Moskova

Moskova

21 Ağustos 2013 Çarşamba

Rusların gözünde övünç kaynakları


RIA Novosti’nin haberine göre Rusya Kamuoyu Araştırma Merkezi’nin sosyoloji uzmanları, Rusların kimle ve neyle en çok övündüklerini belirledi.

Övünç listesinde, politikacılar, bilim adamları, spordaki başarılar ve askeri güç var.

Ülkenin tarihi Ruslar için tabii ki en öncelikli övünç kaynağı. Ankete katılanların yüzde 85’i ülkelerinin tarihiyle övünç duyuyor.

İkinci derecede Rus sporcuların başarıları var. Anketi yanıtlayanların yüzde 77’si bununla övünüyor.

Üçüncü sırayı ise sanat ve kültür alıyor. İlginç, halbuki belki de birinci sırayı bu almalıydı.

Bundan başka ülke yurttaşları ordu ve askeri güçleriyle gurur duymaktalar.

Yaşlı kuşak ise Rusya’nın uluslararası arenada aldığı tutumla övünmekte.

Ankete yanıt verenler yaşam düzeyinin yükselmesi ve ekonomideki büyüme, uluslararası arenada ülke nüfuzunun sağlaşması ile övünüyor. Bilimin gelişmesi, DTT’na üye olması, uzayın benimsenmesi v.b. da gurur kaynakları arasında.

Ankete göre, Rus bilim adamları, sporcular, kozmonotlar, artistler, ve diğer ünlü şahıslar gurur kaynağı.

14 Ağustos 2013 Çarşamba

“İki gönül bir olunca samanlık seyran olur”, hele bir de sevdiğinizin cukkası sağlamsa!


Mütevazi Blogumuzda yer alan “Rusça (Garantili) Aşk Sözleri” başlıklı paylaşımımızın dost web siteleri http://www.turkrus.com/ , http://www.moskovalife.com/ , http://rusyam.com/  tarafından itibar bulup yayımlanmasından yüz bulup konuya biraz daha mı devam etsek, dedik.

Malum “İki gönül bir olunca samanlık seyran olur”, diye bir atasözümüz var.

Sevdikleriyle hayalindeki evde yaşamak için bir değirmenin, taş ocağının, ambarın, deponun, hatta inek ahırlarının içinde kendi özel yaşam kozalarını yaratanları görünce, bu söze inanmamak elde değil!

Konuyla ilgili Rusçada da buna benzer bir atasözü var.

‘С ми́лым рай и в шалаше́’ [s mílım ray i fşalaşé] – ‘Sevgilinle kümes (baraka) bile cennet olur’.

Ancak günümüzde Rusların bu atasözü hayatın acı gerçeklerine uyarak biraz değişime uğradı.

Rusların gündelik konuşmalarında bu atasözünün başka türlü söylenişlerini de duymak mümkün: 

‘С милым рай и в шалаше, если милый атташе’ [s mílım ray i fşalaşé ésli mílıy ataşé] – ‘Sevgilinle kümes (baraka) bile cennet olur, (özellikle) sevgilin ataşeyse (diplomatsa)’.

Ruslar bu deyime  mizahı da katmışlar.

Doğru, evet, sevgi çok önemli, ama maddi durumu, cukkayı, prestiji de unutmamak gerekir.

Mesela, biz de “İki gönül bir olunca samanlık seyran olur, hele bir de sevdiğinizin cukkası sağlamsa!” diyebiliriz.


Ne yazık ki iki gönül bir olunca samanlık seyran olmuyor her daim. 

Söylenen sözler, bir zaman geliyor, geçerliliğini kaybediyor çoğunlukla.


Varsayalım iki gönül bir.Samanlığı seyran yapmak gerekiyor. Nasıl olacak bu iş?


Asgari ücret şu kadar ytl.
Kuru fasülye: bilmem kaç ytl. Neymiş efendim: " iki gönül bir olunca, samanlık seyran” oluyormuş.

Çok şahit olmuşuzdur, " Samanlık seyran olur" deyip sevdalananları. Ama samanlık, saman alevi gibi yanıp gidiyor sonra tabi.

Of, oofff nerede bizim zamanımızdaki Ferhat’lar, Şirin’ler?!...Şimdikiler, bir bilezik için, samanlığı ateşe verirler!

Zaman geçtikçe , aşklar da çürüyor. Tıpkı domates gibi...
Güzelim aşklar, heba oluyor bazen...
Lafta kalıyor her şey...

Aşk dediğimiz şey, samanın saplarına karışıp gidiyor bir zaman sonra.Matematik ağır basıyor beraberliklere, birlikteliklere...

Acı ama gerçek, çok gördük, cebinde beş kuruşu yok, saçlar briyantinli, sokak köşelerinde kız bekleyen delikanlıları...Çok gördük, mantıksız, çarşıda, pazarda, kısmet bekleyen , permalı genç kızlarımızı...

Zengin kız- fakir erkek, fakir kız- zengin erkek...
Olur sonrası , THE END...

" Bohçanı hazırla, bu gece seni kaçıracağım Ayşe," deyip, sadece aklını kaçıranlara çok şahit olunmuştur.

" Bohçanı hazırla, bu gece seni kaçıracağım Ayşe," deyip, sadece aklını kaçıranlara çok şahit olunmuştur.

Malum, her şey “duygusal”…

12 Ağustos 2013 Pazartesi

Tuva Türkleri dağ ve nehirle konuşur, gücünü doğadan alır






Faruk Pekin / Hürriyet


Asya’nın tam ortasında, Rusya - Moğolistan sınırındaki Tuva Cumhuriyeti 2003’te ‘yüzyılın arkeolojik olayına’ sahne olmuştu.



Kağanlar Vadisi’ndeki 2700 yıllık mezarlardan çıkan objeler tarihi değiştirdi, Türkler’in altın işçiliğindeki ustalığını ortaya koydu. 

Bugün bu topraklarda Budist-Şamanist Tuvalar yaşıyor.

Türk coğrafyasında Şamanları nedeniyle çok merak edilen Tuva (Tıva) bölgesine gidiyoruz. Bunun için Moskova’dan, Rusya’nın 21 özerk cumhuriyetinden biri olan Hakasya’nın başkenti Abakan’a uçuyoruz. İsterseniz İstanbul’dan direkt uçuşla Novosibirsk’e, oradan trenle Abakan’a geçebilirsiniz. Abakan’dan karayoluyla Tuva’nın başkenti Kızıl’a gideceğiz.

Haziran başı olmasına rağmen kar yağıyor. 2002’de Krasnoyarsk Valisi Aleksandr Lebed’in sisli bir havada helikopterinin düştüğü yerde durup fotoğraf çekiyoruz. Çevrede çaput (bez) bağlı ağaçlar görüyoruz. Yolumuz üzerindeki küçük kasabanın adı Turan. Küçük müzesini görüp ünlü Arjan-2 kurganını görmeye gidiyoruz. Mezar kurganın ortasında yer almadığından defineciler bulamamış.


ASYA’NIN MERKEZİ ANITLA İŞARETLENMİŞ

Kızıl gezisine Zafer Meydanı’ndan başlıyoruz. Yeni yapılan bir Budist tapınağını geziyoruz. Yan duvarda 14’üncü Dalay Lama’nın büyük bir fotoğrafı bulunuyor. İki nehrin birleşerek Yenisey’i (Uluğ Hem-Büyük Akarsu) oluşturdukları alana bakıyoruz. Yenisey kıyısında yürüyoruz. Ardından 1964’te dikilen Asya Merkezi Anıtı’nda fotoğraf çektiriyoruz. Yürüyerek ana meydana gidiyoruz. Kızıl’ın kurulduğu yıl yapılan ahşap bina da bu yolda. Onu diğer ahşap binalar izliyor. Birden kendimizi Tuva Parlamentosu (Uluğ Ural) önünde buluyoruz. Binanın önyüzünde Tuva arması yer alıyor, tepesinde hem Rusya Federasyonu’nun hem de Tuva Cumhuriyeti’nin bayrağı dalgalanıyor.

Bugün 12 Haziran, Rusya Federasyonu’nun kuruluş yıldönümü. Lenin heykeli yanına kapalı bir platform kurulmuş. Tuva bu günü kutluyor. Yarışlar sürüyor. Ama meydana bakan iki büyük bina var: Biri hükümet binası, diğeri tiyatro. Meydanın tam ortasında bir büyük Budacı dua yuvarlağı bulunuyor. Yan duvarında ‘mani’ yazıyor. Om Mani Pad me Hum, “Selam olsun Lotus’taki Cevhere” yani Buda’ya: Platforma çıkanlar soldan sağa dua yuvarlağını çeviriyor. Alan panayır gibi. Herkes en güzel elbiselerini giyinmiş. Çocuklar oyun oynuyor, değişik müzik aletleri çalınıyor, bazıları çift hörgüçlü develerle geziyor.

Kızıl’daki ana hedefimiz 60 Bahadır Ulusal Müzesi. Tuva gezimizin ‘highlight’ı. Müzede hem birkaç yıl önce taşınan Arjan-2 hazinesini göreceğiz, hem de yıllardır bu müzede sergilenen balbalları ve minik yazıtlı taşları inceleyeceğiz.

TARİHİ DEĞİŞTİREN 20 KİLO ALTIN
Arjan, İskitlere ait kurganların bulunduğu Kağanlar Vadisi’ndeki yerin adı. Sibirya Türklerinin dilinde arjan şifalı su, kaynak suyu anlamında. Arjan-2 kurganı 80 metre çapında, 2 metre yüksekliğindeki bir höyük. İlk kez 1997’de incelenmiş. 2001-2003 yıllarında bir Rus-Alman heyetince yapılan kazıda “21’inci yüzyılın en büyük arkeolojik keşfi”ne sahne olmuş. Mezardaki kadın ve erkekten herbirinin giysisi yaklaşık 5 bin altın parçadan oluşuyor. Toplamı 20 kilo. MÖ 7’nci yüzyıla ait olduğu belirtilen parçaların tüm İskit tarihini değiştireceği belirtiliyor. Kurgandaki diğer mezarlarda 14 at kemiği ile hançerler, baltalar, ok uçları, aynalar, boncuklar, kürk ve keçe parçaları ele geçirilmiş.
Kalıntılar müzede yüksek güvenlikli odada sergileniyor. İçeri girerken her türlü eşyanız, cep telefonları, fotoğraf makineleri dışarıda bırakılıyor. Altın hakan pantolonu ve kadın saç iğnesi özellikle aklımızı başımızdan alıyor. Bu çok ince maden işçiliği göçebe-savaşçı Türklerin madencilikte neden çok mükemmel olduklarını da gösteriyor. Sersemlemiş halde müzenin kapalı alanından çıkıp açık havada sergilenen balbalları, runik harfli yazıtlı taşları, ‘tamgalı’ taşları görmek için aşağıya iniyoruz. Atalarımızın kültür öğeleri ayrı bir heyecan veriyor.
Müzeden sonra Kızıl’daki en ilginç yerlerden Şaman Kliniği’ne gidiyoruz. Esas klinik tek katlı çok odalı ahşap bir bina ile bir avludan oluşuyor. Stalin döneminde Şamanlar (kam) ciddi baskı görmüş, öldürülmüş. SSCB’nin dağılmasından sonra yeniden ortaya çıkıp, Şaman Klinik etrafında bir araya gelmişler. 1931’de Tuva’da yaklaşık 750 Şaman varmış. Bugün 50 dolayında.

ŞAMAN KLİNİĞİ’NDE FAL VE TERAPİ
Klinikte Şamanlar başvuranları hastalıktan kurtarmaya çalışıyor, el falı bakıyor, gelecek okuyor, Şaman törenleri (kamleniye) gerçekleştiriyor. Bize de Şamanizmi anlattılar. Özel davulu, tokmağı, giysileri, törenleri hakkında bilgi verdiler.
O akşam Yenisey kıyısında bağımsız yurtlardan oluşan bir konaklama tesisine gittik. Bize orada önce Alaş Grubu mükemmel bir gırtlak şarkıları konseri verdi. Ardından bir Şaman töreni izledik.
Şaman geldi, önce kutsal bir mekânda dua etti. Ardından elindeki ayı pençesiyle tek tek hepimizi kutsadı, iyi ruhlara çağrı yaptı. Ardından ateşin yanında davulu çalarak esrime çabasına girişti. O sırada gökte görünen hilali işaret ederek onun görünmesinin törenin başarılı geçeceğine bir işaret olduğunu bildirdi. Tören sonunda onunla birlikte ateşin etrafında döndük. Son derece etkileyiciydi.
Ertesi sabah günümüzün en büyük Şamanı kabul edilen Manguş Kenin – Lopsan ile görüştük. Bu inanılmaz görüşmenin ardından bir Tuva evini ziyaret için yola çıktık. Önce ünlü çoban heykelini gördük. Yolun bir yerinde çok sayıda çaputlu ağaç vardı. Kutsal yer olduğu anlaşılıyordu. Bizi yerel giysili genç kızlar karşıladı, ağaca bağlamamız için bez verdiler. Hep birlikte ağaca çaput bağladık.
Ziyaret ettiğimiz büyük yurt içinde bize günlük yiyeceklerinden örnekler sundular. Bir sanatçı gırtlak şarkıları söyledi. Atlarla gösteri yaptılar, kementle at yakaladılar. Tuva hüreşi (güreş) örneği sergilediler. Bir günlük olağan bir Tuva yaşantısını izledik. Yeşil yaylalardaki büyük hayvan sürüleri son derece ilginçti.

KRUPSKAYA İLE LENİN BURADA EVLENMİŞTİ
Geriye dönmek için Abakan’a giderken iki yere daha uğradık: Krasnoyarsk bölgesindeki Şusenskoye Köye ile Minusinsk kenti. İlki Lenin’in sürgün edildiği yer. Nadejda Krupskaya ile orada evlenmiş. Toplam üç yıl kaldıkları iki ahşap ev korunmuş, sonra onların etrafında mükemmel bir açık hava ahşap mimarisi ve etnoğrafya müzesi oluşturulmuş.
70 bin, nüfuslu Minusinsk’te ise Türklerin mutlaka görmesi gereken bir müze var. Müzede sergilenen Hakas-Minusinsk havzası kökenli geyiktaşı, balbal, runik yazıtlı taşlar Türk tarihi açısından son derece önemli. Bir taşa şunlar yazılmış: “Karımdan ve oğlumdan ayrıldım. Ülkeme geldim. Aç ayı kabilesinden ve evimden ayrıldım. Yazık. Erlik adımı bıraktım. Kartım (yaşlıyım).”

17’nci yüzyılda Budist oldular, puta tapmıyorlar

Tuvalar, Türkçe konuşan halklar arasında, Sarı Uygurlar gibi bazı ufak gruplar hariç, Budizme inanan en önemli Türk kökenli grup. 17’nci yüzyılda Budist olmuşlar. Moğol hükümdarı Altay Han’ın Budizmin iki büyük kolundan Mahayana (Büyük Araç Budizmi) içinde sayabileceğimiz Tibet Budizmine (daha doğru ifadeyle Himalaya Budizmi) önem vermesinin ardından Moğolların egemenliği altında bulunan Tuvalar da Budizme inanmaya başlamış. Bu inanç Çinlilerin egemenliği döneminde sürmüş. SSCB dönemindeki ‘ateist’ kampanyalarla gerilemiş.
1991’den sonra dinsel inançlara özgürlük geldiğinde 14’üncü Dalay Lama Tuva’yı ziyaret etmiş. 75 yıl önce Stalin döneminde yıkılan en önemli Budist tapınağı yeniden inşa edilmiş, diğerleri gibi.
Tuvalar resmi olarak Budacı görünüyor. Ancak doğaya, animizme, Şamanizme tapkı, Tengricilik (Gök Tanrı Kültü), dağ kültü, su kültü, doğa ruhlarına inanç şu anda Budizmden daha önde. ‘Lamaizm’ olarak adlandırılan Moğolistan tarzlı bir Budizm anlayışı çok hızlı yaygınlaşmıyor.
Altaylarda olduğu gibi Tuva’da her yer taş heykellerle dolu. Ama hiçbir yerde puta tapma geleneği yok.

Baş Şaman bizi “akrabalar gelmiş” diye karşıladı

Manguş Kenin – Lopsan (88), tüm Tuva Şamanları’nın lideri. 16 çocuklu bir ailenin altıncı çocuğu. Anneannesi Kuular Handizhap çok ünlü bir kadın Şaman. ‘Uluğ Kam’ diye bilinirmiş. 1933’te Stalin’in emriyle toplama kampına gönderilmiş. Stalin’in ölüm tarihini önceden bilmiş. Stalin ölünce de salınmış. Salındıktan hemen sonra da ölmüş. Lopsan’ın ailesinde çok sayıda kam ve kayçı var. St. Petersburg’da üniversite bitirmiş, akademisyen olmuş, tüm yaşamını Tuva Şamanları’nın incelenmesine hasretmiş. Şamanlar üzerine çok sayıda makale ve kitap yazmış. Artık fiilen Şamanlık yapmıyor. Gözleri de çok iyi görmüyor. Türklerin geldiğini duyunca çok sevindi. “Akrabalar gelmiş” diyerek özenle özel giysilerini giyerek bizi karşıladı. Hâlâ çok karizmatik. Etrafına çok farklı bir enerji saçıyor.

Millet sel derdinde, balerin reklam...




Rusya'nın sansasyonel ismi, Bolşoy Tiyatro'nun eski baş balerini balerini Anastasya Voloçkova'nın, ülkenin  uzak doğusundaki Amur bölgesinde yaşanan sel felaketini “reklam” amacıyla kullanması tepkilere yol açtı.

Yüzlerce evin sular altında kaldığı felaketin yaralarının sarılmaya çalışıldığı bölgeye giden Voloçkova'nın, sel mağdurlarına yardım amaçlı olduğu belirtilen hayır konserinin ardından verdiği özel pozlar internette tartışma yarattı.   

Instagram hesabında paylaştığı fotoğrafların birinde Voloçkova, topuklu ayakkabılarını eline alarak sel sularının içinde poz veriyor. Diğer bir fotoğafta ise ünlü balerin, iş makinesinin kepçesinde gülümserken görülüyor. 

Sosyal medyada yer alan çok sayıda tepki mesjında Voloçkova, “Felaketin boyutlarına dikkat çekmek adı altında kendi reklamını  yapmakla” eleştirildi.

28 Temmuz 2013 Pazar

"Moskova'da en önemli beş sorun"


Kaynak: http://www.moskovalife.com/

Moskova Belediyesi'nin anlaştığı ünlü Danimarkalı mimarlık ofisi Gehl Architects, başkentteki başlıca sorunları belirledi. İşte ünlü mimar Jan Gehl'e göre başkentin en büyük kanayan yaraları:

Araç trafiği
Moskova'da metro ağı çok gelişmiş durumda, ancak yer üstü toplu taşımacılığı yetersiz. Caddeler ve yaya yolları otomobiller ile dolup taşıyor, bisikletlerin ulaşım aracı olarak kullanımı çok az. Kent merkezinde otomobillerin hız limiti düşürülmeli, park alanları yapılmalı. Merkeze otomobil girişi paralı olabilir, park yasağı getirilebilir, park alanlarının ücretleri artırılabilir, araç yolları yayaların kullanımı için daraltılabilir.

Yaya alanları az
Moskova'da insanlar nerede? Yeraltında. Herkes metroyu tercih ediyor. Kaldırımlarda park eden araçlar, reklam panoları, güvenli olmayan kaldırım kaplamaları yayaların rahat yürümesine imkan vermiyor. Kışın buna, buz tutmuş, kaygan kaldırımlar ve apartmanlardan sarkan buz saçakları da ekleniyor.
Kent merkezi park eden araçlardan arındırılmalı, daha fazla tezgah, sokak kafeleri olmalı, reklam panoları kaldırılmalı, kentte zaman geçirmek cazip hale getirilmeli.

Dinlenme yerleri ve yeşil alanlar yetersiz
Özellikle kış aylarında parklar ve dinlenme alanları yetersiz. Başkent caddelerinin yalnızca yüzde 17'sinde ağaç ya da çim var. Bu nedenle caddelerde gri renk hakim. Gorki, Sokolniki, İzmaylova parkları yeniden yapılandırılmalı. Kışın yollar ve kaldırımlar kardan daha iyi temizlenmeli.

Yayalar sahillerden yararlanamıyor
Sahil yollarının yüzde 93'ü araçlar için. Yalnızca yüzde 7'si yayaların kullanımına açık. Otomobiller nedeniyle birçok yerde yayalar nehir kenarına gidemiyor. Gorki Parkı bunun dışında.

Caddelerin ışıklandırması kötü
Kamusal alanlarda genelde tarihi binalar, anıtlar ve trafik levhaları ışıklandırılıyor. Işıklar yayalar için rahatsız edici. Birçok yürüyüş yolunda ışıklandırma yok, vatandaşlar akşam yürüyüşe çıkmaya ürküyor.
Mosk
ova Belediyesi'nin anlaştığı ünlü Danimarkalı mimarlık ofisi Gehl Architects, başkentteki başlıca sorunları belirledi. İşte ünlü mimar Jan Gehl'e göre başkentin en büyük kanayan yara

8 Temmuz 2013 Pazartesi

Rusya ve Rus insanı


Rusya dünyanın en büyük ülkesi. Kaliningrad’dan Vladivostok’a kadar uzanan kocaman bir ülke.

Alabildiğine büyük ormanlar ve ovalar ülkesi…

Aslında gerçek Rusya bu ormanlarda ve ovalarda başlar.

Yılın iki farklı döneminde tek bir rengin baskın olduğu bir coğrafya; uzun süren kış boyunca kar beyazı, yazın ise yeşilin hakim olduğu bir ülke.  Alabildiğine beyaz ve yeşil…İnsanın içini bir enginlik ve genişlik duygusu kaplar.

Ruslar steplere yayılmadan önce hep ormanlarda yaşarlardı. Bu yüzden de ormanlar Rusların asıl vatanı sayılır.

Ucu bucağı olmayan bu kocaman ülkede insan kendisini hem kalabalıklar içinde, hem de yalnız hisseder. Rus insanı da uçlarda yaşar. Aşklarını da, savaşlarını da en tutkulu bir biçimde yaşar.

Rus insanı ve cemaatleri bir uçtan diğer bir uca savrulurlar. Hep uçlarda, kutuplarda yaşarlar. Rus insanının “orta”sı yoktur. Rus ruhu aşırılıkların yuvasıdır.

Mutlak itaatkar veya isyancı, ihtilalci; inançlı, dindar  veya dinsiz, imansızdır…

Bu ülkede içenler ölesiye içip sarhoş olurlar. İçerken adeta toplumun bütün sınırlarından, değerlerinden, kendilerine biçilmiş, uygun görülmüş kıyafetlerinden sıyrılırlar. İçenler için o anda yaşamın en büyük mutluluğu ve amacı bu sarhoşluktan asla uyanmamaktır. Ve genellikle de bu sarhoşluk içinde yiter giderler.

5 Haziran 2013 Çarşamba

Nazım, hep bizimle…


M. Hakkı Yazıcı
Kaynak: turkrus.com


Nazım Hikmet, ölümünün 50. Yılında,  Moskova’da RTİB ile Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı’nın düzenlediği çeşitli etkinliklerle anıldı.

02 Haziran Pazar günü akşamı Zülfü Livaneli, Zuhal Olcay, Edip Akbayram, Güvenç Üstündağ, Orçun Orçunsel, Çelli İstanbul Grubu’nun katıldığı bir konser vardı. Pazartesi sabahı da mezarı başında bir anma töreni…

Sabah anma törenine giderken zaman zaman yaptığım gibi yaşama veda ettiği evinin önünden geçtim; “Bakıyorum Moskova’nın pencerelerinden birinden/ Seni düşünüyorum memleketim/ Memleketim, Türkiye’m seni düşünüyorum,/ Zaten bir dakka çıktığın yok aklımdan,/ Hasretin dayanılır gibi değil,” dediği evinin pencerelerinde kimseler yoktu.

Novodeviçi Mezarlığı anmaya gelen çok sayıda insanla doluydu. Nazım, burada yatıyordu.

Nazım, Anadolu’da bir köy mezarlığına gömülmeyi çok istemişti. Uyarına gelirse, tepesinde bir çınar da olursa taş maş da istemiyordu hani…
Ama olmamıştı.

Ona Anadolu’da bir mezarı bile çok görmüşlerdi, ancak o arkasında şiirlerini bırakmıştı. Bir mezar taşından daha kalıcı olan şiirlerini...

Nazım, 50 yıl önce yaşama veda etmişti, ancak ”elveda” dememişti. –Ki şiirleri ve düşünceleriyle aramızdaydı.

Güneşli bir Moskova sabahında Nazım’ın sevgili İstanbul’una selamı vardı.

Kuşkusuz bu selamı, mezarı başında onu anan çok sayıda insanın arasında olan, İstanbul’dan ziyaretine gelen Zülfü Livaneli, Zuhal Olcay, Tarık Akan, Edip Akbayram, Nebil Özgentürk, Hakan Aksay, Vecdi Sayar, Rutkay Aziz, Zeynep Oral, Coşkun Aral, Taner Barlas, Moris Gabbay, Arif Keskiner, Nedim Saban, Hıfzı Topuz, Ayşe Yaltırım, Selçuk Yöntem, Güvenç Üstündağ, Orçun Orçunsel,Çelli İstanbul Grubu üyeleri gibi pek çok sanatçı ve kültür adamı iletecektir.

Nazım’ın en güzel memleket ve İstanbul şiirleri gurbetteyken, memleketi, yıldızlardan da, gençliğinden de daha uzaktayken yazdıkları... Gurbetlik zor zanaattır,  Prag'da ruhunu mefistoya sunup, yalvarır:

“Hasretlik cana yetti/ pes!/ Beni istanbuluma götürsün bir saatlik...”

***
Aslında anma törenine üst kat komşumuz Vladimir  İvanoviç’le birlikte gidecektik, ancak ah onun romatizma ağrıları…

Nazım’ın ölmeden önce yaşadığı ev, bizim mahallede, oturduğumuz eve onbeş dakikalık yürüme mesafesinde, 2. Pesçanaya Sokak’ta, , Sık sık Vladimir İvanoviç ve karısı Olga teyzeyi de alıp oraya gidip, Nazım’ın apartmanının avlusunda oturup, onu tanıyan bir babuşka ya da deduşkayı yakalayıp anılarını anlattırmayı hayal ediyorum.
  
Mahallede bir de Nazım Hikmet Çocuk Kütüphanesi var. Bazen bu kütüphaneye gidip, RTİB’in derleyip, Rusça’ya çevirtip bastırdığı kitaptan Rus çocuklarıyla birlikte Nazım’ın şiirlerini okuyoruz.

Haliyle Nazım’ın şiirleri burada da çok okunuyor. Ve de dokunuyor. Hele hele memleket hasretimin içime iyice çöktüğü günlerde onun gurbet ve vatan hasretiyle ilgili şiirleri beni fena halde etkiliyor.

“Memleketim, memleketim, memleketim,
ne kasketim kaldı senin ora işi
ne yollarını taşımış ayakkabım,
son mintanım da sırtımda paralandı çoktan,
şile bezindendi.
Sen şimdi yalnız saçımın akında,
enfarktinda yüreğimin,
alnımın çizgilerindesin memleketim,
memleketim,
memleketim…”

“Nazım gibi memleketini bu kadar çok seven birisinin vatan hasreti içinde ölmesi ne hazin,” diyor Olga teyze.

Vladimir İvanoviç, bana “Seni niye çok seviyorum biliyor musun?” diyor.

Merak eder gözlerle bakıyorum. O, devam ediyor:

“Biliyorum ki sen de vatanını Nazım gibi çok seviyorsun. Ben de kendi vatanımı çok seviyorum. Bu çelişki gibi görülebilir.  Fakat kendi vatanlarını seven farklı ülkelerin insanları aynı duygulara sahiptir, birbirlerini anlarlar ve çok severler. Vatanını sevmeyen adamdan hayır gelmez,” diyor.

Başımı sallayarak hak veriyorum.

Vladimir İvanoviç, şiirleri Nazım gibi vurgulayarak okumaya çalışıyor:

“Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
                       bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
                       yani bütün işin gücün yaşamak olacak.
Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
                        beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
                                    insanlar için ölebileceksin,
                        hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
                        hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
                        hem de en güzel en gerçek şeyin
                                      yaşamak olduğunu bildiğin halde.
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
           hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
           ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
                                      yaşamak yanı ağır bastığından.”

Şiirin bu noktasında duruyor Vladimir İvanoviç, “Bak,” diyor,” Bu şiiri çok seviyorum. Bu yaşımda bile yaşama sevinciyle doluyor içim. Ben de zeytin ağacı dikebilirim, ama Moskova’da yetişmez. Onun yerine sedir ağacı dikeyim, mesela…”

Ona Türkiye’de  Akdeniz kıyılarındaki sedir ağaçlarını anlatıyorum. Lübnan’da olduğundan daha çok ve güzel sedir ağaçlarının var olduğundan söz ediyorum.

Etrafımızı çocuklar sarmış, şiirlere devam ediyoruz:

“Yaşamak bir ağaç gibi, tek ve hür

Ve bir orman gibi kardeşçesine…”