak yürüyüp geçen bir kadına gözüm ve aklım takıldı. Böyle üşümüyor muydu? O uzun topuklularla nasıl yürüyordu?

Meraktan dönüp bir daha bakayım dedim. İşte ne olduysa o zaman oldu. Dikkatimi başka bir konuya kaydırınca ayağım kaydı; önce ayaklarım yerden kesildi, havalandım, sonra aynı piste inen bir uçağın tekerleklerini açması gibi kollarımı destek almak için iki yana açtım. “Küt” diye sırt üstü düştüm.

Etraftan geçenlerin bazılarının önce “Ayyy!” diye haykırdıklarını, sonra uçağını salimen piste indiren pilotu takdir eder gibi alkışladıklarını ve bana kahkahalarla güldüklerini fark ettim.
Toparlanıp kalkarken etrafıma “Bir şey yok, merak etmeyin” gülücüğüyle gülümsemeyi ihmal etmedim.

Az önce yanımdan geçen, düşmeme sebep olan kadın da yirmi metre ötemde gülenler arasındaydı. Parmağımı sallayıp, “Ah seni, seni; kabahatli sensin, biliyor musun?” diyecektim, ama vazgeçtim.

Ucuz kurtulmuştum. Yumuşak bir düşüşle kırıksız, çıkıksız atlatmıştım; ancak düşerken koltuk altımdan gelen “cıırt” sesi dikkatimden kaçmamıştı.

Paltomun koltuk altından giren serin havayı hissedince huylandım. Kuytu bir yerde paltomu çıkarıp kontrol ettim. Korktuğum başıma gelmişti. Paltomun sağ koltuk altı boylu boyunca sökülmüştü. Kumaşta da biraz yırtık vardı. Pek mühim bir şey değildi, ama tamir ettirmek lazımdı.

Paltoyu bu haliyle giyip yola devam etmeye utandığım için koltuğumun altına alıp yürüdüm. 

Bu defa yanımdan geçen insanlar bana bakmaya, bu tuhaflığa gülmeye başlamışlardı. Öyle ya, bu soğukta garip bir adam paltosunu giymeyip, koltuğunun almış salına salına yürüyordu. Genç bir delikanlı bana bakarak geçerken ayağı kaydı, yere yuvarlandı. Koşup kolundan tutarak yerden kaldırdım.

Üç senedir oğlumun hediye ettiği paltoyu giyiyordum. “Baba, hala bu paltoyu mu giyiyorsun?” diye çıkışıyordu. Palto aslında tümüyle eskimiş falan değildi, ama kumaşı eprimiş, bazı yerleri incelmişti.

Türkiye’de olsa bu işler kolaydır. Neredeyse hemen her sokakta damlayan musluğunuzu onaracak bir tesisatçı, elektrikçi, ayakkabı tamircisi, söküğünüzü yırtığınızı tamir edecek bir terzi bulunur. Ama burada böyle değil. Tamir ettirecek birisini bulsanız bile çok pahalı.

Yolumun üzerindeki pasajın içinde tabelasında “Sroçna remont” yani acil tamirat yazılı bir dükkanın olduğunu hatırlıyordum. Oraya gittim.

Adam paltoma şöyle bir baktı, “Vah vah,” dedi. “Palto biraz eskimiş, fakat tamiratla biraz daha idare etmek mümkün.”

“Günahımız ne olur?” diye sordum.

Bilmem kaç bin rubleye… “Hallederiz,” dedi.

“Uvvv, daha aşağı olmaz mı?”

Adam, cevap vermeye bile tenezzül etmeden kaşını kaldırdı.

Şöyle bir durdum. Bu paranın üstüne bir iki bin ruble daha koysam yeni bir palto alabilirdim.

Birden kendimi Gogol’ün “Palto” öyküsünün kahramanı Akaki Akakkiyeviç gibi hissettim.
Adam da sanki o öyküdeki terzi Petroviç’e benziyordu.

***
Paraya kıyıp kendime yeni bir palto almak daha akıllı bir düşünce olur diye büyük alışveriş merkezlerinden birindeki bir mağazaya gittim.

Satıcı kız, “Nasıl bir palto istiyorsunuz?” diye sordu.

“Gogol’ün paltosundan var mı?” dedim.

Güldü.

“Ondan yok, ama,…” diyerek bir sürü yabancı marka saydı.

Teşhirdeki, askılardaki paltoları tek tek inceledim.

Fiyatlar ateş pahasıydı. En iyisi bir kış daha üstümdeki partalla idare edip, ucuzluk sezonunu beklemekti. Ama nasıl? Tamir edilmeden o palto ile nasıl insan içine çıkacaktım?

Tam çıkmaya hazırlanırken satıcı kız, “Beğendiğiniz bir şey olmadı mı?” diye ısrarla sordu.

Erkekliğe şey sürdürmemek için, “Fiyatlar yüksek, param yok,” diyemedim.

“Ben, Gogol’ün paltosu gibi bir şey arıyordum,” dedim.

O yine güldü.

Muhtemelen benim için hem Rusçası bozuk, hem de kaçık bir ihtiyar diye düşünmüştür.

***
“Hangi palto daha iyidir, Gogol’ünki mi, yoksa De Gol’ünki mi?” diye saçma sapan mırıldanarak, yeni paltomu ucuzluk sezonunda almanın daha doğru olacağı düşüncesiyle dükkandan çıktım.

***
Dostoyevskiy, kendisi de dahil, dönemin klasik yazarları ve devamı için “Hepimiz Gogol’un ‘Palto’sundan çıktık” demiş.

Öyledir de gerçekten! Gogol, çağdaş Rus öykücülüğünde önemli bir kilometre taşıdır.

Bunu biliyorsunuzdur.

Biliyorsanız, kaldığınız yerden yazının devamını okuyun.

Yok, bilmiyorsanız önce Gogol’ün o muhteşem “Palto” öyküsünü okuyun.

***
Neyse. Kös kös evin yolunu tuttum.

Elimden gelse paltomu kendim tamir edeceğim. Ama beceremem ki.

Ben böyle düşünerek merdivenleri çıkarken sahanlıkta üst kat komşum Vladimir İvanoviç’in karısı Olga Teyzeye rasgeldim.

O da böyle demeyi kocasından öğrenmiş, bana “Ne o sased, Karadeniz’ de gemilerin mi battı?” diye sordu.

Anlattım durumu.

“Ver bana paltonu, git evine dinlen biraz,” dedi.

Çaresiz verdim.

Evde koltukta yorgun otururken gözlerim kapanıvermiş. İki saat sonra kapı çalındı. Kapıda Olga Teyze:

“Al, bir şeyler yaptım, bak bakalım. Sanırım bu seni bir süre idare eder,” diye paltomu uzattı.

Baktım. Sökük gayet güzel onarılmıştı. Dikkatli ve kötü niyetle bakmayan birisi burasının bir kazaya uğradığını bile anlamazdı. O suratsız, kazıkçı terzi kuş kondurup daha iyisini mi yapacaktı sanki?

Minnetle baktım Olga Teyzemin yüzüne. Bu eski Sovyet kadınları böyleydi işte… Her iş gelirdi ellerinden. Tarlada, inşaatta, laboratuvarda; her yerde onları çalışırken görebilirdiniz. Eski püskü Jiguli arabalarını tamir edenlerini bile tanıdım.

***
Paltoma yeniden kavuştum ya, kendimi eşeğini kaybedip, yeniden bulan Nasrettin Hoca gibi hissediyordum.

Mutlu, ama yine dikkatli yürüyerek yeniden sokaklara saldım ruhumu.

Dün mutat olarak her ay yaptığım gibi Nazım’ın mezarını ziyaret etmek için Novodeviçiy Mezarlığı’na gittim.

Oraya kadar gitmişken hiç Gogol’a uğramamazlık yapmam. Her seferinde Gogol’ün, Çehov’un mezarını da mutlaka ziyaret ederim.

Yalnız Nazım’ın mezarına giderken mecburen Yeltsin’in mezarının önünden geçmek pek hoş olmuyor ya neyse…

Varınca birden nerden aklıma geldiyse Gogol’a “Müsaadenle ‘Palto’nun cebine bi dakkalığını girip, çıkabilir miyim?” diye sordum.

Gogol: “Hop, ne münasebet! Sen de Dosto gibi kerametin benim ‘Palto’mun cebinde olduğunu sanan sazanlardan mısın?” diye itiraz etti.

“Yav, üstadım, ruhumu bir cin teslim aldı galiba; bir illete kapıldım, kendimi alamıyorum; okunmayacak yazılar, öyküler yazıyorum,” dedim.

Gogol:

“Bak evladım, sen gençliğinde ‘isyan bildirileri’ yazardın. Sonra ekmek derdine düştün; bakanlıklara istidalar, bankalara talimatlar, akreditifler, tedarikçilere sipariş mektupları, patronlarına mali raporlar yazdın. Niye bildiğin işlere devam etmiyorsun? Bırak şu ‘hikaye’nin yakasını. Güzel öyküleri zaten istidatlı gençler yazıyor,” dedi.

Kalakaldım.

“Peki, ustacım,” dedim, boynumu büküp, “Sözünü dinleyip, bu illetten kurtulmaya çalışacağım.”

***
Ey okurlar, n’olur biraz da siz ses verin.

Durumum bir de aynı Gogol’ün “Bir Delinin Hatıra Defteri”ndeki öykü kahramanı Aksenti İvanoviç gibi. Gün geçtikçe biraz daha tuhaf oluyorum.

Biliyorsunuz sadece, Marquez ustamın dediği gibi, “Dostlarım beni daha çok sevsin” diye yazıyorum.

Okuyor musunuz yazdıklarımı?

“Bazen, rasgeldikçe, vakit buldukça,” falan derseniz biraz rahatlayacağım.

Yoksa durumum gerçekten kötü.


( * ) Daha önce http://www.turkrus.com/  ve http://www.medyagunlugu.com/ 'da yayımlanmıştır.


Palto

Kaynak: Vikipedi

Palto, (Şinel-Шинель) Nikolay Vasilyeviç Gogol'un 1842 yılında yayımlanan kısa hikâyesidir.

Yazar gerçekçi bir üslupla kaleme aldığı bu hikâyesinde küçük adam temasını ele alır. 

Sıradan insanların çektiği sıkıntılar, maruz kaldığı eşitsizlikler ve çektikleri acılar hikâyenin başkahramanı Akakiy Akakieviç'in yaşantısıyla tüm çıplaklığı ile gözler önüne serilir. 

Bu yapıtı dönemin Çarlık Rusyası'nda büyük tepki alır ve Gogol Rus insanını aşağılamakla suçlanır.

Gogol hikâyeyi bir toplantıda anlatılan bir olaydan esinlenerek yazmıştır. Anlatılan olay av meraklısı sıradan bir memurun yıllarca para biriktirerek aldığı tüfeğini dereye düşürmesi ve sonrasında girdiği bunalımla ilgilidir. Bu bunalımdan ancak arkadaşlarının aldığı yeni bir tüfekle kurtulmuştur.

Bu yapıt "Gerçekçi Rus Edebiyatı"nın mihenk taşı olarak nitelendirilebilir. Dostoyevski Gogol'a ve eserine ilişkin "Hepimiz onun Palto'sundan çıktık" diyerek eserin önemini dile getirmiştir.

Rusya'da yaşanılan sosyal sınıf baskısının alt sınıf insanların üzerinde bıraktığı etkiyi anlattığı bu hikâyede, kahramanımız Akakiy Akakiyeviç'in binbir zorlukla aldığı yeni paltosunun çalınması üzerine bir bakandan yardım istemesi ve bunun üzerine işittiği azar, Akakiyeviç üzerinde çok büyük bir etki yapacaktır. Akakiyeviç'in hastalanıp ölmesine kadar giden bu hikâye aslında bitmemiştir. Akakiy Akakiyeviç'in ölümünden sonra hayalet olarak kasabada görüldüğüne ve geceleri insanların paltolarını aldığına dair çıkan söylentiler en son olarak bakanın paltosunun çalınmasıyla sona erecektir. Akakiy Akakiyeviç biraz da olsa huzura ermiştir.


Palto; Igor Grabar tarafından 1890'larda dizayn edilen kitap kapağı



18 Kasım 2016 Cuma

Rusya'da polis güzellik yarışması: Kadınlar hem güçlü hem güzel


Rusya'da Polis Günü kapsamında ülkenin en güzel polisini seçmek için yarışma düzenleniyor.

Çok sayıda başvurunun yapıldığı yarışmanın amacı ise kadınların güzel olmanın yanı sıra güçlü de olabileceğini göstermek.

Rusya'da 10 Kasım'daki Polis Günü çerçevesinde başlatılan Polis Güzellik Yarışması'na tüm ülkeden başvurular yağdı. 

Başvuru yapan kadın polisler güzellikleriyle büyülerken, yarışmanın amacının kadınların hem güzel hem de güçlü olabileceğini göstermek olduğu bildirildi.

Görünüşleriyle modelleri aratmayan polislerin fotoğrafları basına da yansıdı.

Moskova’dan Viktorya Krivoşeva üniforması ile poz verdi. ​Çok sayıda başvurunun yapıldığı yarışmaya katılan isimlerden biri de Volgograd’dan Milan Erbulatova. ​Yarışmaya katılan diğer isimler arasında ise Nijnıy Novgorod’dan İrina Lebedeva, İnna Neçayeva, Kristina Luneva, Volgograd’dan Karina Kuznetsova, Voronej’den Anna Sergeeva, Moskova’dab Elizaveta Kadetova olduğu belirtilirken, değerlendirme sürecine devam eden jüri, henüz kazanan ismi açıklamadı.



Moskova'da yabancılar için kentte yaşam kursu


Kaynak: https://tr.sputniknews.com/

Rusya'nın başkenti Moskova'da yaşayan ancak kentteki kültürel yaşama tamamen adapte olamayan yabancılar için Moskova Kültür Dairesi tarafından özel bir kurs programı düzenlendi. 

Katılımcılar, kurs sırasında Rusya'nın zengin kültürünü keşfetme imkanı bulabilecek.

Moskova Kültür Dairesi Eğitim Bölümü, yabancıların kent kültürünü tanımaları için ‘Rus Kültürünü Keşif' isimli bir kurs hazırladı. 


Katılımcıların Rus tiyatrosu, müziği, edebiyatı ve Sovyet yönetimi hakkında bilgi edinebileceği kursta uyum sağlamayı ve görgü kurallarını öğrenecek Konuyla ilgili Eğitim Bölümü'nden Sputnik'e konuşan bir kaynak "Başvuruların sayısı şaşırttı, yalnızca yabancılar değil, Rusça konuşan bir kitleden de ilgi var. Kurs için çok sayıda alandan uzmanları bir araya getirdik. Dersler sırasında öğrencilerimize Rus kültürü hakkında daha fazla bilgi edinmeleri açısından yardım etmek istedik" dedi.

17 Kasım 2016 Perşembe

Rasputin


Mümtaz İdil / Odatv.com

Tarihin her döneminde tarihin akışını değiştirmeye çalışan ve kendisinde metafizik güçler olduğunu çevresine yayan insanlar yetişti. Bu M.Ö. de böyleydi, daha sonra da hiç eksik olmadı.

Bunların içinde en ünlüsü Rasputin’di. Asıl adı Grigoriy Yefimoviç Novih’ti, ama doğduğu Prokovskoye köylüleri ona “uçarı ve edepsiz” anlamına gelen Rasputin adını takmıştı. O zaman elbette Prokovskoye köylüleri aşağıladıkları bu adamın bir gün gelip Çarlık Rusyası’nın en önemli adamlarından biri olacağından habersizdi.

Hiç kuşku yok, gelmiş geçmiş en gizemli adamlardan biriydi ve bazı sırları hala çözülebilmiş değil. Ölüme direnişi ve Neva’nın kolu Moyka ırmağının buz gibi sularına ölümcül yaralı ve elleri bağlı olarak atıldığında bile ölümünün ne zehir, ne kurşun ne de darbeler yüzünden değil, boğulma yüzünden olduğu anlaşılacaktı. Bu imkansıza yakın bir olaydı, ama olmuştu. Otopside sırtında ve göğsünde kurşun yarası olmasına, potasyum siyanürlü birkaç kadeh şarap içip, yine zehirli pasta yemesine ve kafasına demir çubukla vurulmasına, elleri ve ayakları sıkı sıkı bağlı olmasına rağmen Rasputin boğularak ölmüştü. 

Üstelik Petersburglu balık avcılarının donmuş nehir üzerinde açtıkları bir delikten içeri tıkılmamış olsa, muhtemelen yaşayacaktı, zira ellerini çözmeyi başarabilmişti.

Tarikatlar, dinsel eğilimi olan iktidarların her zaman hem baş belası hem de kurtarıcısı olduğundan, Rasputin de kendi tarikatını kurmuştu. Gücünü tarikattan almıyordu belki, ama yine de kurduğu tarikatın etkileri tüm Rusya’ya yayılmıştı. Asıl gücünü Çar’dan, daha da önemlisi Çariçe Aleksandra Feodorovna Romanova’dan alıyordu. Son Çar II.Nikola’nın tek kaygısı hemofili hastalığı olan tek veliaht Aleksey’in yaşamasıydı. Onun dışında Rasputin ile fazla ilgilendiği söylenemezdi.

O MEKTUPTA GELECEĞİ ANLATMIŞTI

Rasputin geleceğe yönelik tahminlerde de çok ustaydı. Çariçe’ye 7 Aralık 1916 tarihinde yazdığı mektubunda şöyle demişti:

“Ekselansları,

Size bu mektubu Petersburg’dan yazıyor ve elinize geçmesi için ortalık bir yere bırakıyorum. 1 Ocak 1917 tarihinden önce bu dünyadan ayrılacağımı biliyorum. Rus halkına, ülkeme ve bu ülkenin çocuklarına anlayabilecekleri şeyleri öğretebilmeyi çok isterdim.

Eğer sıradan katiller tarafından, özellikle de köylü kardeşlerim tarafından öldürülürsem, siz ekselanslarının korkacak bir şeyi olmasın. Tahtınızda oturun ve hükümdarlığınızı sürdürün. 

Çocuklarınızın ve sizin başınıza kötü bir şey gelmeyecek. Egemenliğiniz daha yüzlerce yıl sürecek.

Ama eğer Rus zengini boyarlar tarafından öldürülürsem ve onlar kanımı akıtırsa, elleri kanımla lekelenecek. 25 yıl boyunca o kan izlerini ellerinden silemeyecekler. Artık Rusya’da yaşayamayacaklar. Kardeş kardeşi öldürecek. Herkes birbirinden nefret edecek. 

Ölümümden sonraki yirmi beş yıl boyunca ülkede bir tek soylu insan kalmayacak.

Ekselansları, eğer Grigori’nin öldürüldüğünü bildiren çan seslerini duyarsam, şunu bilin ki, beni öldürenler sizin yerinize tahta geçmek isteyen soylularsa eğer, aileniz iki yıl içerisinde tümüyle yok edilecek.

Beni öldürecekler. Artık yaşamıyorum sayılır. Dua edin benim için. Dua edin… Güçlü olun ve tanrı tarafından kutsanmış ailenizi düşünün.

Sizin,

Grigoriy Yefimoviç”


YAZDIKLARI GERÇEK OLDU

Mektupta yazılanların çoğu gerçekleşti. Romanovlar, bir daha dönmemek üzere 600 yüzyıllık hanedanlarını terk etmek zorunda kaldılar. 1905 Kanlı Pazar olaylarıyla başlayan kalkışma hareketi, 1917’de Bolşevik Devrimi ile son buldu. Çar ve ailesi kurşuna dizildi.

Rasputin ise söylediği şekilde, Ekim devrimini göremeden öldürüldü. Yusupov ve arkadaşları tarafından öldürülmeseydi de büyük olasılıkla Bolşevikler tarafından öldürülecekti.

Kaçınılmaz sonu görmüştü.

İçinde zehir olduğunu bildiği şarabı o yüzden içmişti, pastayı o yüzden yemişti ama ölmeyi becerememişti.

Acımasızdı ve belki de Rusya Ekim devrimini yaşamayacak olsa, Romanov sülalesinin devamı Rasputin ile olacaktı. Tanrıya inancı yoktu, kendini bir çeşit tanrı görüyordu çünkü. 

Yapabileceklerinin sınırını bilmesi açısından da çok önemli bir kimlikti. Dünyayı değiştirmeye kalkışmıştı, ama 1905’te Çar II.Nikola’nın halkına karşı giriştiği katliama tanık olduktan sonra, “dipten gelen dalga”yı durduramayacağını anlamıştı.

Varlıklarını tarikatlara bağlayan hükümetler, tarikat liderlerinin ölümüyle birlikte müthiş bir yönetim bunalımına düşerler. Bunun nedeni de çok basittir: Hükümet eden aslında sivil yönetim, atanmış yönetim ya da seçilmiş kişiler değil, arkasında kendini gösteren tarikatlardır. Güçlerini dinsel dogmalardan alırlar ve bunu sinsi bir şekilde yöneten kademesine enjekte ederler. Bir kez yakasını bu tür tarikatlara kaptıran yönetimlerin bu işten sıyrılması imkansızdır. Tarihte de örneği yoktur. Tıpkı kanser hücresi gibidir tarikatlar ve kendilerini yok etme pahasına, öz sularını aldıkları sistemi yok etmeyi göze alırlar.

BİR VİRÜSTÜ RASPUTİN

Yüzyıllarca Avrupa’yı kasıp kavuran din savaşlarının temelinde bu üstünlük kurma çabası yatmaktadır. Üstün gelen olmamıştır sonuçta, ancak bedeli milyonları aşan insan kayıplarıdır. Üstelik bunlar “din” adına yapılan mevki kavgalarıdır.

Rasputin’in amacı Çar olmak değildi. O, Çarlık sisteminin devamını sağlamaya çalışıyordu. 

Hanedanlık sisteminin artık sonunun geldiğinin farkındaydı ve bunu nasıl kurtarabileceği üzerine kafa yoruyordu. Çar ve Çariçenin arkasında büyük bir güç olarak varlığını sürdürecek, aynı zamanda da Romanovlar hanedanın da varlığını sağlamlaştıracaktı. 

Nikola’dan sonra başa geçecek Aleksey’in tüm ipleri zaten elinde olacaktı.

Kendi varlığını her şeye rağmen korumak ve yaşatmak için mücadele veren bir virüstü Rasputin ve tüm Rusya’ya yayılamadan, Petersburg bozkırında ölümle burun buruna geldi. Yaşamak artık önemli değildi, zira gücü kaybettiğini 1905 yılında görmüştü. Gelen dalga büyüktü ve önünde durmaya ne gücü yetiyordu ne de zamanı.

Yusupov’un sarayına ölmek üzere gitmişti. Öleceğini hem kızına hem de Aleksandra’ya söylemişti zaten. Dini inancı yoktu. Kendini “keşiş” olarak tanımlıyordu, ama dinsel inançlarını çok önceleri, köyüne yakın Verkhoturye Manastırı’nda kaybetmişti.


Kurduğu tarikatın ilkesini şöyle haykırıyordu: “Size kurtuluş yolunu gösteriyorum. 

Günahlarınızdan kurtulmanız için buradayım. Herkesin günah dediği şeylerden korkmayın. 

Bağlı olduğunuz insanlar sizler için belli sınırlar çizmiş ve bu sınırların dışına çıkmanızı ‘ahlaksızlıkla’ nitelendirmiştir. Bu kabul edilemez!”

16 Kasım 2016 Çarşamba

Trio Mandili Moskova'da



Bu Gürcü kızlarının şarkıları yüreğime işliyor. 

Vakit ayırıp mutlaka izleyin ve hatta Youtube’daki bütün şarkılarını….


13 Kasım 2016 Pazar

"Sosyalizm gitti, eşitsizlik arttı"

Kaynak: http://www.turkrus.com/

“Eski sosyalist ülkelerin vatandaşlarının yüzde 23’ü, Sovyetler Birliği’nin son yıllarına göre bugün daha yoksul.” 

Bu tespit Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası’na (EBRD) ait.  
Sovyetler Birliği ve eski Doğu Bloku ülkelerinde son 25 yılda reel gelirlerin 1,5 kat arttığı ve gelişmiş ülkelerle gelir farkının yüzde 17 azaldığı belirtilen EBRD’nin raporunda, diğer yandan aynı dönemde bu ülkelerde gelir eşitsizliğinde ise çok ciddi artış olduğunun altı çizildi. 

Eski sosyalist ülkelerdeki gelir dağılımını incelenen raporda, bölgede halkın yüzde 33’ünün gelişmiş ülkelerle aralarındaki gelir makasının son 25 yılda daha da açıldığı, yüzde 23’lük kesimin ise 1989 yılına göre gelirlerinin daha da azaldığı belirlendi.

34 ülkede (29 eski sosyalist ülke ve Kıbrıs, Almanya, İtalya, Yunanistan, Türkiye) 51 binden fazla hane incelenerek hazırlanılan EBRD raporda, “Ekonomik kazançlardan toplumun çoğunluğu yararlanamıyorsa, reformlardan fayda sağlanamaz. Hayat seviyesindeki eşitsizliğin dışında, fırsat eşitsizliğini azaltmak da önemli. Çünkü neticede tüm eşitsizliklerin kaynağı bu” denildi. 

EBRD’ye göre, eski sosyalist ülkelerinde belirtilen dönemde en zengin yüzde 10’lu kesimin gelirleri yüzde 82, en yoksul yüzde kesimin gelirleri ise yüzde 17 arttı.