Moskova

Moskova

24 Mart 2017 Cuma

Petrosyan’ın vizöründen sokakların ruhu

Fotoğraflar:  Alexander Petrosyan
Kaynak: http://aleksandrpetrosyan.com/en/


Alexander Petrosyan, Rusya’da, Petersburg’da yaşayan bir fotoğrafçı.

Fotoğraf makinesini alarak sokaklara çıkıyor ve birbirinden ilginç karelere imza atıyor. Petrosyan, yıllardır objektifiyle sokakların nabzını tutuyor.  

İşte, kartpostallarda bile göremeyeceğiniz, Rusya’nın günlük hayatını ortaya koyan dikkat çekici fotoğraflar..

Hepsi ayrı bir öykü…Sokaklara bir de böyle bakın.









21 Mart 2017 Salı

Karikatür: Vasiliy Aleksandrov



-Çıkmadan önce ütüyü kapatmayı unutmuşa benziyor!..



Karikatür: Vasiliy Aleksandrov
Kaynak: http://cartoonbank.ru/

Dünya Üzerinde 150 Milyondan Fazla İnsanın Anadili: Rusça Hakkında Bazı İlginç Bilgiler




Rusya Federasyonu'nun resmi dili ve dünya üzerinde 150 milyondan fazla kişinin anadilidir. Doğu Slav dilleri arasında yer alır, tüm Slav dilleriyle akraba olsa da diğerlerinde bulunmayan ilginç özelliklere sahiptir. Doğru telâffuzunu mükemmel öğrenmesi en zor olan dillerden biridir. Bunun nedeniyse Kiril alfabesiyle yazılması değil çok ilginç kurallarla açıklanabilen istisnalara sahip olmasıdır.

Örneğin yumuşatma karakterinin ne işe yaradığını Rusça'yı yeni öğrenmekte olanların çoğu, sözcüğü bir Rus'un ağzından yumuşatma karakteri olan ve olmayan hâlleriyle defalarca duyana kadar anlamaz. Bunun yanı sıra vurgunun olmadığı o harfleri a diye okunur. Örneğin başkent Moskova'yı Ruslar "Maskva" diye telâffuz eder, çünkü vurgu son hecededir. Bizim gibi vurguyu ilk hecede yapsalar moskva diyeceklerdi. Ayrıca segodnya yazılır, sevodnya okunur. Sonu yazılırken -ego diye biten birçok sözcükte bu kısım -evo diye okunur. Bunun dilbilimiyle ilgilenmeyenleri bayacak uzunca bir bilimsel açıklaması vardır. Kısa özeti şudur ki bu yapıya sahip olan sözcükler iyelik ekinden sonradan bu hâle dönüşmüş oldukları için böylelerdir. Bu da yeni öğrenenleri dumurlara salıp ürkütmektedir.

Rusça'da e sesi pek yoktur, ye sesi vardır. Özellikle de ilk hecedeyse. Yeni öğrenenlerin çoğu bunu unutup e sesi verdikleri için Türkçe'yi Rusya'da yaşamadan öğrenen Türkler bir Rusla Rusça konuştuklarında tipleri kurtarıyorsa genelde Sırp ya da Bulgar sanılır. Ayrıca ye- kökü yemek fiilinin köküdür, bu da Rusça'ya Türkçe'den geçen veya bir biçimde Türkçeyle aynı olan bol sayıdaki sözcükten yalnızca biridir. İki dilde aynı olan sözcüklerin çoğu ikisine de başka yerden geçmiştir. Örneğin çay, arbuz (karpuz). Ama doğrudan Türkçe'den veya diğer Türki dillerden geçen çok sayıda sözcük de bulunur. Rusça'da baba anlamına gelen otets sözcüğü Türkçe ata sözcüğünden gelir. Rusça'daki bazı başka Türkçe kökenli sözcüklerse sis anlamına gelen tuman (dumandan geliyor) ve kırk anlamına gelen sorok'tur. Sisteme bakılınca kırk sözcüğünün çetrdesyat olması gerekir, ancak türkçe'den alıntı sorok kullanılır. Bu dilbilimciler için iştah açıcı bir durumdur çünkü bu teorinin doğruluğunun kanıtı çok ilginçtir. kırkayak hayvanına tüm diğer Slav dillerinde yüz ayak denirken (Çekçe stonojka, Sırpça stonoga) Rusça'da Türkçe'deki gibi kırkayak (sorokonojka) denmektedir.

Rusça'yı diğer Slav dillerinden ayıran bir diğer özellik de iyelik belirten yapının Slav dillerinden öte Hint-Avrupa dilleri genelinde pek benzeri görülmeyen bir biçimde olmasıdır. Türkçe'de nasıl "bir kız kardeşe sahibim" değil de "bir kız kardeşim var" diyorsak Ruslar da "u menya yest sestra" derler. Yani "bende bir kız kardeş var". Sırpça'da bu yapı "imam sestru" biçimindedir. Lehçe'deyse "mam siostre". Yani Slav dilleri aynı yolda giderken Rusça bambaşka bir sistem kullanmaktadır.

Rusça'da olmak fiili de basit cümlelerde kullanılmaz. Örneğin ben öğretmenim demek için Sırplar "ja sam ucitelj" derken Polaklar "jestem nauczyielem" der. Birinde bitişik diğerinde ayrı olsa da her ikisinde de olmak fiili vardır. Rusça'daysa "ya uçitel" denir. Yani "ben öğretmen".

Rusça çok derin bir dildir ve derin Rus kültürü yüzünden günlük dilde düzenli kullanılan aşağı yukarı her şeyin derin ve/veya ilginç bir açıklaması vardır.

Örneğin Rusça'da hapşırana söylenen bud zdorov / budite zdorovy kalıplarını masaya yatırıp ameliyat ettiğimizde yalnızca "sağlıklı ol" demekten biraz öte bir anlamı olduğunu görürüz. Derevo ağaç demektir. "bud z-dorov" diyince de "ağaçsal ol" gibi bir anlam çıkar. Ruslar hapşırdıklarında aslında birbirlerine "ağaç gibi ol" demektedir. Yani ağaç gibi uzun yaşa...


Peki ya teşekkür ettiklerinde ne derler? Teşekkür sözcüğü olan spasibo (vurgu o'da olmadığı için spasiba diye okunur) aslında "spasi bog" kalıbından türemiştir. Spasat fiiliyle bog sözcüklerinin birleşmesinden oluşmuştur. İlki korumak, diğeri tanrı. Yani Ruslar biri kendilerine bir iyilik yaptığında ona "tanrı seni korusun" diyor.

Haftanın günleriyse başlı başına dilbilimcinin orgazm kaynağı. Pazar gününe tüm Slav dillerinde nedely, nedele, nedela gibi şeyler denir, kaynağıysa "ne delya", yani "bir şey yapma". Hristiyan inancını göz önünde bulundurduğumuzda bu adın nereden icap ettiğini anlamak için saatlerce araştırma yapmak gerekmiyor. Pazartesiyse ponedelnik, yani "nedely" olanı takip eden gün. Salı anlamındaki vtornik ikinci demek, çarşamba anlamındaki sreda ise "orta". Perşembe çetverg, yani dördüncü. cuma olan pyatnitsa ise beşinci. Cumartesi anlamındaki subbota doğrudan Yahudi kültüründeki sabbath/sebt gününden alınmış. Pazar günüyse Rusça'da diğer Slav dillerindekilerden farklı: Voskreseniye. Yani diriliş. Pazar günü hiçbir şey yapmamak Rus Ortodoks kilisesine yetmeyince güne resmen İsa'nın dirilişinden esinlenerek yeni bir ad vermişler. Tabi haftayla pazar gününün adı aynı olmasın diye de yapılmış olabilir.

Rusça'nın her şeyi elbette bu kadar resmi ve derin değil. Örneğin kişi adları. Çoğu adın bir anlamı var gerçi. Örneğin Vladimir dünyanın hâkimi gibi bir anlama geliyor, mir dünya demek. (buradan Putin'in oraya rastgele gelmediği bir düşünce çıkabilir tabi) sonra ivan, john'un rusçası. Oleg Viking dilinde bayram/tatil anlamına gelen Helg sözcüğünden geliyor. Dişisi de olga, Almanların helgasıyla aynı ad. natalya yeniden doğuş demek. (doğum öncesi = pre"natal"). Gel gelelim Ruslar bu güzelim adların canına okuyor ve herkese lakap takıyor. Bir rus'un başka bir Rus'a adıyla seslenmesi çok ender görülen bir olay. Ya resmi yaklaşıp ad+patronimikle (babasının adı sergey diyelim, erkekse sergeyeviç, hatunsa sergeyevna. Yani babası sergey olan vladimir adlı bir kişinin tam adı vladimir sergeyeviç + soyadı oluyor) hitap ediyor, ya da kısaltmayla. Arkadaşımın arkasından vladimir diye seslendiğinde duyabilecek mesafede kaç kişi varsa bakmıştı. Ne kadar çok vladimir varmış diye düşündüm önce, sonra bir baktım kadınlar da bakıyor. Nedeni anlaşıldı: vova ya da valodya diye hitap etmem gerekiyormuş. vladimir'e vladimir diye hitap eden birini duyunca garipseyip bakmışlar. İvan'a vanya, aleksandr'a saşa diyorlar örneğin. Sonra Amerikalıların ve bilumum başka milletlerin ad sanıp çocuklarına koyduğu bazı başka adlar da aslında ad değil, Rusların kısaltmaları. Nataşa'yı zaten bilirsiniz, mesela bir de tanya var. Öyle bir ad yok aslında. Bir hatun size kendini tanya diye tanıştırdıysa tüm mal varlığınıza bahse girebilirsiniz ki pasaportunda tatyana yazıyor.


Rusça yazımızı da basit bir atasözüyle bitirelim: "starost ne radost", yani "yaşlılık mutluluk değildir".


20 Mart 2017 Pazartesi

Gogol: Gerçek ve gerçeküstü sokak



MARSHALL BERMAN

Nevski Bulvarı'na dair popüler mitoloji, ilk olarak Gogol tarafından, 1835’de yayımlanan harika öyküsü “Nevski Bulvarı'nda sanata döküldü. İngilizce konuşulan dünyada hemen hemen hiç bilinmeyen bu öykü, esas olarak genç bir sanatçının romantik trajedisi ile genç bir askerin romantik farsını konu almaktadır. Onların öyküleri üzerinde birazdan duracağız. Ne var ki bizim amaçlarımız açısından daha ilginç ve daha önemli olan, kahramanlarının doğal yaşam ortamlarım ana hatlarıyla çizen Gogol’ün yazdığı giriştir. Bu çerçeve, bir karnaval çığırtkanının coşkusuyla bizleri sokakla tanıştıran anlatıcı tarafından çizilmektedir. Bu birkaç sayfada Gogol görünürde istemeden (hatta farkına bile varmadan) modem edebiyatın başlıca tarzlarından birini icat etmektedir: Sokağın bizzat bir kahraman olduğu, şehir sokaklarının romansı. Gogol’un anlatıcısı, bize soluk soluğa bir canlılıkla seslenir:

Nevski Bulvarı ile hiçbir şey kıyaslanamaz, en azından Petersburg’da; çünkü bu şehrin her şeyidir o. Başkentin güzelliği!- ne muhteşem şeyler yapar bu sokak şimdi? Eminim, kentin en silik ve kalem efendisi bile yeryüzünün hiçbir nimetine değişmez Nevski’yi... ya hanımlar! Hanımlar için daha da büyük bir hazdır Nevski Bulvarı. Ama ondan haz duymayan var mı ki?

Bu sokağın neden öteki tüm sokaklardan ayrıldığını anlatmaya çalışır:

İşiniz ne denli önemli olursa olsun, bu sokağa adımınızı attınız mı unutup gidersiniz onu. Burası insanların sırf zorunlu oldukları için ortaya çıktıkları, tüm St. Petersburg’u sarmış zorunluklar ve ticari çıkarlar yüzünden sürüklendikleri bir yer değildir. Nevski’de karşılaştığınız adam, açgözlülük ve çıkarcılığın tüm gelip geçenlere, araba ve faytona kurulanlara damgasını vurduğu Morskaya, Gorhovaya, Litenaya, Meşçanskaya ve diğer sokaklardakinden daha az bencildir sanki. Nevski, St. Petersburg’un ortak buluşma zemini, haberleşme hattıdır. Ne bir rehberde ne de danışma bürosunda bulunabilir Nevski’deki kadar doğru malumat. Her şeyi bilir Nevski Bulvarı!... Ne de hızlıdır burada, tek bir gün içinde ortaya çıkıveren fantazmagoryal Ne şekillere girer çıkar yirmidört saat içinde!

Bu sokağın ona kendine özgü kişiliğini veren asıl amacı toplumsallaştırmadır. İnsanlar buraya görmek ve görülmek, görüşlerini bir diğerine iletmek için gelirler, bayağı bir gayeyle, açgözlülükten ve rekabet hırsıyla değil, kendi başına bir amaç olarak. İletileri ve sokağın mesajı bir bütün olarak, gerçeklik ve fantazinin garip bir karışımıdır: Bir yandan, insanların kim olmak istediklerine dair fantazileri için bir dekor oluşturur. Öte yandan, insanların kim oldukları hakkında doğru bilgi sunar - şifresini çözebilmeleri için.

Nevski’nin toplumsallığında bazı paradokslar vardır. Bir yandan, insanları yüzyüze getirir; öte yandansa insanları öylesine bir hızla ve güçle geçip gitmek zorunda bırakır ki, birbirlerine yakından bakamazlar bile - birisi üzerinde odaklaşmaya kalmaz, görüntü kaybolur gider. Bu yüzden Nevski’nin sunduğu görünüş, daha çok insanların kendilerini parçalanmış biçimlerde ve göze çarpar özellikleriyle sunduğu bir görünümdür:

Ne temizdir kaldırımlar ve ne kadar çok ayak izi kalmıştır üzerlerinde! Altında koca granitin çatlayacak gibi olduğu, emekli askerin sarsak, kirli çizmeleri; güneşe dönen bir günebakan gibi başını ışıl ışıl vitrinlere çeviren genç hanımın, bir duman kadar hafif, minyatür iskarpinleri; yüzeyi sertçe tırmalayan, umutlu genç zabitin sert adımları- her şeyin izi kalır üzerinde, güçlülüğün gücüyle ya da zayıflığın gücüyle.

Kaldırımın bakış açısından yazılmış gibi duran bu pasaj Nevski’nin insanlarını, onları oluşturan parçalara -burada ayaklara- ayırırsak görebileceğimizi ileri sürmektedir; bir yandan da yakından bakmayı bilirsek her bir özelliği bütünsel varlıklarının mikrokozmosu olarak kavrayabileceğimizi.

Gogol, sokağın yaşamında bir günün izini sürdükçe, bu parçalanmış görünüm büyük boyutlara varır. “Ne şekillere girer çıkar yirmidört saat içinde!” Gogol’un anlatıcısı usulca, şafaktan önce, şehrin de henüz yavaş yavaş aktığı bir anda anlatmaya başlar. Köylerden gelip şehrin devasa inşaat projelerinde çalışmaya giden tek tük köylüler vardır ve ocakları gece boyu durmayan fırınların kapılarında dikilen dilenciler.

Güneş doğarken hayat canlanmaya başlar: Dükkâncılar kepenklerini açar, mallar ortaya dökülür, yaşlı teyzeler sabah ayinine yollanır. Sokak usulca, önce işlerine koşuşturan memurlarla, sonra da amirlerinin faytonları ile kalabalıklaşır. Gün ilerledikçe ve Nevski her türden insanla dolup enerji ve hız kazandıkça Gogol’un anlatımı da hızlanır ve yoğunlaşır: Soluk soluğa, bir topluluktan ötekine atlar -yüksek memurlar, valinin karısıyla çocukları, aktörler, müzisyenler ve seyircileri, askerler, alışveriş yapan kadın ve erkekler, memurlar ve yabancı diplomatlar, Rus devlet memurlarının bitmek bilmez kademeleri- bir ileri bir geri döner, sokağın delice ritmini kendi ritmine dönüştürür. Nihayet, akşama doğru, Bulvar doruk anlarına yaklaşırken modaya uygun ve moda olabilecek insanlarla dolar. Enerji öylesine yoğunlaşmıştır ki görünüm düzlemleri yarılır; insan biçimin birliği gerçeküstü parçalara ayrılır:

Burada, olağanüstü bıyıklar göreceksiniz, ne kalem ne de fırçanın taklit edemeyeceği, her birine bir hayatın en güzel yıllan hasredilmiş, gün boyu ve geceyarılarına dek ihtimam gösterilmiş bıyıklar; en iç bayıltıcı yağların akıtıldığı, en pahalı merhemlerle ovulmuş, gelen geçenin imrenerek baktığı bıyıklar... Burada binlerce çeşit hanım şapkaları, kostümler, mendiller göreceksiniz, parlak ve süslü, kimi zaman koca iki gün boyu sahiplerinin bıkmadığı... Sanki kelebeklerden oluşan bir deniz birdenbire çiçeklerden yükselivermiş, erkek kar böceklerinin tepesinde onları şaşkına çevirerek gezinmektedir. Burada, hiç düşleyemeyeceğiniz öylesine ince bileklerle karşılaşacaksınız ki, dikkatsiz bir soluğunuzla bu doğa ve sanat harikasını incitmekten korkacaksınız. Ve öyle hanım yenlerine rastlayacaksınız ki Nevski Bulvarında! Beyefendinin biri yetişip tutmasa hanımı havalara uçuracak iki balona benzer kol yenleri. Burada en yüksek sanatın ürünü eşsiz tebessümlerle karşılaşacaksınız.

Böyle devam edip gider. Gogol’un çağdaşlarının böyle pasajları nasıl karşıladıklarını kestirmek zor; en azından yazı yoluyla pek bir şey söylemedikleri kesin. Yüzyılımızın perspektifinden ise bu yazı tekinsiz biraz: Nevski Bulvarı Gogol’u kendi zamanınızdan alıp bizimkine getiriyor sanki, kol yenleri üzerinde havalanan o hanım gibi. Joyce’un Ulysses’i, Döblin’in Alexanderplatz’ı, Berlin’i, kübik-fütürist şehir manzaraları, dadacı ve gerçeküstücü kurgu, Alman dışavurumcu sinema, Ayzenştayn ve Dziga Vertov, Parisli nouvelle vague hep bu noktadan yola çıkar; Gogol 20. yüzyılı kafasının içinde kurmaktadır sanki.

Gogol, şimdi de belki de edebiyatta ilk kez, modernliğe özgü tipik bir temayı sunmaktadır: şehrin gece vakti özel büyülü havası. “Ama, evler ve sokaklar üzerine karanlık çöküp de bekçi lambaları tek tek yakarak gezinmeye başladı mı, Nevski Bulvarı yeniden hayat bulur ve harekete geçer; lambaların her şeyi mucizevi, ayartıcı bir ışığa bürüdüğü o gizemli zaman başlar.” Yaşlılar, evliler, doğru düzgün evleri olanlar sokaklardan çekilmiştir artık; Nevski, artık gençlere, heveslilere (ve Gogol hemen ekler), işlerinden en son ayrılan işçi sınıfına aittir. “Bu zamanlar bir gaye hisseder insan, ya da daha doğrusu gayeye benzer bir şey, tümüyle istek dışı bir şey. Herkes acele acele ve düzensiz gelip geçmeye başlar. Uzun gölgeler duvarlarda, kaldırımda ve neredeyse Polis Köprüsünün tepesinde titreşirler.” Bu saatte Nevski daha bir gerçek ve daha bir gerçekdışı olur. Daha gerçek, çünkü sokaklar şimdi dolaysız ve yoğun gerçek ihtiyaçlarla canlanmıştır: Seks, para, aşk; bunlar havadaki istek dışı gaye akımlarıdır. Öte yandan bizzat bu arzuların derinliği ve yoğunluğu insanların birbirlerini algılayışlarını, kendilerini sunuşlarını çarpıtır. Ben ve ötekiler büyülü ışıkta büyütülür, ama ihtişamları duvarlardaki gölgeler kadar titrek ve temelsizdir.

Bu ana kadar Gogol’un bakışı yukarıdan ve panoramiktir. Şimdiyse öykülerini nakledeceği iki genç adam üzerinde odaklaşır: Pişkarev, bir sanatkâr, ve Pirogov, bir zabit. Bu birbirinden çok farklı iki yoldaş, bulvarda gezinirken gözleri aynı anda geçen iki kıza takılır. Ayrılır ve ters yönlere, Nevski’den sapan karanlık ara sokaklara dalarlar hayallerindeki kızların peşinden. Gogol de onları izlerken girişindeki gerçeküstü canlılıktan 19. yüzyıl romantik gerçekçiliğine, Balzac, Dickens ve Puşkin’e özgü gerçek insanlara, onların hayatlarına yönelik, geleneksel olarak daha tutarlı bir damara atlar.

Teğmen Pirogov büyük bir komik yaratı, bayağı bir kurumlanma ve böbürlenme anıtıdır - cinsel, sınıfsal, ulusal bir anıt. Adı da Rusçada bir lakap olmuştur. Pirogov, Nevski’de gördüğü kızı özlerken kendini Alman zanaatkârların mahallesinde bulur: Kızın Swabyali bir metal işçisinin karısı olduğu ortaya çıkar. Burası, Nevski’nin sergilediği ve Rus zabitan sınıfının memnuniyetle tükettiği mallan üreten Batılıların dünyasıdır. Aslında bu, yabancıların Petersburg ve Rusya’nın ekonomisi için taşıdığı önem, ülkenin yetersizliği ve içteki zayıflığının bir göstergesidir. Ama Pirogov’un haberi yoktur bunlardan. Yabancılara, şeflerden alıştığı gibi davranır. Başlarda kadının kocası Schiller’in, kadına asılmasına neden sinirlendiğini anlayamaz bir türlü: Ne de olsa bir Rus zabiti değil midir o? Schiller ve arkadaşı ayakkabı tamircisi Hoffmann, etkilenmemişlerdir bile ondan: Ülkelerinde kalmış olsalar belki kendilerinin de birer zabit olacaklarını söylerler. Derken, Pirogov adama bir sipariş verir. Bir yandan bu ona gelip gitmek için bir mazeret sağlayacaktır; hem de bu siparişi bir tür rüşvet, adamın başka tarafa bakması için bir teşvik olarak düşünmektedir. Pirogov, Bayan Schiller ile bir buluşma ayarlar. Geldiğindeyse Schiller ve Hofimann onu gafil avlar, kıskıvrak yakalar ve kapı dışarı ederler. Zabit şaşkına dönmüştür:

Pigorov’un hiddet ve şiddetinin bir eşi daha yoktu. Bu hakareti düşünmek bile deliye döndürüyordu onu. Sibirya ve kırbaç bile ufak bir cezaydı Schiller için. Evine koşturup üstünü değişmek ve doğru çıkıp bu Alman işçinin isyanını bire bin katıp rapor etmek üzere yola koyuldu. Genel Kurmay Başkanına bir dilekçe yazmalıydı...

Ama, hepsi, birden garip bir şekilde bitiverdi: eve giderken bir tatlıcıya girdi, iki porsiyon pasta yedi, Kuzey Arısı’na bir göz gezdirdi ve gazaptan biraz olsun arınmış bir zihinle çıktı oradan. Üstelik soğuk gece biraz daha Nevski Bulvarında gezinmeye kışkırtıyordu onu.

Zafer peşinde koşarken aşağılanmıştır. Ama yenilgisinden hiçbir şey öğrenemeyecek, hatta anlamaya bile çalışmayacak kadar hödüktür. Birkaç dakika geçmeden Pigorov olan biteni unutuvermiştir; Bulvarda şen şakrak, bu kez kimi elde edeceğini düşünerek gezinir. Sivastopol yolunda karanlığa karışıp ortadan kaybolur. 1917’ye değin Rusya’yı yöneten sınıfın tipik bir temsilcisidir o.

Çok daha karmaşık bir kişilik olan Pişkarev, Gogol’un yapıtlarının tümünde tam anlamıyla tek trajik karakter ve Gogol’un en çok yakınlık duyduğu karakter olarak nitelenebilir. Zabit sarışının peşinden koşarken sanatçı olan arkadaşı, gördüğü esmer kadına aşık olur. Pişkarev değerli bir hanımefendi olarak düşler onu ve ona yaklaşmak için yanıp tutuşur. Bunu yapabildiğindeyse onun aslında bir orospu olduğunu anlar - hem de sığ ve sahtekârdır. Pigorov, bunu anında farkederdi elbette; ama güzelliğe aşık olan Pişkarev, güzelliğin bir maske ve bir meta olduğunu anlayacak hayat deneyimi ve görmüş geçirmişlikten yoksundur. (Aynı şekilde anlatıcı, onun kendi resimlerinden bile birer meta olarak yararlanamadığını söyler bize, insanların resimlerindeki güzelliği görmesinden öylesine haz duyar ki, onları piyasa değerlerinin çok altında elden çıkarır.) Genç ressam ilk şaşkınlığından kurtulur ve kızı çaresiz bir kurban gibi görür: Onu kurtarmaya, aşkıyla esin vermeye, yoksul ama onurlu, sanat ve aşka duyarlı bir yaşam sürecekleri yuvasına götürmeye karar verir. Bir kez daha cesaretini toplar, kıza yaklaşır ve hislerini açıklar; tabii ki bir kez daha kahkahayı basar kız. Aslında hangisine güleceğine bile bilememektedir- sanat düşüncesine mi yoksa dürüst çalışma fikrine mi? Şu anda ressamın kızdan daha çok kurtarılmaya muhtaç olduğunu görürüz. Düşleriyle çevresini sarmış gerçek hayat arasındaki boşlukta parçalanan bu “Petersburg düşçüsü” her ikisine de tutunamaz. Resmi bırakır, kendini afyonun hayallerine teslim eder? Sonra müptela olur ve nihayet odasına kapanıp kendi boğazını keser.

Sanatçının trajedisiyle zabitin farsından çıkarılacak kıssalar nelerdir? Bir tanesini anlatıcı öykünün sonunda verir: “Aman sakın güvenmeyin Nevski Bulvarı’na!” Ama ironi içinde ironi vardır burada. “Ne zaman orada yürüsem pelerinime sımsıkı sarınır ve karşılaştığım nesnelere bakmamaya çalışırım.” Buradaki ironi şu ki, anlatıcı en az elli sayfadır nesnelere bakmak ve onları bizim gözlerimizin önüne sermek dışında hiçbir şey yapmamaktadır. Bu minvalde, görünüşte yadsıyarak sona erdirir öyküyü. “Vitrinlere bakmayınız, sergiledikleri incik boncuk güzeldir güzel olmasına ama ayartmalarla doludur.” Ayartmalar, elbette öykünün tümü onlar üzerinedir. “Hanımları düşünürsünüz... ama en az da hanımlara güveniniz. Tanrı korusun sizleri, hanımların şapkalarının siperleri altına bir bakmaktan. Bir hanımın pelerini ne kadar ayartıcı dalgalanırsa dalgalansın, hiçbir nedenle merakımın onu izlemesine izin vermem. Ve Tanrı aşkına, lambalardan uzak durun! Geçip gidin olabildiğince çabuk!” Neden mi? Hikâye bunu anlatarak son bulur:

Hep yalan söyler Nevski Bulvarı, ama gecenin kaim kütlesi üstüne düşüp de evlerin san ve ak duvarlarını ortaya çıkarmaya, tüm şehir gürleyip ışıldamaya, sayısız fayton sokakları arşınlamaya, arabacılar atlarına bağırmaya ve şeytanın ta kendisi her bir şeyi gerçekdışı ışık altında gözler önüne sermek için lambaları yakmaya başladı mı, daha da çok yalan söyler.

Bu sonuç bölümünü uzun uzun alıntıladım, çünkü anlatıcının ardındaki yazar Gogol’un okuyucuları ile nasıl akıllara durgunluk verecek şekilde oynadığını gösteriyor. Yazar Nevski’ye duyduğu aşkı yadsır gibi yaparak sokağın sahte cazibesini kötülerken bile onu en çekici şekilde sunuyor. Anlatıcı ne söylediğinin, ne yaptığının farkında değil gibi görünse de yazarın farkında olduğu apaçık. Gerçekten de bu ikircikli ironi modem şehre karşı takınılan en belirgin tavırlardan biri olacaktır daha sonraları. Edebiyatta, popüler kültürde, gündelik sohbetlerimizde tekrar tekrar duyacağız bunlara benzer sözleri. Konuşan şehri ne kadar lanetlerse, onu bir o kadar canlı gözler önünde canlandıracak, onu daha da cazip kılacaktır. Kendisini ondan ayrı tutmak için uğraştıkça onunla daha derinden özdeşleşecek, onsuz yaşayamayacağı ortaya çıkacaktır. Gogol’un Nevski’yi aşağılaması da işte böyle bir “pelerinime sıkı sıkı sarılırım”dır; bir tebdil-i kıyafet, bir gizlenmedir. Ama maskesinin ardından, baştan çıkmışçasına gözetlediği bellidir.

Sokakla sanatçıyı birbirine bağlayan, her şeyden önce düşlerdir. “Aman, sakın güvenmeyin Nevski’ye... Bir düştür altı üstü.” Böyle der anlatıcı, Pişkarev’in düşleri yüzünden mahvoluşunu gösterdikten sonra. Yine de Gogol’un gösterdiği gibi düşler, sanatçının ölümü kadar yaşamının da itici gücüdür. Tipik bir Gogol tarzı kıvırtmayla belli edilir bu: “Bu genç adam bizler arasında pek garip kaçan ve düşlerimizde gördüğümüz bir yüz ne kadar gerçek yaşama aitse, o derecede St. Petersburg’a ait bir sınıfa mensuptu... Bir sanatçıydı o.” Bu cümlenin retorik havası Petersburglu sanatçıyı aşağılar gibidir. Oysa gerçekte, anlayan için çok daha yükseklere çıkarır onu: Sanatçının şehirle ilişkisi “düşlerde gördüğümüz bir yüz”ü temsil ediyor, hatta kişileştiriyor. Bu durumda Nevski Bulvarı, Petersburg’un düş sokağı olarak sanatçının sadece doğal ortamı değil, aynı zamanda makrokozmik ölçekte onun çalışma arkadaşı haline geliyor. Sanatçı, sokağın zaman ve mekân içerisinde insan malzemesiyle gerçekleştirdiği kol- lektif düşleri boya ve tuvalle -ya da basılı sayfa üzerindeki sözlerle- ifade eder. Dolayısıyla Pikarev’in hatası Bulvarda gezinmek değil, Bulvar’ın dışına çıkmaktı. Nevski’nin ışıltılı düş hayatını ara sokakların karanlık ve dünyevi gerçek hayatıyla karıştırmaktır onun asıl hatası.

Sanatçıyla Bulvar arasındaki yakınlık Pişkarev’i kucakladığı kadar Gogol’u da kucaklar. Sokağa o ışıltısını veren kollektif düş hayatı, onun imgeleminin de en önemli kaynaklarından biridir. Gogol öykünün son cümlesinde sokağın tekinsiz, fakat baştan çıkarıcı ışığını şeytana atfederken oyun oynuyor aslında; ama bu imgeyi harfi harfine kabullenip bu şeytanı reddetmeye ve bu ışıktan kaçmaya kalktığında kendi yalan gücünü de tüketeceği apaçık. Onyedi yıl sonra, Nevski’den bambaşka ve uzak bir dünyada -Rusya’nın geleneksel kutsal şehri ve Petersburg’un antitezi Moskova’da- tam da bunu yapacak Gogol. Dolandırıcı ve fanatik bir din adamının etkisiyle kendisinin de dahil tüm edebiyatın, şeytan tarafından esinlendiğine inanmaya başlayacak. O zaman da kendisi için en az Pişkarev için yazdığı denli acılı bir son yaratacak: Ölü Canlar’ın tamamlanmamış ikinci ve üçüncü kısmının elyazmalarını yakacak ve sonra da ölene kadar aç kalacak.

Gogol’un öyküsünde başlıca sorunlardan biri, girişle onu izleyen iki anlatı arasındaki ilişkidir. Pişkarev ile Pirogov’un öyküleri 19. yüzyıl gerçekçiliğinin diliyle sunuluyor; berrak çizilmiş karakterler, anlaşılır ve tutarlı şeyler yapıyorlar. Giriş ise Gogol’un çağından çok 20. yüzyıl üslubuna yakın, ustaca dağıtılmış gerçeküstü bir montajdır. İki lisan ve deneyim arasındaki bağlantı (ve bağlantısızlık) modern şehir hayatının mekânsal olarak birbirine bitişik, fakat tinsel bakımdan ayrı iki veçhesiyle ilgili olabilir. Petersburgluların gündelik hayatlarını yaşadığı ara sokaklarda yapı ve bütünlüğün, zaman ve mekânın, komedi ve trajedinin normal kuralları geçerlidir. Nevski’deyse bu kurallar askıya almıyor; normal görüş düzlemleri, normal deneyim sınırları parçalanıyor; insanlar yeni bir zaman, mekân ve olanak çerçevesine giriyorlar. Sözgelimi “Nevski Bulvarı’ndaki çarpıcı biçimde modem anlardan birini ele alalım (bu Nabokov’un çevirisi ve en sevdiği pasajdır): Pişkarev’le göz göze gelen kız ona dönüp gülümser.

Kaldırım ayaklarının altında kayıyordu, faytonlar ve dört nala koşturan atlan hareketsiz kalakaldılar; köprü açıldı ve tam ortasından koptu, bir ev başaşağı döndü, bir nöbetçi kulübesi ona doğru yuvarlandı, nöbetçinin kasaturası bir dükkân tabelasının yaldızlı harfleri ve üzerine resmedilmiş bir makasla birlikte sanki gözbebeğine saplanacakmış gibi üzerine gelmeye başladı.

Bu başdöndürücü, korkutucu deneyim, kübist bir resimden bir an ya da düş kurdurucu bir ilacın etkisidir sanki. Nabokov, tüm toplumsal ve deneysel sınırların ötesinde bir sanatsal görü ve gerçek bir uçuş olarak niteler bunu. Bense tam tersine, bunun tam da Nevski Bulvarı’ndan beklenen şey olduğunu ileri süreceğim: Pişkarev bunun için gelmiştir ve istediğini elde etmektedir. Nevski Petersburgluların hayatlarını gözle görülür biçimde zenginleştirebilmektedir. Yeter ki onun sunduğu uçuşlara gidip gelmeyi, kendi yüzyıllarıyla bir sonraki yüzyıl arasında gezinmeyi bilebilsinler. Ama şehrin iki dünyasını birleştirmeyi beceremeyenler her ikisine de, sonuçta hayata da tutunamazlar.

Gogol’un 1835’de yazdığı “Nevski Bulvarı” iki yıl önce basılmış “Bronz Süvari” ile çağdaş sayılır; ne var ki ikisinin sunduğu dünyalar arasında ışık yıllan uzanmaktadır. En çarpıcı farklardan biri Gogol’un Petersburg’unun tamamen siyaset dışı görünmesidir. Puşkin’de gördüğümüz sıradan insanla merkezi otorite arasındaki keskin ve trajik karşı karşıya geliş, Gogol’un Bulvarı’nda sözkonusu değildir. Bunun nedeni sadece Gogol’un Puşkin’den farklı bir duyarlığa sahip olması değil (öyle olduğu kuşku götürmez); bunun yanı sıra çok farklı bir kentsel mekânı dile getirmeye çalışmasıdır. Nevski Bulvarı, aslında Petersburg’un devletten bağımsız geliştirdiği ve geliştirmeyi sürdürdüğü tek yerdir. Petersburgluların kendilerini gösterebildikleri ve Bronz Süvari’nin peşlerinde olup olmadığını anlamak için arkalarına bakmaları gerekmeden birbirleriyle ilişki kurabildikleri belki de tek kamusal mekândır. Sokaktaki kıpır kıpır özgürlük havasının başlıca kaynaklarından biridir bu - özellikle de devletin varlığının en sert biçimde hissedildiği Nikolas devrinde. Ama Nevski’nin apolitikliği onun büyülü ışığını gerçekdışı kılmakta, özgürlük hâlesini bir seraba çevirmektedir. Petersburglular bu sokakta özgür bireyler gibi hissedebilirler kendilerini. Gerçekteyse Avrupa’nın en sert biçimde katmanlaşmış toplumunda onlara dayatılmış toplumsal rolleri üstlenmektedirler. Sokağın aldatıcı ışıltısının ortasında bile bu gerçeklik belli eder kendini. Kısa bir an, bir saydam gösterisindeki tek bir kare gibi, Gogol Rus hayatının derininde yatan olguları gösterir bize:

[Teğmen Pirogov] daha yeni terfi ettiği rütbesinden pek memnundu ve zaman zaman yatağında uzanıp, “Boş bunlar, hepsi boş! Ne olmuş yani teğmen olduysam?” diye sızlansa da gizliden gizliye gururunu okşardı bu yeni ünvanı: Sohbeüerde alttan alta bunu ima etmeye çalışırdı. Bir keresinde sokakta halini tavrını beğenmediği bir kâtiple karşılaştığında, kiminle karşı karşıya olduğunu anlaması için birkaç söz edivermişti ona - ve bunu her zamankinden daha fiyakalı bir biçimde yapmıştı, çünkü yoldan iki güzel hanım geçiyordu o sırada.

Gogol burada, her zaman olduğu gibi laf arasında, Petersburg edebiyatı ve hayatındaki birincil sahnenin ne olduğunu göstermektedir: subayla memur arasındaki karşıtlık. Rus hâkim sınıfının temsilcisi subay, memurdan belli bir saygı bekler. Ama kendisi aynı şekilde karşılık vermeyi aklının ucundan bile geçirmez. Şimdilik başarılıdır; memura haddini bildirir. Bulvarda gezinen memur Petersburg’un Neva ve Saray çevresindeki Bronz Süvari'nin hükmettiği “resmi” kesiminden kaçayım derken, hem de şehrin en özgür mekânında Çarın minyatür, fakat habis bir kopyasıyla karşılaşmıştır. Teğmen Pirogov memura boyun eğdirerek Nevski’nin sunduğu özgürlüğün sınırlarını tanımaya zorlar onu. Bulvarın modem akışkanlık ve devingenliğinin yanıltıcı bir görüntü, otokratik erkin parlak bir örtüsü olduğu ortaya çıkar. Nevski’de dolaşan kadınlar ve erkekler Rus politikasını unutabilirler belki -burada olmanın zevki de budur zaten- ama Rus politikası unutmayacaktır onları.

Yine de eski düzen göründüğü kadar katı ve sağlam değildir burada. Petersburg’u yaratan eşsiz bir saygınlığa sahip, ürkütücü bir otorite simgesiydi. 19. yüzyılın otoriteleriyse Gogol’un burada (ve eserlerinin çoğunda) gösterdiği gibi neredeyse sevimli olacak denli budala, sığ ve bayağıdırlar. Dolayısıyla, Teğmen Pirogov’un güç ve ayrıcalığım sadece astı saydığı kişilere ve hanımlara değil, kendi kaygılı benliğine karşı da kanıtlaması gerekmektedir. Ahir zaman Bronz Süvarileri sadece birer minyatür olmakla kalmazlar, tenekeden yapılmışlardır. Petersburg’un modem sokağının akışkanlığı kadar onun egemen kastının katılığı da bir seraptır. Subaylarla memurlar arasındaki karşılaşmanın sadece ilk safhasıdır bu. Yüzyıl ilerledikçe yeni karşılaşmalar ve farklı sonlar olacaktır.

Gogol’un diğer Petersburg öykülerinde Nevski Bulvan yoğun gerçeküstü hayatın bir aracısı olarak varolmayı sürdürür. “Bir Delinin Güncesindeki (1835) itilip kakılan, dertli memur-başkahraman insanların yanında ezilip büzülür. Ama köpeklerin yanında birden rahatlar ve canlı bir sohbete girişir. Öyküde, daha sonra Çar arabasıyla sokaktan geçerken tırsmadan, hatta şapkasını bile çıkarmadan bakmayı başarır. Ama artık iyice delirmiş olduğu için yapabilir bunu; Çarın eşiti -İspanya Kralı- olduğuna inanmaktadır artık. “Burun” da (1836) Binbaşı Kovalev kaybettiği burnunu Nevski’de gezerken bulur. Ama ne çare ki burnu ondan daha yüksek bir rütbeye terfi etmiştir ve onu geri almaya cesaret edemez. Gogol’un en meşhur ve muhtemelen en güzel Petersburg öyküsü “Palto”da (1842) Nevski Bulvan’nın adı anılmaz. Ama şehirde başka bir yerden de söz edilmez; çünkü öykünün kahramanı Akaki Akakyeviç hayattan öylesine kopuktur ki, çevresindeki her şeye kapalıdır - bıçak gibi kesen ayaz dışında. Ama yeni paltosunu sırtına geçiren Akaki Akakyeviç’in kısa bir süre yeniden hayata döndüğü sokak Nevski olabilir. Kısa bir an, iş arkadaşlarının kendisi ve yeni paltosu şerefine verdikleri partiye giderken pırıl pırıl vitrinler ve gelip geçen güzel kadınlardan heyecan duyar; ama kısa bir parıltı o kadar, paltosu yırtılır ve hepsi biter. Bütün bu öykülerde ortaya çıkan şu ki, asgari bir kişisel onur duygusu -Dostoyevski’nin Petersburg Haberleri gazetesindeki sütununda yazacağı gibi “gerekli bencillik” duygusu- olmayan bir insan, Nevski’nin çarpıtılmış ve aldatıcı, ama yine de sahiden kamusal hayatına katılamaz.

Petersburg alt sınıfına mensup çoğu insan korkar Nevski’den. Ama korkan sadece onlar değildir. “1836 Petersburg Notlan” başlıklı bir dergi makalesinde Gogol şunları yazıyor:

1836’nın Nevski Bulvarı, sürekli kaynayan, kıpırdaşan, yerinde duramayan Nevski tamamen çöktü. Gezinti İngiliz Setine kaydı. Son İmparator [I. Aleksander] İngiliz Setini çok seviyordu. Gerçekten güzeldir de. Ama gezinti başladığında çok kişi olduğunu farkettim. Ama gezenler bir şey kazanıyorlar, ne de olsa Nevski Bulvarı’nın yansı zanaatkar ve memurların eline geçti. İşte bu yüzden Nevski’deyken başka yerde karşılaştığınız dertlerle yan yarıya karşılaşıyorsunuz burada.

Böylece yüksek sosyete Nevski Bulvarı’ndan çekilmektedir artık, çünkü avam zanaatkar ve memurlarla fiziksel temastan korkarlar. Nevski ne kadar zevkli olursa olsun, bu korku yüzünden onu terkedip çok daha az ilginç bir kentsel mekâna -ancak yarım mil uzunluğunda, Nevski’den çok daha küçük, tek yönlü, kafeleri, dükkânları olmayan bir yere çekilmekte kararlıdırlar. Ama bu geri çekilme uzun sürmeyecektir: Soylular ve zadeganlar Nevski’nin parlak ışıklarına döneceklerdir. Ama hep endişe duyacak, aşağıdan gelen kaynaşmanın baskısıyla sokağı sahiplenme güçlerinden emin olamayacaklardır bir türlü. Başka gerçek ve hayali düşmanlarının yanısıra sokağın ta kendisinin -hatta ve özellikle en çok sevdikleri sokağın- kendilerine karşı gelmesinden korkmaktadırlar.


(MARSHALL BERMAN, Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor, İletişim Yayınları)

“Geometri ortaya çıktı”: Bataklıklar üzerindeki şehir


MARSHALL BERMAN

St. Petersburg’un kuruluşu yukarıdan aşağı, zorbaca yürütülen ve dayatılan dünya modernleşme tarihinin, belki de en dramatik kertesidir. I. Peter, bu şehri 1703’de, Neva (“Çamur”) Nehrinin Lagoda Gölünden topladığı sularını getirip Baltık Denizine açılan Finlandiya Körfezine döktüğü yerde kurmaya başladı. Burasını büyük bir donanma üssü ve ticaret merkezi olarak kurmayı tasarlamıştı. Petro, Felemenk doklarında çıraklık yapmıştı. Tahta geçtiğinde ilk başarısı Rusya’yı bir deniz gücü haline getirmek oldu. Şehir, o sıralarda ülkeyi ziyaret eden bir İtalyan seyyahının dediği gibi, “Avrupa’ya açılan bir pencere” olacaktı: hem fiziksel anlamda -Avrupa ile evvelce olamadığınca yakın ilişki kurulabilecekti- hem de simgesel anlamda. Her şeyden önce Petro, Rusya’nın başkentini burada, pencereleri Avrupa’ya açılan bu yeni şehirde kurarak yüzyıllara dayalı bir geleneği ve dinsel havası olan Moskova’nın işini bitirmek istiyordu. Demeye getiriyordu ki, Rus tarihi tertemiz bir sayfada yepyeni bir başlangıç yapmalıdır. Bu sayfaya yazılanlar tamamen Avrupai olacaktı: Bu nedenle Petersburg’un kuruluşu baştan sona İngiltere, Fransa, Hollanda ve İtalya’dan getirilen yabancı mimar ve mühendislerce planlanıp tasarlandı.

Bu şehir, Amsterdam ve Venedik gibi bir adalar ve kanallar sistemi üzerine yayılacak; şehir merkezi kıyı boyunca uzanacaktı. Modeli, Rönesans’tan beri Avrupa’da geçerli standartlara uygundu; gelgelelim tüm şehirleri Ortaçağ’dan kalma eğri büğrü, dolambaçlı sokaklarla dolu Rusya’nın alışık olmadığı bir tarzda geometrik ve düz hatlıydı. Devlet resmi evrak kâtibi, bu yeni düzen karşısındaki tipik şaşkınlığı ifade eden bir şiir yazmıştı:
geometri ortaya çıktı,
kadastro her şeyi kaplıyor.
Ölçülemeyen bir şey kalmadı yeryüzünde.


Öte yandan, yeni şehrin bellibaşlı tüm özellikleri Ruslara özgüydü. Batıdaki hiçbir yönetici böylesine muazzam ölçekte bir inşaata girişemezdi. On yıl içinde bu bataklıkların ortasında 35.000 bina yükseldi; yirmi yıl içinde nüfus 100.000’e yaklaşmış ve Petersburg, bir gece içinde Avrupa’nın büyük metropollerinden biri olmuştu.
(1800 yılında Petersburg’un nüfusu 220.000’e ulaştı. Bu tarihte Moskova’nın gerisinde yeralmasına karşın (250.000) eski başkenti kısa sürede geride bırakacaktı. 1850’de Petersburg’un nüfusu 485.000’e, 1860’da 667.000’e, 1880’de 877.000’e, 1890’da bir milyonun üzerine, Birinci Dünya Savaşından hemen önceyse 2 milyona ulaştı. 19. yüzyıl boyunca Londra, Paris ve Berlin’in ardından, Viyana’yla atbaşı gelerek Avrupa’nın dördüncü ya da beşinci en büyük şehri Petersburg’du.)

XIV. Louis’nin Paris’den Versailles’a taşınması bir ölçüde bu duruma benziyordu; ama Louis’nin amacı eski başkentin siyasal önemini azaltmak değil, onu hemen yanıbaşındaki bir mevkiden denetlemekti.

Başka özellikleri de aynı ölçüde Batılıları havsalasına sığmaz şeylerdi. Petro, Rusya İmparatorluğunun her yerindeki tüm taş ustalarının yeni inşaat alanına taşınmasını emretti ve başka yerlerde taş inşaatı yasakladı. Soyluların büyük bir bölümünün yeni başkente taşınmasını ve orada saraylar yaptırmalarını emretti, aksi takdirde ünvanları ellerinden alınacaktı. Üstelik, halkın büyük bir çoğunluğunun soyluların ya da devletin mülkü durumunda olduğu bir serf toplumunda Petro, neredeyse tükenmez bir emek gücü üzerinde tam bir yetki sahibiydi. Bu esirleri soluk almaksızın çalışmaya zorlayarak zemini temizletti, bataklıkları kurutturdu, nehrin suyunu boşalttırdı, kanallar açtırdı, yumuşak toprağa payandalar yerleştirdi ve şehri inanılmaz bir hızla kurdurdu. İnsanî kayıplar muazzamdı: Üç yıl içinde yeni şehir, sayısı 150.000’e yaklaşan bir işçi ordusunu yutmuştu - sakat kalan ve ölenlerin sayısıydı bu. Devlet, durmak bilmeksizin yenilerini getirtmek için Rusya’nın içlerine uzanıp duruyordu. Şehrin inşaatı uğruna tebâsmı kütle halinde yokedebilecek bir güce ve iradeye sahip olan Petro, çağdaşı Batılı mutlak hükümdarlardan çok eski devirlerin Doğulu despotlarına -örneğin, piramitleri yaptıran Firavunlara- benziyordu. Petersburg’un dehşet verici İnsanî bedeli, en görkemli anıtlara bulaştı. Ölülerin kemikleri çok geçmeden şehrin mitoloji ve folklorunun ayrılmaz bir parçası oldu; bu şehri en çok sevenler bile farkındaydı bunun. 18. yüzyıl boyunca Petersburg, yeni seküler resmi kültürün hem merkezi, hem de simgesi haline geldi. Petro ile halefleri matematikçileri ve mühendisleri, hukukçuları ve siyasal kuramcıları, imalatçıları ve siyasal iktisatçıları teşvik edip yurtdışından getirttiler. Bir Bilimler Akademisi, devlet destekli bir teknik eğitim sistemi kurdular. Leibniz ve Christian Wolff, Voltaire ve Diderot, Bentham ve Herder, bütün bunlar imparatorluktan himaye gördüler; yapıdan tercüme edildi. Büyük Katerina devrine kadar, iktidarlarına akılcı ve faydacı bir görüntü kazandırmayı uman birçok imparator ve imparatoriçe tarafından kendilerine danışıldı, desteklendiler ve sık sık davet edildiler. Aynı zamanda özellikle İmparatoriçe Anna, Elizabeth ve Katerina devirlerinde yeni başkent, Batı tarzı mimari ve tasarım -klasik perspektif ve simetri, Barok anıtsallık, Rokoko gösterişçiliği ve neşesi- uygulanılarak süslendi, donatıldı. Tüm şehir bir siyasal tiyatroya, gündelik şehir hayatı bir seyirliğe dönüştürüldü. En önemli anıtlardan ikisi Bartolomeo Rastrelli’nin yapıtı, yeni başkentte ilk emperyal malikâne olan Kışlık Saray (1754-62) ile Etienne Falconet’in yaptığı şehrin odak noktalarından birine, Neva Nehrine bakan Senato Meydanına (1782’de) dikilen Büyük Petro’nun heykeli Bronz Süvari idi. Tüm yapılarda standart, Batı tarzı dış cepheler zorunlu tutuldu (tahta duvarlı ve soğan kubbeli geleneksel Rus stilleri kesinlikle yasaktı); sokak genişliği ve bina yüksekliği oranlan 2:1 ya da 4:1 şeklinde belirlenerek şehrin manzarasına ufuk boyunca sonsuza dek uzanır bir görüntü verilmek istendi. Öte yandan, dış duvarların gerisinde mekânın kullanımı tümüyle düzensizdi. Öyle ki özellikle şehir büyüdükçe gösterişli dış mekânlar, diplerinde teneke mahalleleri saklar oldu. Pyotr Çadayev’in deyimiyle “medeniyetin örtüleri” idi bunlar; Rusya’nın sadece medeni dış görüntüsüydü.

Kültürün bu tarzda siyasal kullanımı yeni değildi: Piedmond’dan Polonya’ya dek prensler, kral ve imparatorlar rejimlerini süslemek, meşrulaştırmak için sanat ve bilimi kullanmaya çalışıyorlardı. (Bu, Rousseau’nun 1750 tarihli Sanatlar ve Bilimler Üzerine Söylev’inde sert eleştiri konusu olmuştur.) Petersburg’da farklı olan neydi? İlk olarak, ölçeğin muazzamlığı; ikinci olarak başkent ile ülkenin geri kalan kısmı arasındaki hem çevre, hem de ideolojik anlamda köklü kopukluk, şiddetli bir direnç ve uzun dönemli kutuplaşma yaratan kopukluk; son olarak da, despot yöneticilerin ihtiyaç ve korkularından doğmuş bir kültürün olağanüstü istikrarsızlığı ve sallantısı...

18. yüzyıl boyunca Petersburg’da görülen bu oldu: Saray tarafından desteklenip teşvik edilen mucitler birden bire kendilerini itibardan düşmüş ve hapse tıkılmış (Rusya’nın ilk siyasal iktisatçısı Posoşkov ve ilk seküler siyasal kuramcısı Dmitri Golitsin gibi) kuleleri şehrin ufkunu çeviren, Petersburg’un Bastille’i Petropavlosk Kalesinde çürümeye terkedilmiş buluyor; Batı’dan getirtilerek ağırlanıp pohpohlanan düşünürler kısa süre sonra sepetleniyor; Sorbonne’da, Glasgow’da ya da Almanya’da eğitim görmek için dışarı gönderilmiş genç soylular birdenbire geri çağrılıp daha fazla öğrenmeleri yasaklanıyor; büyük afra tafrayla başlatılan anıtsal entelektüel projeler yarıda kesiliveriyordu - Diderot’un Ansiklopedisinin Pugaçev ayaklanması esnasında sürmekte olan tercüme ve edisyonu, K harfinde kalıp asla tamamlanamamıştı.

Büyük Katerina ve halefleri, 1789 sonrasında Avrupa’yı saran devrimci dalgalar karşısında dehşete kapıldılar. I. Aleksandr ile Napoleon arasındaki kısa ömürlü, imparatorluk bürokrasisinin içerisinde liberal ve meşrutiyetçi inisiyatifleri besleyen yakınlaşma haricinde 19. yüzyıl boyunca Rusya’nın üstlendiği siyasal rol, Avrupa karşı devriminin öncülüğü oldu. Ama bu rol bazı paradokslar doğuruyordu. İlk olarak, gerici düşünürlerin en yetenekli ve dinamik olanlarının -de Maistre ve Alman Romantiklerinden oluşan tüm bir yelpaze- işe koşulmasını gerektiriyordu. Ama bu da Rusya’yı başetmek için uğraştığı Batı kaynaklı itki ve enerjilerle daha fazla haşır neşir hale getiriyordu. Sonra, 1812’de Napoleon’a karşı levee-en-masse isteri, yabancı korkusu, gericilik ve zulüm dalgaları yaratmasına rağmen, ironiktir ki tam da başarısı sayesinde bir kuşağı -daha da önemlisi genç soylular ve resmi görevliler kuşağını- Paris sokaklarına sürekledi (Tolstoy’un Savaş ve Banş’ının kahramanlan gibi) bizzat kökünü kazımak için yollandıktan Batıdan geri dönen gazilere reform hevesini bulaştırdı. Bu bölümün başında bir alıntı yaptığımız de Maistre böylesi bir paradoksu hisseder gibiydi. Bir yandan, şehir merkezindeki sarayların dingin ihtişamının fırtınaya karşı bir sığmak olduğunu düşünüyor ya da düşünmek istiyor; öte yandansa, kaçtığı her şeyin burada da, hem de şehrin muazzam mekânında daha da büyümüş olarak peşinden gelmesinden korkuyordu. Devrimden kaçmaya çalışmak güneşten kaçmaya çalışmak kadar boştu belki de.

İlk kıvılcım 14 Aralık 1825’de, I. Aleksander’ın ölümünün hemen ardından imparatorluk muhafızlarının yüzlerce reformcu mensubunun - “Aralıkçılar”ın- Senato Meydanındaki Petro heykeli etrafında toplanıp Grandük Konstantin ve anayasal reform lehine karmakarışık bir gösteri düzenlemesiyle parladı. Liberal bir hükümet darbesinin ilk adımı olarak planlanan gösteri çabucak söndü gitti. Göstericiler ortak bir program üzerinde anlaşamamışlardı -kimileri için en önemli mesele anayasa ve hukukun üstünlüğü idi; ötekiler için Polonya’nın özerkliğine bürünen bir federalizm; bazıları içinse serilerin kurtuluşu- ve kendi aristokratik, askeri çevreleri dışında destek sağlamak için hiçbir çaba harcamamışlardı. Ezilmeleri ve şehadetleri -ibret duruşmaları, infazlar, kitle halinde hapis ve Sibirya sürgünleri, bütün bir kuşağı sarstı- yeni Çar I. Nikolas yönetimi boyunca otuz yıl süren bir örgütlü zorbalık ve hödüklük dönemi izledi bunu. Herzen ve Ogarev, ilk gençlik yıllarında yenik kahramanların öcünü almak için bir “Hanibal yemini” ettiler ve 19. yüzyıl boyunca onların yaktığı meşaleyi taşıdılar.

20. yüzyılın tarihçileri ve eleştirmenleri Aralıkçıların tutarsız veya karmakarışık hedeflerini, otokrasiye ve tepeden inme reforma bağlılıklarım, saldırdıkları yönetimle paylaştıkları, dışa sıkı sıkıya kapalı dünyayı vurgulayarak kuşkucu bir tavır almaktadırlar. Ama 14 Aralık’a Petersburg ve modernleşme perspektiflerinden baktığımızda, eskilere duyulan bu saygının pek de boşuna olmadığını görürüz. Şehrin kendisini yukarıdan aşağıya modernleşmenin simgesel bir ifadesi olarak gördüğümüzde 14 Aralık, şehir mekânı ve siyasal merkezinde, aşağıdan yukarıya alternatif bir modernleşme tarzını gerçekleştirmek için girişilen ilk çabayı temsil eder. O ana kadar Petersburg’un tüm sakinlerini şehre getiren devlet olmuş, hatta birçoğu buna zorlanmıştır. 14 Aralık’taysa ilk kez Petersburglular kendilerine ait nedenlerden ötürü orada olma haklarını ortaya koymuşlardır. Rousseau, en güçlü cümlelerinden birinde evlerin bir kent, hemşehrilerin ise bir şehir yaptıklarını yazmıştı.14 Aralık 1825 Petersburg’un en büyük evlerinden bazılarının sakinlerinin kendilerini birer hemşehriye, kentlerini birer şehre dönüştürme girişimleridir.

Girişim zorunlu olarak başarısız kaldı elbette ve benzer bir girişimin yinelenmesi için onlarca yıl geçmesi gerekti. Onun için Petersburgluların yaptığı, yarım yüzyıl boyunca kendine özgü ve parlak bir edebiyat geleneği, takıntı halinde, örselenmiş ve acılı modernleşmenin bir simgesi olarak kendi şehirleri üzerinde odaklaşan ve Peterburg’un yarattığı modem insanlar adına, tasavvurlar alanında şehri ele geçirmek için mücadele eden bir gelenek yaratmak oldu.


(MARSHALL BERMAN, Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor, s. 237-243, İletişim Yayınları)

18 Mart 2017 Cumartesi

İgor’un teyzesinin papağanı


M. Hakkı Yazıcı


Kaynak:  



İgor’la bir iş toplantısından çıkmışız, dönüyoruz.

Bakışlarından yine bana kızgın olduğunu anlıyorum.

Sebebini biliyorum; yine yarım yamalak Rusçamla olur olmaz her konunun üstüne atlamıştım. Tam her şeyi berbat edecekken İgor devreye girip Rusların şaşkın bakışları altında zor bela toparlamıştı.

Konuşsam bir türlü, konuşmasam bir türlü…

İgor’a “Yahu, Rusçamda hiç mi ilerleme olmadı?” diye soruyorum.

Biraz yumuşuyor; gülüyor, “Teyzemin papağanından biraz daha iyisin,” diye cevap veriyor.

Yıkılıyorum.

***
Rusça oldukça zor bir dil. İyi bir eğitim görmezseniz, temeliniz sağlam değilse işiniz kolay değil.

Zaman geçtikçe gündelik hayatta idare edecek kadar öğreniyorsunuz, ama bunun kesinlikle yeterli olmadığını sonradan görüyorsunuz.

Yani eğitim şart.

Rusların bir yabancı dili az bilenlerinin kullandığı yaygın bir ifade var. Örneğin bizim İgor’a birileri “Türkçe biliyor musun?” diye sorduğunda “Kak sabaka! (Köpek gibi),” yani “köpekler gibi biraz anlıyorum, ama konuşamıyorum” diye cevap veriyor.

Yaaa, İgor’cuk, bu işler senin için de öyle kolay değil işte…

Böyle olmasına rağmen, yine de bizim ofiste Serkan’la benim Rusçamız başından beri İgor’a eğlence.

Biz ağzımızı açtıkça, daha bir iki kelime söylemeden İgor’u bir gülme alıyor.

Serkan’la birbirimize bakıp, susa kalıyoruz.

Serkan, “Belki de mahsus, bizi ifrit etmek için yapıyor bunu,” diyor.

“Kim bilir?” diyorum.

Neyse zamanla İgor’un bu işi biraz da şaka için yaptığını anladık da rahatladık. Ama işin hakkını gerçekten vermek için daha kırk fırın ekmek yememiz lazım.

İgor’a göre ne kadar iyi öğrenmiş olursa olsun, bir yabancı daha “Privyet, kak dela?”(Merhaba, nasılsınız?) der demez Rus olmadığını ele veriyor.

“Yok artık,” diye isyan ediyorum.

Defalarca “Privyet, kak dela?” diye, iyice dikkatimi toplayıp tekrarlıyorum. Sonra, her defasında İgor’a bakıyorum; o yine olmadı anlamında kaşını yukarı kaldırıyor.

İgor, kibarca anlatıyor. Bu telaffuz ve lehçe işi belki de ömür boyu düzeltilemeyecek bir konu.
Haklı olabilir.

Bazen ben, karşılaştırabilecek durumda olmadığım için, İgor’a ortak tanıdığımız burada eğitim görmüş, iyi Rusça konuşan bazı Türk arkadaşlarımın Rusçasını soruyorum. 

“Gramer tamam, padejleri filan kusursuz kullanıyor, ama telaffuzunda yine bir sırıtma var,” diye cevap veriyor.

İyice ümitsizleşiyorum.

İgor’a Serkan’la beni kaç senedir tanıdığı için “Rusçamızda gerçekten hiç mi ilerleme olmadı?” diye bir daha soruyorum.

Bu sorumu cevaplamaktan bıkmış olmalı, ama gülüyor; yine “Teyzemin papağanından biraz daha iyisiniz,” diye cevap veriyor.

Yine yıkılıyorum.

***
İgor’un teyzesi Nadejda Konstantinovna’nın çok sevdiği, artık hepimizin tanıdığı bir papağanı var.

Benim bu kuşla ilgili duygularım biraz karışık. İgor’un dalga geçip bizi bu papağanla kıyaslaması nedeniyle kızıyorum, ama yine de çok sevimli buluyorum bu kuşu.

Teyzenin papağanla ilişkisi muhteşem… Elleriyle en taze yeşilliklerle besliyor. Bir sevgi, bir muhabbet ki evlat kıskandırır. Zaten kadının kedisi de papağan eve geldikten bir ay sonra evden kaçmış ve bir daha dönmemiş.

Serkan, “Kesin kıskanmıştır,” diye yorum yapıyor.

Kadıncağız senelerce uğraşmış, papağana birkaç kelime konuşmayı öğretmiş.

Mesela Nadejda babuşka, sabah kalkar kalmaz gece yersiz yere konuşmasın, uyusun diye papağanın kafesinin üzerine örttüğü örtüyü kaldırınca papağan hemen gözlerini açıyor ve “Dobre utra!” (Günaydın!) diyor.

Dedim ya, İgor’un teyzesi her gece yatarken papağanının kafesinin üstünü örtüyle kapatıyor. Kafesin örtüsü kapanınca papağan hemen uyuma pozisyonuna geçiyor ve “Spakoyniy noçi,”(İyi geceler!) diyor.

Geçenlerde bir sabah Nadejda Konstantinovna, erkenden kalkmış, kafesin örtüsünü açmış.
Papağan, hemen “Dobre utra,” demiş.

İgor’un teyzesi banyoya gitmiş; tuvaletini yapmış, elini yüzünü yıkamış, geri dönmüş. Ancak gece uykusunu iyi alamadığı için sabah mahmurluğu hala üzerindeymiş.

Uykulu gözlerle bir müddet dolanmış, sonra yapacak önemli bir işi olmadığı için biraz daha uyumaya karar vermiş. Yatarken de yine kafesin örtüsünü örtmüş.

Zavallı papağancık günün çok kısa sürdüğünü, hemencecik akşam olduğunu sanmış olacak ki biraz da isyankar bir sesle bağırarak “Spakoyniy noçi,” (İyi geceler) demiş.

Nadejda babuşkanın papağanının kelime haznesinin bu kadarla sınırlı olduğunu zannetmeyin. Bizim Serkan kadar olmasa bile birkaç Rusça sözcük daha biliyor. Bir de çok hızlı yeni sözcükler öğrenme yeteneği var. Birkaç defa tekrar etmeniz yeterli.

Papağanın bu konuşma yeteneği anlattığım gibi bazen matrak olaylara sebebiyet veriyor. Mesela papağanın bir tamirciyle ilgili macerası var ki anlatınca eminim gülmekten yerlere yatacaksınız.

***
Hep söylerim, Rusya’da en zor işlerden biri sıradan hizmet temini. Bu, çok eski zamandan beri bilinen, Rus toplumunun zaaflarından biri.

Halbuki Türkiye’de evde tamirat işi gerektiren bir şey olduğunda sorun bile olmaz. Çamaşır makineniz, televizyonunuz mu bozuldu veya musluğunuz su mu damlatıyor? Ya ilgili aletin, makinenin bir servisi vardır telefon edersiniz, ya da oturduğunuz sokakta bu tür hizmetleri veren bir tamirci dükkanı vardır onu çağırırsınız.

Kendinizin illa bu işlerden anlamanız, eğer kadınsanız becerikli bir kocanız olması gerekmez.

Dediğim gibi, Rusya’da bu tür hizmet gereksiniminiz olduğunda temininde güçlük çekersiniz. Bu yüzden de Ruslar, özellikle de Sovyet döneminde her işten anlamaya mecbur kalmışlar, becerebildikleri kadarıyla sorunlarını kendileri halleder olmuşlar.

Araba onarımını, musluk tamirini, elektrik işlerini, ufak tefek her şeyi…

Şimdilerdeyse bu işleri yapan telefonla veya internetten ulaşılan şirketler kurulmuş. Örneğin “Muj na ças” ( yani bir saatliğine koca ) gibi.

İsmine bakıp yanlış anlamayın; bu, bir saatliğine evinize gelip, yerinde onarılabilecek şeyleri tamir eden usta servisiyle ilgili bir şirket adı.

Eskiden mahallelerde elinden iş gelen uyanık insanlar ufak ücretler karşılığında bu hizmetleri vermeye başlamışlar. Cep harçlığından hallice para da kazanırlarmış. Mahalle aralarında tamir işlerine yardımcı olan bu ustalardan hala var.

Valodya da onlardan biri.

Benim de bir gün işim düşmüştü, bizim eve de gelmişti. Oradan tanıyorum.

Adamın ismi Vladimir, samimi iseniz Valodya diyebilirsiniz.

Ancak bizim Valodya’nın bir kusuru var; “v”leri söyleyemiyor “b” diyor, hatta kendi ismini bile “Baloda” diye telaffuz ediyor.

Bu yüzden ismi “Baloda”ya çıkmış.

Anlayacağınız Valodya’nın dili peltek.

Üstelik kulakları da iyi işitmiyor.

“Eta banya?” (Bu banyo mu?) diye soruyorsunuz.

“Nyet, Vanya niyeto, ya Valoda,” (Hayır, Vanya yok, ben Valodya’yım) diye cevap veriyor.
İyi duymayıp, “Banya”(Banyo)yı “Vanya” anlayıp, İvan’ı yani Vanya’yı soruyorlar sanıp, kendi ismine yani Valodya’ya da “Baloda” diyor.

Zavallı adamcağız kendi ismini bile doğru söyleyemiyor; ama hem dürüst, iyi bir adam, hem de becerikli bir usta.

***
Neyse, “bu kadar kusur kadı oğlunda bile olur” deyip biz İgor’un teyzesinin papağanının “Baloda” usta ile ilgili macerasına geçelim.

Evler eski ya, sık sık tamirata gerek duyuluyor. Nadejda Konstantinovna da banyosundaki musluğu, lavaboyu, duş armatürlerini değiştirmeye karar vermiş.

Nadejda babuşka, Valodya’yı bulmuş; banyoda yapılacak tadilatı görmesi için bir gün kararlaştırmışlar.

Valodya, geleceği sabah biraz gecikmiş. Nadejda Konstantinovna, biraz beklemiş; sonra bari bu arada, kısa süreliğine markete gidip evin ihtiyaçlarını alıp döneyim deyip dışarı çıkmış.

Tamirci belki biraz daha gecikecektir, gelse bile artık on dakika kapının önünde bekler diye düşünüyormuş.

Aksilik bu ya, daha Nadejda babuşkanın dışarı çıkmasının hemen ardından, beş dakika sonra Valodya gelmiş.

Kapının zilini çalmış.

İçeriden:

“Kto vı? (Kimsiniz?)” diye soran bir ses gelmiş.

Valodya:

“Baloda,” diye cevap vermiş.

Tamirci, kapı açılacak diye beklemiş, ama açılmamış.

Yine kapının zilini çalmış.

Yine içeriden:

“Kto vı? (Kimsiniz?)” diye soran bir ses.

Valodya, yine:

“Baloda,” diye cevap vermiş.

Meğer “Kto vı? (Kimsiniz?)” diye soran bizim geveze papağanmış. Nadejda babuşka, her kapı çaldığında hep böyle sorarmış, papağan da oradan öğrenmiş.

Bu böyle, belki on kez, belki daha fazla; yirmi dakika kadar devam etmiş.

Sonunda zavallı Valodya, bitap halde, kapının önünde yere düşüp bayılmış.

Zaten sabahın erken saatlerinden beri oradan oraya koşturmaktan, çalışmaktan yorgun düşmüşmüş.

Biraz sonra Nadejda Konstantinovka, elinde market torbalarıyla dönüp, kapının önünde yatan Valodya’yı görünce şaşırmış, yüzü dönük olmadığı için de tanıyamamış.

Adamcağızın omuzunu dürtüp:

“Kto vı? (Kimsiniz?)” diye sormuş.

İçeriden bir ses, yani bizim geveze papağan:

“Baloda,” diye bağırmış.