Moskova

Moskova

29 Eylül 2015 Salı

Rus Edebiyatı

Kaynak: http://www.bilgicik.com/ 

Rus Edebiyatı, 11. yüzyılda Ruslar’ın Hıristiyanlık’ı benimsemesinden sonra yazılan yapıtlarla başlar.

Doğu Slav toplulukları ilk kez 10. yüzyılın hemen başında Kiev’de merkezi bir yönetim altında bir araya gelmişlerdi. Aynı yüzyılın sonlarında Kiev prensi tarafından benimsenen Hıristiyanlık’ın halkın arasında yayılmasıyla okuryazarlık gelişebilme olanağı buldu. Bu yeni dinle birlikte Rusya’ya Yunanca ya da Slavca dinsel yapıtlar girdi. Yunanca’dan çeviriler yapılmaya başlandı.
Rus edebiyatının Batı edebiyatına entegrasyon süreci I. Petro’nun çarlığı döneminde (1689-1725) başlar.

Rus edebiyatında öykü türünde başarılı ilk örnekler XVIII. yüzyılın ikinci yarısında verilmiştir. Sentimentalist akımın en önemli temsilcisi olan Nikolay Mihayloviç Karamzin (1766 – 1826) Batılı ölçütlerde yazdığı uzun öykülerle Rus okurların dikkatini çeker. Tefrika halinde yayımlanan bu öykülere okurların gösterdiği ilgi, düz yazı türlerini yasaklayan klasisizm akımının temsilcilerini ürkütecek derecede yoğundur. XIX. Yüzyıl genel olarak Rus edebiyatının Batı edebiyatlarına entegrasyon sürecini tamamladığı dönemdir.

Rus edebiyatında poema (epik şiir) türünün ilk örneklerini Puşkin vermiştir.

Gogol biçim açısından yaptığı en önemli denemesini Ölü Canlar adlı eserinde gerçekleştirir. Ölü Canlar, Dante’nin İlahi Komedya’sından yola çıkılarak kaleme alınmış ve grafiksel görüntü olarak düz yazı biçiminde, içerik olarak da Rus öğelerle donatılmış çok başarılı bir poema denemesidir.

Ayrıca İ. A. Bunin (1933), B. L. Pasternak (1958), M. A. Şolohov (1965), A. İ. Soljenitsın (1970) ve son olarak İ. A. Brodski (1987) Nobel Ödülü sahibidirler.

ALEKSANDRE PUŞKİN (1799 – 1837)
Modern Rus edebiyatının kurucusu sayılır. Yapıtlarında Rus toplumunun toplumsal özelliklerini yansıtan tipler oluşturmakla Rus edebiyatında ulusal ve gerçekçi çığırın öncüsü olmuştur. Şiirlerinde romantizmin izleri görülür. İlk şiirleri toplumsal içerikli eleştiri niteliğindedir. İsyankâr şiirleri dolayısıyla sürgün cezasına çarptırılmıştır. Sürgündeki üç yıl içinde şiir yazmaya devam etmiş, “Yevgeniy Onegin” adlı şiir-romanının ilk bölümlerini kaleme almıştır. “Boris Godunov” adlı oyununun sahnelenmesi yasaklanmıştır. 18. yüzyılın ikinci yansında Rusya’yı tehdit eden Kazak ve köylü isyanlarını anlattığı “Yüzbaşının Kızı” adlı romanı en yetkin yapıtıdır.
Eserleri: Yüzbaşının Kızı: roman Yevgeniy Onegin: Şiir-roman Maça Kızı: öykü Çingeneler: Şiir Boris Godunov: Oyun

GOGOL (1809-1852)
Realizmin etkisinde yapıtlar ortaya koymuştur. Mizahi yönü ağır basan bir üslubu vardır. “Müfettiş” adlı oyunu ve “Palto” adlı öyküsündeki, Rusya’nın siyasi ve toplumsal sorunlarına yönelik eleştirileri büyük bir övgü toplamıştır. “Ölü Canlar” adlı romanında, kapitalizme geçiş sürecindeki Rusya’da, çürümekte olan, köhneleşmiş toprak köleliği sisteminin insan onuruna aykırılığını gözler önüne sermiştir.
Eserleri: Ölü Canlar, Taraş Bulba: roman Müfettiş: Oyun Palto: öykü

TURGENYEV (1818-1883)
Realist Rus romancılığının kurucularındandır. romanları, Rus aydın ve yazarları tarafından sert bir biçimde eleştirilmiştir. romanlarında güncel ve sosyal olayları dile getirmiştir. En tanınmış ve yetkin yapıtı “Babalar ve Oğullar” adlı romanını, gericiliği temsil eden liberal soylularla, ilericiliği temsil eden demokrat aydınlar arasındaki görüş ayrılığını ve savaşını göstermek için yazmıştır.
Eserleri: Babalar ve Oğullar, Rudin, Duman: roman

ANTON ÇEHOV (1860 -1904)
Durum anlatımına dayanan, “Çehov tarzı”, modern öykücülüğün kurucusudur. “Altı Numaralı Koğuş” adlı yapıtında özgürlükçü düşünceleri savunmuştur. Oyunlarında ihtilal öncesi umutsuzca yaşayan soyluların ve aydınların iç dünyasını başarılı bir biçimde yansıtmıştır. tiyatro alanındaki ününü, yeni bir çığır açan “Martı” adlı oyunuyla kazanmıştır. Bu oyunu “Vanya Dayı”, “Üç Kız Kardeş” ve “Vişne Bahçesi” adlı oyunları izlemiştir.
Eserleri: Martı, Vanya Dayı, Üç Kız Kardeş, Vişne Bahçesi: Oyun Köylüler, Altı Numaralı Koğuş, Hikâyeler:öykü.

MAKSİM GORKİ (1868 – 1936)
Toplumcu gerçekçi romanın öncülerindendir. Yapıtlarında, çocukluk ve gençlik yıllarında yaşadığı acılan, Rusya’daki yoksulluk yıllarını anlatmıştır. İlk romanı “Foma”da sağlam bir olay örgüsü kuramadığından ve yaşamın anlamı üzerine uzun tartışmalara girdiğinden, roman, başarısız sayılmıştır. 1906’da yazdığı ve Rus Devrimi’ne adadığı “Ana” adlı romanı en başarılı yapıtıdır.
Eserleri: Ana, Foma, Küçük Burjuvalar roman İtalya Hikâyeleri: öykü

DOSTOYEVSKİ (1821 -1881)
Realizmin güçlü temsilcilerindendir. Dine ve geleneklere bağlı kalmış, yapıtlarında ruh tahlillerine yer vermiştir. Adını duyurduğu, ilk romanı “İnsancıklar” Rusya’nın toplumsal romanı sayılır. İkinci romanı “Öteki” yeterli ilgiyi görmemiş, ünü giderek kaybolmuştur. Daha sonra yazdığı “Ev Sahibesi”, “Beyaz Geceler”, “Yufka Yürekli” adlı romanları beklenen ilgiyi görmemiştir. Genç liberallere katılmasıyla yaşamının akışı önemli ölçüde değişmiş, ölüm cezasına çarptırılmış ve cezası sürgüne çevrilmiştir. Sürgünden sonra yeniden yazmaya başlamış; “Karamazof Kardeşler”, “Ecinniler”, “Suç ve Ceza” gibi en ünlü yapıtlarını kaleme almıştır. Yapıtlarında, kuşakları rahatsız eden ahlaksal, dinsel, siyasal konuları çarpıcı bir söyleyişle dile getirmiştir.
Eserleri: İnsancıklar, Öteki, Suç ve Ceza, Karamazof Kardeşler, Budala, Ezilenler, Beyaz Geceler, Ecinniler, Kumarbaz, Yeraltından Notlar, Ölüler Evinden anılar: roman

SUÇ ve CEZA / Dostoyevski
Sefalet içinde yaşayan, üniversite ile ilişkisi kesilmiş genç Raskolnikov, kendince bir kuram geliştirir ve hem kendisinin hem de yakınlarının sıkıntısına bir anda son vermek için, yaşamayı hak etmediğini düşündüğü, yaşlı, hastalıklı, insafsız, kaçık bir tefeci kadını öldürmeye karar verir. Yazar, ilk bakışta bir polisiye romanını çağrıştıran bu metinde, insan ruhunu bir kez daha büyük bir sınav ile karşı karşıya getirir. Bizce yaşamayı hak etmediğine inandığımız bir insanı, kendi açımızdan geçerli nedenlerle öldürmek, aklın gerekçeleri ile ruhun sesini susturmak mümkün müdür? Bir çıkış yolu arayan yalnız insanlann yolunu aydınlatmaya çalışan yazar, Raskolnikov’un işlediği suçun peşinde, varoluşun derinliklerinde dolaştırır okuru.

TOLSTOY (1828 -1910)
Gerçekçi edebiyatın en büyük temsilcilerinden olduğu kadar, bir filozof ve bir eğitimci olarak da ün kazanmıştır. Bir çok Avrupa ülkesine geziler düzenleyerek o ülkelerin eğitim sistemlerini incelemiş, ülkesinde eğitim dergisi ve ders kitapları yayımlamıştır. Dünya edebiyatının başyapıtları arasında yer alan “Savaş ve Barış” ve “Anna Karenina” adlı romanlarını bu dönemde yazmıştır. sanatta ahlakçı bir anlayışı savunmuş, yapıtlarını bu doğrultuda oluşturmuştur.
Eserleri: Savaş ve Barış, Anna Karenina, Diriliş, Hacı Murat, Kazaklar, İvan İlyiç’in Ölümü: roman İnsan Ne İle Yaşar, halk İçin Hikâyeler, Efendi İle Uşak, Sivastopol Hikâyeleri: öykü

SAVAŞ ve BARIŞ – Tolstoy

Yazar, Çarlık Rusyası aristokrasisinin zaaf ve çelişkilerini, Rus halkının bakış açısından, ele alır. Savaşın yıkımlarını, soylu sınıfın geçirdiği sarsıntıyla bağlantılı olarak sunarken, tarih-birey ilişkisinde (Nikolay Rostov – Nataşa – Sofia – Piyotr Bozukov – Prens Andrey), bireye hep acıların düştüğünü söyler. Savaşta da barışta da dürüstlüğü ilke edinmiş kahramanlar… Hep aykırı bir tıp olan Bozukov ve onun şahsında iyiliğin üstünlüğü… Kadınların genel konumları ye çıkar çevrelerinin ince hesaplan… “Kanlı sargılar içindeki bütün bu bozuk insan etleri…” sözüyle özetleyebileceğimiz ‘savaş”, balolar, partilerle süslenen ‘barış’.” Napolyon Savaşları sırasında yazılan roman, yaşanma sunulan bir destan olarak nitelendirilir. romanda geniş bir süreçten bahsedilmesi, beş yüzü aşan kişiyi içermesi, öykünün dallanıp budaklanarak ilerlemesi romanı başyapıtlardan biri haline getirmiştir.

Poe’dan Dostoyevski’ye “Kötü İkiz”


Meltem Gürle

Dostoyevski’nin önümüze koyduğu bölünmüş kişilik, Poe ile bir kez daha karşımıza çıkar. Bu yalnızca insan ruhunun karmaşıklığının ifadesi değil, her iki yazarın da aklın birliğine ve tekdüzeliğine itirazı olarak da okunabilir. Gerçek ile görüntünün birbirine dönüştüğü hikâyeler, bilinçaltının karanlık labirentlerini anlatır.

Mitolojik kökenleri açısından eski bir hikâye olan doppel-gänger, yani “kötü ikiz” teması, 19. yüzyılda Avrupa’da hâkim olan romantik edebiyat geleneğiyle birlikte yeniden ortaya çıkan izleklerden biridir. Romantik dönem, ya da bizi ilgilendiren kısmıyla “gotik romantik” edebiyat, sadece aşk ve romansı değil, aynı zamanda dünyanın “tekinsiz” bir yer olabileceği meselesini de konu eder. Evet, belki güzel ve dokunaklı olanı anlatır, ama bunu her zaman ürkütücü bir bilinmeyenin karşısına koyarak yapar. Kötü ikiz teması, bu iki özelliği de aynı anda barındırdığı için gotik yazarlara mükemmel bir malzeme sağlar. Bu izleği taşıyan hikâyeler, hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı, dahası hiçbir şeyin kendisiyle aynı kalamadığı, tedirginlik verici bir gerçekliği yeniden ve yeniden kurarlar.

Almanca bir sözcük olan doppel-gänger, tam olarak çevirmek istersek, “çift-gezen” gibi bir anlama gelir. Yani öncelikle birlikte yürüyen iki kişi ya da birbirinin içine geçmiş iki ayrı benlik hayal etmemiz beklenir. Korkunçluk da buradan başlar ya zaten. Hikâyenin kahramanı, kendisine tıpatıp benzeyen bir kopya-karakterin varlığına maruz kalır. Onu “içinde” (ya da “yanında”) taşımaya mahkûm olur. “Öteki” bir gölge gibi onunla birlikte dolaşır, yavaş yavaş hayatını ele geçirir ve sonunda yerini alır. Ben olmayan ama bana benzeyen şey felaketimdir. Çünkü eşsiz ve tek olmak isterim. Kötü ikiz teması bu felaketin dile gelmiş halidir. Onunla birlikte iyiler kötülere dönüşür, ışık karanlıkla ve yaşam ölümle yer değiştirir. Kâbuslarımızın en korkunç tarafı da böylece edebiyatta karşılığını bulur.

Robert Louis Stevenson’ın Dr. Jekyll ve Mr. Hyde adlı kitabına ismini veren kahramanı, Oscar Wilde’ın Dorian Gray’in Portresi’nin şeytani karakteri “kötü ikiz” temasının başarılı örnekleri arasında sayılabilir. Aslına bakarsanız dönemin edebiyatı, kimi zaman açık kimi zaman da üstü örtülü bir şekilde, tümüyle bu temanın etkisi altındadır denebilir. Heinrich Heine, bir şiirinde ruhunu şeytana satan ve gerçekten satıp satmadığından bir türlü emin olamayıp eziyet çeken Peter Schlemihl adında bir adamdan bahseder. Aynada yansıması olmayan aynı zavallı Schlemihl, Jacques Offenbach’ın komik operası ve Hoffman’ın Masalları’nda da karşımıza çıkar. Fransız öykücü Guy de Maupassant’ın meşhur öyküsü Le Horla ise, tek başına yaşadığı büyük evde hayatını çalmak üzere gelen kötü ikizine karşı direnmeye çalışan bir genç adamı anlatır.

Amerika’ya doğru gittiğimizde ise, o dönemde kendi yurttaşları tarafından pek de anlaşılmayan ve hatta deli muamelesi gören Edgar Allan Poe çıkar karşımıza. Amerikalı öykücü Poe, klasik doppelgänger hikâyelerini klişelerden ayıklayıp sıradan korku hikâyeleri olmaktan çıkarmış ve onlara psikolojik bir derinlik ekleyerek insan ruhunun karanlığını anlatan unutulmaz metinler yaratmıştır. Büyük romancı Dostoyevski’nin dünyanın öbür ucundan kalkıp Poe’yu savunmaya çalışması ve, “Bu adam bir dâhidir!” demesinin sebebi de ancak bu olabilir bizce.

Poe’nun “Geveze Yürek” (“The Tell-tale Heart”), “Kara Kedi” (“The Black Cat”) ve “Çan Kulesindeki Şeytan” (“The Devil in the Bellfry”) adlı öykülerinin Rusçada yayımlanmasının ardından yazdığı kitap yazısında, Dostoyevski, “Bay Poe ne yetenekli ve garip bir adam!” diye başladıktan sonra bu genç yazara duyduğu hayranlığı açık bir şekilde ifade eder. Ona göre, sıradışı olayları anlatmasına rağmen Poe asla fantastik metinler üreten bir yazar değildir. En azından Hoffmann’ın anladığı anlamda değildir. Hoffmann büyülü bir dünyayı esas alır ve metinlerinde onun gerektirdiği gerçeküstü olaylardan yararlanır. Poe ise bunu yapmaz. İlginç olan da budur zaten. Kullandığı gündelik detaylar ve karakterlerini içine soktuğu karmaşık psikolojik durumlar nedeniyle, Dostoyevski ona neredeyse gerçekçi bir yazar diyecek olur. Ama sonra vazgeçer ve aşağıdaki tanımı yapmakta karar kılar:
“[Poe] … fantastik değil, kaprislidir daha çok. Üstelik onun hayal gücünün iniş çıkışları ne kadar değişken, ne kadar şaşırtıcıdır bazen! Hemen her zaman en inanılmaz gerçekliği seçer, karakterlerini en sıradışı, en yadırgatıcı durumlara sokar, ondan sonra da bu kişilerin iç dünyasını müthiş bir incelik ve inandırıcılıkla tarif eder.”

Poe’nun büyük bir incelikle anlattığı bu iç dünyada tutarsızlıklar ve çatışmalar olması Dostoyevski’yi rahatsız etmez. Çünkü Poe gibi o da gayet iyi bilir ki, insan ruhu birbirine zıt eğilimlerden beslenir. Gerçek hayatta olduğu gibi, romanlar ve öykülerde de kişiler kendileriyle örtüşemez ve aynı kalamazlar. Karakterlerin iç dünyaları hemen her zaman içsel çatışmalara gebedir. Benlik dediğimiz şey de, ölçülemez ve sabitlenemez bu karmaşık bilincin vücuda gelmiş halidir.

Dostoyevski ve Poe, temel meseleleri ve üslupları hiç benzemese de, benliğin tanımı açısından birbirlerine yakın bir yerde dururlar. Her ikisi de, karakterlerini hep bir bölünmüşlük içinde temsil etmeyi tercih eder. Bunun edebi olduğu kadar felsefi bir seçim olduğunu söyleyebiliriz. Bu ikilik (ya da bölünmüşlük), bu yazarların ontolojik açıdan “tek ve bütün” bir benlik fikriyle barışık olmadıklarının göstergesidir. Bu bakış açısının izlerini neredeyse bütün eserlerinde görebiliriz. Ama bu durum, kendini en açık bir şekilde Dostoyevski’nin Türkçeye Öteki adıyla çevrilen Dvojnik (The Double) adlı eseri ile Poe’nun meşhur öyküsü “William Wilson”da gösterir.

Öteki Dostoyevski’nin erken dönem eserlerinden biridir ve eleştirmenler tarafından diğer romanlarıyla karşılaştırıldığında genellikle zayıf bir hikâye olarak değerlendirilir. Ancak, daha sonra yaratacağı birçok roman kişisinin habercisi olarak görebileceğimiz Golyadkin karakteri ve bu karakterin iç dünyası üzerine kurduğu anlatı tekniğiyle Dostoyevski daha bu dönemde bile felsefi olarak nerede duracağının işaretini vermiştir. Ona göre insan kolayca çözümlenebilecek, bir tren tarifesi gibi hızla okunup kavranabilecek bir varlık değildir. Aksine kendisiyle aynı kalmayı başaramayan, kendisini hep “öteki”nin tehdidi altında bulan bir varlıktır.

Mektuplarından birinde Dostoyevski, Öteki adlı hikâyesinde hayatının en önemli fikirlerinden birini dile getirmeye çalıştığını söyler. Daha sonra geliştireceği ve mesela Yeraltından Notlar’da olduğu gibi, karşımıza başka şekillerde yeniden çıkaracağı bu çelişkili karakterde, kötü ikiz temasını kullanarak aslında insan ruhunun esaslı bir resmini çizmek istemiştir.
Öteki, Golyadkin adlı dokuzuncu dereceden bir küçük memurun, bütünüyle birbirinden bağımsız iki varlığa dönüşmeden önce, iç dünyasında yaşadığı bölünmeyi anlatarak başlar. Bütün Dostoyevski karakterleri gibi ağır bir aşağılık duygusu ile iflah olmaz bir gurur arasında gidip gelen Golyadkin, yükselme ve iyi bir yere gelme arzusuyla doludur. Daha zengin, daha itibarlı görünmek ve Klara Olsufyevna’nın takdir edip sevebileceği biri olmak ister. Ancak bunu istediği ölçüde, kendini maskeler dünyasının içinde bulacak ve bu maskelerden birine, yani kendi kötü kopyasına, mağlup olacaktır.

İlk bakışta Golyadkin’in meselesi, kişilik bölünmesine uğramış ve yavaş yavaş delirmekte olan bir karakterin trajedisi gibi görünebilir. Ama bu hikâye aslında bundan çok daha karmaşık bir durumu anlatır. Romanın bir yerinde, Golyadkin’in kâbuslarını okuruz. Bunlardan birinde, kendi kötü ikizinden kaçmak isteyen Golyadkin utanç ve korku içinde sokağa fırlar ama sokakta yüzlerce binlerce başka kopyayla karşılaşır. İçinde yaşadığı dünyanın tamamen bir taklitler –ya da roman içinde birkaç kez söylediği gibi “maskeler”– dünyası olduğunu fark eder. Böylece, kötü ikiz teması kişisel bir yarılmanın belirtisi olmaktan çıkıp evrensel bir soruna işaret eder hale gelir: Bütün dünya bir görüntüler dünyasıdır. 

Gerçek ulaşılamaz bir yerdedir.

Benzer bir temayı Poe’nun “William Wilson” adlı öyküsünde de görürüz. Görüntüler gerçeğe galebe çalar. Kötü ikiz temasının en önemli işaretlerinden biri olan, birinin diğerinin yerine geçmesi ve böylece “dünyanın gölgeleşmesi” meselesi ortaya çıkar.

Öykünün başında, adının William Wilson olduğunu söyleyen anlatıcıyla tanışırız. Bize biraz heyecanlı ve duygusal bir kişiliği olduğunu, soylu bir aileden geldiğini ve çocukluğundan beri fazlaca kuvvetli hayal gücü nedeniyle sıkıntı çektiğini söyler. Katı kurallarıyla meşhur bir yatılı okula gönderilmiş ve orada kendisiyle aynı isme ve aşağı yukarı aynı görünüşe sahip başka bir oğlan çocuğuyla karşılaşmıştır. Dostoyevski’nin hikâyesinden farklı olarak, Poe’nun hikâyesindeki anlatıcı, kopyasına iyi özellikler atfeder ve onun kendisinden her açıdan daha üstün olduğunu düşünür. Ama kötü ikizin en fena hali de bu değil midir? Bize benzeyen ama bizden çok daha başarılı, çok daha yetenekli, çok daha akıllı biri? Aynı olasılıklarla başlamış ama onları çok daha iyi değerlendirmiş biri? William Wilson’ın gölgesi de ondan çok daha iyidir. Ve bunda sinir bozucu bir yan vardır.

Öykü boyunca gölgesi, William Wilson’ı her yerde takip eder. Genç bir adam olduktan sonra da peşini bırakmaz. Bütün davranışlarını, giyinişini ve konuşmasını taklit etmekle kalmaz, bir de ona tavsiyeler vermeye kalkar. William günaha ve suça battıkça, ikizi daha da iyi ahlaklı ve erdemli bir karakter haline gelir. Her düşkün halinde William’ın karşısına maskeli bir şekilde çıkar ve ona kendini hatırlatır. Yani sonuçta, Golyadkin’in kopyası gerçeğine ne kadar işkence ettiyse, William’ın kısık sesli gölgesi de onu o kadar taciz eder.

Yine de hayatı boyunca peşini bırakmamış ikizine bir türlü açıklayamadığı bir yakınlık duyar William: “Garip olan şu ki, üzerimde yarattığı bitmez tükenmez endişeye, sürekli rekabet etme arzusuna ve hep bana karşı çıkıyor olmasına rağmen, Wilson’dan nefret etmeyi başaramıyordum.” Onun varlığına dair ilk hatırasının “hafızanın ortaya çıkmasından da eski” olduğunu söyler bize. Karmaşık duygularla geriye gidip bebekliğine dair anıları geri çağırmaya çalışır ama “öteki”nin hep orada olmuş olabileceğine dair bir histen başka bir şey geçmez eline. O zaman anlarız ki, bu çatışma ve rekabet onun varlığının temelidir. Kötü ikizini de bilinçaltından çıkarıp gerçek dünyaya dahil etmiştir. Öykü, hangisinin gerçek hangisinin görüntü olduğunu bilemediğimiz bir sahneyle sona erer ve bizi sonsuz yansımalarla dolu bir aynanın tekinsizliği içinde bırakır.

Böylece Dostoyevski’nin sürekli önümüze koyduğu bölünmüş kişilik, Poe ile birlikte bir kez daha karşımıza çıkar. Bu yalnızca insan ruhunun karmaşıklığının ifadesi değil, her iki yazarın da aklın birliğine ve tekdüzeliğine itirazı olarak da okunabilir. Gerçek ile görüntünün birbirine dönüştüğü bu hikâyeler, öncelikle bilinçaltının karanlık labirentlerini anlatır elbette. Ama bir yandan da, Platon’dan Kant’a kadar uzanan akılcılık geleneğine bir itirazı dile getirir. Keskin çizgilerle birbirinden ayrılmış ve her ikisi de gayet iyi tanımlı iki dünyanın tahayyülü üzerine kurulu böyle bir anlayış, her iki yazara göre de insan ruhunu tasvir etmekten uzaktır. Poe böyle bir akılcılığı her zaman reddedecek ve bizi onun arkasında yatan ve açıklanamaz dürtülerle belirlenen bir dünyaya bakmaya zorlayacaktır. 

Dostoyevski’de olduğu gibi, onun dünyasında da kötülük nedensiz bir şekilde ortaya çıkar. Kökeni belirsiz ama varlığı bizimkine bağlı bir gölge gibi bizi takip eder ve hayatımızı cehenneme çevirir.

Hem de sadece “William Wil-son”da değil. Benzer bir “ikilik” Poe’nun hemen her hikâyesinde karşımıza çıkacaktır. “Kara Kedi”nin iyicil ve şefkatli karakterinin nasıl bir canavar haline geldiğini bir türlü anlayamamamız bundandır mesela. Ya da “Geveze Yürek”in anlatıcısının hikâyesine, “Yaşlı adamı severdim,” diye başlamasına şaşırırız. “Amontillado Fıçısı”nda birbirinin benzeri olan iki karakterin (Montresor ve Fortunato’nun isimleri bile birbirini andırır) iktidar savaşı olarak; “Oval Portre”de gerçeğinin yerini alan bir tablo ile; “Morella”da bir dünyadan ötekine, “Eleonora”da bir kişiden diğerine geçişi hikâye ederek; “Berenice”de takıntılı bir anlatıcının çatışmalar içindeki iç dünyasını okura göstererek aslında hep aynı şeyi yapar Poe. Hikâyeyi insan zihninin karmaşık labirentlerine doğru sürer ve bize ruhumuzun karanlıkta kalan “öteki” tarafını gösterir.

Poe’nun öykülerini okurken irkilmemiz de bundandır. Her seferinde bize aynı şeyi söylüyor gibidir. Sandığımız kişi değilizdir aslında. İyi, güzel ve sevecen yüzümüzün hemen arkasında duran, omzumuzun üzerinden bakan kötücül ve bencil ikizimiz resme girmek için sırada beklemektedir. Hem de en umulmadık anda.



27 Eylül 2015 Pazar

MOSKOVA

Cengiz Çandar / Radikal

“Eylül ayında görülmemiş ölçüde sıcak ve güneşli Moskova. Parlak güneşin altında şehrin tüm ihtişamı daha da belirginleşiyor sanki...

Sovyetler Birliği döneminde bile üzerinde hiç çıkartmadığı o “Slav mistisizmi”nden eser yok. 

Moskova, her köşesine  tarih sinmiş olmasına rağmen geçmişte yaşamaktan ziyade geleceğe bakan canlı bir şehir görüntüsünde. Büyüsünü ise hiç terketmemiş…

Kendi kişisel tarihimdeki çok özel yerinden ötürü ben yine “tarihi Moskova”da yaşamaktan kendimi alıkoyamıyorum. Gösterişli Tverskaya Caddesi’nde yürüyorum. Mayakovski’nin heykeli ve adını taşıyan meydan… Biraz Puşkin heykeli ve Puşkin Meydanı…

Ve, Gogol Bulvarı… Gogol heykelini arkamda bırakıyorum. Solumda ünlü Arbat Sokağı’nın bir ucu. Sağa, Kremlin yönüne sapıyorum. Savunma Bakanlığı ve Genelkurmay’ın tarihi ve görkemli binaları…

Znamenka Caddesi’nden geçen turistlere, “Bu binalardan Mareşal Tukaçevski, Mareşal Jukov gibi askerler geçti. İkinci Dünya Savaşı’nın kaderini belirleyen en önemli kararlar burada alındı” diye açıklama yapılır. Az ötede, Kremlin’in kuleleri…

Puşkin’den Mayakovski’ye, Dostoyevski’den Gogol’e, Tolstoy’dan Gorki’ye büyük şairler, romancılar, edebiyat insanları, Çaykovski’den Rahmaninov’a büyük müzikçiler, 
Kutuzovski’den, Tukaçevski’ye Jukov’a büyük komutanlar yetiştirmiş bir ülke, her dönem önemsenmeyi hak eder diye düşünüyorum.”


Sayın Başkanın Patatesleri


Kaynak: http://deligaffar.com/ 

Muzırlık yapmayın, patates derken sizin başkan babanızın herhangi bir yerini ima etmiyorum. Belarus devlet başkanı Aleksandır Lukaşenko’dan söz ediyorum. 

Kendisi tüm batı medyası tarafından “korkunç bir diktatör” olarak tanımlanıyor. Batılılar bunu hep yapıyorlar, Avrupa ve ABD çıkarlarına uygun hareket etmeyen kim varsa en önce ve en kolayından “diktatör” sıfatını yakıştırıyorlar. Sadece parası olanların söz sahibi olduğu kendi düzenleri dört başı mamur bir demokrasidir, bunun dışında ne varsa geridir, çağdışıdır, diktatörlüktür. Hele böyle ulusal politika uygulamaya çalışan birileri varsa, onların zaten katli vaciptir!

Lukaşenko’nun bütün bunları çok da kafasına taktığı söylenemez. Bir yandan Rusya, Kazakistan ve Ermenistan’la kurulan gümrük birliğinin meyvelerini toplamakla, diğer yandan Ukrayna krizi sayesinde elde ettiği uluslararasi itibarın tadını çıkarmakla meşgul. Ukrayna’daki AB’ci faşist darbeden sonra çıkan içsavaşta Lukaşenko arabulucu görevi üstlendi, Belarus’un başkenti Minsk görüşmelere bir kaç kez evsahipliği yaptı.

Lukaşenko daha önce de Ermeni-Azeri geriliminde arabulucu rolü oynamıştı ve Batılılar sonunda bu korkunç diktatörün “barış yapıcı” (peacemaker) olarak başarısını kabul etmek zorunda kaldılar. Çünkü kendileri Suriye’yi karıştırmakla meşgulken bu “diktatör bozuntusu” Kafkaslara ve Ukrayna’ya barış getirmeye çalışıyordu.  Ukrayna barış görüşmelerinin sonunda Batılı gazetecilere demeç verirken “ne yapalım barışı getirmek de benim gibi bir diktatöre kaldı işte” diye alay etmişti.


İşte bu Lukaşenko sadece diktatörlük yapmıyor, diktatörlükten arta kalan zamanlarında bağ bahçe işlerine de bakıyor. Başkanın Minsk yakınlarında küçük bir daçası (yazlık evi) var. Bu eylül ayında bir haftasonu oğlu Kolya’yı da yanına alarak bu daçanın bahçesindeki patatesleri toplamaya gitti. Baba oğul yanlarındaki bir kaç yardımcıyla beraber tam 70 çuval tatlı patates toplamışlar. Lukasenko’ya göre bu patatesler başkanlık sarayının bir kaç aylık ihtiyacını karşılayabilir.


Bizim kaçak saraya kaç çuval patates gerekir, bu patatesler misal Louis Vuitton marka olmazsa hanımefendi tarafından saraya kabul edilirler mi, bizim başkan babamız tarlaya bahçeye çıksa patatesleri şemsiyeyle dürter mi, varın bu kısımları da siz düşünün.

Rusya’da mantar toplama sezonu

Malum şu günlerde Rusya’da mantar toplama sezonu yaşanıyor.

Rusya'da mantarın pek çok çeşidi var. Bir milli spor yapar gibi mantar toplayan Ruslar bu çeşitlerin hepsini gayet iyi bilirler.

Popüler mantar isimlerine bir göz atalım:

Опята [opyáta] – honey fungus. Bal mantarı.

Белые грибы [bélyie gribý] – cepe. Beyaz mantar. Et gibi değerli.

Подосиновики [padasínoviki] – aspen. Asino ağaçlarının altında bulunan bir mantar türü.

Подберёзовики [padberézoviki] – rough boletus. Genellikle beryoza ağaçlarının altında bulunan bir mantar türü.

Лисички [lisíchki] – chanterelle.-Biçiminden dolayı tilkiden ismini alan bir mantar türü

Сыроежки [syroyézhki] – russule.

Свинушки [svinúshki] – paxil. Bu mantar türü de biçiminden dolayı adını domuzdan alıyor.

Мухоморы [mukhamóri] – fly-agaric.- Hani o masal kitaplarındaki gibi renkli, güzel; ancak zehirli ve uzak durulması gereken bir mantar türü.

Dostoyevski ile zaman tünelinde


AYHAN HÜLAGÜ
Zaman

Önce bütün eserleri baştan sona tarandı, sonra biyografisi. Moskova'da yoksulluğun içine doğduğu evden, Petersburg'da gözyaşları içinde ilk eseri ‘İnsancıklar'ı yazdığı küçük odaya, Suç ve Ceza'nın ana mekânından hayata gözlerini yumduğu şirin daireye kadar hayatı boyunca uğradığı bütün duraklar çıkarıldı. Şimdi Dostoyevksi'nin izinde Rusya'dayım.

Petersburg'dayım. Üstümde gri bir gökyüzü. Karşımda taş kaldırımlı, karanlık geniş sokak. Sokağın başında dört katlı kahverengi yalın bir bina, gelin gibi sade, alımlı. Bedenimde tatlı bir yorgunluk hissediyorum, göğsüme bir kelebek ordusu konmuş sanki. Mutluyum. Elimdeki haritaya bakıyorum, sonra karşı binaya. Evet, eminim,Dostoyevski'nin evi burası… Gözünün gördüğü her şey çikolataya dönen bir çocuk gibi heyecanım artıyor. Zira bu an için iki aydır hazırlanıyorum. Dostoyevski'nin külliyatını tekrar okudum; yaşadığı, karakterlerini yaşattığı yerlerin adlarını eserlerinden ayıklayıp bir harita çıkardım. ‘Yazarın hayata gözlerini açtığı, gözyaşları içinde ilk eserini kaleme aldığı evi, Raskolnikov'un kaldığı otel odasını, son eseri Karamazov Kardeşler'i yazdığı ev neresi? Nasıl bir ortamda yazar, beslenme kaynakları neler?' sorularına cevap arıyorum. Kafamda çoğalan soruları sokakta bırakıp eve ilk adımımı atıyorum.     

Dostoyevskaya Metro İstasyonu'nun gördüğü bu bina, yazarın Karamazov Kardeşler'i yazdığı, son iki yılını geçirip hayata gözlerini yumduğu ev. Şimdi müze. Öldüğü günkü gibi aynen korunuyor, aynı ruhla… Ahşap merdivenleri tırmanıp duvarları fıstık yeşili kağıtlarla kaplı bir daireye giriyorum. Kapının eşiğinde ustanın başından hiç çıkarmadığı siyah fötr şapka, sağda boş portmanto, içinde kim bilir hangi karakterlerin hapsedildiği büyülü bir sandık. Koridor iki odaya çıkıyor. Sol oturma odası, sağ çalışma. Başkasının günlüğünü gizlice okuyormuş tedirginlik ve heyecanıyla soluğu çalışma odasında alıyorum.

Ustanın mahremi…

Üstü yeşil, ahşap bir çalışma masası, mavi mürekkep kutusu, bakır kalemler…  Köy evinden getirilmiş hissi veren halının üzerinde şirin bir atlı karınca, dantel elbiseli bebek duruyor. İlk eşini kaybettikten sonra evlendiği sekreteri Anna ile yaşadığı, Karamazov Kardeşler'in karakterlerini ete kemiğe büründürdüğü dünya bu küçük oda. Üç yıl süren eserinde nice iç sancılar çekti, ruhunu dinlendirmek için odayı kaç defa turladı bilinmez. Yaramaz çocukları Lyuba ile Fedya romanın en can alıcı yerinde babalarının sakallarına yapışıp nasıl çekti salona. Anna hangi koltuğa kurulup eserdeki noksanlıkları düzeltti... Hepsi zihnimde belli belirsiz canlanıyor.

    Dostoyevski, çocukları uyuduktan, şehrin sakinleri sıcak yataklarına çekildikten sonra masanın başına geçermiş. Gün ağarınca bırakırmış kâğıdı kalemi. Öğlene kadar uyur, kalkar kalkmaz hazırladığı demli çaya uzanırmış eli. Çay ve sigara… Öğleden sonra akşam altıya kadar yazdıklarını gözden geçirirmiş. Sonra kendiyle baş başa kalmak için bir saat daha çekilirmiş odasına. Akşam yemeğinden sonra bir-iki saatlik yürüyüş, sonra yine karanlık geceler, kitaplarının renkli ve tehlikeli dünyasına yolculuk... Bu arada ekleyeyim: Çok düzenli bir yazar, bir hayli titiz. Gazetesinin, küllüğünün dahi özel bir yeri var, yerlerinin değiştirilmesinden asla haz almaz. Çalışma odası adeta bir mabet. Arkadaşlarını, dostlarını içeri sokmaz, salonda ağırlar.

Başka bir çalışma odası…

Salona geçiyorum. Krem örtüyle örtülmüş, orta boy bir yemek masasının üzeri şık beyaz porselenlerle dolu. Dolabın üzerinde emaneten duruyor saat. Sanki yazar her zamanki gibi demli çayını içtikten sonra masaya ailesiyle kurulacak. Çocuklar harçlık isteyince bütün parasını kumarda kaybeden hatta borçlarından dolayı hapse düşme tehlikesi yaşayan baba ölüm sessizliğine bürünecek, kim bilir.

Hayaller kurarken salonu gören başka bir çalışma odasına giriyorum. Çocukların bile alınmadığı bir oda anlaşılan. İçinde kırmızı bir sedir, üstü yeşil bir masa, ince işlemeli iki sandalye, ahşap dolapta ciltli onlarca kitap… Yazarın ikinci yazı dünyası.

Müze evler hep terk edilmiş duygusu verir. Evdeki bütün nesneler sahibine özlem duyar hatta ağıt yakar. Dostoyevski evinde hâlâ yaşıyormuş hissi hakim. Sanki, yazar paraya sıkışınca her zaman yaptığı gibi Nevski Caddesi'ndeki yayıncılardan avans almak için çıkmış (Anna, hatıralarında eşinin yayıncıların eşiğini nasıl aşındırdığını uzun uzadıya anlatır), gelecek birazdan. Birden aklıma yazarın bu evde öldüğü geliyor. Ürperiyorum. Epilepsiden dolayı ciğer kanaması geçirirken içerdeki beyaz yatağa mı uzandı gerçekten. Anna karyolanın hangi köşesinde durup İncil'den pasajlar okudu. Dostoyevski öldükten sonra on binler kapının önüne birden nasıl yığıldı. Sorular arttıkça zaman ağırlaşıyor, uzaklardan bir sesin daveti işitiliyor.

Eşiyle tanıştıkları zaman…

Ertesi gün… Ayaklarımın altı su toplayana kadar gezdiğim, bütün taş sokaklara ayak izimi bıraktığım serin bir günün gecesi sesin kaynağını buluyorum. Griboyedova nehrine yakın Kaznaçeiskaya Sokağı... ‘Tuttuğu evlerin, sokakların köşesinde ve her daim kiliseye yakın olduğu' bilgisiyle iz sürüyor, karakterlerin yaşadığı yerlerden gerçek mekânları bulmaya çalışıyorum. Tuhaftır, sarı ışıkların aydınlattığı nehre paralel sokağın sonuna yaklaşırken Raskolnikov'un nefes alış verişini hissediyorum. Sanki karanlık pencerelerin birinden gizli bir el çıkıp, tutup beni içeri çekecek, gizemli cinayetin parçası haline getirecek. Kalbim yerinden çıkacakmış gibi çarpıyor. Korku, heyecan iç içe. Saatime bakıyorum, gecenin biri. 10-15 adım sonra sokağın bittiği kaldırımda duruyorum.

    Köşe başında beş katlı, sade, alımlı bir bina… Ahşap kapının solunda gölge gibi beliren yüz dikkatimi çekiyor. Yüz, Dostoyevski'ye ait bir heykel. Duvardaki levha sorulmaya hazır soruyu cevaplıyor: “Suç ve Ceza, Kumarbaz, Yer Altından Notlar romanlarının yazıldığı ev burası. Alonkin Apartmanı.” Yeni buradan çıktı o cinayet işleyen aydın, dürüst genç, kumar müptelası, hasta memur… Evi izliyor, yazara dokunuyormuş hissiyatıyla mimarîsini inceliyorum. Ev müze değil, içinde yaşayanlar var. Ancak üç yüz yıl öncesinden bugüne değişen bir şey yok. Daha önce gördüğüm 19. yy'ın başındaki fotoğrafla birebir benzer. Masum bir bebeği izler gibi taş binayı seyre dalıyorum. Dili olsa da konuşsa, anlatsa biriktirdiği hikâyeleri… Suç ve Ceza romanının tefrikası henüz devam ederken yazarın yayıncısı Stellovski, ağır şartlar içeren bir sözleşme imzalatmıştı yazara. Suç ve Ceza'yı ve Kumarbaz'ı 1 buçuk ay içinde tamamlamazsa bütün eserleri üzerindeki telif haklarını kaybedecekti. O süreçte bu eve kapanıp geceli gündüzlü çalışmıştı. Bu sırada bir dostu verimli çalışması için ona bir sekreter tavsiye etti. Dostoyevski'nin verimli çalışması için şartları olgunlaştıran 20 yaşındaki Anna ile arasındaki dostluk zamanla aşka dönüştü, dört ay sonra evlenip bu eve yerleştiler.

İnsancıklar'ın ana yurdu

Bir sonraki gün… Yazarın diğer evlerinin yolundayım. Heykelleri, barok mimarîsiyle inşa edilen tarihî evleri, ihtişamlı köprüleri selamlayarak ve doyasıya kaybolarak iz sürüyorum. Yollar beni tanıdık bir caddeye çıkarıyor, Vladimirski'ye… Yine köşe başında kocaman ahşap kapılı, eski, sade dört-beş katlı bir ev. Dostoyevski'nin müze olan evinin bir üst sokağı. Yine kapıda yazarın silüeti, yaşanmışlığını özetleyen Rusça bir levha. İçinde yaşayanlar olduğu için misafir kabul etmeyen bina, yazarın ilk eseri İnsancıklar'ı yazdığı yer… Stefan Zweig'ın tanımlamasıyla 1844 yılında 24 yaşındayken henüz ‘tutkulu bir ateşle neredeyse gözyaşları içinde' yazdığı eserin ana yurdu... Bu kiralık dairede tek başına değildi Dostoyevski. Sibirya'da tanıştığı Alman bir dostuyla yaşıyordu, sonrasında onun keşfine vesile olan Dimitri yanına taşındı. İnsancıklar'ın ilk müsveddesini okuduktan sonra gözyaşlarına boğulan, gün ağarmadan dönemin saygın editör-yazarlarından Nekrasov'un kapısına dayanan ‘bu iş uykudan hayırlıdır' deyip hayranlıklarını paylaştığı kişi… Sonrası malum, devrin koca reisi Belinski okur, ‘Yeni bir Gogol'ümüz doğuyor!' diyerek yeni bir devrin başladığını ilan eder. Soğuk kahverengi binayı izlerken ister istemez bir duygu kümesi sarıp sarmalıyor insanı. Belinski'nin ‘Burada neler başardığınızın farkında mısınız siz?' yorumundan sonra Dostoyevski'yi hissettiği korkuyu, ansızın gelen başarı karşısında duyduğu tatlı ürpertiyi hissediyorum. Yüreğinde yücelmeyle eziklik, tevazuyla gurur yer değiştirirken hangisinin sesine kulak vermişti acaba? Sarhoş gibi yalpalayarak sokakları dolaştıktan sonra geldiği evde gözyaşlarında birleşen mutlulukla acının farkında mıdır şimdiki sakinleri? Kuvvetle muhtemel.

Petersburg'da iki ev daha…

Moskova doğumlu Dostoyevski'nin Petersburg'daki ilk evi Ligovski Caddesi'nde. Mühendislik mektebinde okurken yerleştiği evi babası sık sık gelip ziyaret eder. En huzurlu yaşadığı dönem bu olsa gerek. Zira saygın bir yazar olduktan sonrası sürgün, hapis ve bedeni ele geçiren bir hastalıkla geçti.

Meşhur müzisyen Rimski-Korsakov'un adını verdiği caddesindeki evleri Petersburg'daki bir diğer adresleri. Moskova'dan dönüşte (1871) yerleştikleri ev. Şirin oğulları Fiyodor doğmuş burada. Suç ve Ceza'da Marmeladov'un uğradığı fayton kazası burada yaşanıyor. Yaşanmışlıklardan ne kadar beslendiğini varın siz hayal edin.

Doğduğu ev Moskova'da

Son durak, Dostoyevski'nin Moskova'daki doğduğu yer. Yazarın adını taşıyan metro istasyonuna yürüme mesafesinde üç katlı mütevazı bir ev. Düşük bütçeyle zevkle döşense de dört çocuğun duvarları maviye boyandığı minik bir odada büyüdüğü küçük bir dünya… Zweig der ki, Dostoyevski hayatının 56 yılının tümünü sefalet, yoksulluk ve mahrumiyet içinde geçirdi. Kumar tutkusu nedeniyle yaşadığı ekonomik sıkıntıları, muhalif kimliğinden dolayı Sibirya'daki sürgün yıllarında çektiği acılardan haberdarız ama yaşadığı evlere bakınca yoksulluğun nispeten görünür olduğu tek yerin burası olduğunu söyleyebilirim. Asker doktor baba, köylü anne ve dört kardeşiyle ayın ortasında kaç defa salonda toplanıp ay sonunu düşünerek hesap yaptıklarını biliyoruz. O uzun suskunluklarda neler konuşulduğundan bîhaber olsak da... Bu yoksulluk sadece maddî olmasa gerek. Yine Zweig'ın deyimiyle Dostoyevski'nin hayatı boyunca kahramanları gibi mağara adamı gibi yaşamasında nar taneleri gibi darmadağın ailenin etkisi hiç yok mu. Elbette var.

   Dostoyevski'nin doğumundan 16 yaşına kadar (annesini kaybettikten sonra Petersburg'a askerî okula gider) yaşadığı ev burası. Yazarın çocukluğunda iz bırakan dadısı bildiği bütün halk hikâyelerini bu evde paylaşır minik Mihayloviç ile. Eserlerindeki güçlü fakir halk imgesinde dadısının payı büyüktür. Bir de şöyle bir ayrıntı var. Babasının çalıştığı hastaneye sık sık gider, gözlem yaparmış. Hasta, yoksul bireylerin bir kısmının oradan esinlenildiği söylenir.

Raskolnikov nerede yaşadı?


Bu ev Dostoyevski'nin yazın hayatında başka bir öneme daha sahip. Suç ve Ceza'nın ana mekânı burası. Romanda Raskolnikov'un küçük odasında kaldığı pansiyonun ‘S...' sokağında olduğu geçer: “Beş katlı yüksek bir evin çatı katıydı ve odadan çok bir dolabı andırıyordu.” Yani Raskolnikov yazarın kaldığı evin odalarından birinde yaşıyordu. Dostoyevski'nin ismini vermekten itinayla çekindiği yer, köşedeki evin diğer sokağı Stolyarnyy. Anna Grigoriyevna da Ekim 1866'da eve dair izlenimlerini şöyle anlatır: “Ev, çok sayıda küçücük dairelerden oluşan kocaman bir binaydı. Tüccar ve esnaf takımı otururdu bu dairelerde. Girer girmez Suç ve Ceza romanının kahramanı Raskolnikov'un oturduğu evi hatırlatmıştı bana.” Evin soğuk, taş duvarlarına dokunurken uğultu halinde bir ses duyuyorum. Yeni bir davet.


26 Eylül 2015 Cumartesi

Sovyetler’de “Avtorodeo”


Kaynak: http://deligaffar.com/ 

1980 yılında Moskva’dayız.  Sovyetler Birliği döneminde futbol stadyumları bazı otomobil sporlarının da yapıldığı yerlerdi. Bunlar genellikle gösteri amacıyla düzenlenen akrobasi oyunlarıydı. Özellikle 70’li yıllarla beraber bu tip gösteriler Moskvalıların popüler haftasonu etkinliklerinden biri haline gelmişti.

Bu gösterilerin en sevilenlerinden biri “avtorodeo”ydu. 12 kişilik ekipler halinde yapılan “avtorodeo” şovlarında ateşin içinden geçen, birbirinin veya insanların üstünden uçan otomobilleri ya da resimdeki gibi otomobil iki teker üzerinde giderken onunla dans eden akrobatları görmek mümkündü. Resimde de bir dans ve akrobasi ekibi Lada’nın o zamanki son modeli 2106 üzerinde “avtorodeo” yaparken görülüyor.

Sovyetler Birliği’nde kitlesel otomobil üretimi Batı’ya nazaran hayli geç başladı. Çünkü sosyalist sistem için öncelik ucuz ve etkin toplu taşımadaydı. Halkın artan otomobil talebi karşısında AvtoVaz firması 1970 yılında İtalyan Fiat şirketiyle bir lisans anlaşması yaparak bizim Lada adıyla bildiğimiz otomobilleri üretmeye başladı. İlk yıl sadece 20 bin otomobil üreten Lada 1973 yılında 1 milyonun üzerinde bir üretim rakamına ulaştı. Lada’nın ürettiği otomobiller Sovyetler Birliği’nde yaygın bir şekilde kullanılmakla kalmadı, aralarında İngiltere, Kanada, Fransa gibi ülkelerin de bulunduğu pek çok dış pazara ihraç edildi.

En Önemli Roman Kahramanları




Kaynak: http://www.notosoloji.com/

NOTOS’UN 9. BÜYÜK SORUŞTURMASI En Önemli 40 Roman Kahramanıyla ilgili.
Bu 40 roman kahramanından klasik Rus edebiyatının baş eserlerinden bazılarının kahramanları olanlarıysa şunlar:

Rodion Romanoviç Raskolnikov
(Fyodor Dostoyevski, Suç ve Ceza)
Anna Karenina
(Lev Tolstoy, Anna Karenina)
İlya İlyiç Oblomov
(İvan Gonçarov, Oblomov)
Prens Lev Nikolayeviç Mışkin
(Fyodor Dostoyevski, Budala)
Humbert Humbert
(Vladimir Nabokov, Lolita)
Nikolay Vsevolodoviç Stavrogin
(Fyodor Dostoyevski, Ecinniler)

RODİON ROMANOVİÇ RASKOLNİKOV
Raskolnikov’un adı Rusça raskol’dan, yani “bölünme”den gelir. Raskolnikov bölünmüş kişiliğinin derin uçurumu üstüne gerilmiş bir ipte yaşar: Akıl ile kalp, duygu ile düşünce, yalnızlık ile birlik, kayıtsızlık ile diğerkâmlık, iyilik ile kötülük uçları arasında gidip gelir roman boyunca. Arkadaşı Razumihin şöyle der onun için: “Doğrusunu isterseniz, birbirine ters iki ayrı karakter sanki nöbetleşe yer değiştirir gibidir onda.” Bölünmüş kişiliği insanların dünyasını da ikiye böler: “sıradanlar” ve “sıra dışılar”. Sıra dışı olduğunu kendine kanıtlama isteği, sıra dışı insanların kendi değer ve kanunlarını yaratabileceğine olan inancı, onu rasyonel bir cinayete götürür – tefeci kadının kafasını baltayla ikiye böler. Cinayet onu sıra dışı ya da insanüstü yapmaz, aksine insancıl ve insan dışı yönleri arasındaki çatışmayı daha da şiddetlendirir. Raskolnikov ne kadar sıra dışı olmaya meyleder, bir o kadar sıradanın çukuruna düşer; ne kadar kendini yalıtıp yüksek düşüncelere hapseder, bir o kadar da kendini insani duygu ve ilişkilerin arasında bulur. Raskolnikov belki de insanın dünyayla ilişkisindeki en temel açmazıyla çarpar bizi: “Hakikat gerçekte vücut bulmaya ya da vücutsuzlaşmaya ne kadar dayanabilir?” 
 
ANNA KARENİNA 
Neva şehrinin bataklığı üzerine kurulu St. Petersburg bir anlamda Rus edebiyatı demektir. Ev sahipliğini üstlendiği yapıtların en ünlüsü de kuşkusuz Tolstoy’un bu unutulmaz romanı. Anna Karenina, karlı bir günde, bir tren yolculuğu sırasında gözünü okuduğu kitaptan kaydırdığı anda kendini yasak bir aşkın içinde bulur. Bir devlet adamı olan kocası Aleksey Karenin’den çok daha genç ve yakışıklı Kont Vronski ile yaşadığı bu yasak aşk bir anlamda kendi dipsiz melankolisini de yaratır. Saygıdeğer kocasını ve çok sevdiği oğlu Seryozha’yı bu aşk uğruna terk ederek Rus aristokrasisinin bütün kurallarını çiğner ve onurunu ayaklar altına alır. Romanı bir klasik haline getiren de bu yasak aşk ve Anna Karenina’nın yaşadığı ve onu intihara kadar sürükleyecek olan çelişkiler muammasıdır. Kitabın başlarında, Anna bir kadının kendini trenin önüne atarak intihar etmesine tanık olur ve romanın sonunda çözümsüzlüklerin ağırlığıyla kendi hayatını da aynı biçimde sonlandırmayı seçer. 

İLYA İLYİÇ OBLOMOV

Oblomov bir yandan aylak soylu sınıfın kişileşmiş halidir, diğer yandan da idealist insanın açmazıdır. İlya İlyiç Oblomov hayatını yatarak sürdürür, rahat schlafrock’unu üzerinden hiç çıkarmaz. Sürekli bir bıkkınlık ve bitkinlik halindedir, huysuz ve ayyaş uşağı Zahar’la sürekli ağız dalaşı içindedir. Pratik meselelerle uğraşmaya ya kabiliyeti ya da mecali yoktur. Oblomov, muhasebecisi tarafından dolandırılır; malı mülküyle birlikte gitgide çöküşe sürüklenir. Yarı Alman arkadaşı Ştoltz ise onun tam zıttı bir karakterdir: azimli, iş bilir ve başarılı bir işadamı. Oblomov ise bir hayalcidir; ideallerle yaşar ama eyleme geçme yetisini kaybetmiştir. Ştoltz-Oblomov karşıtlığında eski Rusya ile Yeni Rusya, Doğu ile Batı karşı karşıya gelir. Oblomov roman boyunca yataktan çıkmaya çalışır ama yataktan sandalyeye geçmesi bile elli sayfa alır. İşte bu karakterden “Oblomovluk” terimi türemiştir: Kimine göre atalet ve tükenmişlik, kimine göre geri kalmışlık, kimine göre de eyleme geçemeyen idealistin dramıdır.

24 Eylül 2015 Perşembe

ŞAFAK VAKTİ ÇEKELİM SİLAHLARI


Büyük Yazarların Gizli Hayatları
Robert Schnakenberg

Tolstoy'un soğuk muamelesine maruz kalan bir diğer “ dost” da Rus yazar İvan Turgenyev’di. ikili uzunca bir süre yakın dost oldu ama zamanla, daha çok da Tolstoy’un ters davranışları yüzünden birbirinden uzaklaştı.

Turgenyev bronşitinden şikâyet ettiğinde duyarsız Tolstoy hastalığı “ hayali” diye niteleyerek onu başından savdı.

Babalar ve Oğullar’ın yazarı daha sonra şunları söyledi:“ Tam zıt noktalardayız. Ben çorbayı sevsem, eminim ki Tolstoy nefret eder. Bunun tam tersi de geçerli.”

Son patlama bir dostun evinde katıldıkları akşam yemeğinde yaşandı.

Sohbet keyifle devam ederken Tolstoy bir noktada Turgenyev’i kızını yetiştirme tarzından dolayı eleştirmeye başladı ( kız Turgenyev’in hizmetçilerinden birinin doğurduğu gayrimeşru bir çocuktu).

“ Senin meşru çocuğun olsa, onu farklı eğitirdin,” dedi, Tolstoy. Öfkelenen Turgenyev sandalyesinden kalkarak, “ Böyle konuşmaya devam edersen, suratına tokadı yapıştırırım !” diye haykırdı.

Akşam yemeği geldi geçti, ancak duyulan kin giderek güçlendi. Sonunda Tolstoy Turgenyev’i düelloya davet etti. Hatta tabancalarını bile getirtti.

Edebiyatın iki devi nihayetinde karşı karşıya gelmedi, ama birbirleriyle bir daha konuşmamaya karar verdi. “ Farklı gezegenlerdeymişiz gibi yaşayalım,” dedi, Turgenyev.

Evlerinin yakınlığına rağmen, aynen de öyle yaptılar.

Araları ancak Tolstoy’un dine dönmesi ve kırdığı insanlardan (uzun bir liste) özür dilemesiyle düzeldi.


Turgenyev, Tolstoy’un özrünü kabul etti ama ikili birbirine mesafeli kalmayı sürdürdü.

Sadece Bir Kişiye Servis Yapan Lokanta


Kaynak: http://deligaffar.com/

Krokodil, Sovyet döneminin en önemli mizah dergisiydi ve bildiğim kadarıyla kendi alanında dünyada en çok satan yayındı. Karikatür Yuri Ganf’a ait, 1953 yılında Krokodil’in 4. sayısında yayınlanmış. Altında “Amerika: Bu lokantada sadece bir kişiye servis yapılır” yazıyor. Kime servis yapıldığını ve boş masalarda aç bekleyenlerin kimler olduğunu zaten görüyorsunuz.
1953’ten bugüne geçen zamanda Amerikalılar silah harcamalarını düşürüp sağlık, eğitim, kültür vb harcamaları artırmadılar ama bizim gibi saf salak demokratları kandırmanın daha güzel bir yolunu buldular: istatistiği keşfettiler! Daha doğrusu, istatistikle yalan söylemeyi.
Günümüzde ABD sağlık harcamaları yaklaşık 3 trilyon dolar civarında görünüyor, yani askeri harcamaların takriben 4 katı. Oysa bu rakamın detaylarına baktığınızda bunun sadece %20’sinin devlet tarafından yapılan harcama olduğunu görüyorsunuz. Ne güzel değil mi? Bizdeki özel şirketlerin işçinin emeğiyle kazandığı maaşından ödediği gelir vergisini de şirketin ödediği vergi gibi göstermesine benziyor, nereden akıl aldıkları anlaşılıyor!

Bugün ABD hala dünyada silaha en çok para harcayan ülke. Tüm Dünya’da yıllık 2 trilyon doları bulan askeri harcamaların %40’ı tek başına ABD tarafından yapılıyor. Sanırım ABD’nin neden Dünya’ya barış getiremeyeceğini göstermesi açısından anlamlı bir gösterge.

21 Eylül 2015 Pazartesi

"Ben Nâzım’ın gözlerine o benim örgülerime baktı


CANAN AYDIN - Birgün

Rus yazar Larisa N. Vasilyev Lenin ve Stalin’den başlayıp Kremlin Sarayı’nın kapılarını aralayarak bizi içeriye aldı. O kunt duvarların arasında kadınlar ne yaşadı kimse merak etmemişti. Vasilyev içeriye girdi, Sovyet liderlerinin ve eşlerinin ilginç anılarını, bilinmeyen, gölgede kalmış özelliklerini anlattığı kitabı ‘Kremlin Kadınları’nı kaleme aldı. Yazarın 1993’te yazdığı kitap başta ülkesi olmak üzere Amerika, İngiltere, İtalya ve daha birçok ülkede ilgi gördü. Türkiye’de ise Eton Yayıncılık tarafından fark edildi ve ilk kez Türkçe’ye çevrildi.

Kitabın tanıtım programı için İstanbul’a da gelen Larisa Vasilyeva’yla konuşma fırsatımız oldu. Tabii mevzu Rusya olunca Nazım konuşulmaz mı! Vasileva “Nazım edebiyat dünyasını süslüyordu… Yurtdışında mülteci olarak yaşamak onun için çok zordu mutlaka. Ama bir şey çok açıktı. Sovyetler Birliği’nde dostluk ve aşk buldu; bu kesin” diyerek Nazım’la yollarının nasıl kesiştiğini anlattı. Tüm bu sohbetimizi gerçekleştirmemize Rusça çevirisiyle yardımcı olan kitabın da çevirmenlerinden Serdar Arıkan’a da teşekkür ederek başlayalım sohbete.

Genel olarak mutlu musunuz, çok dinç görünüyorsunuz?

Evet mutluyum. Mesela genelde kaç yaşımda olduğumu düşünmüyorum. Unuttum kaç yaşımda olduğumu. Şunu söyleyebilirim; biliyorsunuz Rusya soğuk bir ülke. Her sabah çıplak ayakla yatağımdan kalkıp başımdan aşağı üç kova soğuk buz gibi suyu boşaltıyorum. Yıllardır yapıyorum bunu. Hiç hasta olmuyorum, üşütmüyorum; nezle bile olmuyorum. Ve daima pozitif düşünüyorum.

Yazarlar ve şairler bu dünyayı anlamaya çalışan, olup bitene dair sözü olan insanlar. Siz de bunlardan birisiniz. Mutlaka hayata daha içsel bakıyorsunuz. Dünyada olup biten tüm bu olumsuzluklarla nasıl baş ediyorsunuz?

Maalesef bu dünyada erkekler olması gerektiği gibi davranıyor. Biz ataerkil bir toplumda, böyle bir dünyada yaşıyoruz. Toprakların, ülkelerin insanlara ait olduğuna inanmıyorum. Bence insanlar toprağa aitler. Ben de kendi rolümü bu kocaman dünyada insanların daha mutlu olması için gayret edip bunun için çabalıyorum. Benim şiirlerimi okuduklarında duygulanıyor ve bizi anlatıyorsun diyorlar. Onların üzüntülerini, acılarını dünyaya anlattığımda kendimi daha iyi hissediyorum. Bu kadınsı ve annelikle dolu yaklaşım; bu beni sağaltıyor, iyileştiriyor. Ve okurlarımın bundan dolayı iyileştiğini düşünüyorum.

Kremlin Kadınları’nın hikâyelerinin de peşine düşmenizin nedeni bu sanırım?

Edebiyatta, sanatta kadınların bir nesne olarak çok az kişiyi ilgilendirdiğine, onlarla ilgili çok az eser olduğunu fark ettim öncelikle. Sanki kadınlar bütün bu eserlerde dekoratif bir nesne olarak kullanılmakta. Ve bunu benim kırmam lazımdı. Bir yerinden bunu değiştirmem gerekiyordu. Rusya tarihini ve Rusya tarihinin en başını almaya karar verdim. En yukarıya tepeye bakmak gerekiyordu. Aşağıya baksaydım orada pek kimseyi göremeyecektim. Zaten herkesi tepedekiler ilgilendiriyordu.

Peki ne vardı yukarda?

Çiftler, aileler görüyorduk ama onların arasında pek aşk yoktu. Sözleşmeler vardı, parasal ilişkiler, çıkar ilişkileri vardı. Bu ilişkiler ağı içerisinde insanlar kendilerini hayal olarak, hayalet olarak ancak yansıtabiliyorlardı. O zaman ben dedim ki; her şeyin en başına, en tepeye çıkayım ve orada arayayım aşkı. Var mı acaba aşk ve şöyle bir plan yaptım. Rus Çarları’nın Eşleri I, Rus Çarları’nın Eşleri II. Sonra Kremlin Kadınları, sonra da Kremlin Çocukları diye bir plan yapmaya başladım.

Benim sevgili akıllı kocam dedi ki; “Bu çariçelerle uğraşıp durma. Onlar zaten çoktan ölmüşler. Ama Kremlin kadınları yani Bolşevikler iktidara geldikten sonra sarayda yaşayan kadınların arasında hâlâ yaşayanlar var. Kaçıracaksın, onlar da ölecek yakında. Hatta onların çocukları bile vefat etmeye başladılar. Bir an önce bunu bırak, yaşayan insanların peşine düş”.

Onu dinledim. Kremlin Sarayı’nda yaşayan, o dönemin iktidarda bulunan kişilerin eşlerinin peşine düştüm. O yüzden ilk başlamış olduğum planı, yani çariçeler sonra devlet adamların eşleri, sonra çocuklarda bir değişiklik yapmış oldum.

Kremlin’in kunt duvarları arasında neler oluyordu?

Benim ülkemde hiçbir dönemde hiç kimse Kremlin’e gidip kapıları açıp “Kremlin’de aileler de yaşıyor. Bunlar ne yapıyor. Bu yöneticilerin eşleri nasıl yaşıyor” diye merak edip bakmamıştı. Bu işi yapmam için benim sağcı ya da solcu olmam, demokrat ya da liberal olmam gerekmiyordu. Benim olmam gereken şey bu arayışta kadın olmaktı. Ve ben kapıyı açıp baktığımda orada daha önce kimsenin olmadığını gördüm. O zaman ben ilk gelendim 
ve kadınları ilk anlatacak olan bendim. O zaman keşfedilecek çok şey var diye düşündüm.

İlk gördüğünüz neydi, Kremlin’de kadınlar mutlu muydu?

Kremlin’de o koca kale gibi yapının kocaman kalın kapılarının arkasında oturan garip hüzünlü kadınlar var diye düşündüm. Sovyetler Birliği döneminde orada bulunan Kremlin liderlerinin eşleri nasıl insanlardı şöyle bir hatırlayalım. Krupskaya, Lenin’in eşi. Nadejda Krupskaya’yla ilgili söylenenlere baktığımızda onun çok çirkin olduğunu, kocaman bir kurbağaya benzediğini gözlerinin patlak olduğunu, hastalıklı olduğunu falan söylerler, anlatırlar insanlar. Ama onun Kremlin’e gelmeden önceki haline, yani gençliğine baktım. Mükemmel güzellikte bir kadın gördüm. Ivan Sergeyeviç Turgenev’in romanından çıkmış genç bir kadın kahraman gibiydi örgülü saçlarıyla ve işte karşımdaydı Lenin’in eşi Nadejda Krupskaya.

Devrimden sonra çok farklı kadınlar Kremlin’e geldiler.

Nasıl farklı?

Güçlü bir kadın olan Krupskaya ki; bu kadın Lenin’e ilk baktığında onda gördüğü güzel gözleri kara kaşları olmamıştı. Yani güçlü kollarıyla bana nasıl güzel sarılacak kendimden geçirecek falan diye düşünmemişti Nadejda. Lenin’e baktığında onun gördüğü devrim, devrimin yakın olduğu ve gerçekleşebileceğiydi. Lenin’de devrimin kendisini görüyordu Nadejda.

O anlamda aslında âşık olduğu Lenin değil, devrimdi. Ve kocası için değil, devrim için çalıştı o zaman Nadejda?

Evet. Nadejda Lenin’in çalışırken daha iyi hissetmesi için Inessa (Armand) adlı güzel kadına âşık olması gerekiyorduysa lütfen bırak olsun. Nadejda devrimin peşinde. Nasılsa o aşk gelip geçici. Nadejda’ya lazım mı, değil. Nadejda onun peşinde mi, değil. Ama öyle bir yapmalıydı ki Nadejda, öyle bir davranmalıydı ki Lenin’le sadece öpüşmemeliydiler. Yapması gereken Lenin’in sevgilisi olduğu iddia edilen Inessa’nın da devrim için çalışmasıydı. Ve Inessa gerçekten devrim için çok yararlı bir kadındı. Pek çok yabancı dil biliyordu, bütün dünyayı dolaşmıştı. Amerika’ya gitmişti. Amerikalı işçilere Lenin’in kim olduğunu anlatmıştı, propagandasını yapmıştı. O zamanlar Batı’daki, Amerika’daki kişiler Rusya’daki devrimcileri, Lenin’i tanımıyorlardı. Ve Inessa bir anlamda devrimin parlak ışığıydı. Nadejda ise devrimin yük beygiriydi. Çünkü Nadejda çok hamarat ve çok çalışkan bir insandı. Kadının karakteri böyleydi, güzelliği buydu. Cehaletle, yoksullukla dolu Rusya’da cehaletin son bulması için yetimlerin, öksüzlerin, doyurulması barındırılması, eğitilmesi okutulması için çok büyük gayretlerde bulundu. Ve eğer biz bugün cahil değilsek hepimiz iyi okumuşsak bunu Nadejda Kurupsya’ya borçluyuz.

Onun eğitim alanında yaptıkları sayesinde oldu. Bu arada kadın Milli Eğitim Bakanı’ydı. Nadejda anne olamadı, çocuk doğuramadı çünkü Çarlık tarafından Sibirya’ya gönderildiği sürgünde yumurtalıklarından hastalanmıştı. Bu nedenle de çocuğu olmadı.

Peki ya Stalin’in eşi Nadezjda Allilujeva. Onun dünyasında neler oluyordu?

Dikkatle Stalin’e baktığınızda kim evlenirdi sizce? Kimse. O yüzden zorla, genç bir kadın olan Nadezjda Allilujeva’yla evlendi. O genç kız ona âşık oldu ama her gün kavga ediyorlardı. Evliliğin dramla sonuçlanacağı başından belliydi. Nadezjda Allilujeva bir anlamda kendini vurmaya mahkûmdu ki öyle de yaptı. Nadezjda kendini öldürerek Stalin’i cezalandırmış oldu aslında ve tarihe geçti. Nadezjda bir bakıma teslim olmayacağını göstermiş oldu. Bu onun direnişiydi. Değer miydi? Elbette değmezdi. Ancak bence başka bir çıkış yolu bırakılmamıştı. Bizim ülkemizde hiç kimse bütün bunları bilmiyordu. Ben bunların içerisine girdiğimde o evraklara dokümanlara ulaştığımda, o insanlarla konuşmaya başladığımda anladım ki ben bu sırları ortaya çıkarabilirim. Bu kitapta bunları anlattığım zaman da insanlar büyük merakla bu kitabı alıp okumaya başladı.

Mesela ülkenin ikinci adamı Vyaçeslav Molotov’un (Molotof kokteylinin mucidi) eşi Polina Zhemchuzhina. Kocası Kremlin’de sarayda yaşarken o Sovyetlerin meşhur hapishanesi Lubyanka’daydı. Kendisine yapılan hiçbir suçlamayı kabul etmedi. Bunların hepsi yalan dedi, iftira dedi. Elinizde kanıt yok dedi bu kadın. Aslında direnen hayatta kaldı. Ama kabul eden iftiraya zorlanıp baskılar altında boyun eğen onları yok ettiler, onları kurşuna dizdiler.

Sürgüne gönderilen, zulmedilen, kurşuna dizilen bu kadınlar için eşleri neden hiçbir şey yapmadı?

Bu benim temel sorumdu. Niye erkekler eşlerini savunmadılar? Ve sanki bir yasallık keşfettim. Polina’ya işkence ediyorlar ama Molotov’un karısı için hiçbir şey yapmıyor.
Bir dönem hakkında yargıya varmak için o dönemin değerlerine göre hareket etmeniz gerekir. Bugünün değerleriyle o dönemi yargılamanız yanlış olacaktır. Bunu aklınızda tutun lütfen.

İşte niye bir şey yapmıyorlar?

Hapse atmadan önce Polina Zhemchuzhina Molotov’a ne dedi biliyor musunuz? “Eğer benim hapse girmem Stalin’e gerekiyorsa, Stalin için lazımsa ya da benim hayatım gerekiyorsa onun istediği gibi davranalım.” Hatta kendi isteğiyle kocasından boşanıyor Polina. Boşanma davasını kendisi açıyor. “Seni ve ailemizi kurtarmalıyım hiç olmazsa. Nasıl olsa bunu yapacaklar” diyor.

Peki Kremlin’de hiç yolsuzluk oldu mu?

Sovyetler Birliği döneminde böyle bir kavram yoktu ki. Çıkamazdı da zaten. Yolsuzluk o yüzden yoktu kesinlikle. Ama erkek önde kadın arkada geleneğini bozan Gorbaçov'un karısı Raisa Gorbaçov oldu. O arkada kalmadı, erkeğin yanına geçti. Raisa’yla birlikte Sicilya’ya gittim. Sicilya’da Raisa Hanım’a çok değerli mercandan bir kolye hediye ettiler. Onu bana gösterdi. Çok güzel, gerçekten şahane bir kolye. Ona sordum, “Şimdi siz bunu hazineye mi vermek zorundasınız? Çok güzel, bunu taksanız dedim. Hiç olmazsa bir yazı yazın, eşiniz görevden ayrılıncaya kadar takacağınızı sonra iade edeceğinizi söyleyin.” Dedi ki “İade etmek zorundayım”. Kime? “Devlet hazinesine”. “Ama çok aptalca” dedim “Orada kimse görmeyecek ki bunu” o zaman sinirlendi, “Buna siz karar veremezsiniz. Tabii ki onu hazineye iade edeceğim” dedi.

Sosyalist sistemin saraylarıyla dönemin sarayları arasındaki ne tür benzerlikler ya da farklılıklar var?

Sosyalist sistemdeki saraylar devlete aitti ve göreve gelen yönetimdekilere yazlık bir ev tahsis ediliyordu. Kategori olarak mütevazıydı, üç yıldızlı bir otel ayarındaydı. Bugün iktidarın sahip olduğu yazlık evlerin görkemiyse onları çok çok geride bırakmış durumda. Sosyalizmdekiler çok daha mütevazı yaşıyordu. Bunun dışında Kremlin’deki ailelerde önemli bir önderin oğluyla evlenmiş bir kadınla sohbet ettim. Koca bir çekmece dolusu takısı vardı. Ama hiçbirini takamıyordu. Çünkü mütevazı olmak zorunda olduğunu anlatmıştı. Yani biraz yalancı bir mütevazılık aslında; var ama takamıyorsun, gösteremiyorsun. Ama biz bunu bilmiyorduk halk olarak. İşte ben o kapıyı aralamaya başladım ve sonrada yüksek sesle anlatmaya başladım. İnsanlar öğrenmeye başladılar.

Peki bu kaynaklara ulaşmak zor oldu mu? Kolay açıldı mı bu kapılar?

Görmek kolaydı, yazmak da. Ama sansürden bunu geçirmek, o zordu işte. Ama aptal ve neşeli bir kadın olduğum için farkına bile varmadım (gülüyor). ‘Sansür mü, sansür mü var bizim ülkemizde!” Sansürcüler de galiba benim farkıma varmadılar ve geri adım attılar.

Bizim kıymetlimiz Nazım Hikmet sizin ülkenizde yaşadı ve unutulmaz eserler bıraktı. Siz kendisiyle tanıştınız mı?

Nazım Hikmet’i ilk gördüğüm yıl 1957 olması lazım. Moskova Devlet Üniversitesi’nde okuyordum. Son sınıf öğrencisiydim ve okulu ziyarete gelen yabancı konukların gezisi sırasında onlara mihmandarlık yapmakla görevlendirilen pek çok kızdan biriydim. Farklı ülkelerden gelen bir kısmı ünlü devlet yöneticisi, siyasetçi vardı aralarında. Nazım bunların arasında sanatçı olan, şair olan ender insanlardan birisiydi. Nazım çok yakışıklıydı. Hemen bakışlarım onu buldu. O sırada saçlarım uzun ve iki örgülüydü. O da benim saçlarıma baktı gördüm ben onun gözlerine. Ve biz sanki bir gizli güç tarafından birbirimize yaklaştırıldık. Birbirimizi seçmiş gibiydik. Ben onun mihmandarı oldum kendiliğinden. Ve bu sıkıcı geziye başladık. Okulu tanıtmam gerekiyordu. Çok sıkıcıydı, işte binalar beton… Baktım bir süre sonra çok da dikkatli dinlemiyor beni. Sonra kolumdan tuttu dedi ki; “Boşver, en iyisi gel bir yere oturalım bir kahve içelim”. Tabii ki gittim onunla. Çay içtik sohbet ettik. Ondan sonra da ayrıldık. Hep hatırlıyordum onu.

Ne konuştunuz, sohbetiniz nasıldı?

Daha çok şiir konuştuk. Onun şiirleri ve benim şiirlerim üzerine bir sohbetti. Tabii ben daha sonra şiirlerinin tercümelerini okudum. Bazı tercümeler başarılıydı ama bazıları çok kötüydü maalesef. Epey bir zaman sonra bir daha karşılaştık. Ama ben artık bir yazardım ve yazarlar birliğinin evinde bir araya geldik. Kafeteryada bir kadınla oturuyordu. Kadından hiç hoşlanmamıştım (gülüyor). Yanına yanaşıp bir şey söyleyecek kadar tanışık değildim. Sonra birkaç kere bir takım kabullerde, resepsiyonlarda karşılaştık. Bu anlamda yakın tanışıklığımız olduğunu dostluk ettiğimizi söyleyemem. Ama şunun farkına vardım; edebiyat dünyasını gerçekten süslüyordu varlığıyla. Ortaya çıktığında yazarlar evinin kapısından içeri girdiğinde hemen ayırt ediliyordu diğer bütün insanlardan.

Kendinizi hatırlatmadınız mı Nazım’a?

Yok hiç hatırlatmadım, gereği yoktu. O zaten orada yaşandı bitti. Çünkü daha sonra bir daha saçımı hiç o şekilde taramadım, örmedim. Özel hayatı hakkında bilgim yoktu. Çok ilgilenmiyordum aslında. Sonra duydum Rus bir kadınla evlendiğini. Hayatının son döneminde yurtdışında mülteci olarak yaşamak onun için çok zordu mutlaka. Ama bir şey çok açıktı. Sovyetler Birliği’nde dostluk ve aşk buldu; bu kesin.

Türkiye’ye ilk kez geliyorsunuz. Bizim de bir sarayımız olduğunu biliyor musunuz?


Bu çok modaymış, bunu duydum. Tabii Türk halkına bundan dolayı üzüntümü ifade etmek isterim. Belki onun adına sevinmek de gerekir. Çünkü yıllar geçecek ve insanoğlu kendi kendini yok etmezse eğer-kendi kendini yok etmesi için bayağı bir temel var aslında- gelecekteki kuşaklar o binayı bizim Süleymaniye Camii’yi seyrettiğimiz gibi dışardan bakıp “Neler de yapmış bizim atalarımız. Süleymaniye Camii’nden de büyük” derler belki. Ama o kadar. Sonra da yolsuzluklardan bahsederler. Çok fazla şey tekrarlıyor tarihte.