Moskova

Moskova

12 Mayıs 2020 Salı

Putin'in Türkiye dostu basın sözcüsü Dmitri Peskov






Peskov kimdir?

Dmitri Sergeyeviç Peskov (Rusça: Дмитрий Серге́евич Песков, 17 Ekim 1967, Moskova), Rus diplomat, çevirmen ve Türkolog. 22 Mayıs 2012'den beri Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in basın sözcüsü olarak görev almaktadır.

Dmitri Peskov 17 Ekim 1967 tarihinde Sovyetler Birliği'nin başkenti Moskova'da doğdu.

Rusya'nın Pakistan Büyükelçiliği görevinde bulunan babası Sergey Peskov'un teşviki ile Arapça eğitimi almak istedi fakat üniversite sınavında Türkçe bölümüne yönlendirildi. 1989 yılında Moskova Devlet Üniversitesi Türkoloji bölümünden mezun oldu.

1 Ağustos 2015'te buz dansçısı ve olimpiyat oyuncusu Tatyana Navka ile evlendi. Peskov'un üç farklı evliliğinden dört çocuğu bulunmaktadır.[3] Ayrıca akıcı derecede Almanca, İngilizce ve Türkçe bilmektedir.


Peskov'un Türkiye hikayesi:

"Türkiye'den araba getirip sattım"

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in basın sözcüsü, Türkolog Dmitri Peskov, SSCB’nin dağılmasının ardından ekonomik sıkıntılarla boğuşurken Türkiye’den ikinci el araba getirerek sattığını itiraf etmişti.

AiF dergisine verdiği demeçte özel hayatını anlatan Peskov, 1989’dan itibaren girdiği Dışişleri Bakanlığı’nda çalışırken, Ankara’da büyükelçilikte görev yaptığı yılları da anımsattı. Peskov, “Elimden ne geldiyse yaptım. 90’lı yıllarda Türkiye’den aldığım arabayı kullanıp Rusya’ya getirip sattım. İki gün kamyon şoförleri ile birlikte yol teptim. O yıllarda yollarda eşkiyalar vardı. Bryansk’ta ormanda pusu kuran silahlı adamlar vardı. Bunların hepsini yaşadım” diye anlattı.

Peskov daha önce de, 90’ların başında Milliyet yazarı Mehmet Ali Birand’ın Moskova’da açtığı büroda çalışmak için başvurduğunu anlatmıştı.

2014’te Rus-Türk İşadamları Birliği’nin (RTİB) düzenlediği ’Zirve Sohbetleri’ne konuk olan Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Basın Sözcüsü Dmitry Peskov, Türkçe olarak Türkiye maceralarını paylaştı. Moskova’da Türk dili eğitimi alan ve Ankara’da 10 yıl Rus elçiliğinde görev yapan Peskov konuşmasına, “Uzun süredir yeterince Türkçe pratiği yapamadım” diye başladı. Peskov Türkiye ile tanışmasını ve nasıl Türkiye aşığı oluşunun öyküsünü ise şöyle anlattı:

“Hayatımın önemli kısmı Türkiye’de geçti. Her zaman Türkiye benim hatıralarımda ve kalbimde. Her gün Türkiye aklıma geliyor. Politik ve ekonomik haberlerde hep Türkiye’yi hatırlıyorum. Türkiye ile aslında tesadüfen tanıştım. Türkçeyi öğrenmeden önce Türkiye’yi ilk kez 1980 yılında gördüm. Libya’dan gemiyle Odessa’ya gelirken İstanbul’a uğradık. O zaman darbe vardı. İstanbul’da gemiden çıktık, asker dolu, her kes tabancalı böyle. Korkunç bir tabloydu. Ama işte ne yapalım. Türkçe öğrenmeye başladık.

Türkoloji bölümünde çok iyi hocalar vardı. Hocalarımız ister istemez size Türkiye’yi sevdiriyordu. Hocalarımızdan biri enstitü başkanı Mihail Meyer o zamanlar Sovyetler Birliği’nde ceza aldığı için dışarıya çıkamıyordu. Ama Türkiye tarihi derslerinde yeniçerinin İstanbul’da nasıl dolaştığını deftere çiziyordu. Hangi sokaklardan geçtiğini, nerede kazan kaldırdıklarını hepsini çiziyordu. 6-7 sene sonra bu sokaklardan geçtim ve hayret ettim Adam hayatında İstanbul’u görmeden defterde ne kadar güzel çizmiş. Yani Türkiye’yi ne kadar öğrenmiş olduğunu düşünün. Bu aşkını bizimle paylaştı. Biz de aşık olduk.

1990’ların başında dışişleri bakanlığında memur oldum. İlk yurt dışı görevim Rusya’nın Ankara Büyükelçiliği’ydi. Rahmetli büyükelçi Albert Çernışev ile Türkiye’nin her bölgesini aşağı yukarı gezdik. Gerçekten de hayatımın en mutlu yıllarını Türkiye’de geçirdim. Meslek hayatımın ilk yıllarında Rusya’da ekonomik ve siyasi olarak belirsizlik vardı. Bir ara Milliyet’in Moskova bürosunda çalışmayı bile düşündüm. Sonra diplomatlığa devam etmeye karar verdim.

İstifa etmeden önce Rusya eski Devlet Başkanı Boris Yeltsin AGİT için İstanbul’a geldi. Moskova’ya beni Devlet Başkanlığı’na çağırdılar. Yeltsin istifa etti ama teklif edilen iş baki kaldı. Kremlin’e 2000’de Putin ile birlikte geldim. Seneye 15’inci yılımızı kutlayacağız.

Putin iktidara geldiği vakit Rusya paramparça olacaktı. Dış borçlar, sefalet, Kafkasya’daki savaş. İktidar oligarkların elindeydi. Ordu zayıftı. Tek kutuplu sistem uluslararası ilişkilerde hepimizi zor duruma soktu. Putin, ülkeyi toparladı ve Rusya’yı Rusların yine dünyada kendi vatanıyla gurur duyduğu bir ülke yaptı."



Putin’in sesi olarak bilinen Dmirty Peskov’un kızı babasının izinde. Peskov’un Ankara’da doğan büyük kızı Liza (Elizabet) Türkoloji okumaya karar verdi. Liza’nın Türkoloji okuyacağı haberini konferans sırasında, Rus Türk İşadamları Birliği RTİB’in Genel Sekreteri Vladimir Solotsinskiy konuklarla paylaştı. Peskov kızı Liza için, “O Çağ Hastanesi’nde doğmuştu, Türk de sayılır. Eğer pasaport verseler alırdık” diye espri yapmıştı. Peskov’un ayrıldığı eşi de Türkçe biliyor. Yani “aile boyu” Türkçe ve Türkiye tutkuları biliniyor.

Peskov, 1990-1994 yıllarında Sovyetler Birliği'nin, daha sonra da Rusya'nın Ankara Büyükelçiliği'nde ataşe ve 3.kâtip görevlerinde bulundu. Rus diplomat, 1994-1996 yıllarında ise tekrar Moskova'ya dönerek Dışişleri Bakanlığı'nda görev yaptı. Pekov, 1996-2000 yıllarında ise Rusya'nın Ankara Büyükelçiliği'nde 2. ve başkâtip olarak görev aldı.

Peskov, 2000 yılında ise Kremlin'in Basın Merkezi'nde yeni göreve atandı. 2004 yılından bu yana Rusya Devlet Başkanı'nın Basın Danışma'nın Birinci Yardımcılığı görevini yapıyordu. , İngilizce, Türkçe ve Arapça bilen Dmitri Peskov, yabancı basınla ilgili koordinasyon çalışmalarından sorumlu yetkili idi. Peskov son 10 yıldır Putin’in basın sözcüsü ve ona yakın isimlerden biri.

Krasnoyarsk, Saratov, Kemerovo: Türki dillerden gelen Rusça şehir isimleri








Rusya'nın en büyük 5 şehri arasında ismi özbeöz Rusça olan sadece Nijniy Novgorod. Bu ifade "Aşağı Yenişehir" anlamına geliyor. Moskova, St. Petersburg ve Yekaterinburg ise yabancı kökenli isimlerken Novosibirsk kısmen Rusça.

Nüfusu 1 milyonun üstündeki 15 şehir arasında Nijniy Novgorod dışında ismi tümüyle Rusça olan iki şehir daha var: Volgograd ve Voronej. Volgograd'ın Çarlık dönemindeki adı Tsaritsın ise Türkçe "Sarı su"dan geliyor.

Krasnoyarsk ise yarı Rusça, yarı Türkçe bir isim (Kızıl ya da Güzel Yar).

Rusya coğrafyasında merkezden uzaklaştıkça Türki isimli şehirlerin sayısı artıyor. İşte bunlardan bazıları:

Saratov (Sarı Dağ)

Tümen (alçak yer manasında)

Kemerovo (kömür kelimesinden)

Orenburg (Or ırmağından)

Omsk (Om ırmağından, eski Türkçede sessiz, durgun manasında)

Aksay

Astrahan (Hacı Oş Tarkan'dan)

Çelyabinsk (çelebiden)

Azov (Azak)

11 Mayıs 2020 Pazartesi

Ruslar kendini nasıl biliyor? "Ruhumuz cömert, kaderciyiz, tembeliz..."






"Her ulus farklı, ama Ruslar daha da farklı." Bu iddialı söz, Ruslarla temas eden çoğu yabancının hissettiği ama sebebini tam olarak açıklayamadığı bir durum. "Russia Beyond" soruyu bizzat Ruslara sordu ve açıklamalarını istedi. İşte değerlendirmeler:

Olga, St. Petersburglu hostes: "Sevdiğimiz birine her şeyimizi vermeye hazırız. Cömert bir ruhumuz var. İkincisi kaderciyiz, üçüncüsü tembeliz."

Saşa, Moskovalı gazeteci: "Arkadaşlık kavramına özel bir yaklaşımımız var. Elimizde tek bir gömlek kalsa bile bunu dostumuz dediğimiz kişiye vermekten imtina etmeyiz. Kişisel hayatımızı dostlarımızla açık yüreklilikle tartışmak bizler için önemlidir."

Arina, St. Petersburglu turist rehberi: "Ruslar dünyadaki en büyük kadercilerdir."

Vsevolod, Moskovalı şirket yöneticisi: "Uzun vadeli planlar yapmak bizim için zordur. Ruslar özellikle kriz anlarında ve olağanüstü baskı altında başarı göstermeye eğilimlidir."

Svetoslava, Moskovalı editör: "Ruslar genellikle kurallara uymayı sevmez. Ayağını yorganına göre uzatmamak da kesinlikle bir Rus hasletidir."

Natalya, Moskovalı editör: "Spontanlık ve uykuculuk."

Aleksandr, Moskovalı girişimci: "Sebat ve mantıklı düşünme."
  
Daniil, St. Petersburglu girişimci: "Cesaret ve duygusallık".

Yuliya, Moskovalı prodüktör: "24 saat açık dükkanlar olmadan yaşayamayız. Bir de yeni dijital hizmetlere çok hızlı adapte olabiliyoruz".

10 Mayıs 2020 Pazar

Kremlin'in mutfak sırları








Kremlin'in baş aşçısı Anatoliy Galkin, devlet başkanlarının sevmedikleri yemekleri açıkladı. RİA'ya bir röportaj veren Galkin, masaya nelerin konup nelerin konmayacağının "1 numaralı şahsa" bağlı olduğunu söylüyor.

Buna göre, Leonid Brejnev av etini çok severdi, özellikle de Zavidovo'da avlanan ördekleri. Mihail Gorbaçov ise tersine, av eti yerine, çiftliklerde yetişen hindileri tercih eden bir lider.

Boris Yeltsin'in masasına konmayan yemekler arasında ilk sırada deniz mahsulleri var. Bunlar modern Rusya'nın ilk devlet başkanının hiçbir şekilde yemediği yemekler.

Galkin, şimdiki devlet başkanı Vladimir Putin'in sıra dışı isteklerde bulunan bir lider olmadığını söylüyor. Galkin'e göre, yemeğin "anlaşılır ve kaliteli olması" Putin için yeterli.

Baş aşçı Putin'in köfte, kuzu ve dana etinin yanı sıra "biraz da balık" sevdiğini söylüyor. Galkin'e göre, "Onlar da sizin bizim gibi, sıradan insanlar".

Rus bayrağının ilginç hikayesi










Rusya'nın beyaz, mavi ve kırmızı, üç renkli bayrağı ilk olarak 18'inci yüzyılda ortaya çıktı ancak ulusal bayrak olmasına değin uzun bir yolculuk kat etti. Bu üç rengin neden kullanıldığına ilişkin resmi bir tanımlama yok veya en azından yasalarda geçmiyor; ancak halk arasında yaygın yorumlar var. 

Avrupa hanedanlarının bu renkleri neden kullandığından da yola çıkarak, beyazın soyluluk ve açıklık, mavinin sadakat ve namus, kırmızının ise görkem, cömertlik ve sevgiyi simgelediği söylenebilir. Coğrafi yorumlar ise şöyle: 18'inci yüzyılın başında Rusya 3 tarihi bölgeden oluşuyordu. Velikaya Rus (Büyük Rus-bugün ülkenin batısı), Belaya Rus (Beyaz Rus) ve Malaya Rus (Küçük Rus- bugün Ukrayna içinde) bölgeleri. Her üç bölge bu renklerden biri ile simgeleniyordu: Kırmızı, Beyaz ve Mavi... Ülkeyi 1682-1725 arasında yönetin Çar I. Petro, bu renkleri kullandı.


Petro, ülkenin açık deniz donanmasını kuran Çar olarak bilinir. Tarihçilere göre üç renkli bayrağı henüz donanmayı kurmadan önce, iç sularda, nehirlerdeki seferlerine, üç renkli bayrakla açılıyordu. Bir teoriye göre de I. Petro, üç rengi, dönemin bir deniz gücü olan Hollanda'nın bayrağından aldı.

I. Petro'dan sonraki Çarlar döneminde renkler zaman zaman değişti. Romanov Hanedanı, beyaz-mavi-kırmızı bayrağın yanı sıra, ticari bayrak olarak siyah-sarı-beyaz bayrağı kullanıyordu. Bir dönem bu renkler, İmparatorluk bayrağı renkleri olarak da kabul edildi. Aleksandr II (19. yüzyıl) siyah ve sarı renkleri, bayraktaki Rusya ambleminin renkleri olarak kullandı.

Sonuç olarak Rusya imparatorluğunun sabit bir bayrağı olmamıştı. Çarlar bayrağı sürekli değiştirdi. Zaman zaman farklı amaçlar için iki ayrı bayrak da kullanıldı. 1840'larda, Slav haklarının bağımsızlık mücadeleleri verdiği dönemde toplanan Pan-Slav Kongresinin, bayrağında beyaz-mavi-kırmızı renkleri seçmesiyle, bu üç renk Avrupa’nın diğer Slav bölgelerine de yayıldı. Günümüzde Çekya, Slovakya, Sırbistan, Hırvatistan ve Slovenya bu renkleri kullanıyor.

1917 devriminden sonra ise Orak-Çekiçli Kızıl Bayrağa geçildi. Mavi-beyaz-kırmızı geleneksel Çarlık bayrağı ise, devrim sonrasında ülkeden ayrılanlar tarafından kullanılmaya devam edildi. SSCB'nin son dönemlerinde, 1980'lerde ve 1990'ların başındaki protesto gösterilerinin simgesi de bu bayrak oldu.

Modern Rusya, SSCB'nin dağılmasından sonra beyazmavi-kırmızı Çarlık bayrağına dönüş yaptı. 

(RBTH)

9 Mayıs 2020 Cumartesi

Zaferin 75. yılında






Bugün 9 Mayıs, bundan tam 75 yıl önce Nazi Almanyası’nın Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği (SSCB) karşısındaki mutlak mağlubiyetinin, bir diğer ifade ile; Kızıl Ordu’nun 3. Reich’ın başkenti Berlin’i almasını takiben Faşist Alman Ordu karşısındaki kesin ve resmi zaferinin tarihi. 

Peki, Nazileri kim yendi?

Teferruat, bu bölümünde 2. dünya savaşını inceliyor ve dünyayı kana bulayan Nazi faşizminden insanlığı "kahraman Amerikalılar" mı kurtardı diye bir bakıyor. 







Zaferin 75. yılında bazı gerçekler





Okay Deprem





Bugün 9 Mayıs, bundan tam 75 yıl önce Nazi Almanyası’nın Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği (SSCB) karşısındaki mutlak mağlubiyetinin, bir diğer ifade ile; Kızıl Ordu’nun 3. Reich’ın başkenti Berlin’i almasını takiben Faşist Alman Ordu karşısındaki kesin ve resmi zaferinin tarihi. 

2 Mayıs’ta Sovyet ordusu askerlerinin Reichtag’ın (Alman Parlamentosu – bugünkü Bundestag) çatısında kızıl bayrağı dalgalandırması aslında İkinci Dünya Savaşı’nın doğu cephesinin Sovyetlerin zaferiyle sonuçlandığının fiili simgesi olmuştu. 

Birkaç gün sonra Fransa’da Müttefiklerin (İngiltere ve ABD) temsilcileri ile Faşist Alman Orduları generallerinin, Almanya’nın teslim ve kapitülasyon anlaşması imzalamaları Stalin önderliğindeki Sovyet liderliğinin kabul edebileceği bir şey değildi. Onların rest çekip şart koşmaları neticesinde 8’i 9 Mayıs 1945’e bağlayan gece Doğu Berlin’de; bugüne kadar Alman-Rus Müzesi olan binada Alman Ordularının kayıtsız, şartsız teslim olduğunu ve ülkenin topyekûn kapütalize edileceğini resmileştiren nihai anlaşma imzalanmış oldu.
 

Aradan 3 çeyrek asır geçti ancak savaşın temel gerçeklerini gölgeleme amaçlı dolaylı– dolaysız tartışmalar hiç bitmedi. Çoğunlukla Anglo-Amerikan kökenli pek çok kaynağın, Hitler Almanya’sının yenilgisinde SSCB ordularının ve Sovyet halkının belirleyici ve başat rolünü önemsizleştirici ve de savaşta her iki tarafın askeri ve sivil kayıplarının sayısal-oransal dağılımları ile neden ve niçinlerini bulanıklaştırıcı ve çarpıtıcı nitelikteki argümanları halen sona ermedi, aksine devam ediyor. Bu “Batılı” söylemlerin yarattığı kolektif zihin ve bilgi karmaşasında 3 başat soru ve cevaplarıyla anti-faşist direnişin tartışmasız bazı verilerini anımsayalım:


Soru 1: Sovyetler Nazi Almanyası’nı, düşmana nazaran çok daha fazla can kaybı verme pahasına mı yenebildi?..


Cevap 1:  SSCB sivil – asker toplam 27 milyon vatandaşını kaybetmişti. İkinci Paylaşım Savaşı’nın brüt kaybının neredeyse yarısına yakınını teşkil eden bu sayının da yarısına yakını olan 13 milyon yalnızca sivil kayıplardan oluşuyordu. Toplam can kaybının yüzde 45’ine tekabül eden bu muazzam sayının kurbanları; bombardıman, kurşuna dizilme, asılma gibi çok çeşitli bilinçli savaş suçu yöntemleriyle; veyahut da açlık, hastalıklar, toplama ve esir kamplarındaki çalışma ve yaşam şartlarından dolayı yaşamlarını yitirmişlerdi. Savaşın ilk dönemlerinde esir alınan Sovyet askeri sayısı 4.559.000’di. Ve bunların önemli bir kısmı ya kitlesel katliamı tabi tutulmak suretiyle yok edildiler ya da yıllar boyunca Alman savaş endüstrisinin köle emeğinin figüranları olarak çalıştırıldılar. Yani Kızıl Ordu’nun askeri kaybı aslında 14 milyondan fazla değildi. Bu rakama; partizanlar, 18 yaş altı gönüllüler ve yarı sivil direniş birimlerinin mensupları da dâhildi… Kısacası; Sovyetlerin maruz kaldığı bu muazzam kayıp, daha çok savaşın birinci ve ikinci yılında Nazi Ordularının uyguladıkları sivilleri toptan imha etmeye dönük politikasının doğrudan bir sonucuydu.


Soru 2: Müttefiklerin (ABD ve Büyük Britanya) Haziran 1944’teki Normandiya Çıkarması olmasaydı Sovyetler Birliği savaşı kazanabilir miydi, diğer bir deyişle zafer her şeye rağmen Anglo Sakson kuvvetlerinin Almanya’yı Batı ve kuzeyden geriletmesi ve güçten düşürmesi sayesinde mi ancak kotarılabildi?..


Cevap 2: Alman Ordusu’nun “savaş makinesi”nin yüzde 70’i ila 80’i arası salt Doğu Cephesi’nde yani Kızıl Ordu ile yapılan muharebelerde yok olmuştu. Sovyet cephesinde Nazi Ordusu’nun kaybettiği tümen sayısı tam tamına 507 idi!.. Savaşın ancak son senesinde Anti-Hitler Koalisyonu’na dahil olan “müttefikler”in ortadan kaldırdığı Alman tümeni sayısı ise 100 ile sınırlıydı… Bunun da ötesinde, genel bilinenin aksine Alman Orduları saflarında savaşta müttefik sayısız ülkeden yüz binlerce asker yer almıştı. Fransa, İtalya, Macaristan, Slovenya, Slovakya, Romanya, Finlandiya, Norveç gibi ülkelerden gönüllü birlikler dâhil katılanların sayısı milyon civarındaydı. Sovyetler ise insan günü bakımından savaşın sonuna kadar tek başına, askeri donanım ve cephane açısından ise 44’a dek dış desteksizdi… Bunun dışında da Fransa, Çekoslovakya ve Macaristan ve İsveç başa olmak üzere kıta Avrupası’nın  teknoloji ve sanayi açısından en gelişmiş ülkeleri 1944 hatta yer yer 45 yılına kadar Alman Savaş makinesine her türden savaş araç gereci ve mühimmatı üretmeyi sürdürdü. Kısacası savaş devri Avrupa’sının insan ve teknik gücü adeta Almanya’ya çalışıyordu. Bu da sonuç olarak SSCB aleyhine muazzam eşitsiz bir ortam yaratmış oluyordu…    


Soru 3: Sovyetler Birliği’nin bu büyük askeri zaferine rağmen aradan yarım asır bile geçmeden hukuki-fiziksel varlığı ekonomik-sosyal olanlar başta olmak üzere çok farklı sebepten kaynaklı olarak sona eriyordu; Almanya ise tüm ülke yerle bir olmasına karşın çok kısa sürede toparlanarak iktisadi bir dev haline geliyor, dahası iki Almanya’nın birleşmesini dâhi sağlayabilecek politik bir Avrupa gücü konumuna yükseliyordu. Bu bağlamda Sovyetlerinki uzun vadede ve ne derece kesin bir zafer sayılabilir, kabul edilebilir?!..


Cevap 3: SSCB, kendisine karşı başlatılan adaletsiz ve orantısız BritzKrieg (Yıldırım Savaşı) saldırısıyla başlayan ve hemen hemen dört seneye yayılan harpte tüm maddi servetinin üçte birini kaybetti. Çarlık döneminden devralınma maddi zenginliğin de azımsanmayacak bir kısmının 1. Dünya Savaşı ile iç savaşta heba olduğu düşünülürse, sosyalizmin inşasının kısa süreli ilk döneminde yaratılan kolektif birikimin çok mühim bir kısmı bu şekilde ziyan olmuş oldu. Sermaye ve maddi-teknik birikiminin Almanya’ya kıyasla çok daha mütevazı bir pozisyonda olan ülke, haliyle savaştan sonra çok daha gerilerden, adeta sıfırdan başlamak zorunluluğu ile karşı karşıya kalıyordu. Dahası, ulusal direnişin ilk örgütleyicileri olan parti, Komsomol (Gençliğin Komünist Birliği) ve NKVD ‘nin (KGB) öncü ve seçkin neferi yüz binlerdi. Bunların hatırı sayılır bir kısmının kaybedilmesi, savaş sonrası Sovyetlerinin ilerleyen on yıllarındaki kapitalist dönüşüm-restorasyonun topluma ideolojik ve siyaseten daha kolay ve hızlı kabul ettirilebilmesi ve tatbik edilebilmesini sağlamış oldu.