Muhsin Kızılkaya
Kaynak: https://www.haberturk.com/
Roman okumaya ilkokul
sıralarında başladım. Yaşar Kemal’in “İnce Memed”ini okur okumaz,
hayatımın sonuna kadar, roman okumaktan bir daha asla vazgeçmeyeceğimi anladım.
O romanı okuyuncaya kadar
yaşadığım bir dünya vardı, gördüklerimle sınırlıydı, her sabah uyanır uyanmaz
pencereden bakınca burun buruna geldiğim dağ, Sümbül dağıydı, eteklerinde Zap
nehir akıyordu, ağaçlar vardı etrafta, karşı yamaçta bir çoban koyun otlatıyordu,
mahallemizdeki tek çinko damlı bina okulumuzdu vb. O güne kadar bu dünyadan
farklı bir dünya tahayyül etmemiştim. “İnce Memed” işte bu algımı
değiştirdi, başka bir dünya vardı benden fersah fersah uzakta, o zamana kadar
dinlediğim masallardan farklıydı o dünya. O dünyada yaşayan insanlar uçan
halılara binmiyor, devlerle, cadılarla karşılaşmıyor, incecik bir Memik oğlan
zalim ağa Abdi’nin canına okuyor, sevdiceğini dağa kaçırıyor, tanıdığım
köylülere benzer köylüleri ağadan aldığı ganimetlere boğuyor, her geçen gün
onların dünyasındaki efsanesi büyüdükçe büyüyordu.
O halde, bundan sonra
okuyacağım her romanda, bu romanda bana geçen duyguyu arayacağım. Okuyacağım
her roman bana benzer bir hissiyat yaşatmıyorsa o romana roman demeyeceğim.
Roman dediğin her sayfası benim yaşadığım hayata benzer bir hayatı, o zamana kadar
farkına varmadığım bir şekilde anlatan roman olmalıydı.
İşte tam bu sırada bir
öğretmenim Dostoyevski diye bir yazardan bahsetti bana. Bin sayfadan fazla
kalın bir romanı varmış bu tuhaf isimli adamın. O kalın kitapta tek bir olay
varmış. Kahramanları maceradan maceraya koşmuyor, başlarına büyük belalar gelmiyor,
onları yok etmek isteyen Abdi Ağa’ya benzer düşmanları da yokmuş. Hiçbir
heyecanlı maceraya sürüklemiyormuş insanı kitap. Baba öldürülüyor, katil
başkasıdır ama suç üç kardeşten en büyüğünün üzerinde kalıyor, hepsi bu. Bin
küsur sayfada yazar sadece bunu anlatıyor.
Hocam kitabı böyle
özetleyince, o romanı okumak için içimde en ufak bir istek uyanmadı. Böyle
sıkıcı bir kitabı okumam mümkün değildi. Üniversiteyi bitirip askere gidince,
Beykoz ormanlarının derinliklerinde kaybolmuş bir askeri kışlada, bir sürü
asker arkadaşımla birlikte dağıtım beklerken, askerde okurum diye yanıma
aldığım “Suç ve Ceza”yı okuyuncaya kadar yıllar yılı Dostoyevski’den uzak
durmamın sebebi hocamın “Karamazov Kardeşler”i böylesine basit bir şekilde
özetleyerek beni o büyük yazardan soğutması mıydı bilmiyorum, bildiğim tek şey
hayatında ilk defa Dostoyevski okumaya başlayan hemen hemen herkesin, ister
ünlü bir yazar, ister bir şair veya bir alim olsun herkesin o anı hayatı
boyunca bir daha unutmadığıdır.
*
Yıllar önce TRT’nin bir
programına çıkan şair Cemal Süreya, eleştirmen Doğan Hızlan’ın “Bize
biyografini özetler misin?” sorusuna şu karşılığı vermişti:
“1931 yılında doğdum, 1937
yılında annem öldü, 1944 yılında Dostoyevski okudum; o gün bugün huzurum
yoktur. Biyografim bu kadardır.”
Şair Cemal Süreya gibi,
Dostoyevski’yi ilk defa okuyan birisinin “huzuru” neden kaçar? Ve onu
keşfettikten sonra onu neden hayatının hülasası haline getirir?
Dostoyevski, insan ruhunun
karanlık denizinin derinliklerine tüpsüz dalan bir dalgıçtır. Orada
gördüklerini, hissettiklerini anlatırken filtre falan kullanmaz. Derdi insanı
analiz etmek falan değildir. İnsana ait ne varsa bencillik olsun, kibir olsun,
korku olsun, inançsızlık olsun, çelişki olsun hepsini çiğ bir ışığın altında,
çırılçıplak gösterir bize. Bir süre sonra onu okuyan okur, o karakterlerde
karşılaştığı şeyleri, yavaş yavaş kendi hasletleriyle karşılaştırmaya başlar.
Bu durum da onu rahatsız eder, çoğu zaman “şeytanı kovmak” ister
yanından. Çünkü o zamana kadar kaçtığı, halının altına süpürdüğü, bilincinin
arka bahçesine attığı, kendinden uzak tuttuğu, aklına getirmek istemediği her
şeyle bir anda rûberû kalır. Kendi benliğinden sıyrılır, karakterlerin zihninin
içine hapsolur. Kahramanların çektiği vicdan azabı, kuruntular okurun zihnine
de bir virüs gibi bulaşır. Onu yine de okumaya devam eder, okudukça rahatlamaz,
gevşemez, bunaltıcı bir ruh hali içinde bitirir kitabı. Okur bunalır
çünkü “doğru budur” sorusunun cevabı o kitapta yoktur. Katarsis hemen
oluşmaz. Okur hemen tatmin olmaz, gevşemez. Acı uzar, karakter dibe doğru
süzüldükçe her yer karanlıktır, makberin dibinde bir ihtimal görünecek olan
ışık fersah fersah uzaktadır. Okur hep kendi kendisinin sorgucusu olur, “Onun
yerinde ben olsaydım nasıl davranırdım?” sorusu zihnini kemirip durur.
Dostoyevski “huzuru” kaçırmaz. Okura, “aradığın huzur
satıhtadır, o satıhtaki huzur da sahtedir” der soğuk bir edayla. Bu
yüzden sarsar okuru, bu sarsıntı da zamanla onda bir bağımlılığa dönüşür.
*
Dostoyevski’yle tanıştıktan
sonra “satıhtaki huzurun huzur olmadığını” kavrayıp, “Huzur” adında
bir roman yazan Ahmet Hamdi Tanpınar, bu büyük yazarla karşılaşma hikayesini “Edebiyat
Üzerine Makaleler” kitabında şöyle anlatır:
“Dostoyevski'yi ise yeni yeni
tadıyordum. Muazzam bir şeydi bu. Her
an dünyam değişiyordu. İnsan ıstırabıyla temasın sıcaklığı her
sahifede sanki kabuğumu çatlatacak şekilde beni genişletiyordu. Düşüncem adeta
birkaç gece içinde boy atan o mucizeli nebatlara benziyordu. Ciltten cilde
atladıkça ufkum başkalaşıyor, insanlığa ve hakikatlerine kavuştuğumu
sanıyordum.”
İki kavramı, “kötülük” ve “günah” kavramlarını
Tanpınar Dostoyevski’den ödünç alır ve o zamana kadar Türk romanına girmemiş
olan bu iki kavram etrafında bir dünya kurar. Bu dünyanın başkahramanı Mümtaz,
dışarıdan bakınca oldukça sakin görünen bir karakterken aslında içten içe
parçalanmış birisidir. Zihni daima açıktır; korkular, hatıralar, endişeler,
gelecek kaygısı zihninin içinde dans edip durur. Vicdan ağır bir kâbus gibi
üzerine çöker, Nuran’a duyduğu aşk ona huzur getirmez, tam tersine
huzursuzluğunu daha da derinleştirir.
Tanpınar, Dostoyevski’yi
taklit etmez ama ruh çözümlemeleriyle ona çok yaklaşır. Ona göre “Dostoyevski’de
insan ruhu, bütün karanlığı ve karmaşıklığıyla sahneye çıkar.” Ona bu
kadar tutkuyla bağlanmasının nedeni, Dostoyevski’nin modern insanın trajedisini
en iyi kavramış yazar olduğunu bilmesidir, Dostoyevski’nin karakterleri
başkalarıyla değil kendileriyle boğuşurlar. “Onun insanı, kendisiyle
boğuşan insandır.”
*
Türk edebiyatında,
Tanpınar’dan sonra yazdıklarında en fazla Dostoyevski etkisini hissettiren
yazarlardan birisi de Oğuz Atay’dır. Kısacık ömrü boyunca, Dostoyevski
kahramanlarının sırtında taşıdıkları o ağır yükü, hiç yüksünmeden, isteyerek ve
severek sırtında taşımıştır.
Yıldız Ecevit, biyografisini
anlattığı “Ben Buradayım…” (İletişim Yayınları) kitabında anlatır.
Oğuz Atay, kitap okumaya başladığı çocukluk yıllarından itibaren en sevdiği
oyun, okuduğu kitabın sonunu tahmin etmekmiş ve bundan da hiç yanılmazmış. İlk
defa Dostoyevski’yi okumaya başlayınca tahmininde yanılmış. “Suç ve Ceza” ilk
eline geçen romanıdır. Romanı alırken kitapçı, “Kolej bebelerine uygun bir
kitap sayılmaz o elinde tuttuğun, kolej bebeliğinden kurtulsan da anlamazsın
aslında, anlamak için birkaç fırın ekmeği sırtında taşıman gerekir,” diyerek
onu küçümser ama o yine de kitabı almaktan vazgeçmez. Okumaya başlar, bu “değişik
yazarın”, kitabın sonunu başa aldığını görür. O kitabı okuduktan sonra
karar verir:
Artık hiçbir kitabın sonunu
tahmin etmeye gerek yoktur!
Kurgu eserler yazmaya başlar
başlamaz da Dostoyevski yapışır yakasına. Hem “Tutunamayanlar” hem de
“Tehlikeli Oyunlar” romanlarında kahramanları sanki “yeraltından” çıkmışlar.
Kendi kendileriyle tartışıyorlar. Kendilerini kendileri yargılıyor. Çoğu zaman
mantıksız görünmelerine rağmen aslında son derece yaşayan, hepsi tanıdık
kahramanlardır. Kahramanlarını, Türkiye’nin modernleşme sancıları içine
yerleştirerek yerelleştirir. “Tutunamayanlar”ın kahramanı Turgut
Özben, “Ben yeraltından konuşuyorum” der, sonra zihnindeki
sorgulayıcı, bilge ve bazen ironik iç sesi, “efendim” dediği Olric’e
seslenir:
“Böyle giderse her mahallede
bir Dostoyevski çıkacak Olric. Dünya borsalarında Dostoyevski hisseleri
düşecek. Her hafta bir Karamazov, yeraltımız kadar yeraltı olacak.”
Oğuz Atay, Dostoyevski’den
insanın karanlık içine bakma cesaretini, tutarsızlığı ve çelişkiyi estetik bir
değer olarak görmeyi ve en önemlisi, romanı felsefi bir sorgulama alanına
dönüştürmeyi devralır ve bunu Türk aydının trajedisi ve modernleşme sürecinin
sancılarıyla birleştirip, Türk edebiyatında o zamana kadar kurulmamış özgün bir
edebi dünya kurar.
*
Dostoyevski’nin, bir de fikir
hayatımızda kurgu dışı bir yazar üzerindeki etkisine bakalım şimdi. Yolu
çok erken yaşlarda Dostoyevski’ye çıkmış fikir adamlarından birisidir Cemil
Meriç. Aslında çok erken yaşlarda Dostoyevski’yi okuduğu halde o bu
buluşmayı hep bir “geç kalmışlık” olarak nitelendirir. “Mağaradakiler” (İletişim
Yayınları) kitabında bu “keşfini” şöyle anlatır:
“Suç ve Ceza baştan sona
okuduğum, büyük bir kısmını çevirdiğimi sandığım ilk yabancı kitap. Bu bir
keşifti. Kristof Kolomb’un önüne Amerika’yı çıkaran kader, benim karşıma da
Dosto’yu çıkarmıştı. Dosto’yu yani sonsuzu. Bu girdaplar ve zirveler dünyasında,
tek başına dolaşacak yaşta değildim. Kıyıdan seyrettim ummanı. Aylarca
Raskolnikof’u yaşadım. Sonya’yı sayıkladım aylarca. (…) Kitapta havsalamın
almadığı tek taraf, kahramanların, daha doğrusu kahramanın Hıristiyanca
nedameti olmuştu.”
Cemil Meriç, Dostoyevski’yi
sadece bir romancı olarak görmez, ona göre Dostoyevski, modern çağın
vicdanını deşen bir alimdir. Cemil Meriç’in en büyük derdi insanı “idrakimize
giydirilmiş deli gömlekleri” olarak gördüğü ideolojilerin nesnesi olmaktan
kurtarmaktır. Ona göre insan anlaşılmadan, toplum zinhar anlaşılmaz. İnsanı
anlamak için de onu “en çıplak haliyle yakalamış olan” Dostoyevski’yi
okumaktan geçer. Dostoyevski’nin “yeraltı” insanı Batılılaşmış,
köksüz, kendi değerlerine ve toplumuna yabancılaşmış bir insandır. Cemil
Meriç’in bütün eserlerinde nükseden “taklitçi aydınlar”, “tercüme
kafası”, “köksüz entelektüeller”, Dostoyevski’nin kahramanlarıyla
güçlü bir akrabalık bağıyla bağlıdırlar. Her iki yazara göre de “vicdan,
akıldan önce gelir”, Dostoyevski’ye göre “acı çekmeden hakikat
olamaz”; bu saptama Meriç’in entelektüel duruşunun esasını teşkil eder.
*
Şimdi gelelim yazının
başlığında sorduğumuz sorunun cevabına.
Benim Dostoyevski’ye tanışmam
ne kadar geçse, Dostoyevski’nin Türkçeye çevrilmesi o kadar geçtir. Bize
gazete ve roman Fransa’dan geldi. Roman denilen büyülü aracı gazete ulaştırdı
okumuş yazmışlara. Her şey Fransızcaydı ve bu yüzden de birçok şeye “Fransız
kaldı” toplum. Dostoyevski bile Fransızca çevrileri üzerinden Türkçeyle
buluştu, o da eksik gedik bir biçimde. Aydınlarımız Victor Hugo üzerine
gül koklamamaya azimliydi.
Oysa, biz Fransızlardan çok
Ruslara benziyorduk. İki toplum da “Batı-dışı” modernleşme sürecinden
geçmişti. Her iki toplum da derin bir kimlik bunalımı yaşamıştı. Her iki toplum
da harıl harıl “kayıp kimliğini” arıyordu. Batılılaşma temel
hedefti. “Doğulu kalarak Batılılaşmak mümkün mü” sorusu iki toplumun
da entelektüellerinde kafa göz yaran kavgalara sebep olmuştu. Din ve inanç
meselesi karşısında iki toplum da benzer krizler yaşamıştı.
Dostoyevski ne tam Batılı ne
de geleneksel Doğu zihniyetini taşıyor, iki arada bir derede kalmış,
sıkışmıştır. Benzer bir sıkışmayı bizim yazarlarımız da yaşıyor ama onun gibi
teşhis koyamıyorlardı dertlerimize. Sıkışmışlıktan kurtulmanın yolu Peyami Safa’ya
göre Doğu-Batı çatışmasından; Tanpınar’a göre “zaman ve medeniyet” krizinden;
Oğuz Atay’ya göre “modern bireyin parçalanmasını” iyi kavramaktan
geçiyordu. Medeniyet bizi “bozan” bir şeydi zaten. İlk Türk romanı olarak
kabul gören Recaizade Ekrem’in “Araba Sevdası” bu “bozulmanın” mükemmel bir
anlatısıydı.
Dostoyevski, suçu kanunla değil vicdanla, çatışmayı
dış dünyayla değil iç dünyayla izah etmeye çalışmıştı. Türk edebiyatı da benzer
kavramlarla olgunlaşmaya başlamış. “Günah”, “nefis”, “iç hesaplaşma” yaygındır
edebiyatımızda ama Dostoyevski’nin izah ettiği gibi Türk romanında yer
almaz. Dostoyevski “ıstırabı” sadece felaket olarak görmez, ona göre
ıstırap arınmanın, hakikate yaklaşmanın bir yoludur. Bu fikir bizdeki
tasavvuf düşüncesinde var zaten, Anadolu insanın acıyla kurduğu ilişki aslında
Dostoyevski’nin romanlarında kurulan ilişkiden pek farklı değildir. Türk
romanında Şule Gürbüz’ün “Kıyamet Emeklisi”nde mükemmel bir yer bulmuş
kendine bu ilişki.
Bu yüzden aslında Dostoyevski’nin kurduğu dünya bizim
yazarların kurmaya çalıştıkları dünyaya yabancı bir dünya değildir, o ruh hali
hepimiz için oldukça tanıdıktır. Mesela Batı edebiyatında Tanrı ya yok ya da arka planda oldukça siliktir.
Dostoyevski ise Tanrı’yı daima sorgular, “yeryüzünde tek bir çocuk acı
çekiyorsa Tanrı yoktur” diyen bir dindardır; onda inanç ile inkâr yan yana
yürür. Sekülerleşme sürecinde Türk aydını da bu meseleyle çok boğuştu ve
hâlâ boğuşmaya devam ediyor. Bunun romana yansıması ise, Tanpınar’da “örtük”, Safa’da “açık”, Atay’da “ironik”tir.
Türk yazarları da romanlarında
ideal tipten çok, tıpkı Dostoyevski gibi “yalnız”, “yenik” ve “tutunamamış” kahramanlara
yer verdiler. Dostoyevski’nin Raskolnikof’u da Yeraltı Adamı da İvan
Karamazov’u da bize ahlak dersi vermez ama ellerinden geldiği kadar rahatsız
ederler. Dostoyevski’den etkilenmiş Tanpınar’ı, Safa’yı, Atılgan’ı, Atay’ı,
Pamuk’u, Toptaş’ı, Gürbüz’ü dışında tutarsak geride kalanlar bu “yarayı” pek
kaşımaz ya da kaşımayı beceremezler.
*
Biz modernleşmenin baş
döndürücü hızını yalapşap yaşadık, kendi değerlerimizden şimşek hızıyla koptuk,
bu yüzden de derin bir ruh kaybını yaşadık. Yanı başımızdaki Rusya da tıpkı
bizim gibi bu “acılardan” geçmişti ama o acılar içinde “insan
kalmanın” zor yolunu onlara gösterecek bir Dostoyevskileri vardı. Aynı
dertten mustarip olduğumuz için onların Dostoyevski’siyle tanışır tanışmaz ona
hemen sarıldık. Bu yüzden gönül rahatlığıyla, “Dostoyevski bizim akrabamız
değil ama kader ortağımızdır” diyebiliyoruz bugün.






