Moskova

Moskova

9 Haziran 2016 Perşembe

1. PETRO'NUN SAKAL VERGİSİ

Bizde Deli Petro diye bilinen Büyük Petro, Rusya'yı modernleştirme projesi kapsamında, sakala karşı bir mücadele başlatmış. Bu çerçevede bir "sakal vergisi" yürürlüğe koymuş.

Dileyen vergisini öder sakalını salabilirmiş.

Sakallılar, vergisini ödediklerini, kendilerine verilen; üzerinde sakal motifi olan basılı metalleri göstererek kanıtlarlarmış.


Kaynak: British Museum

7 Haziran 2016 Salı

1919’dan 1991’e film afişleriyle Sovyet sineması tarihi

Kaynak: http://www.moskovalife.com/

“Film Afişleriyle Sovyet Sineması Tarihi 1919-1991” adlı sergi, son yüzyılın en yaratıcı ve yenilikçi film afişlerini bir araya getirerek Sovyet sinemasının geniş kültürel mirasına ışık tutuyor. Moskova Devlet Müzesi ve Moskova Tasarım Müzesi tarafından düzenlenen sergi, ziyaretçilerin sinemanın Sovyetler Birliği’ndeki en popüler sanat dalı olarak karşımıza çıktığı dönemde; sosyalist görüşlerin yaygınlık kazanmasından sonra yapısalcılığın gelişmesinden başlayıp sofistike fotomontaj tekniklerine kadar son yüzyıl içerisindeki tüm sanatsal gelişmelere tanıklık sağlıyor.

Küratör Anna Pakhomova serginin kapsamını şöyle açıklıyor: “Filmler bilinmedik olsa bile, film afişlerinin dili büyük bir önem taşıyor çünkü sanatçının film hakkında tek bir izlenim yaratma şansı vardır ve bu izlenimin seyircide filmi izleme isteği yaratması amaçlanır. Birçok metafor, yaratıcı sanatsal kararlar ve görüntü unsuru devreye giriyor. Film afişlerinin dili birçok grafik öge barındırırken aynı zamanda sanatsal bir boyut da taşıyor.”

Sovyetler Birliği’nin kurulduğu ilk zamanlarda, Sovyet sineması büyük bir çıkış yaptı. Sinema o dönemde bir kitle eğlence aracı görevi üstlenirken aynı zamanda ideolojilerin aktarımı açısından da önem taşıyordu. 1920’li yıllar Avrupa’da grafik sanatlar alanında emsalsiz gelişmelere sahne oluyordu ve Rusya da Avrupa’daki gelişmelere paralel doğrultuda ilerleme kaydediyordu. Realizmin zincirlerinden kurtulan sanatçılar, güzel sanatların sınırlarına başkaldıran modern afişlere imza attı.

Boris Barnet’in 1927 yılında gösterime giren sessiz filmi Devuska c Korobkoy ( The Girl with a Hatbox) bu uygulamanın önde gelen örneklerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Vladimir ve Georgii Stenberg tarafından tasarlanan afiş, büyük oranda biçimlendirilmiş kompozisyonlu bir geometrik soyutlama içeriyor.

Bolşeviklerin iktidarda olduğu ilk yıllarda, nüfusun büyük bir kısmı okuma yazma bilmiyordu ve film afişleri bu sayede siyasi mesajların aktarılması için biçilmiş kaftan haline geldi.
Serginin 1930’lu yıllardan 1950’li yılların ilk yarısına kadar geçen dönemi kapsayan ikinci bölümü, o dönemin sinemasının nasıl devlet destekli bir propaganda aracına dönüştüğünü gözler önüne seriyor. Dönemin film afişleri sosyalist realizmin dilini kullanarak yönetimin ideolojisini yansıtmak zorundaydı. Vatanseverlik ve milliyetçilik de dönemin sıklıkla kullanılan temaları arasında yer alıyordu.

Savaş döneminde yapılan Molodaya Gvardiya (Young Guard), Zhdi Menya (Wait for Me) ve Paren iz Nashego Goroda (The Boy From Our Town) gibi filmler sıradan Rus vatandaşların fedakârlığını ve kahramanlıklarını beyazperdeye aktarıyordu.

Sinema ve sanatta yaratıcılık ve özgünlük ancak 1950’li yılların sonlarına doğru ön plana geçebildi. Khrushchev’in hüküm sürdüğü yıllarda, sanatçılar kompozisyon, içerik ve sembolizm açısından daha deneysel çalışmalara imza atabiliyordu.

Sergi aynı zamanda 1970’ler, 1980’ler ve 1990’ların ilk yıllarını kapsayan sinematografi örnekleri de meraklısıyla buluşturuyor. Afişler Rus toplumunun karşıladığı hızlı değişimleri ve sanatçıların sanatsal ve teknolojik gelişmelere hangi yollarla cevap verdiğini açıkça gösteriyor.

Kremlin’in 2016’yı sinema yılı ilan etmesi nedeniyle açılan sergi 13 Haziran’a kadar Moskova’da Manege Merkez Sergi Salonu’nda görülebilecek.

История советского кино в киноплакате. 1919-1991
13 мая — 12 июня 2016
Центральный Манеж, Манежная площадь, 1
Стоимость полного билета – 300 рублей, льготного – 50 рублей.

Kaynak: The Moscow Times’dan Kulturservisi.com sitesi.
Hazırlayan: Gökçen Sena Duman

Son dönemde Türkiye’de kültür ve sanatın nefes aldığı bir vahaya dönüşen wwww.kulturservisi.com sitesini tüm okurlarımıza öneriyoruz.

“Rusya’da halk neden az gülümsüyor?”

Kaynak: http://www.turkrus.com/ 

Yapılan bir araştırmada, farklı ülkelerde gülümseme ile ilgili fikirler derlendi. Araştırmaya göre bazı ülkelerde gülümseme “akıl ve entelektüellik” ile özdeşleştirilirken, Rusya’da ise bunun tam tersi görüş hakim. Slon.ru sitesinin haberine göre, araştırmada 44 ülkede 5 binden fazla kişiyle görüşülerek farklı kültürlerde gülümsemenin ne anlam ifade ettiği mercek altına alındı. 

Buna göre Almanya, İsviçre, Çin ve Malezya gibi ülkelerde gülümseme “akıl ve entellektüellik” ile özdeşleştiriliyor.

Rusya’da ise anket katılımcılarının çoğu, gülümsemenin “kişinin daha az akıllı olduğunun” göstergesi olduğunu düşünüyor. Hatta Rusçada yaygın kullanılan «смех без причины – признак дурачины» (sebepsiz gülmek aptallık işareti) lafına atıf yapılıyor.  Japonya, Hindistan, İran, Güney Kore ve Fransa’da da genellikle bu görüş hakim. 

Ayrıca araştırmaya bakılırsa, Hindistan, İran, Arjantin ve Maldivler'de, gülümsemenin “dürüst olunmadığının” göstergesi olduğu düşünülüyor.

5 Haziran 2016 Pazar

Rus aile 23 yıldır ayı ile beraber yaşıyor


Kaynak: haberrus.com/  

Rusya'da bir aile 23 yıldır bir ayı ile beraber hayatlarını sürdürüyor. 
3 aylıkken ormanda yaralı bulup sahiplendikleri ayı, Yuri ve Svetlana Panteleyenko çiftinin çocuğu gibi olmuş.

Stepan ismini verdikleri ayı ailesiyle beraber kitap okuyor, televizyon seyrediyor, uyuyor, oyun oynuyor, yemek yiyor ve hatta çiçekleri sulamada onlara yardımcı oluyor.


2.13 metre boyunda ve 300 kg ağırlığındaki ayı, yumurta ve sebzenin yanı sıra her gün 25 kg balık tüketiyor.


2 Haziran 2016 Perşembe

Rusya'da bitmeyen Batılılaşma sancıları


Ömer Türkeş

Rus romanının parladığı 19. yüzyılda adı en çok anılan üç yazar Turgenyev, Tolstoy ve Dostovyevski'dir. Tolstoy ve özellikle Dostovyevski, büyüklüklerini günümüzde de koruyorlar.

Ancak geçen zaman Turgenyev'in ününden çok şey götürdü. Oysa yaşadığı yıllarda Rusya'nın entelektüel ortamlarında fırtınalar yaratmakla kalmamış, eserleri Avrupa'da da hayranlık uyandırmıştı. Hayatının büyük bir bölümünü Rusya dışında geçiren Turgenyev'e duyulan bu hayranlıkta Fransa'nın -Flaubert, Edmond de Concourt, Alphose Daudet ve Emile Zola gibi- tanınmış yazarlarıyla kurduğu dostluğun etkisi vardır. Rus meslektaşlarıysa pek sevmemişlerdi onu; -romanlarıyla değil, ünü ve servetiyle- Dostovyevski tarafından takıntı derecesinde kıskanıldı. Ki bu takıntı Dostovyevski'nin Yer Altından Notlar'ına karikatürleştirilmiş bir Turgenyev portresi biçiminde yansımıştır. Tolstoy'la çekişmelerini ise düello etmeye kadar vardırmışlardı. Yine de, başta Puşkin, Lermontov, Gogol olmak üzere pek çok Rus yazarının yapıtlarının Avrupa dillerine çevrilmesini sağlayan Turgenyev'di. Gerek ele aldığı toplumsal meseleler gerekse de Rus Dili'nin gelişmesine yaptığı hizmetlerle Rus edebiyatının en büyük yazarları arasında sayılan Turgenyev'in en önemli romanı hiç kuşkusuz Babalar ve Oğullar'dır.

Taşrada bir nihilist

1859 yılı Mayıs ayında Rusya taşrasında Kirsanovlar'ın çiftliğindeyiz. Arkady Kirsanov, üniversite tahsilini bitirip babasını ziyarete gelir. Baba Nikolai Petroviç, serflerini azat etmiş, kendi halinde iyi niyetli bir insan. Arkady'nin annesi öldükten sonra yeniden evlenmemiş, Feniçka isimli genç bir köylü kızıyla yaşıyor. Arkady'nin amcası Pavel'se yıllar önce başından geçen kırık bir aşk hikâyesinden sonra çiftliğe çekilmiş emekli bir subay.

Arkady, baba evine çok değer verdiği arkadaşı tıp öğrencisi Bazarov'u da getirmiştir. Romanın ana karakteri Bazarov, Kirsanovlar gibi soylu değil; babası 'alaylı' diyebileceğimiz türden bir köy hekimi. Fiziksel görünüşüyle, hal ve tavırlarıyla dikkat çeken bu genç adamı asıl ilginç kılan özelliği savunduğu düşünceler. Kahvaltı sofrasında Arkady'nin açıklayacağı gibi, Bazarov, bir nihilist. Ne geçmişin değerlerine ne soylulara ne köylülere ne aşka ne de yaşlılara hürmet duyan, kendi inandıklarını açıkça dile getirmekten, karşısındakileri eleştirmekten çekinmeyen ve günlerini bilimsel deneylerle geçiren Bazarov, kısa sürede ev halkı üzerinde büyük etkiler yaratır. Nilolai Petroviç, oğlunun sevgili arkadaşının sözlerine içlenmekle yetinse de, Pavel Petroviç kendisini hakarete uğramış gibi hisseder. Onun yanında kendilerini rahat hissedenler, sadece Feniçka ve bebektir. Çünkü Feniçka "Bazarov'da bütün soylu kişilerde bulunan, insanı hem çeken hem de korkutan üstünlüklerin bulunmadığını" sezmiştir.

Bazarov, komşu çiftlikte oturan genç ve güzel dul Anna Segeyevna Odintsov'un da ilgisini çeker. Modern bir hayat tarzını benimsemiş gibi görünen genç kadının gösterdiği bu ilgi, Bazarov'da -hep reddettiği- aşk ateşini tutuşturacaktır. Ancak Anna'nın da çiğneyemeyeceği sınırları vardır. İlgisinin nedeni yeni bir hayat değil, merakıdır sadece; aslında rahatına düşkün, bencil bir kadındır. Aşkı kabul görmeyen Bazarov, misafirliğini bitirip baba evine döner. Kişilik yapısı radikal görüşleri savunmaya hiç müsait olmayan Arkady ise Anna'nın kız kardeşi Katya'ya evlenme teklif edecek ve Bazorov'un takipçisi olmaktan vazgeçecektir. O artık babası gibi şuurlu bir toprak sahibi, karısına bağlı bir koca, iyi bir vatandaş ama ileri görüşlere de sahip bir soylu adayıdır.

Kuşak çatışması

Kendisini çok seven anne ve babasının yanında da aradığını bulamaz Bazarov. Onu düşünce ve davranışlarına bakmaksızın seven bu iki yaşlı insanla ya da çevredeki köylülerle arasındaki yabancılığı aşamaz. Kendisini babasının hastalarına bakmaya ve tıp bilgisini arttırmaya verir. Ne var ki tifüsten ölen bir hastaya otopsi yaparken mikrop kapacak ve aynı hastalıktan ölecektir. Topluma duyduğu öfke ve küskünlük ölüm döşeğinde bile dinmemiştir...

Altı yüz sayfalık bu hacimli romanda pek çok karakter, karakterlerin eylemleri ve hikâyenin sonu simgeseldir. Turgenyev'in Rusya ile ilgili tezlerini cisimlendiren Babalar ve Oğullar, adından da anlaşılacağı gibi eski ve yeni arasındaki ilişkilerin kopukluk ve sürekliliklerin romanı. Hikâyenin, yazarın düşüncelerini ifade etmekte araçsallaşmasının edebi anlamda bir takım zaaflar yarattığını söylemeliyim.

Karakterler arası çatışmaları ortaya koyan sahneler, yan karakterler, mekanlar birbirlerine sadece Bazarov üzerinden bağlanabiliyorlar. Ve hepsinden önemlisi roman karakterleri eylemlilik halinden ziyade düşünceleriyle vücut bulabilmişler. Turgenyev, "Kişilerini tanıtmak için hiçbir çabadan kaçınmaz; onları soyağaçları, belirti kişilik özellikleri ile donatır ama sonunda hepsini bir araya getirdiğinde, bir de bakarsınız ki masal bitmiş; bu yaratıkların başlarına romanın çevreni ötesinde her ne gelmesi gerekiyorsa hepsi ağır bir sonsözle hallediverilmiş ve perde inmiş (...)

Olayların gelişimi boyunca, değişen olayların yanı başında yazar sürekli, roman kişilerinin hayatlarını budar ve geliştirir; bu arada da kişilerin ruhlarını, zihinlerini ve yaradılışlarını işlevsel örneklemelerle sürekli ortaya koyma kaygısı içinde." Ama karakterlerin eylemlerine çok az yer verilmiş. Anlatılanlarsa hikâyeye fazla bir renk katamıyorlar; Turgenyev, etkili ve dramatik sahneler çizmekten sanki özellikle kaçınıyor. Aslında bu anlatım tarzını bütün romanlarında görmek mümkün; kimilerine göre eserlerinde Tolstoy'un hamasiliğinin veya Dostoyevski'nin ihtirasının bulunmayışı Turgenyev'in diğer iki yazara olan düşünsel üstünlüğündendir.

İlerici kesimlerin eleştirileri

Babalar ve Oğullar'ın yarattığı heyecan ve tartışmanın nedeni tam da bu düşünsel derinlikti. Turgenyev, o dönem Rus aydınının Batılı karakterini tahlil ederken kullandığı 'nihilist' terimi, bu terimin Rusya'da yaygınlaşmasını sağladı. Ancak Bazorov tiplemesi pek sevilmemişti; muhafazakârlara fazla yıkıcı, radikallere fazla karikatürize gibi gelmişti bu talihsiz delikanlı. Slavsever Rus muhafazakârlarının tepkisi anlaşılabilir. Turgenyev'i üzen ilerici kesimlerden gelen sert eleştirilerdi. Çünkü dinle, şiirle, vatanseverlilikle, liberallerle, tabiatla, aşkla alay eden kahramanı özelinde, nihilist terimini, yerleşmiş prensip ve hiçbir otorite tanımayan birini anlatmak için kullanan Turgenyev için Bazarov bir devrimciydi. Şöyle diyordu kendisini ve kahramanını savunmak için; "Eğer okuyucu Bazarov'u tüm kabalığıyla, kalpsizliğiyle, acımasız soğukluğuyla sevemediyse yineliyorum ki, ben suçluyum ve amacıma ulaşamadım demektir (...) Bazarov benim sevgili çocuğumdur, bu akıllı, bu kahraman kişi bir karikatür olabilir mi? Onun benim yarattığım tiplerin en sempatiklerinden olduğunu fark etmiyor musunuz? 0 iliklerine kadar demokrat, dürüst ve gerçekçidir (...) Romanım tümüyle ilerici bir sınıf olarak soylulara karşıdır. Pavel Petroviç'in, Nikolay Petroviç'in çehrelerine bakınız. Zayıflık, uyuşukluk ve dar kafalılık. Estetik duygu beni, konumu daha iyi açıklığa kavuşturabilmem için, soylu sınıfın özellikle en iyi temsilcilerini seçmeye zorladı: Kaymak böyle ise, süt nasıldır?"

Turgenyev'in savunması haklı mıydı? Bu soruyu basit bir 'evet' ya da 'hayır'la kestirip atmak zor. Çünkü Rus entelektüelinin, ülkenin Batı karşısında gerilediğini hissettiği, Batıya karşı hem öfke hem hayranlık duyduğu sancılı bir dönemde yazılan Babalar ve Oğullar, kahramanı Bazarov ile birlikte döneminin zihniyetini bütünüyle yansıtır.
Turgenyev'in idealize ettiğini sandığı insan tipi Rus halkının boş inançlarını ve cehaletini, soylu kesimin kofluğu ve züppeliğini teşhir ederek slavseverleri kızdırmıştı. Ama halkla ilişki kuramayan, köylüler tarafından alaya alınan, reddi mirası Puşkin'e kadar uzanan, aşka inanmadığı halde aşk acılarıyla kıvranan devrimci bir roman tipinin değişim yanlıları tarafından benimsenmesi de beklenemezdi. Tepkilerin haklı ya da haksızlığını bir kenara bırakalım. Edebi bir ürünün içeriğinin siyasi ve sosyal alana dolaysızca tercüme edilmesi ve bu denli tartıma yaratması bile dikkate değer.

Şimdi geriye doğru baktığımızda, sadece yirmi üç, yirmi dört yaşını süren bir gencin ettiği iri lafların arkasını pratikte dolduramamışlığını, tamamlanmışlık hissiyatını, dünyayı çiğneyip geçeceğine duyduğu öz güveni sevimli, sıcak ve sahici bulduğumu söylemeliyim. Üstelik kendisi eski ve yeni arasında salınan bir Rus entelektüeli olan Turgenyev'in kavrayamadığı ama gözlem ve sezgileri ile yakalayabildiği devrimci genç prototipi, yarım yüzyıl sonra Rusya'nın kaderini gerçekten etkileyecekti.

Yazı içerisinde mukayese etmekten özellikle kaçındım ama son bir söz olarak eklemek istiyorum; gerek Babalar ve Oğullar, gerek Bazarov gerekse de Rusyanın siyasi ve entelektüel ortamı size tanıdık gelmiyor mu?



BABALAR VE OĞULLAR
Ivan Turgenyev, Çeviren: Leyla Soykut, İletişim Yayınları, 2006, 335 sayfa, 13.5 YTL.

Rusya nasıl kurtulur?


A.Ömer Türkeş

Gecikmiş modernliğin aydınlara bıraktığı en ağır yük ‘ülkenin nasıl kurtulacağı’ meselesidir. Bu mesele Rus aydınlarıyla Osmanlı aydınlarını birbirine yakınlaştırır. Sorunun çözümünü kimileri doğrudan Batıyı model almakta görmüş kimileri ise kendi doğulu kimlikleri ile Batı arasında bir sentez aramışlardır. Ancak her iki durum da gecikmişliğin gerilimlerini barındırır. Halit Ziya’nın ya Dostovyevski’nin romanlarına gücünü veren bu gerilimlerdir... Gecikmiş bir proje olarak ortaya çıkan gecikmiş modernliğin öteki geç kalmış ülke edebiyatlarında da benzer gerilimler yarattığını, romanların Avrupa kültürüne yönelik hem bir hayranlık hem bir hoşgörü, hem bir gıpta hem bir korku barındırdığını tesbit edebiliyoruz. Modernizm öncesi ortaya çıkan bu kahredici gerginlikler, aydınların anlam dünyasını altüst edecek; kurdukları kimlikler, aradıkları sentezler, buldukları çareler kendi kazanımları olarak değil, modernitenin bu gecikmiş ve çarpılmış biçimleri üzerinde yükselecektir.

Andrey Belıy, 1880 yılında, Rusya tarihinin en kaotik döneminde dünyaya geldi. Üst sınıflara mensup ailesi sayesinde iyi bir eğitim aldı, Batı kültürünü ve felsefesini öğrendi. Edebiyata, özellikle şiire istidatlıydı. Ve ülkesinin akibeti hakkında her Rus aydını gibi elbette onun da söyleyecekleri vardı. 1909’dan başlayarak Rusya tarihinin Doğu-Batı etrafında düğümlenen felsefesi üzerine bir epik üçleme tasarlamıştı.

Sözünü ettiğim üçlemenin ilki olan Gümüş Güvercin işte böyle bir arayışın romanıdır.
Hikâye, 1905 Burjuva Demokratik Devrimi sonrası bir dönemde, Rusya’nın bir köyünde geçer. Roman kahramanı Daryalski, Batı’yı ve antik kültürü özümsemiş, o kült öğretisiyle tanışmış, ama yeni bir gerçekliğin peşinde koşan tatminsiz genç bir aydın. Kenti terk edip bir köyde yazlık bir ev kiralar. Burada yaşayan soylu ve zengin bir ailenin kızı Katya ile, kızın büyükannesinin bütün itirazlarına rağmen nişanlanır. Bir yandan da halkla kaynaşmaya ve onların yaşam tarzlarının derinliklerine inmeye çalışır. Aslında ruhunu kurtarmaya çalışmaktadır genç adam. Köyde liderliğini yaşlı bir marangozun yaptığı ‘Güvercinler’ adlı mistik bir tarikat örgütlenmiştir. Arayış içerisindeki Daryalski, tarikatin tutukulu mistismininin çekimine kapılmaktan tereddüt etmez. Belki de çekimi yaratan marangozun karısına duyduğu aşktır. O aşkı yaratansa Katya ile olan ilişkisinde eksikliğini hissettiği şehvettir. Kadınla ilişkisinin tarikat bizzat marangoz- tarafından körüklendiğini, böylelikle tarikatın içine çekildiğini anlayamayan Daryalski, Rusya ruhunu temsil ettiğini sandığı tarikatın Doğu’nun karanlık yüzü olduğunu anladığında artık çok geçtir...

Belıy, tıpkı Petersburg romanındaki gibi Gümüş Güvercin’de de 1900 yılı başlarındaki Rus hayatından pek çok insan tipini ve karakteristik meseleleri, kavramları, olayları bir araya getirmiş. Rus hikâye ve roman geleneğini yaslanarak, o geleneğin anlattığı insanları -taşra soylularını, eğitimli küçük burjuvaları, zengin ve yoksul köylüleri- yeni bir biçimde canlandırıyor. Böyle bir gelenek kuşkusuz Gogol’e götürecektir okuyucuyu. Bu bilinçli bir gönderme; “Belıy, ruhu ve üslubuyla Gogol’ü hatırlatan romanında, Gogol’e gizli, açık göndermelerle: ‘Rusya’nın kurtuluşu nerededir; Doğu’da mı, Batı’da mı?’ geleneksel sorusuna yanıt vermeyi deniyor.”

İlk romanı olmasına rağmen yazarın dile ve kurguya hakimiyetiyle ustalığını sergilediği Gümüş Güvercin, Doğu ve Batı karşıtlığına sıkışmış Rus aydınının arayışlarına edebiyatın içerisinden verilmiş bir yanıt. Alışılageldik ‘köye çekilen aydın’ temasını önce her biri simgesel karşılıklar taşıyan motiflerle karmaşık bir hale sokuyor, ardından teker teker çözümleyip kapsayıcı bir simgeye bağlıyor. Hıristiyan mistisizmin pek çok yönünün hikâye kurgusuna yedirildiği, devrim öncesi Rusya atmosferinin görünür kılındığı romanda Belıy’in Doğu-Batı tartışmasına ironiyle yaklaştığını görüyoruz. Her iki yol da siste ve kaosta yitip giderken Beliy üçüncü bir yol arıyor. Devrimi coşkuyla selamlayan yazarlar arasında yer alacak Beliy’in aradığı yol devrimim yoludur. Bu yolu açacak olan yeni bir kuşaktır.

Düzyazıda ritm ve lirizm

Matematikten ezoterik bilimlere dek geniş bir ilgi alanına sahip olan Andrey Belıy, Rus simgeciliğinin en önemli şair, yazar ve kuramcıları arasında sayıldığı halde Türkçeye çok geç neredeyse bir asırlık bir gecikmeyle çevrildi. Bu gecikmişliğin nedenleri başlı başına bir tartışma konusu. Belıy, müzik ve dil arasında bir bileşim denemesi olan Simfoniya (1902) adlı eseriyle ünlenmişti. 1900’ün başlarında art arda şiir kitapları yayımladıktan sonra ilk romanı Gümüş Güvercin’i yazdı. İkinci romanı Petersburg (1913) anlatımındaki yenilikler ve zengin olay örgüsüyle büyük yankı uyandırdı. Nikolay Berdyayev’in “Rus kübizminin edebiyat alanındaki bir örneği” olarak nitelediği bu romanı, Vladimir Nabokov, dünya edebiyatının en önemli dört romanı arasında sayacaktı. Bu roman klasik rus romanından yeni bir romana doğru açılımın habercisiydi. O dönem Rusya’sında edebiyat ve sanatın zenginliği dikkat çekicidir. Simgeciler, fütüristler, akmeistler, imgeciler, onların birbirinden ayrılan zaman zaman birleşen alt dalları devrim öncesi Rusya’sının düşünsel zenginliğini sergiler. Ekim devrimi sonrasında icat edilen Toplumcu Gerçekçilik akımının tek sesliliği nedeniyle bu zenginliğin kucaklanamaması sadece Rusya için değil sosyalist edebiyatın geneli için büyük bir kayıptır.

Rus edebiyatını sevenler Belıy’ın gelenekle yeni arasında kurduğu organik birlikteliği hemen farkedecekler. Kişilerini Gogol, Dostovtevski, Tolstoy gibi hem iç hem dış dünyalarıyla birlikte canlandırması, güçlü mekan ve doğa tasvirleri, canlı ve anlatımı güçlü diyaloglar... Üsluba geldiğimizde ise Puşkin etkisinden söz edeceğiz. “Lirizmiyle insanı büyüleyen eşsiz doğa betimleri özellikle dikkat değer. Tekdüze, uçsuz bucaksız Rusya ovaları, koşan yollar, çimen dalgaları, alevli günbatımları: bütün bunlar, parlak resimsel diliyle Gümüş Güvercin’i Rus edebiyat hazinesinin zengin yapıtlarından biri haline getiriyor.”

Glossa (dil) ve lasso (konuşma) sözleriyle oluşturulmuş Glossolalia ismini taşıyan şiir kitabında ses üzerine bir düzyazı şiir yazmıştı Belıy. Gümüş Guvercin’in pek çok bölümüde de sesin, sözün, renklerin sessel ve imgesel anlamlarını yakalıyor.


Düzyazıda ritmi ilke kabul etmesi; dilsel ve sessel kurallarda çok çeşitlilik ve farklılık; noktalama işaretlerinin, özellikle ‘ve’, noktalı virgül, iki nokta üst üste ve tirenin alışılmadık biçimde kullanılması; çok karmaşık tümce kuruluşları; sözcüklerin geleneksel yapısını değiştirme; ritim adına sözcükler üzerinde beklenmedik vurgu bölünmeleri; gramer kurallarına aykırılık”, Belıy üslubunun kendine özgü özellikleri. Gerek Petersburg’un gerekse de Gümüş Güvercin’in çevrimenlerinin başarısı bu üslubu nüfüz etmemizi sağlıyor. Bu üslubu yansıtan bir alıntıyla bitiriyorum;

“Köyün tam ortasında geniş mi geniş bir çayırlık vardır; yemyeşil: orada eğlenirler, dans ederler, genç kızlar içli şarkılarıyla gam çekerler; burada akerdeona da yer bulunur, ancak kent eğlencesine benzemez: kentte ne ayçekirdeği tükürülür, ne de ayaklar altında çimenler ezilir. Çember olup şarkılı türkülü oyun başlayınca, ipek giysileri içinde saçları pomatlı genç kızlar, boyunlarında boncuklar, vahşi çığlıklar atmaya başlarlar ve ayaklar da dansa yürüyünce bir ot dalgası koşar, akşam rüzgârı kışkırtırcasına uğuldar; acaip ve neşeli: burada neyin tuhaf, neyin neşeli olduğunu gerçekten anlayamazsın... Dalgalar aralıksız koşar; yol boyunca korkuyla ilerler ve kararsız bir sıçramayla dağılırlar; ve o zaman yol kenarında çalı kümeleri hıçkırır ve karmakarışık bir toz direği yükselir göğe. Akşamları kulağını ypla dayayınca otların büyüdüğünü ve Tselebeyevo üzerinde sarı kocaman bir dolunayın yükseldiğini duyarsın; ve evine geç kalmış bir çiftçinin telaşı boğuk bir gürültüyle geçer.”

GÜMÜŞ GÜVERCİN
Andrey Belıy
Çeviren: Kayhan Yükseler
Yapı Kredi Yayınları
2008, 357 sayfa
21 YTL.

Çağdaş Rus yazını ne yapıyor?


CEM AKAŞ 
Kaynak: http://kitap.radikal.com.tr/ 

Klasik Rus yazarlarını özgün dillerinden okuyamadığı için ciddi olarak hayıflanan arkadaşlarım var. Çoğu Fransız okullarından mezun, o yüzden o kadar da yakınmaya hakları yok gibi geliyor bana: Rus yazını Fransızcada oldukça iyi temsil ediliyor gördüğüm kadarıyla. Aynı şeyi Türkçe için söylemek elbette mümkün değil, ama İngilizceye çevrilmiş çağdaş Rus yazarların sayısı bile görece az. Tuhaf bir durum: böylesine dev başyapıtlar üretmiş, böylesine köklü bir yazın geleneğine sahip bir dilde bugün neler olup bittiğini nasıl merak etmez insan? 

Bu durumun yalnızca merak eksikliğinden kaynaklandığını söylemek güç, öte yandan: Rusça bugün bir 'getto-dil' durumunda sayılır, 'merkez'de değil 'çevre'de yer alıyor Soğuk Savaş döneminden beri; Putin'in Rusya'yı yeniden bir süper güç haline getirme çabası, bu dilin popülerliğini değiştirecek mi, bilinmez. Türkiye'de de doğrudan Rusçadan çeviri yapabilen çevirmenlerin sayısı üç, bilemediniz dört, dolayısıyla bırakın birinci elden okumayı, aslından yapılmış çevirileri bile zor buluyor Türk okuru.

İşin ilginç yanı, çağdaş Rus yazının ne yaptığını yalnız ben değil, çağdaş Rus yazarları da merak ediyor. Batıda Vladimir Putin'in baskıcı bir rejim kurmuş olduğu düşünülüyor; öldürülen gazeteciler bunun bir göstergesi olarak kabul ediliyorsa, bir diğeri de yazarların sesinin pek çıkmaması. Oysa Rusya'da bir Soljenitsin geleneği yok mudur: "yazar dediğin, toplumsal olayları sessizce izlemez, ikinci bir devlet gibi müdahil olur" geleneği? Eski postmodern yazarlardan Victor Erofeyev'in ('Bir Salakla Yaşamak' adlı öykü derlemesi İngilizce olarak 2004'te Penguin tarafından yayımlandı) bu konuda bir teorisi var: 1990'da yazdığı 'Rus Yazını: Bir Ölünün Anısına' adlı makalesinde, bugün çok sayıda Rus yazarı olduğunu, ama bir Rus yazınının kalmadığını söylüyordu Erofeyev. Ona göre Rus yazınının geleneğinde, Turgenyev'ci bir çizgi vardı ve insanın temelde iyi, toplumsal koşulların kötü olduğunu söylüyordu, dolayısıyla bu koşulların düzeltilmesi için uğraşıyordu. Bunun karşısındaki bakış açısıysa bir hayalkırıklığı üstüne inşa edilmişti: İnsan bu kadar iyiyse toplum neden bu kadar kötü? Kötülük insanın içindeyse, koşulları düzeltmekle niye uğraşılsın? Erofeyev'e göre bu iki görüş arasındaki iç savaş, Rus yazınını bir kaosa sürüklemiş durumda.

Dışarıdan bakıldığında bunu görmek kolay olmayabiliyor, özellikle de 'diaspora' Rus yazarları söz konusu olduğunda. Nabokov'dan bu yana çok sayıda Rus yazar, ülkesinin dışında yaşayıp yazmanın yanı sıra, anadili dışında bir dilde yazmayı da benimsemiş durumda. Son on beş yılda Avrupa'da, Amerika'da, Kanada'da öne çıkan Rus yazarların sayısındaki artış, bir kaostan çok bir rönesansı çağrıştırabiliyor. Çoğu yine Rusya hakkında, Sovyetler Birliği sonrasındaki durum hakkında, göçmen olma durumu hakkında yazıyor; yeni ülkelerindeki kitap dünyasına entegre olmuşlarsa da, duygu dünyaları hâlâ sılada belli ki. 
38 yaşındaki Vladimir Kaminer, Berlin'in en ünlü yazarlarından biri şu aralar. Almanya'da 750 bin satan Askeri Müzik'in yazarı Kaminer'in çeşitli dillere çevrilmiş dokuz kitabı var; Kaminer artık Almanca yazdığı için bunlar Rusçaya da çevriliyor.

Paris'in yıldızıysa Andrei Makine. 1988'de Fransa'ya sığınan Makine, o kadar iyi Fransızca yazıyormuş ki ilk romanını verdiği yayınevleri, bunun bir Rus göçmen tarafından yazıldığına inanmamış. O zamandan bu yana Makine Fransa'nın en prestijli ödüllerinden Goncourt ve Medicis'yi kazandı. Makine'nin Türkçeye çevrilen tek kitabı Son Söz.

Amerika ve Kanada'daki Rus yazarların başarısı da küçümsenecek gibi değil. New York'ta yaşayan Lara Vapnyar'ın Evimde Yaşayan Yahudiler adlı kitabı çok beğenildi ve Türkçeye de çevrildi. Yedi yaşında Leningrad'dan kaçmak zorunda kalan ve şimdi New York'ta yaşayan Gary Shteyngart'ın Absürdistan adlı romanı da eski Sovyetler Birliği'ne bağlı hayali bir bölgede geçiyor. Kitap ilk çıktığında New York Times'ın kitap ekine kapak oldu. 

Kanada'da yaşayan Kazak yazar Bakhyt Kenjeev, 1970'lerin Rusyasında geçen bir romanla ünlendi. Yine Kanada'da yaşayan ve İngilizce yazan Bezmozgis ise Nataşa ve Diğer Öyküler'de Rusya'dan Kanada'ya göç eden Yahudileri anlatıyor.

Yeni ve eski kuşaktan Viktor Pelevin, Vladimir Sorokin, Vasily Aksyonov ve Vladimir Makanin gibi yazarlara sahip günümüz Rus yazını, bugün bir kaos içindeyse bile, bunun gayet verimli, doyurucu ve dostlar başına' bir kaos olduğunu teslim etmek gerek.

Rus güzeli bir seçki


ONUR CAYMAZ


O zaman “Kimin çevirisinden okumak gerekir ustayı” diye soruyorum sahaf Gürsel’e. “Nihal Yalaza Taluy” diye tutturuyor. 

Beyoğlu’ndayım, erken üniversiteli, 1994’ün kışı. O kış nedense durmadan yağmur yağdı; derslere girmemiş, kantin camlarının arkasında demli çaylar içip Varlık Yayınları’ndan çok zor bulunan Taluy çevirisi Budala’yı yutarak bitirmiş, okumadığım zamanlarda bile ortada bırakarak solcu arkadaşlarıma hava atmış, Dostoyevski’yi bunca geç keşfedişime yanmıştım. 18 yaşındaydım.

Taluy, 1943’te bir yazısında klasik eserlerin çevirisinde ciddiyeti ele almış: “Çünkü onları okuyacak olanlar yalnız yolculuk esnasında trende ve vapurda vakit öldürmek veya bir şey okumuş olmak için alınan 25 kuruşluk kitap serilerinin dalgın ve müsamahakâr karii değil, dünya edebiyatını öğrenmek isteyenlerdir. Bunlar arasında bilhassa da genç nesil vardır. Onlara, her şeyin en iyisini, en temizini ve en doğrusunu vermek borcumuzdur.”

1974 doğumlu çevirmen Engin Toprak da, Türkçeye kazandırılan Çağdaş Rus Öyküsü Antolojisi’nde, eski insanların bu gönül borcu duygusunun izinden gitmiş. Yoksa neden önsözde “Bu mütevazı seçki bütün iddialardan uzak bir gönül işidir” diye yazsın. Toprak’ı Varlık ve Ç.N.’deki çevirilerinden hatırlayanlar olacaktır.

18 yıldır Rus toplumu içinde yaşayan Toprak, kitabın sunuş yazısında çeviriye dair çok önemli bir detaydan da bahsediyor, birebir alıntılamak istiyorum: “Bir kerecik olsun bir Rus düğününde doya doya oynamamış, bir kerecik olsun yaşadıklarına, üzüntülerine, kötü kaderine bir Rus ağzıyla okkalı bir küfür savurmamış bir çevirmen, sözcüklerin kuytusuna sığınmış aşkları, ihtirasları, hüznü, sevinci, iyi okuyabilir ve onlardan gerekli anlamları çıkarabilir mi? “

Bu mantık dizgesi üzerinden, bir metin, yazarının kendi orijinal dilinden ilk değil, başka bir çeviri üzerinden yeniden ve yeniden çevriliyorsa karşımıza daha uzak, daha soğuk bir şey çıkacaktır. Hele ki çevirmen anlattığı kültüre uzaksa.

Edebiyat biraz da kazı çalışması değil midir? Engin Toprak, Çağdaş Rus Öyküsü Antolojisi için yazar seçerken bunu düşünmüş olmalı ki benim tespit edebildiğim kadarıyla ya ilk kez çevrilen ya da daha önce çevrilmiş ama sonradan basımı yapılmamış yazarlar üzerinden kotarmış seçkisini.

Bunlardan birisi hiç tanımadığımız Karamzin. Okuma yazma bilmeyenlere evlenmeyi yasak eden I. Petro’nun 1700’lerde başlattığı büyük değişim hareketinden sonra Rus coğrafyasında Batılı anlamda ilk uzun öyküsü bir gazetede tefrika edilen, aynı zamanda tarihçiliğiyle bilinen bir sanatçı Karamzin. Tüm dünyanın Türk olduğunu düşünen çevrelerce Rus tarihini yazan Türk, Kara Mirzalardan gelen Karamzin olarak tanınıyor.

Bunun yanı sıra daha önce payitaht İstanbul’u da gezmeye gelmiş, gördüklerini de bazı eserlerine yansıtmış Bunin var. Bunin daha önce Taluy tarafından özenle Türkçeye çevrilmiş ancak sadece sahaf meraklılarının bulabileceği bir yazar olarak zamanla unutulmuştu. Seçkideki öyküsünü okursanız bunun aslında çok iyi bildiğiniz bir fıkra olduğunu hatırlarsınız. Bir metin, toprağından kopup geliyor ve başka dili konuşan bir halkın ağzında çokça bilinen bir fıkraya dönüşüyor. Kültür, insanla eğleniyor. Ayrıca Bunin, Nobel alan ilk Rus yazar.

Bulgakov var bir de. Kitaptaki hikâyesi, Aziz Nesin’in yazdıklarına nasıl da benziyor, ilginçtir. Stalin yüzünden çok sıkıntı çekmiş bir yazar Bulgakov. Yine Leskov, edebiyat tarihçisinin Çehov ile eşdeğer bulduğu ama nedense dünyaca tanınamamış bir yazar. Kahramanı Herasim’in ayak bastığı toprağın, Yunus’un ya da Hacı Bektaş-ı Veli’nin toprağıyla aynı olduğunu göreceksiniz.

ÇAĞDAŞ RUS ÖYKÜSÜ ANTOLOJİSİ
Derleyen: Engin Toprak
İkaros Yayınevi
2009
359 sayfa, 15 TL.

Lenin'den sonra Rusya

Yücel Kayıran

Kültürel çalışmalar bağlamında üç kitabın öneminden söz edeceğim: 1- Büyülü Koro: Lev Tolstoy'dan Aleksandr Soljenitsin'e XX. Yüzyıl Rus Kültür Tarihi, 2- Karanlıkta Fısıldaşanlar: Stalin Rusya'sında Özel Yaşam, 3- Tırnak ...

Kültürel çalışmalar bağlamında üç kitabın öneminden söz edeceğim: 1- Büyülü Koro: Lev Tolstoy’dan Aleksandr Soljenitsin’e XX. Yüzyıl Rus Kültür Tarihi, 2- Karanlıkta Fısıldaşanlar: Stalin Rusya’sında Özel Yaşam, 3- Tırnak İçinde Ölüm: Modern Şairle İlgili Kültürel Mitler... Kültürel çalışmalar konusunda kuşkusuz başka önemli kitaplar da söz konusu. Fakat bu konudaki kitaplar, konu alanı bakımından Batı Avrupa ile Amerika’yı saha edinmiş çalışmalar. Sözünü ettiğim bu kitapların, konu alanı bakımından ayırıcı özelliği, Sovyet Rusya’yı nesne edinmiş olmasında ortaya çıkıyor. Stalin dönemiyle veya Lenin sonrası Rusya’sıyla ilgili kitaplar da yok değil. Ama bu kitaplar da, yaygın olarak, ya anti-komünist bakış tarzını ya da Sovyet resmi ideolojisinin bakış tarzının izlerini taşırlar ve epistemolojik bakımından ya bazı bilgilerin eksik olduğu duygusu verirler ya da bazı bilgilerin gizlendiği duygusunu. Bu nedenle de, tarih ve kültürel çalışmalar bağlamında değil, politik mücadele bağlamında yer alırlar. Bu kitaplardan söz ederken, kuşkusuz bir karşı olma veya taraf olma durumundan değil, artık bir anlama durumunda olduğumuzdan söz ediyorum. 

Lenin sonrası Rusya derken kastettiğim, tahmin edileceği gibi, 1930’lu yıllarda Sovyetler Birliği’nin neye döndüğü durumudur. Stalinist terörün yönlendirip biçimlendirdiği şekliyle komünist partisi ile Sovyetlerdir söz konusu olan. Bu dönemi anlamaya yönelik kitaplardan biri olan ‘Stalinizm’de, Slavoj Zizek, bu dönem için, “Stalinci Sovyetler Birliği” ifadesini kullanır. Lenin’den ‘Seçme Yazılar: Devrim Demokrasi Sosyalizm’e yazdığı önsözde, Paul Le Blanc’ın vurguladığı gibi, bu süreçte, Lenin’in ‘demokratik merkeziyetçilik’ kavramı, Stalinist şemada, yerini, “üyelerin fikirlerini ve bilgiyi merkezi önderliğe ‘demokratik’ biçimde aktarması” anlayışına bırakmıştır. Stalinist parti, işçi sınıfının değil, ‘halkın’ partisi olarak tanımlar kendini. Partinin, bu bağlam sürecinde, işçi sınıfının bilinci olma durumundan bir terör aygıtı haline gelmesini şöyle açıklamaktadır, söz konusu kitabında Zizek: “sıradan bireyler onları aşan, onları asıl anlamlarına kör eden tarihsel olayların içine düştükleri zaman, yani bilinçleri ‘sahte’ olduğu zaman, devrimci bir kadro olayların doğru (‘nesnel’) anlamına erişimi sağlar, yani kadronun bilinci doğrudan tarihsel zorunluluğun kendisinin özbilincidir.” Dolayısıyla, Stalinist olamayan Bolşeviklerin “emperyalist gericilikle” suçlanmaları, söylemsel olarak dayanağını bu argümandan alır: “Sizin niyetleriniz iyi olabilir, halka yardım etme arzunuz da içten olabilir, ama yine de, nesnel olarak, iddia ettiğiniz şey, mücadelenin bu hassas anında, gerici kuvvetlere bir destek anlamına gelir.” 

Stalinist terörün temelindeki bir mantık bu ise diğeri de, 20. yüzyıl siyasetinin bütün ülkelerde ortaya çıktığı şekliyle ‘öç alma’, ‘intikam alma’ fikridir. Dolayısıyla binlerce Sovyet vatandaşının ‘halk düşmanı’ olarak suçlanmasının temelinde yer alan fikir de, ‘öç lama’ fikridir. Orlando Figes, ‘Karanlıkta Fısıldaşanlar’da, “Stalin’in 1928’de Parti önderliğini ele geçirmesinden sonra, yarattığı sistemin değilse bile terör döneminin sona erdiği 1953’teki ölümüne kadar süren çeyrek yüzyıl içinde ölçülü tahminlere göre yaklaşık 25 milyon insan Sovyet rejimince bastırıldığına” dikkat çekmekte ve bunun da 1941’de 200 milyona varan Sovyet nüfusunun yaklaşık sekizde biri olduğunu söylemektedir. Figes’in verdiği bilgiye göre, bu 25 milyon kişi, kızıl terörde, “infaz mangalarınca kurşuna dizilen insanlar, Gulag mahkûmları, ‘özel yerleşme’lere gönderilen ‘kulaklar’, çeşitli türden köle işçiler ve yurtlarından edilen milletlerin mensuplarından oluşmaktadır. Karanlıkta Fısıldaşanlar, bu terör döneminin, kişisel ve ailevi yaşam üzerindeki etkisini irdelemekte, dolayısıyla sıradan Sovyet vatandaşlarının iç dünyasına ışık tutmaktadır. Figes, özellikle, bu terör döneminde, soylu ailelerden gelenlerin veya burjuva kökenli olan çocukların ya da ‘kulak’ çocuklarının, kamusal yaşamda Sovyet normlarına uyarken, özel yaşamlarında ailesinin Hıristiyan değerlerine karşı çekimini hissetmeleri gibi ikili bir yaşam sürdürmeleri durumunda ortaya çıkan aile ahlakı üzerinde yoğunlaşıyor. Ve “...aileler, Sovyet sisteminin kamusal hedefleriyle ve ahlak ilkeleriyle çatıştıkları durumlarda, kendi geleneklerini ve inançlarını koruyup çocuklarına aktarmayı nasıl başardıkları” sorunu üzerinde odaklaşıyor.

Sovyet sisteminin yıkım süreci

Büyülü Koro’ya gelince... Solomon Volkov, ‘Büyülü Koro’da, birinci hükümet ile ikinci hükümet arasındaki ilişkiyi irdeliyor. Volkov, Rusya’da, büyük yazarın ikinci hükümet olduğuna dikkat çekiyor. Örneğin, Gorki’nin, Stalin döneminde, Stalin’in gözdesi olarak ‘ikinci adam’ durumuna gelmesinin, dünyada bir başka örneği yoktur ya da Sovyet sisteminin yıkım sürecinin, Soljenitsin’in Gulag Takımadaları adlı yapıtının Batı’da yayımlanmasıyla başlamasının. Bu bakımdan, Volkov’a göre, kültür ile politika hiçbir zaman birbirinden ayrılacak şeyler değildir. Ve bunun en ayırıcı örneğini 20. Yüzyıldaki Rus kültürünün kaderi oluşturur. Bu, tabii, kültür (sanat, edebiyat) ile politikanın Türkiye’deki ilişkisi üzerinden anlayacağımız bir durum değil. Türkiye’de büyük yazar hiçbir zaman ‘ikinci hükümet’ durumuna gelmemiştir. Ama anlamaya da çalışmak gerekir. 

Cioran, Ekim Devrimi’yle ilgili yorumunda, “Rus halkının, iki büyük yazarın, Tolstoy ile Dostoyevski’nin galeyanına geldiğini söyler. Olgusal bakımdan muğlâk olan bu yargının, edebi temellendirmesinin de, pek olanaklı olmadığı düşünülebilir. Bununla birlikte Çehov’u hesaba katmak bize ışık sunacaktır. Vanya Dayı, Vanya Dayı’nın finalinin bir yerinde, “Benden bir Tolstoy, bir Dostoyevski olurdu!” der. Cioran’ın formülleştirdiği şey, Çehov’daki bu edebi olanın tarihsel ebediliğidir. 

Ancak Türkiye’deki durum üzerinden düşünme eğilimiyle açık seçik kılınacak bir tarihsel ebedilik değildir bu. Büyük Rus yazarlarında söz konusu olan, yazarın okurunu etkilemesi, onu politik alanda yönlendirmesi durumu değil, daha fazlası olarak, yazarın okuru, okur konumundan çıkararak bir tarih-vatandaşına dönüştürmesi, onu kendi benlik durumuna yükseltmesi durumudur. Okur, yazarın benlik düzeyine yükseltilerek, tarihin-özne benliğine getirilmektedir. Türkiye’de ise, özellikle 1980’den sonra, yazarın, okur karşısında bir ‘kahraman’ durumuna gelişinden söz etmek gerekir. Vatandaş yazar, vatandaş okur karşısında başarılı olmayı gerçekleştirmiş kişi durumunda olmasından dolayı, okur, benlik bakımından yükseltilmemekte, tam tersine daha aşağıya itilmektedir. Bu nedenle, Rusya’daki durumu anlamak pek kolay değil. 


‘Tırnak İçinde Ölüm’ hakkında daha önce başka bir bağlamda yazdığım için tekrar üzerinde ayrıntılı olarak durmayacağım. Ama bu kitabın, özellikle Vladimir Mayakovski ile Marina Tsvetayeva’ya odaklandığı bölümlerde, politikanın şairin varoluşu üzerindeki etkilerinin ne olduğunun irdelenmesi bağlamına da dikkat çekerim.

Rusya olmasa savaş olur muydu?


Sean McMeekin I. Dünya Savaşı’nda Rusya’nın Rolü adlı kitabında, Sovyet arşivlerine de dayanarak Rusya’nın savaşın çıkışındaki rolünü anlatıyor.

ÜMİT KURT

Dünya tarihinin en önemli dönüm noktalarından biri olan I. Dünya Savaşı’na katılan devletlerin ilişkilerini çıkar birliği ve çatışmalarını analiz eden dört başı mamur çalışmaların sayısı azdır. Bilhassa savaşa katılan aktörlerin bu olaydaki rolü üzerine ve dönemin tarihsel dokusunu ve bağlamını anlamak adına yapılmış çalışmalardan yoksunuz.

The Berlin-Baghdad Express gibi son derece çarpıcı bir çalışmaya imza atan, Sean McMeekin bu bakir alanı doldurmak adına önemli bir eserle karşımızda. I. Dünya Savaşı’nda Rusya’nın Rolü başlıklı çalışma, tarihçilerin yeterince üzerinde durmadıkları bir olguyu, Çarlık Rusya’sının emperyalist emellerinin bu savaşın ortaya çıkışındaki rolünü yorumluyor. Bunu Türk, Fransız, Alman, Avusturya, İngiliz ve bugüne kadar ciddi anlamda ihmal edilen Rus arşiv belgelerine dayanarak yapıyor.

Çalışmanın önemi Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünden ve buna bağlı olarak Ortadoğu’da yaşanan emperyal paylaşım süreçlerinden Bolşevik Devrimi ile birlikte komünizmin yükselişine kadar olan tarihsel dönemi Sovyet arşivleri üzerinden yeniden yazması. Yazarın söz konusu hikâyeyi Rusya’nın bakış açısından anlattığını belirtelim. Bu bağlamda, McMeekin’in Petrograd’daki politikacı ve diplomatların düşünce tarzı hakkında bize kayda değer bir zihin haritası çıkarttığını da söylemek mümkün.

McMeekin, esas itibariyle I. Dünya Savaşı’na ilişkin Almanya’nın çatışmadaki sorumluluğuna vurgu yapan anaakım tarihyazımının tersine Rusya’nın aktif rolü üzerine odaklanıyor. Bu anlamda hâlâ cari olan bu anlayışa da ciddi bir eleştiri getiriyor. Şurası muhakkak ki Osmanlı Devleti’nin bilhassa 18. yüzyıldan başlayarak kadim düşmanı olan Rusya’nın rolüne değinmeksizin Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkıma götüren süreci anlamak kabil değildir.  

Temmuz 1914’te Arşidük Ferdinand’ın Saraybosna’da katledilmesiyle fitili ateşlenen seferberlik dramına, Alman Schlieffen Planı’nın sürreal kronolojisine ve batı cephesinin bir siper savaşına saplanıp kalmasına, devasa ölçüde can kaybına neden olan Gelibolu trajedisine, 1915’teki Ermeni soykırımına, 1916 Sykes-Picot Antlaşması’na ve sonrasında Osmanlı topraklarının emperyal güçler arasında paylaşılmasına, 1917 Ekim Devrimi’ne kadar uzanmak üzere, savaşın bu dönüm noktaları ve seyrini değiştiren büyük olaylar silsilesi Rus dış politikasıyla yakından ilintiliydi.

Boğazlar üzerinde denetim

McMeekin’nin ustalıkla tanımladığı üzere Rusların Temmuz 1914’te savaşa tutuşması Sırbistan için değil, İstanbul ve Boğazlar üzerinde denetim sağlamak içindi. Saraybosna suikastının tesadüfi özellikleri bir yana bırakılırsa, 1908-1909 Bosna krizinde, 1912-13 Balkan Savaşları’nda, 1913-14 kışındaki Liman Von Sanders’in Osmanlı Orduları’nın Komuta kademesinin başına geçirilmesi meselesinde, Nisan-Haziran 1914’te Osmanlı’nın İngiltere’den ısmarladığı dretnotlarıyla ilgili diplomatik krizde, Ağustos-Kasım 1914’te Türklerin savaşta gireceği safa ilişkin diplomatik muharebelerde, 1915 kışı ve ilkbaharındaki Çanakkale ve Gelibolu çıkarmalarında, 1916 ilkbaharındaki Sykes-Picot dramında ve hatta 1917 Şubat Devrimi’nden sonra Boğazlar’ın denetimi Rusya’nın birincil  stratejik önceliğiydi. Harb’in gidişatını etkileyen bütün bu parametreler ve tarihsel gelişmeler Rusya’nın rolü irdelenmeden anlaşılamaz.

Kitabın en önemli bölümlerinden biri de, Rusya’nın bilhassa Doğu Cephesi’ndeki faaliyetleri ve Osmanlı III. Ordusu ile girdiği çatışmalar sonucunda Ermenilerin önce Doğu Anadolu’dan daha sonra da Anadolu’dan topyekûn sürülerek yok edilmesi sürecindeki rolü ve sorumluluğuna ilişkin. Yazarın da belirttiği gibi, Rusya’nın liderlik ettiği İttihat ve Terakki hükümetine yönelik “Ermeni reformları” baskısı, Ermenileri hükümetin gözünde “düşmanla işbirliği yapan hainler” derekesine indirmişti.

Ancak burada yine de Ruslar’ın rolünü fazla abartmamak gerekir. Zira, her ne olursa olsun, İttihatçılar tarafından Ermenilere yönelik uygulanan politikalar, bu toplumun imhası üzerine şekillenmiş ve aynı zamanda Anadolu’da Türk-Müslüman homojen bir etnik unsur inşa etmek üzerinden kuvveden fiile çıkmıştır.  

McMeekin I. Dünya Savaşı’na ilişkin mevcut anlayış birliğinin ciddi irdeleme karşısında ayakta kalamayacağını ileri sürüyor. Nitekim bu savaşı Almanya’nın savaşından ziyade Rusya’nın savaşı olarak okuyarak; savaşın çıkış nedenlerine ilişkin farklı bir perspektif getirmektedir.


I. DÜNYA SAVAŞI'NDA RUSYA'NIN ROLÜ
Sean McMeekin
Çeviren: Nurettin Elhüseyni
Yapı Kredi Yayınları
2013, 310 sayfa, 26 TL.

İstanbul’da ilk Rusça gazete

İstanbul’da ilk Rusça gazete
Doğu ülkelerinde Meşrutiyet rejimlerinin tam yerine oturmaması karşısında Stambulskie Novosti’nin yayınının, Osmanlı’daki 1908 devriminin etkisini yansıtmak amacı taşıdığı anlaşılıyor.


Yeni bir çalışmayı basın tarihi ilgililerine sunarken, meslek için çok önemli olan yabancı dil bilgisi konusunda yaşadığım bir olayı aktaracağım. Bir gün tarihçi dostum İlber Ortaylı çeşitli dillerden kaynak kullanıyor olmamı övdükten sonra hatırlatmıştı: “Çalıştığın sahalar üzerinde Rus kaynakları son derece zengindir, eksik kalıyorsun.” Haklıydı. Tarih tek dile dayalı kaynaklarla değerlendirmeyi yeterli saymıyor. Özellikle çağdaşlaşma gibi “uluslararası” nitelik taşıyan oluşumlarda karşılıklı etkileşim önem taşıyor. Aslında, 1960’ların başında gazetede gece sekreteri olarak çalışırken bir Fransızca kitaptan Rusçayı öğrenmeye girişmiştim. Anında bunun “komünistlik” olduğu iddiası ileri sürüldü. Komünizmin Almancadan, İngilizceden ya da Fransızcadan çok daha kolay öğrenilebileceğini bir türlü anlatamadım; o çağda mecburen vazgeçmiştim.

Ruslara İstanbul haberleri

İlber’in haklılığını, Azerbaycan’da katıldığım bir tarih kongresinde sahip olduğum bir bilgi kanıtlamıştı: İstiklâl Savaşı’na silah ve para olarak gelen dış yardıma Bolşevikler kadar Orta Asya Türkleri de katkıda bulunmuş, ancak Lenin izin verdiği için Ankara’ya ulaşabilmiş. Yaptığım araştırma sonucu zaferimize yardımın yüzde 83 Rusya, yüzde 7 Fransa ve yüzde 10 Hindistan’dan geldiğini saptadım. Bunu 1994’te Gazi’nin Çağında İslam Dünyası kitabıma koydum, ama yayıncının danışmanı çıkarttırmıştı. Ben de Tarih ve Toplum’un Nisan 1995 sayısında “Bir kitabın unutulmuş sayfası” başlığıyla yayımladım.
Sunacağım kitap, Osmanlı dönemi basınında atlamış olduğum, İstanbul’da yayımlanmış (1909-1910) Rusça gazete ile ilgili: Stambulskie Novosti (İstanbul Haberleri). Tarihçiliğine, bilimadamı niteliğine aldırılmadan Silivri’ye sürülen Rusça uzmanı Mehmet Perinçek’in, İletişim Bilimleri’nden Dr. Arda Odabaşıyla birlikte çıkardıkları 540 sayfalık kitabın adı Stambulskie Novosti’de Jön Türk Devrimi’dir.

Avrupa dışı sayılan toplumlarda ilk olarak Osmanlı’da 1876’da meclise dayalı yönetim denenmiş, savaşın kaybı üzerine Sultan Abdülhamit özellikle basına yönelik tam baskıcı bir rejimi yürürlüğe koymuştu. 1905’te Çarlık’a, 1906’da da İran’a Meşrutiyet rejimi gelir ama benzeri bir ortam vardır. 1908’de ise Osmanlı’da II. Meşrutiyet ilan edildiğinde ilk anda sınırsız bir basın özgürlüğü yaşanır.

Fransa’da sosyalist kültüre ilgi göstermiş Dağıstanlı Kumuk Türk’ü,  Paris’te Jöntürklerle temasta olan Celalettin Korkmasov (doğ. 1878) eşi Maria Skokovskaya ile birlikte 1908’de İstanbul’a gelir. Şûra-yı Ümmet’te yazılar yazar. Yusuf Akçura’nın Türk Derneği’ne üye olur. Bilimadamı kadar sola eğilimli de olan Ahmet Cevat’ın (Emre) yayın iznini aldığı İstanbul’un bu ilk Rusça gazetesini 23 Ekim 1909-04 Haziran 1910 tarihleri arasında haftalık olarak otuz üç sayı çıkarır.

Gazete, “Devlet-i Osmaniye’yi en hakiki surette Rus halkına tanıtmak” amacıyla yayımlanmıştır. Petersburg, Moskova, Bakû, Kazan, Kiev, Odesa, Yalta, Taşkent, Fergana, Sofya, Paris ve Londra’da satışa sunulmaktadır.

Doğu ülkelerinde Meşrutiyet rejimlerinin birbirini izlemesi, öte yandan tam yerine oturmamaları karşısında Stambulskie Novosti’nin yayınının, Osmanlı’daki 1908 devriminin etkisini yansıtmak amacı taşıdığı anlaşılıyor. Gazete, Abdülhamit’in siyaseti saray ve hareme sokma çabasını “hiçbir Avrupa devletinde siyasi polis ve casusluk, devlet hayatında bu kadar baskıcı rol oynamamıştır” diye niteler. Buna karşılık “despotik Türk İmparatorluğu’nun kan dökülmeden ve karşıdevrim gerçekleşmeden anayasal bir devlete mucizevi dönüşümü”nden bahseder.

O çağda Çarlığın müttefiki olan İngiltere 24 Temmuz l908 olayını Mason ve Yahudi bağı olarak küçük düşürmeye çalışırken, gazete buna karşıtlığını belirtir. Çarlık politikasına da aykırı görüşleri sebebiyle gazetenin Rusya’ya girişi, 1910 Haziran’ında Rus elçiliğinin girişimi sonucu yasaklanır. Amacın İstanbul’daki Rus mülteci grubunun siyasi faaliyetlerini sona erdirmek olduğu bellidir.  Gelir kaynağını da kaybettiğinden kapatılır.

“En büyük kötülük cehaletimizdir”

Kitapta gazetenin içeriği konusunda gayet geniş şekilde verilen bilgiler, Tevfik Fikret’ten, Mithat Paşa’dan ve diğer ünlülerden alıntıların yanı sıra Hicaz Demiryolu’na, Arnavut ve Arapların siyasetlerine kadar pek çok konu işlenmiştir. Novosti, İttihatçıları ılımlı ilericiler sayıyor; Türk yazarlarının da makalelerine yer veriyor. Bunlar arasında A. Bey’in İttihat ve Terakki’nin eğitime verdiği önemi belirten makalesi ve özellikle bu konuda köylüye yönelik olan bildiri metni, devrimcilik açısından bir davranışın yansıtıldığını kanıtlıyor: “Bilin ki meşruti rejimde bütün üst iktidar, temsilcilerinin Mebusan Meclisi’nde toplandığı millete aittir. Millet kavramına zenginler ve fakirler, kentliler ve köylüler, Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Yahudiler yani ayrımsız bütün Osmanlılar girmektedir… Ancak bizim için en büyük kötülük cehaletimizdir. Din, kanun, hukuk hakkında bilgiye sahip değiliz, toprağımızı işleyemiyoruz. Bilmek için okumak lâzım, onun için bizlere okul lâzım. Ekonominin, sanayinin, toplumun her türlü gelişmesi okullar sayesindedir.”

Rus arşivlerine dayanılarak aktarılan 1912 Temmuz’una ait bir raporda, İstanbul’da Rus ve Müslüman devrimcilerinden geniş bir sosyalist grubun varlığının belirtilmesi, İstanbul’dan ve Türk kesimin katılımıyla faaliyet tasarladığını düşündürebilir. Devrimciliği artık İstanbul’dan sürdüremeyeceğini fark edince, Korkmasov, 1912 yılı sonunda Paris’e döner. 1917 Sosyalist Devrimi için çalışmalara destek verir. Dağıstan bölgesinde başlıca yöneticiler arasına girer. 1920’de Bakû’de yapılan Türkiye Komünist Fırkası Kongresi’nde Turancılık peşindeki Enver Paşa’ya eleştiri yöneltir. “Köylüler arasında yaşamayan, çalışmayan komünistlere komünist denilmez” sloganıyla kendi halkının gerçeğini yansıtmaya çalıştığı düşünülebilir. 16 Mart 1921 tarihli, Ankara ile Moskova arasındaki Moskova Antlaşması’na Çiçerin ile birlikte imza atar. 1926’daki bütün Sovyet kontrolündeki Türkleri kapsayan Latin harflerinin kabulü kongresinde ön plandadır. 1937’de ölür. Bir iddiaya göre Stalin rejiminde idam edilmiş, diğer bir iddiaya göre ise ölüme mahkûm edilmiş ama affedildikten sonra ölmüştür.                


STAMBULSKIE NOVOSTI'DE
JÖN TÜRK DEVRİMİ
Arda Odabaşı, Mehmet Perinçek
Kaynak Yayınları
2013, 554 sayfa, 30 TL.

Rusya’yı yeniden okumak


1917 ve sonrasını şair, yazar ve yönetmenler aracılığıyla yeniden okumamızı sağlayan bir kitap Rusya’da Eylemin Sanatla Buluşması.

AYLA GANİ

Brecht, Aragon, Neruda ve Nâzım Hikmet’in de aralarında bulunduğu birçok ismi etkilemiş, 20. yüzyılın en önemli şairlerinden Mayakovski’nin, 1909 yılında hapiste yazmaya başladığı şiirler belki de, 1917 Ekim Devrimi’nin kargaşa ve iç savaşa rağmen başarıya ulaşarak, yoluna devam edebileceğinin habercisiydi. Diğer yandan Mayakovski’nin devrime inancı, adanmışlığı ve büyük desteğine rağmen, “sanatının zirvesindeyken”, 1930’da 36 yaşındayken hayatına son vermesi de belki, Sovyetler Birliği’nin de 1991’de kendi kendini sonlandıracağının işaret fişeğiydi?

Mayakovski, Sovyetler Birliği’nin “resmi şairiydi”.  Kimsenin beklemediği vedasının, 1924’te Lenin’in ölümünden sonra başlayıp 29 yıl süren Stalin’in acımasız dönemine denk gelmesi ise belki de sadece bir tesadüftü…

Tarihi, şairler üzerinden okumanın fikir babası Ahmet Hamdi Tanpınar, Yunus Emre’nin, “hanedanlık” olarak tanımladığı şiirlerinin, Osmanlı İmparatorluğu’nun geleceğini duyurduğu görüşündedir:  “Ben Orhan Gazi’yi ve onunla beraber ikinci imparatorluğu kurmağa çalışanların hiçbirini Yunus’tan ayıramadım. Ne zaman Orhan Gazi’nin çehresine biraz eğilsem, orada Yunus Divanı’ndan aksetmiş çizgiler görürüm ve bütün bu fütuhatların arasında bu ruh kasırgası ile Türkçede doğan yapıcı değerler dünyasını selamlarım.”
Tanpınar, Yunus’un Türkçeyi bir dil olarak yeniden yapılandırmasını, Dante’nin İtalyancayı kuruşundaki etkisine benzeterek, “Şair, dili yeni baştan yapar: Dante ve Yunus şiirlerinde dili kıvamına erdirdiler. Yunus’un diline ilave ettiğimiz garptan ve medeniyetten aldığımız unsurlardır” der.

Rus tarihinde, I. Petro’nun (Deli) Batılılaşma atılımıyla yaşanan büyük dönüşümün şairi Puşkin’dir. Otuz sekiz yıl süren kısa yaşamına rağmen Puşkin, modern Rus edebiyatının kurucusu kabul edilir ve Belinski’ye göre Yevgeni Onegin, “Rus hayatının bir ansiklopedisidir”. Puşkin’in geleceğe ilişkin verdiği haber ise dünya edebiyatına damgasını vuran Gogol, Dostoyevski, Tolstoy, Turgenyev, Çehov ve Gonçarov’un da aralarında bulunduğu bir edebiyat imparatorluğudur.

Bu gelenekten beslenen Mayakovski, çarlığın artık ülkeyi taşıyamayacağının belli olduğu 1905’ten itibaren ortaya çıkan arayışlarda tercihini devrimden yana yapar. Ama devrim, bu edebiyat imparatorluğunun sonunu getirir. Yeni düzeni benimsetme adına yapılan baskılar, zorlamalar, sürgünler, çarlık dönemini de yaşamış birkaç yazar ve şair dışında yeni güçlü isimlerin çıkmasını engeller. Zoraki edebiyat, sınırları aşamaz.

1917 ve sonrası

Üniversitelerin Rus Dili ve Edebiyatı bölümlerinin öğretim üyeleri tarafından hazırlanan on üç ayrı makalenin bulunduğu Rusya’da Eylemin Sanatla Buluşması: Edebiyatta ve Sinemada Devrim, 1917 ve sonrasını şair, yazar ve yönetmenler aracılığıyla yeniden okumamıza kapı aralıyor.

Kitapta Turgenyev, Herzen, Çernişevski, Pisarev dışında kalan diğer isimler Gorki, Gippius, Blok, Aleksey Tolstoy, Pasternak, Mayakovski, Ostrovski, Şolohov, en az çocukluklarını çarlık döneminde geçirmiş, o dönemin edebiyat geleneğinden etkilenmiş ve 1917 sonrasında da kalıcı, ses getiren eserler yazmışlardır.

Bolşeviklere düşman olan ve sürgünde yaşamak zorunda kalan şair Gippius ve devrimin ilk yıllarını sürgünde geçiren yazar Aleksey Tolstoy dışındaki yazar ve şairler devrime destek verirler. Ama iç savaş, Bolşeviklerin hazırlıksızlığı, sefalet, baskılar, sürgünler, kıyımlar, hiçbir şeyin kağıt üzerindeki kadar iyi olmayacağının göstergesidir. Yazarlar üzerinde baskı çoktur; hükümeti destekleyen eserler vermeye zorlanırlar. Boris Pasternak da bu isimlerden biridir. 1936’da hükümet Pasternak’tan ideolojik görüşlerini ortaya koyan şiirler ister. 

Pasternak, Stalin için iki şiir yazar ama bunlar hükümet tarafından yetersiz bulununca, 1936-43 yılları arasında kitaplarını yayımlaması engellenir. Pasternak ile hükümet arasındaki kırılma noktası ise devrimin kara yüzünü gösteren Doktor Jivago romanıdır. Hükümetin karşı çıkması nedeniyle roman Rusya’da basılamaz. İtalya ve İngiltere’de yayınlanması, 1958 yılında Nobel’i getirir ama Pasternak ödülü reddetmek zorunda kalır. Doktor Jivago’nun, Rusya’da yayımlanması 1988 yılını bulacaktır.

Sosyalist gerçekçi çizgide romanlar yazan Şolohov’un Durgun Don ve Nobel ödüllü Uyandırılmış Toprak romanları devrime destek vermekle birlikte, köylerde toprak mülkiyetini sona erdiren kolektifleştirme döneminde yaşanan sefalet, kıyımlar ve haksızlıkları anlatır. Şolohov, köylülere yapılan işkenceleri ise romanına koymak yerine Stalin’e bir mektupla bildirerek, “âdeta onu tehdit etmiştir”.

Ostrovski’nin, çarlık dönemindeki çok büyük zorluklarla dolu yaşamını yansıttığı Ve Çeliğe Su Verildi romanı, sosyalist bilincin kitlelerde yerleşmesine katkı sağlar. Ama romanın sıradan bir propaganda kitabı olmanın ötesine geçtiğinin kanıtı, Andre Gide’in övgüleridir.
Radyo ve televizyonun henüz varolmadığı, yüzde 70-80 oranında okumaz- yazmaz bulunan ülkede, geniş kitlelere ulaşmak için sessiz sinema kullanılır. “Sinema başrole geçer. Sovyet sessiz sineması, zaman içinde büyük bir güce sahip olur.”

Lenin, “Sinemayı kitleler üzerinde bir silah olarak kullanır.”  Ama Lenin, seyirciyi duygusal yönden etkileyen filmleri istemez, “Burjuva ahlakını ve burjuva fikirlerini içeren filmlerden özellikle uzak durulması gerektiğini savunur.” Bunun sonucu, sinema devletin tekelinde kalır ve filmlerin içerikleri denetlenir.


Bu dönemin en önemli yönetmenlerinden Ayzenştayn’ın 1925 yılında çektiği “Potemkin Zırhlısı” , sadece “Sovyet sinema tarihinin en önemli filmi” olmakla kalmaz, dünya sinema tarihine de geçer. 1905’te yoksulluktan, açlıktan perişan kitlelerin Çar II. Nikolay aleyhine gösterilerinin Kışlık Saray’a yönelmesi üzerine, ayaklanan silahsız halka ateş açılır ve binden fazla kişi ölür. Film, bu olaydan hemen sonra Potemkin Zırhlısı’nda subaylara karşı ayaklanan askerlerin gemiyi ele geçirmeleri ve isyanın, çarın askerleri tarafından bastırılmasını sarsıcı bir şekilde anlatarak sinema tarihindeki yerini almıştır.

RUSYA’DA EYLEMİN SANATLA BULUŞMASI

Edebiyatta ve Sinemada Devrim
Editör: Gamze Öksüz
Çeviribilim Yayınları
2014, 202 sayfa, 15 TL.

Rus ve Türk edebiyatının ‘Lüzumsuz Adam’ları


İPEK ÖZBEY

Dostoyevski’den Sabahattin Ali’ye Rusça ve Türkçe roman geleneğinin başlangıcında yer alan eserleri inceleyen 'Step ve Bozkır', edebiyat meraklıları için iyi bir başucu kaynağı.

Murat Belge, ‘Step ve Bozkır’da müthiş bir edebi incelemenin içine girmiş. Daha en başında, “Bir kitap olarak planlayıp yazmadım, çeşitli zamanlarda çeşitli konular üstüne düşündüğüm, bazen yazdığım, bazen yazmayıp aklımda tuttuğum şeyler bir vesileyle bir araya gelmeye başladı” diyor. Zaten tüm kitabı ‘Murat Hoca’nın sesinden okuyorsunuz ki, bu işi daha keyifli hale getiriyor. Onunla sohbet ediyor,
Dostoyevski’yi, Sabahattin Ali’yi, Tolstoy’u ve daha nicelerini ondan dinliyorsunuz. Elbette kıymetli bir çerçevesi var kitabın. ‘Step ve Bozkır’, Rusça ve Türkçe roman geleneğinin kuruluşlarında yer alan edebi eserlerin eleştirel bir değerlendirmesini yapıyor. Bunu yaparken de Batılılaşma karşısında alınan tavırları, bunun etrafında kümelenen sorunları ve bütün bu çerçevenin roman geleneklerini nasıl etkilediğini ortaya koyuyor.
Kitapta en etkilendiğim bilgiler, Rusça edebiyatta ‘Lişnii Çelovek’  yani ‘Lüzumsuz Adam’ tipinin nasıl biçimlendiğinin, farklı zamanlar ve yazarlar tarafından nasıl resmedildiğinin anlatıldığı bölümler.
Belge, “Benim bildiğim yalnız Rusya’da değil, bütün dünya edebiyatında, toplumsal sorunları olan kahramanlar çoğunluktadır. Yani dünya edebiyatı ‘lüzumsuz adamlar’la doludur” diyor. Ve Dostoyevski’den, ‘lüzumsuz adamlar reyonu’ olarak bahsediyor. Unutmayalım; ‘Yeraltından Notlar’, “Ben hasta bir adamım” diye başlar... Hastalığın kafada olduğu ikinci cümlede anlaşılır.
Üç romanıyla tanıdığımız Gonçarov’un dünya klasiği ‘Oblomov’u 1859’da yayımlanıyor. Türkiye’deyse ‘Lüzumsuz Adam’ sözünü kullanan Sait Faik. 1948’de yayımlanan bir kitabının ve oradaki ilk hikâyenin adı. Uzunca, ama tipik bir Sait Faik hikâyesi. Ancak kitaptan bir şey öğreniyoruz ki, Cevdet Kudret bu kavramı Sabahattin Ali’nin Sait Faik’ten önce düşündüğünü ama bir nedenle kullanmaktan vazgeçtiğini anlatıyor. ‘İçimizdeki Şeytan’a önce bu adı koyacakmış, ‘lüzumsuz’un ‘s’ ve ‘z’ konsonlarının ‘kakışım’ yaptığını düşünerek bu şatafatli adda karar kıldığını söylüyor.
Türk edebiyatının Oblomovlarına uzun uzun giriyor Belge. Yusuf Atılgan ilk romanında Lüzumsuz Adam yerine ona yakın çağrışımları olan ‘Aylak Adam’ı kullanıyor örneğin. ‘Anayurt Oteli’nin Zebercet’i de yeterince lüzumsuz. Lüzumsuzluk Oğuz Atay’da ‘tutunamamak’ biçimini alıyor.

Batılılaşma, eleştiri ve çeviri

Kitap Batılılaşma kavramı üzerine konuşmaya başladığında ‘aydın’ üstüne de düşünmeye çağırıyor. Elbette Türkiye ve Rusya’da aydınların rolü üzerine de... Osmanlı’nın ilk Batılılaşmış entelijansiyası tercümanlar ve ‘terceme odaları’ altı çizilerek okunması gereken bölümler. Çünkü Türk aydını, 1821’de kurulan bu ‘Terceme Odaları’nda doğuyor.
Rus romanının başlangıcından beri Rus taşrasıyla yakın ilişkisi olmuş. Türk edebiyatıysa bunun tersine ‘taşra’ konularına girmekte epey gecikmiş. Belge’nin bu konuda en başarılı bulduğu yazar Reşat Nuri.
Murat Belge’ye göre 19’uncu yüzyıl Rus aydın ve eleştirmenlerine Türkiye’de en fazla benzeyen kişi Nurullah Ataç. Düşünün Nurullah Ataç, Belinski’den 80 yıl sonra doğdu.

Radikal Kitap’ı elinizde tutuyorsanız ve bu yazıyı sonuna kadar okuduysanız edebiyatla zaten ilgileniyorsunuz demektir! Öyleyse bu kitabı alın ve başucu kitaplarınızın arasına koyun.

STEP VE BOZKIR
Rusça ve Türkçe Edebiyatta Doğu-Batı Sorunu ve Kültür
Murat Belge
İletişim Yayınları, 2016
356 sayfa